|
91. Onlara: "Allah'ın
indirdiklerine îman ediniz" denilince: "Bîz, bizim üzerimize indirilmiş olana
îman ederiz." derler. Onun öt esinde kini inkâr ederler. Halbuki o da
kendileriyle beraber olanı -Tevrat'ı- tasdik eder hak -bir kitaptır-. De ki:
Eğer siz îman etmiş kimseler iseniz, bundan evvel Allah'ın peygamberlerini ne
için öldürüyordunuz?
91. Bu mübarek âyetler
de İsrail Oğullarının ne kadar yanlış kanaatlerde bulunduklarını. İçlerinden bir
çokları bir nice mucizeler gördükleri halde yine kendilerini putperestlikten
kurt aramamı; olduklarını beyan buyurmuktadır. Şöyle ki: (Onlara: Allah'ın)
peygamberlerine (indirdiklerine) İndirmiş olduğu kitaplara ve özellikle son
peygambere indirmiş olduğu Kuran,! Kerîme (İman ediniz) onların birer ilâhî
kitab olduğunu tasdik eyleyiniz. (Denilince) onlar (Uz) vaktiyle (bizim
üzerimize) bizim kavmimize (İndirilmiş olana) Tevrat kitabına (İman ederiz) bu
bize kâfidir (derler.) Onlar (onun ötesindekini inkâr ederler.) İncil gibi,
Kur'ân'ı Kerîm gibi ilâhî kitapları tasdik etmezler. (Halbuki o da) O Kur'ân'ı
Kerîm'de (kendileriyle beraber olanı) yani Tevrat kitabını, (tasdik eden hak bir
kitaptır.) Böyle kutsî bir kitabı neden tasdik etmiyorsunuz? Maamafih onların
Tevrat'a İman ettikleri hakkındaki iddiaları da doğru değildir. Tevratta
peygamberlerin hayatlarına sui kasıtta bulunmanın haram olduğu yazılıdır. Onlar
ise bu hiyâneti işlemişlerdir. Artık onlara (de ki: Eğer siz) hakikaten Tevrat'a
(İman etmiş kimseler iseniz bundan evvel ecdadınızın zamanında (Allah'ın
peygamberlerini ne için öldürüyordunuz?) Ecdadınızın bu cinayetini doğru bir
hareket gördüğünüz için siz de onlar gibi cani hükmünde bulunmaktasınızdır.
Binaenaleyh sizin fiilleriniz sözlerinize muhalif bulunmaktadır.
92. Ve şüphe yok ki Musa
sizlere mucizeler ile geldi. Sonra siz onun arkasından buzağıyı tanrı edindiniz.
Siz zâlim kimselersiniz.
92. Ey İsrail Oğulları!..
Şunu da düşününüz ki: (Şüphesiz Musa) Aleyhisselâm (sizlere) bir takım
(mucizeler ile) açık ve kuvvetli deliller ile, meselâ: Asa gibi, yedi beyzâ gibi
mucizeler ile (geldi.) Sizi Allah'ın birliğini tasdike davet etti. (Sonra siz
onun arkasından) onun Turi Sinaya belli bir süre gitmesinin ardından (buzağıyı
tanrı edindiniz) Sizin ırkınız bu kabiliyette kimselerdir. Artık (siz zâlim
kimselersiniz) sizin âdetiniz, zalimce harekettir. Allah'ın emrine karşı
gelmektir.
93. Ve o zamanı
hatırlayınız ki, sizin misakınızı almıştık. Size verdiğimiz şeyi kuvvetle alınız
ve dinleyiniz diye üzerinize Tur dağını kaldırmıştık. Demişdiler ki: İşittik ve
isyan ettik. Ve onların küfürleri sebebiyle kalblerine buzağı -muhabbeti-
yerleştirilmişti. De ki size îmanınız ne kötü şey ile emrediyor, eğer
mü'minlerseniz.
93. Bu âyeti celile,
İsrail Oğullarının putperestlikte bulunmuş olduklarını bildirmekte, .onların
Tevrat'a İman etmiş oldukları iddialarını çürütmektedir. Şöyle ki: Ey İsrail
Oğulları!.. (Ve o zamanı hatırlayınız ki) kavminizin garip tarihî hayatını göz
önüne alınız ki (sizin) yani bir birlik teşkil ettiğiniz ecdat ve
geçmişlerinizin (misakınızı almıştık.) Fakat sözünüzü yerine getirmediğiniz için
(size verdiğimiz şeyi kuvvetle alınız ve dinleyiniz) Tevrat kitabına kuvvetlice
sarılınız, onun hükümlerine hakkıyla uyunuz, (diye üzerinize Tur dağını
kaldırmıştık.) Bu harikayı vücude getirmiştik. Bu şekilde muhatap olanlar ise
(demiştiler ki: İşittik) dinledik (ve isyan ettik) bunların kabiliyetleri, hayat
tarzları lisan ile olmasa bile kalb ile, hâlen böyle söylemiş olmalarını
gerektiriyordu, (ve onların küfürleri sebebiyle kalblerine buzağı) sevgisi
aşılanmış, (yerleştirilmişti.) Bundan kaçınmak istemiyorlardı. Rasûlüm, onlara
(de ki) siz Tevrat'a İman ettiğinizi iddia ediyorsunuz, sonra da buzağıya
tapıyorsunuz. O halde (size imanınız) buzağıya tapmanızı hoşgören inancınız,
size 'ne kötü şey ile emrediyor?) Sizler eğer bu şekilde (mü'minler iseniz)
böyle İman mı, böyle mü'minlik mi olur? Çok uzak!..
94. De ki: Eğer Allah
Teâlâ'nın yanında ah i ret vurdu başka insanların değil de özel olarak sizin ise
ölümünüzü temenni ediniz, eğer siz doğru sözlü kimselerseniz.
94. Bu mübarek âyetler,
İsrail Oğullarının hakikate aykırı bir iddialarını yalanlamaktadır, ve onların
âhiret hayatından ne kadar kaçındıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Rasûlüm!..
İsrail Oğullarına (de ki: Eğer) öyle iddianıza göre (Allah Teâlâ'nın yanında)
onun emr ve takdirine göre (ahiret yurdu) cennet ve saadet (başka insanların
değil de özel olarak) tek ve yalnız (sizin ise ölmenizi temenni ediniz.) Bir an
evvel dünya sıkıntılarından kurtulup o ebedî saadete can atınız. (Eğer siz doğru
sözlü kimseler iseniz.) Bu iddianızda sadık bulunuyorsanız böyle bir temenniden
geri durmayınız. Nerede, onlarda böyle bir temenni ne gezer? 95. Halbuki onu
evvelce kendi elleriyle yaptıkları şeyler sebebiyle asla temenni etmezler.
95. (Halbuki) onlar,
İsrail Oğulları (onu) ölümü, o ahiret âlimine, o sonsuzluk yurduna çıkıp gitmeği
(evvelce kendi elleriyle yaptıkları şeyler) zulümler, isyanlar (sebebiyle asla
temenni etmezler.) Hiç bir zaman onu arzuda bulunmazlar. Evet... Onlar bu
dünyada ne günahlar, ne cinayetler yapmışlardır. Artık ahirete, o mükâfat ve
ceza alemine çıkıp gitmeğe cesaret edebilirler mi?
§ Halbuki onların iddiasına
göre Cenab'ı Hak cenneti yalnız İsrail kavmi için yaratmıştır. Ahiret nimetleri,
saadetler! yalnız kendilerine mahsustur. Onlardan bir kısmı cehennemlik olsa da
orada nihayet 40 gün kadar kalacaklar yine cennete gireceklerdir. Böyle
dedikleri halde dünya hayatına dört elle hırslı bir şekilde sarılmışlardır. Her
biri binlerce sene yaşayacak olsa yine ölüp gitmek istemez. Bir kere düşünmeli,
eğer iddiaları gibi ebedî saadet âlemi kendilerine ait ise ona bir gün evvel
kavuşmayı temenni etmeli değil midirler? Hayır: Onlar dünyada binlerce sıkıntıya
düşmüş olsalar da yine daima dünyada yaşamak isterler, Islâmiyetten feyz almış
olan seçkin mü'minlerin hali ise böyle midir? Bir kerre cennetle müjdelenen on
şahsın temiz hayatlarını düşünelim. Onlar peygamber zamanında pek güzel
yaşarlarken yine ölümden çekinmezler, ahiret hayatına kavuşmayı büyük bir nimet
bilirlerdi. Hz. Ali, savaşlarda korkusuzca saflar arasına atılır, cihada devam
ederdi. Bir gün muhterem oğlu Hz. Hasan demişti ki: Biz savaşçıların kendilerini
böyle korkusuzca tehlikelere attıklarını göremeyiz. Siz neden bu kadar
atılıyorusunuz? Hz. Ali de demiş ki: Oğlum, ister baban ölüm üzerine düşsün ve
ister ölüm baban üzerine düşsün, baban bunu kayırmaz. İşte ahirete inanan salih
mübarek zatların durumaları. İsrail Oğullarına gelince onlar böyle midirler? Ne
gezer.
96. Ve and olsun ki
onları. İnsanların ve müşriklerin hayata en düşkünü bulacaksın. Her biri arzu
eder ki bin sene yaşatılsın. Halbuki yaşatılması onu azaptan uzaklaştırıcı
değildir. Allah Teâlâ ise onların neler yaptıklarını hakkıyla görücüdür.
96. Bu âyeti celile de
İsrail Oğullarının dünya hayatına herkesten ziyâde düşkün olduklarını şöylece
beyan buyuruyor: (Ve andolsun ki) Rasûlüm!.. Sen (onları), o İsrail Oğullarını,
diğer (İnsanların ve) hattâ ahireti inkâr eden ve Cenâb-ı Hakka ortak koşan
(müşriklerin) dünyadaki geçici (hayata en düşkünü bulacaksın.) Bir takım
müşrikler, mecusîler; öldükten sonra dirileceklerini inkâr ettikleri için
ahirete gidip azap göreceklerinden bir korkuları yoktur. Buna rağmen dünya
hayatına yahudiler kadar düşkün değildirler. Yahudiler ise ahirete inanıp,
zalimlerin ve günahkârların orada azap göreceklerini kabul ettikleri için oraya
gitmelerini hiç istemezler. Onlardan (her biri arzu eder ki bin sene) asırlarca
(yaşatılsın) Yaşasın dursun. (Halbuki) ne kadar çok yaşarsa yaşasın (yaşatılması
onu azaptan uzaklaştırıcı değildir.) Onlar öyle çok yaşamakla azaptan mı
kurtulacaklarını sanıyorlar? Bu ne kadar da uzak!. (Allah Teâlâ ise onların
neler yaptıklarını hakkıyla görücüdür.) Elbette onları o yaptıkları İnkarcı
hareketlerinin cezasına ergeç kavuşturacaktır.
97. De ki: Her kim
Cibrîl'e düşman olmuş ise -Kahrolsun-. Çünkü Kur'ân'ı, önündeki kitapları tasdik
edici ve mü'minler için bir yol gösterici ve bir müjdeci olmak üzere Allah
Teâlâ'nın izniyle senin kalbin üzerine indiren, şüphe yok ki odur.
97. Bu mübarek âyetler de
Kur'an'a düşmanlıklarından dolayı Cebrail'e düşman olan ve Cenâb-ı Hak ile diğer
muhterem zatlara düşman kimselerin küfre düşüp Allah'ın kahrına uğrayacaklarını
hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Rasülüm Ya Muhammedi.. Yahudilere (de ki: Her kim
Cibrîl'e düşman olmuş işe) kahrolsun, gazabından gebersin, öyle bir meleğe
düşmanlık gösterebilir mi?.. (Çünkü Kur'ân'ı) o ilâhî kitabı, onun (önündeki)
nazil olmuş (kitapları) Tevrat, Zebur, İncil gibi semavî kitapları (tasdik edici
ve mü'minler için bir yol gösterici ve bir müjdeci) yani onlara hidayet yolunu
gösteren ve onların ilâhî lutuflara nail olacaklarını müjdeleyen (olmak üzere
Allah Teâlâ'nın izniyle senin kalbin üzerine indiren) o Kur'ân'ı Kerim'i vahiy
yoluyla indirmiş olan (şüphe yok ki odur.) O Cibril'i emindir. Artık öyle kutsî
bir meleğe nasıl düşmanlık edilebilir? Böyle bir düşmanlığın acıklı neticesini
düşünmeli değil midir?
98. Her kim Allah Teâlâ'ya
ve onun meleklerine, peygamberlerine ve Cebrail ile M i kail e düşman olursa
-kâfir olur- Allah T e âlâ da şüphe yok ki, kâfirlerin düşmanıdır.
98. Evet... (Her kim
Allah Teâlâ'ya ve onun) mübarek kulları olan meleklerine, peygamberlerine ve
bilhassa meleklerin en büyüklerinden olan (Cebrail ile Mikâile düşman olursa)
elbette kâfir olur. Allah'ın diniyle bir alâkası kalmamış bulunur. (Allah Teâlâ
da şüphe yok ki kâfirlerin düşmanıdır.) Artık o kâfirleri Allah'ın helakinden ve
ahiretteki azaptan kim kurtarabilir?
§ Yahudiler Hz. Cibril'e
düşman bulunuyorlardı. Onlara göre vaktiyle uğradıkları azaplar, savaşlar
zelzeleler, kıtlık ve pahalılıklar bütün Cibril vâsıtasiyle meydana gelmiştir.
Kendilerini kınayan haberleri içine alan Kur'ân'ı Kerim'i de Peygamber
Efendimize o getirmiştir. İşte bunlardan dolayı düşman kesilmişlerdi. Yahut
derlerdi ki: Allah Teâlâ peygamberliği bizlere getirmesini emrettiği halde
Cibril, onu Hz. Muhammed'e getirmiştir. Bu ne kadar cahilce bir itikad!.. Bir
melek hiç Allah Teâlâ'nın emrine aykırı bir harekette bulunabilir mi? Allah
Teâlâ da kendi emr ve iradesine aykırı olan bir hareketi islâh ve tebdile kadir
değil midir? Halbuki İsrail Oğulları böyle çürüklüğü açık olan bir kanatte
bulunmuşlardır. İşte Cenab'ı Hak da onların küfrü gerektiren bu hallerini çirkin
görerek layık oldukları cezalara işaret buyurmuş oluyor.
§ Cibril: İbrani dilinde
"Abdullah" demektir. Peygamberimize ilâhi vahyi getirmekle görevlendirilen pek
yüce bir melektir. Buna "Cebrail" de denir. Mikâil de yine pek büyük bir
melektir. Yağmurların yağması ve diğer bir takım hâdiselerin ortaya
çıkarılmasıyla görevlendirilmiştir. Bu iki büyük melek ile Azrail ve israfil
adındaki melekler, elçilik vasfını taşımaktadır. Kendilerine "meleklerin elçisi"
denilir.
99. Andolsun ki sana çok
açık âyetler indirdik. Onları fasıllardan başl a bir kimse inkâr etmez.
99. Bu mübarek
âyetler, Kur'ân'ı mübinin pek açık bir mucize olduğunu inkâr edenlerin pek sapık
kimseler olacaklarını bildirmektedir. Ve İsrail Oğullarından bir kısmının yapmış
oldukları anılaşmada sebat etmediklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Rasülüm!
(Andolsun ki sana çok açık) pek açık (âyetler indirdik.) Helâli, haramı, hukukî
cezaları ve diğer dinî hükümleri detaylı olarak bildiren Kur'ân'ı Kerim'i
İndirdik. (Onları) o kutsî âyetleri (fasıklardan başka bir kimse inkâr etmez.)
Bu İnkâra inatçı şahıslardan başkası cüret gösteremez. Öyle açık ve mana dolu,
âyetler nasıl inkâr edilebilir?
100. Ya her ne zaman bir
anılaşma yapacak olsalar onlardan bir güruh o antlaşmayı bozup atacak mı?..
Belki onların ekserisi İman etmezler.
100. (Ya) onlar, o İsrail
Oğulları (her ne zaman bir antlaşma yapacak olsalar) bir sözleşmeye bağ I an s
al ar (onlardan bir güruh) bir takımları cüret edip (o antlaşması bozup
atacak mı?..) Böyle bir hareket uygun mudur? Evet... Onlar antlaşmalarına riayet
etmezler. (Belki onların ekserisi iman etmezler) Tevrat'ı da inkâr ederler.
Üstlendikleri şeyleri bozmaktan, inkârdan vazgeçmezler, çekinmezler. Onların
ruhsal halleri bundan ibarettir.
§ Hak T e âlâ Hazretleri
Tevrat'ta İsrail Oğullarından Peygamber Efendimizin peygamberliğini tasdik
edeceklerine dair bir söz almıştı. Bilahara bu söze uygun hareket etmediler.
Hattâ İçlerinden "Mâlik İbni Sevi" adındaki şahıs "Bizim Tevrat'ta İsrail
oğullarından âhir zaman peygamberine iman etmeleri için kesin bir söz
alınmamıştır" diye bu sözü inkâr etmişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil
olmuş ve onların bu kabiliyetlerini ortaya çıkarmıştır.
101. Ve onlara Allah Teâlâ
tarafından yanlarındaki kitabı tasdik edici bir rasül gelince o kendilerine
kitap verilmiş olanlardan bir güruh' sanki bilmiyorlarmış gibi Allah'ın kitabını
arkalarına atıverdiler.
101. Bu âyeti çelik,
yahudilerin Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik etmemek için Allah'ın
kitabına sırt çevirmiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki İsrail Oğulları
sözlerine riayet etmediler. (Ve onlara Allah Teâlâ tarafından) kendi
(yanlarındaki kitabı) Tevrat'ı (tasdik edici) onun ilâhî bir kitab olduğunu
tasdik eden (bir rasül) yani: Hz. Muhammed Aleyhisselâm (gelince) peygamber
gönderilmiş olunca (o kendilerine hitap) vaktiyle Tevrat (verilmiş olanlardan)
yahudilerden (bir güruh) bir taife (sanki bilmiyorlarmış gîbî) Hazreti
Muhammed'in peygamber gönderileceğini Tevrat'ta okumamışlar gibi İnkâra
kalkıştılar. (Allah'ın kitabını) Tevrat'ı veya Kur'ân-ı Kerîm'i (arkalarına
atıverdiler) ondan yüz çevirdiler. Bâtıl fikirlerin tesiri altında kalarak
dalâlete düştüler.
102. Ve onlar Süleyman
-Aleyhisselâm- mülkü aleyhine şeytanların uydurdukları şeylerin ardına düştüler.
Halbuki Süleyman, asla küfretmedi, fakat o şeytanlar kâfir oldular. Onlar
insanlara sihir ve Babildeki iki meleke, Hârut ile Marufa indirilmiş olan
şeyleri öğretiyorlardı. Bu iki melek ise: "Bîz ancak bir fitneyiz, sakın kâfir
olma" demedikçe bir kimseye sihir adına bir şey öğretmezlerdi. İşte bir takım
kimseler bu iki melekten koca ile karının arasını ayıracak şeyler
öğreniyorlardı. Fakat bunlar Allah T e âl ân in izni olmadıkça bu sihir ile bir
kimseye bir zarar verebilir değildiler onlar kendilerine zarar verip fayda
vermeyen şeyleri öğreniyorlardı. Yemin olsun ki onlar, o sihri satın alan kimse
için ahirette hiç bir nasip olmayacağını muhakkak bilmişlerdir. Ne kötü bir şey,
karşılığında nefislerini satmış oldular. Eğer bilecek olsalardı.
102. Bu âyeti kerime,
vaktiyle Allah'ın kitabından yüz çeviren bir kısım İsrail Oğullarının
peygamberler hakkında ne kadar iftiralarda bulunmuş olduklarını bildirmektedir.
Şöyle ki: (ve onlar) o ilâhî kitabı arkalarına atan bir kısım yahudiler
(Süleyman) Aleyhisselâmın (mülkü aleyhine şeytanların uydurdukları) okudukları,
söyledikleri (şeylerin ardına düştüler.) Onlara tâbi oldular, Süleyman'ın
saltanatı bütün sihir sayesindedir dediler. (Halbuki Süleyman) Aleyhisselâm
(asla küfretmedi.) Onların öyle iftiralrı gibi sihir yaparak küfre düşmedi.
(Fakat o şeytanlar) dır ki. İnsanlara sihri öğreterek (kâfîr oldular.) Evet...
(Onlar insanlara sihir) öğretiyorlardı. (Ve Babildeki iki meleğe) yani (Hârut
ile Maruta) bu isimdeki iki meleğe (İndirilmiş olan şeyleri, öğretiyorlardı.)
İnsanları aldatıyor ve saptırıyorlardı. (Bu iki melek işe) kendilerine müracaat
edenlere gerçek durumu bildiriyor (biz fitneyiz) ilâhî bir imtihan vasıtasıyız.
(Sakın kâfir olma, demedikçe bir kimseye sihir adına bir şey öğretmezlerdi.)
Bunların bu ihtarına rağmen (İşte bir takım kimseler, bu iki melekten koca ile
karının arasını ayıracak) bir ailenin dağılmasına sebebiyet verecek (şeyler
öğreniyorlardı.) Bunları tatbika cür'et ediyorlardı. (Fakat bunlar) bu büyücüler
(Allah Teâlâ'nın izni) ilâhî takdiri (olmadıkça bu sihir ile bir kimseye bir
zarar verebilir değildiler.) O sihirler yüzünden meydana gelen zararlar yine
Allah Teâlâ'nın hikmeti gereği dilemesi ve yaratması iledir. Bu imtihan âleminde
böyle bir takım olaylar meydana gelir. Bunların ortaya çıkması için hikmet
gereği bir takım sebepler vardır. İşte sihir de böyle bir sebepten başka bir şey
değildir. (Onlar) o sihir vapmavı öğrenenler (kendilerine zarar verip)
ahiret sorumluluğunu gerektirip (fâide vermeyen şevleri öğreniyorlardı.*
Bunu takdir edemiyorlardı. (Yemin olsun ki onlar) o yahudi taifesi (o
sihri satın alan kimse için» öyle Allah'ın kitabını şeytanların uydurma
hikayeleriyle değişen her hangi şahıs için (ahirette hiç bir nasip
olmayacağını muhakkak
bilmişlerdir). Evet... Onlar öyle kimselerin ebediyyen cennetten mahrum
kalacaklarını kitaplarında okumuş, bilmişlerdir. Artık ne cesaret ki, bu
yahudiler bu bildiklerine muhalefet ederek şeytanların uydurdukları şeylerin
ardına düştüler. Allah'ın Kitabını bırakarak onu sihir kitapları ile
değiştirmeye kalkıştılar. (Ne kötü bir şey karşılığında nefislerini satmış
oldular, eğer bilecek olsalardı) eğer bu hakkı terk etmenin ve değiştirmenin ne
kadar kötü, ne kadar sorumluluk gerektiren şeyler olduğunu düşünselerdi öyle
dünya varlığı için bunları yapmaya cesaret edebilirler miydi? Elbette böyle
helak edici bir harekette bulunmazlardı.
§ Rivayete göre vaktiyle
bir takım insan ve cin şeytanları Hz. Süleyman'a iftirada bulunmuşlar "onun mülk
ve saltanatı yaptığı sihirler sayesinde vücude gelmişti" demişler. Ve onun
vefatından sonra tahtının altını kazıyıp oradaki sihre dair olan bir takım
kitapları meydana çıkarmışlar, İşte Süleyman bu kitaplardaki sihir vasıtasiyle o
yüksek hâkimiyeti elde etmişti diye iddiaya kalkışmışlar. Halbuki Hz. Süleyman,
ilâhî vahye m az har olmuş ve kendisine bir kısım mucizeler verilmişti. O öyle
sihre tenezzül eder miydi?.. O sihir kitapları ise düşmanları tarafından
sonradan getirilerek onun tahtının altına gömülmüş, sonra da bunlar kendilerine
bir delil olmak üzere meydana çıkarılmıştır.
Maamafih Hz. Süleyman
zamanında sihirbazlar çoğalmıştı, sihre dair kitaplar yazılmıştı. Süleyman
Aleyhisselâmın o kitapları toplatıp böyle topraklara gömdürmüş olması da
düşünülebilir. Fakat onun düşmanı olan şeytanlar budan istifadeye kalkışmışlar,
iftiraya cür'et etmişlerdir, İşte bu âyeti celile, onların bu alçakça
iftiralarını reddetmektedir.
§ Sihir: Lügatte sebebi
gizli olan ince ve latif şey demektir. İst ilâhta ise sebebi gizli olduğundan
hakikatinin aksine hayal edilen yaldızlı düzenbazca ve yanıltıcı olan her hangi
bir şeydir. Gözbağcılık, hokkabazlık bu kabildendir. Firavunun zamanındaki
sihirbazların ellerindeki değnekleri birer ejderha suretinde gösterdikleri gibi.
8 âz i gizli sebeplere binaen ruhlar üzerinde tesir eden ve ekseriya kötülüğe
yönelik bulunan şeyler de birer sihir demektir. Bir aile fertleri arasına
ayrılıklar bırakan büyücülük gibi. Bâzı cinlerden yardım istemek suretiyle
yapılan gayri meşru ve harika nevinden sayılan bir takım muameleler de birer
sihirdir. Buna cincilik denir.
Sihir, belirli bir usûle
göre yapılan ve bu usûlü bilenlerin bunu yapmağa kadir olacakları tabiî ve
taplumun menfaatine hizmet etmediğinden mucizeler, kerametler gibi hakikaten
sabit ve meşru bir faideye sahip değildir.
Sihir, harama ve zararlı
şeylere alet olacağı sebebiyle bunun yapılması haram olduğu gibi nasıl
yapıldığını öğrenmekte çoğu alime göre haramdır.
Bazı meşru şeyler; pek hoş,
pek dakik olup güzelliği, loşluğu kalplere tesir ettiği için onlara da mecazen
sihir denir. Pek güzel şiirlere "helâl sihir" denilmesi bu kabildendir.
§ Hârut ile Marut: İki
melektir. Hikmet gereği insan suretinde görünerek Babil şehrine
indirilmişlerdir. Vaktiyle Babil şehrinde sihirbazlar çoğalmış olduğundan bu
melekler gelerek insanlara sihrin fenalığını, kötü neticesini bildirmişler, buna
rağmen yine sihir öğrenmek isteyenlere bir hikmet gereği olarak sihir adına bazı
şeyler öğretmişler ise de sihrin zararlarını telkinden yine geri
durmamışlardır. Nasıl ki Cenab'ı Hak, küfrün ebedî azaba sebep olacağını
kullarına bildirmiştir. Mamafih küfre kendi İradeleri ile can atanlar hakkında
da küfrü takdir buyurmuş, meydana getirmiş olur. Böyle bir muamele, bir sınama
ve imtihan hikmetine dayanır, bu teklif, âlemlerin gereğidir.
§ Bâzı zatlara göre
bu iki melekten murat iki İnsandır. Salih, fâzıl iki zat oldukları için
kendilerine melek denmişir. Onlara nazil olandan murad da ilham aldıkları
ilim ve bilgidir. Fakat bu,
di; anlamına aykırı bir tevil demektir.
§ Babil şehri: Geldanilerin
merkezi hükümeti olan meşhur bir şehirdir. Bağdat'ın 93 Km. güneyinde ve "Hille"
kasabası civarında imiş Nemrut tarafından bina edilmiş, bir buçuk milyon halkı
varmış, o zaman dünyanın en mâmur, en süslü bir şehri bulunuyormuş. Burası
sihirbazlar diyarı olmakla şöhret bulmuştu. Sonra bu şehir bir çok hükümdarların
ellerine geçmiş, nihayet harap olup halkı dağılmış, kendisinden eser
kalmamıştır.
§ Hille: Bağdat
vilâlayetinde bir sancak merkezi olan bir kasabadır. Bu inşa edilirken Babil
harabelerin tuğlalarından istifade edilmiştir. Maamafih son zamanlarda
araştırmalar yapan Avrupalılar bu Hille civarında Babile ait bâzı harabeleri,
yazıları vesaireyi kefşetmişlerdir.
103. Eğer onlar îman
etseler ve s akın s al ardı idi elbette Allah T e âlâ katından bir sevap çok
hayırlı olacaktı. Eğer bilir olsalardı.
103. Bu mübarek âyetler,
hakikî mü'minlerin büyük mükâfatlara ereceklerini bildiriyor. Rasülü Ekrem e
karşı nasıl saygı gösterir bir tavır alınacağını tâyin ederek buna muhalefette
bulunanların sosyal terbiyeden yoksun olduklarına işaret buyuruyor. Şöyle ki:
(Eğer onlar) yahudiler ve diğer müslüman olmayan unsurlar (İman etseler)
Allah'ın birliğine Hz. Muhammed'in peygamberliğine, Kur'ân'ı Kerîme ve diğer
dinî esaslara inanıp itikatta bulunsalar (ve sakınsalar) Allah Teâlâ'dan korkup
haram olan şeyleri terk eyleseler (idi) bu sayede ebedî selâmet ve saadete
ereceklerdi. (Elbette Allah Teâlâ katında) elde edecekleri (bir sevap)
haklarında (çok hayırlı olacaktı.) Onları öyle ebedî bir saadete kavuşturacaktı.
(Eğer) onlar bu hakikati, ilâhi sevabın tercih ettikleri şeylerden hayırlı
olduğunu (bilir olsalardı) Öyle cahilce hareketlerde bulunmaz, imana, tekvaya
mualefet edip durmazlardı.
104. Ey îman etmiş
olanlar!.. "Rain a", demeyin, "unzurna" d iyin ve dinleyin. Kâfirler için
acıtıcı bir azap vardır.
104. (Ey İman etmiş
olanlar!) Ey Hz. Muhammed'in peygamberliğini tasdik etmiş olan müslümanlar!..0
Yüce Rasüle karşı (Raina demeyin) O Yüce Peygambere: Bizi gözet, kolla diye
hitap etmeyin. (Unzurna diyin) bizi gözet, bize bak diye hitap edip. (Ve) o Yüce
Rasülün sözlerini tam bir hürmetle (dinleyin) onları güzelce anlamağa dikkat
eyleyin. Ona hürmet etmeyen hakaret dolu lâkırdılarda bulunan, onu inkâr eyleyen
(kâfirler için elim) pek acıklı (bir azap vardır.) Onlar o kötü hareketlerinin
elbette pek dehşetli cezasına kavuşacaklardır.
§ Rivayete göre
müslümanlardan bazıları vakit vakit peygamber (s.a.i)'in huzurunda bulunup yüce
izahlarına nail olunca: Ya Rasüllullah!.. "Raina" derlerdi. Yani: Ey Allah'ın
Peygamberi!.. Bizi gözet, kolla. Mübarek beyanatını güzelce anlayabilmemiz için
bizi gözet, konuşurken yavaş ol diye istirhamda bulunurlardı. Halbuki, yahudiler
"raina" tabiri ile başka bir mâna kasdeder, "Raiyna" der Bununla: "Sen bizim
çobanımızsın" demiş olurlardı. Binaenaleyh peygamberin huzuruna gelince bir
hürmetsizlik maksadiyle böyle bir hitapta bulunurlardı. Bunun üzerine bu âyeti
kerime nazil olmuş, Rasüli Ekrem'e nasıl hitap edileceği ehli imana
emredilmişti. Velhasıl: Bu mübarek âyet bütün insanlığa pek mühim bir edep dersi
veriyor. Konuşmalarda nezaketten ayrılmamayı, büyüklere karşı hürmete aykarı,
yanlış yoruma tabi olacak lâkırdılarda bulunmamayı, bilhassa Rasûli Ekrem
Sallallahü aleyhi vesselem hakkında daima edebe, hürmete aykırı tâbirlerden
kaçınılmayı emir ve tavsiye buyurmaktadır.
105. Ehli kitaptan kâfir
olanlar da ve müşrikler de sizin üzerinize Rabbiniz tarafından bir hayrın
indirilmesini arzu etmezler. Allah Teâlâ ise rahmetini dilediğine tahsis
buyurur. Ve Allah Teâlâ pek büyük ihsan sahibidir.
105. Bu âyeti kerime,
gayri müslimlerin müslümanlar için ne kadar kötülük istediklerini beyan
buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ehli kitaptan) Museviler ile isevilerden Islâmiyeti
inkâr ederek (kâfir olanlar da) Cenâb-ı Hakka ortak koşan putperest (müşrikler
de) ey müslümanlar!.. (Sizin üzerinize Rabbiniz tarafından bir hayrin
indirilmesini arzu etmezler.) Hz. Muhammed'e peygamberlik ve rasülluk
verilmesini, ona tâbi olanların devlet ve nimete nail olmalarını sevmezler,
çekemezler, bundan müteessir olurlar. (Allah Teâlâ ise) bir hikmet sahibi,
yaratıcıdır, bir kerem sahibi Mabuddur. (Rahmetini) lütuf ve iyiliğini
kullarından (dilediğine tahsis buyurur.) Onu seçerek lütfuna mazhar kılar. (Ve
Allah Teâlâ pek büyük ihsan) fazi ve lütuf (sahibidir.) Buna inanmışızdır.
Artık, bu yüce ihsanı elde etmek için liyakat kazanmağa çalışmalı değil midir?
106. Biz bir âyetten her
neyi nesh eder veya unutturursak ondan daha hayırlısını veya onun benzerini
getiririz. Bilmez misin ki Allah Teâlâ şüphe yok herşeye tam manasıyla kadirdir.
106. Bu mübarek âyetler,
kâfirlerin İslâm hükümleri hakkındaki yanlış düşünce ve telkinlerinin
batıllığını meydana koymaktadır. Ve Allah Teâlâ'nın bütün kâinata sahip ve hâkim
olduğunu bildirerek gafilleri uyanmaya davet buyurmaktadır. Şöyle ki: Kur'â-ı
Kerîm, nazil olarak insanlığa yeni bir şeriat, bir ilâhî kanun ihsan buyrulmuş,
bunun gereklerinden olarak eski kitapların bir kısım ibâdetlere, muamelelere ait
meseleleri hükümsüz kalmıştır. Artık Tevrat ile, İncil ile değil, Kur'an'ı Kerîm
ile âmel edilmesi icap ediyordu. Bu, bir hikmet ve maslahat muhtezası
bulunmuştur. Ehli kitap denilen Museviler ile i seviler ise buna itiraza
başlamışlar, "Allah'ın vaktiyle hakla göndermiş olduğu hükümler, şimdi nasıl
kaldırılır? Allah Teâlâ beyanatını, emirlerini, nehiylerini değiştirir mi?.. Dün
yaptığını bugün bozar mı?.." diyerek müslümanlık aleyhinde bir cereyan
uyandırmak istemişlerdi. İşte onların bu bâtıl düşüncelerini Cenab'ı Hak bu
âyeti kerimesiyle şöylece reddediyor. (Biz) Ben yüce Mabud (bir âyetten her
neyi) yani: Bir semavî kitabın ayetlerinden, hükümlerinden hangi birini veya bir
âyetin bir kısmını (nesh eder) artık onunla amel edilmemesini emreylersek (veya)
o âyeti (unutturursak) hafızalardan çıkarırsak veya vaktiyle bir peygambere
verilip ondan sonra zamanın geçmesiyle unutularak kendisinden eser kalmamış olan
bir hükmü serîyi böyle unutturursak (ondan daha hayırlısını veya onun mislini
getiririz) Peygambere vahyeder bildiririz. Ey insan! (Bilmez misin ki Allah
Teâlâ şüphe yok her şeye tam mânasiyle kadirdir.) Bir şeyi ne kadar mükemmel
olursa olsun ondan daha mükemmelini vücude getirmeğe kudreti fazlasıyla kâfidir.
Artık bu neshi uzak görmeye mahal yoktur. Nasih olan âyet, mensuh olan ayetten
hükmen daha mükemmel daha ziyâde hikmet dolu olabilir.
§ Nesh: Lügatte bir şeyi
tebdil etmek, başkası ile değiştirmek demektir. Şeriat istilâhında ise her hangi
bir ibâdete, bir muameleye ait bir serî hükmün yerine sonradan şeriatın diğer
bir hükmünün gelmiş olmasıdır ki, artık evvelki hüküm mensuh olur, onunla âmel
edilemez, nasih olan sonraki hükümle âmel edilir. Bu bir hikmet gereğidir. Cenab-ı
Hak bunu zaten ilmi ezelîsiyle böyle bilip takdir buyurmuştur. Zamanı gelince de
bunu peygamberleri vasıtasiyle kullarına bildirir. Bu bakımdan Allah'ın
ilminde ve takdirinde hâşâ bir değişiklik meydana gelmiş olamaz. Belki bu;
idarî, İçtimaî bir hikmet ve faydaya binaen böyle takdir edilmiştir. Bu nesha
Cenâb-ı Haktan b aş kası selâhiyetli olamaz. Ve nesih inanç esaslarında,
haberlerde geçerli değildir. Şer'î bir hükmün mensuh olduğu ise ya Allah'ın
Kitabı ile veya mütevatir veya meşhur olan hadis-i şerifler ile malûm bulunur.
(seviler neshi kabul
ederlerse de yahudiler kabul etmezler. Neshi kabul etmeyip itiraz edenler
düşünmelidirler ki, kendi kitapları da daha evvelki kitapların bir çok
hükümlerini nesh etmiş hükümsüz bırakmıştır. Tevrat ile incil'in hükümleri aynı
midir?.. Eğer aynı ise bunların sahiplerin ne için bir birini tekfir ediyor?
Artık o kitaplardaki bir çok ahkamın neshi ile yerine Islâmî hükümlerin
geçmesini uzak görmeye, tenkide asla mahal yoktur. Kur'ân'ı Kerîm'in bâzı
âyetleri arasında da bu nesih vakidir. Bu müctehidlerin icmaı ile sabit bir
hakikattir. Bunun vukuunu müslümanlar, bir hikmeti ilâhîye gereği olarak bilir,
saygı gösterirler.
Evet... Cenab'ı Hak, serî
hükümlerden bâzılarını nesh etmiştir. Bu da bir ilâhî sünnet ve dinî hikmet
icabıdır. Binaenaleyh neshin meydana gelmemesi, bu ilâhî sünnete ve rabbani
hikmete aykırı olacağından asla iddia edilemez. Böyle bir iddia, hem Kur'ân-ı
Kerîm'in hem de bütün müctehidlerin icmâına muhalif, cahilce bir iddiadan başka
değildir. Hattâ bu hususa dair Ibni Hazm'in bir eseri de vardır.
107. Bilmez misin ki
göklerin ve yerin mülkü muhakkak Allah'ındır, ve sözler için Allah T e âlâ' d an
ba;l a ne bir dost ve ne de bir yardımcı vardır.
107. Ey neshi inkâr eden
insan! Bir kere düşün. (Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü) bu sonsuz
âlemlerin mülkiyeti, hâkimiyeti, tasarrufu (muhakkak Allah'ındır.) Bütün bunlar
o şanı yüce yaratıcının hükmüne, emrine tabidir. (Ve) ey insanlar! (Sizler için
Allah Teâlâ'dan başka ne bir veli) ne bir dost, bir destekçi (ve ne de bir
yardımcı vardır.) Artık o Yüce Yaratıcının her şeye kadir olduğunu biliyorsunuz.
Her zaman binlerce hâdiseler, değişiklikler, eşsiz güzel şeyler vücude
getirdiğini görüyorsunuz. Hakkınızda o Kerim Rabbinizden başka tam bir lûtf ile
himaye ve korumada bulunacak kim vardır? Elbette o nesh ve değiştirmede de
sizlerin hakkında bir lütf, bir menfaat vardır. Cenâb-ı Hak hâşâ abes yere bir
şey yapmaz. Allah Teâlâ'nın rasûlü de hakikate aykırı bir iddeada bulunmaz.
Artık uyanın, bu gibi inkârlardan vazgeçiniz, öyle cehalet ve delâlet içinde
ölüp gitmiş kavimleri taklit edip durmayınız.
108. Yoksa evvelce
Musa'ya sorulduğu gibi siz de peygamberinizi sorguya mı çekmek istersiniz? Her
kim îmanını küfr ile değiştirirse şüphe yok ki; yolun doğrusundan sapıtmış olur.
108. Bu âyeti kerime,
müslümanları vaktiyle İsrail Oğullarının peygamberlerini sorguya çekmek
suretiyle yapmış oldukları edepsizce harekelerden men etmektedir. Şöyle ki: Ey
Ümmeti Muhammediye!.. Veya ey Mekke ahalisi! (Yoksa evvelce Musa'ya) kavmi
tarafından uygun olmayan bir takım sualler (sorulduğu gibi) şimdi (siz de
peygamberinizi) Hz. Muhammed Aleyhisselâmı o gibi uygunsuz bir şekilde (sorguya
mı çekmek istersiniz?) Öyle bir sual ve talep, İmandan yoksunluk belirtisidir.
(Her kim) bilfiil veya yaratılış itibariyle bil kuvve sahip olduğu (İmanını
küfür ile değiştirirse) öyle alaylı yolu terk ederek dalâlet vadisine düşer
alaylı sorular ile peygambere ihanette bulunmak isterse (şüphe yok ki, yolun
doğrusundan sapıtmış olur.) O peygamberin gösterdiği dürüst yolu terk ederek
delâlet vadisine düşer gider. Artık öyle helak edici suallerden, hareketlerden
kaçınmalıdır.
§ Vaktiyle yahudilerden
bâzıları Hz. Musa'ya müracat ederek: "Bize Allah'ı apaçık göster, bize Allah'ı
ve melekleri getir, bize ırmaklar akıt" diye bir çok şeyler istemişlerdi. Daha
sonra Mekke ahalisinden bazıları da Peygamber Efendimize gidip: "Bize Mekke
sahasını genişlet, bize Safa dağını altın kütlesi kıl" gibi İmtihan edercesine
temennilerde bulunmuşlardı. İşte bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur.
109. Ehli kitaptan bir
çokları kendilerine hak belirdikten sonra nefİşlerindeki hasetten dolayı sizi
îmanınızdan sonra kâfirler haline döndürmeği temenni etmiştir. İmdi siz Allah'ın
emri gelinceye kadar affediniz, tekdirde bulunmayın. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ
her şeye kemâliyle kadirdir.
109. Bu mübarek âyetler;
ehli küfrün, özellikle yahudilerin müslümanlar hakkında ne kadar kötü niyetli
olduklarını gösteriyor. Ve din, düşmanlarının kötü telkinlerine bakmayıp ibâdet
ve itaatlarına devam etmelerini ve bunun mükâfatını göreceklerini müslümanlara
emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey cemaati müslimin!.. (Ehli Kitaptan)
Yahudilerle isevîlerden (birçokları kendilerine hak belirdikten sonra)
Islâmiyetin hakikî bir din olduğu kesin delil ile ortaya çıktığı ve Tevrat ile
incil'de yazılı olduğu halde sırf (nefislerindeki hasetten dolayı) ey
müslümanlar! (Sizi İmanınızdan sonra) öyle Islâmiyete girmenizi müteakip
(kâfirler haline döndürmeği) sizi İslâm'dan döndürmeyi (temenni etmiştir.* Onlar
öyle fena bir arzuda bulunurlar. Fakat Ey Müslümanlar!.. (Siz Allah'ın emri
gelinceye kadar) size onlar ile cihad emr edilinceye ve onlardan cizye almağa
izin verilinceye değin onları (affediniz) onlara tecavüz etmeyin ve (tekdirde
bulunmayın.) Onların o kötü hallerine karşı sabredin. Onlardan yüz çevirin, emri
ilâhinin gelmesini bekleyin (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeye kemâliyle
kadirdir.) Elbette onlardan intikam alacaktır.
110. Ve namazı
dosdoğru kılın, zekâtı da verin, nefisleriniz için evvelce hayırdan her ne
gönderirseniz onu Allah indinde bulursunuz. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ
İşlediğiniz şeyleri tamamiyle görücüdür.
110. (Ve) Ey
Müslümanlar!.. Siz düşmanlarınıza karşı afv ve bağışlama ile muamelede
bulunacağınız gibi (namazı) da erkânı ve adabına uyarak (dosdoğru kılın)
üzerinize düşen (zekâtı da) ehil olanlara (verin.) Fakirlere merhamet gösterin.
(Nefisleriniz için) kendi faydalarınız maksadıyla (evvelce) namaz, zekât gibi
(hayırdan her ne gönderirseniz) hayatta iken bunları Allah rızası için yapmış
bulunursanız (onu) böyle takdim ettiğiniz ibâdet ve itaatin sevabını (Allah
katında bulursunuz) Yarın ahiret âleminden bunun mükafatına kavuşursunuz. Evet:
(Şüphe yok ki Allah Teâlâ İşlediğiniz şeyleri tamamiyle görücüdür.) Onun katında
hiç bir âmel meçhul kalmaz, zayi olmaz. Binaenaleyh siz de düşmanlarınızın
kâfirce tavsiyelerine bakmayın, güzel güzel amellerde bulununuz ki, mükâfatını
göresiniz.
§ Gerçekten bir takım
dinsiz, yabancı unsurlar: Islâmiyetin sönmesi için bin türlü çarelere baş
vururlar, bin türlü hilelere tevessül ederler, Islâmî fikirleri bozmak için bir
çok yanlış, tahripkâr tavsiyelerde bulunurlar, ahlâkî fazileti din kuvvetini
sarsacak şeyleri bir medeniyet icabı, bir ilerleme ve aydınlanma vesilesi imiş
gibi masum halka telkinden geri durmazlar. İbadetler ve itaatler hakkında uzun
dillilikte bulunmadan çekinmezler. Artık müslümanlar için lâzımdır ki, dost ile
düşmanlarını tanısınlar, İslâm dininin bütün kutsî, son derece faydalı
emirlerine, yasaklarına hakkıyla riayet ederek ebedî saadete, mükâfata nail
olsunlar.
111. Ve dediler ki
cennete Yahudî veya Hıristiyan olanlardan başkası elbette giremeyecektir. Bu
onların boş hülyalarıdır. De ki: delilinizi getirin, eğer siz doğru kimseler
iseniz.
111. Bu mübarek âyetler,
ehli kitap denilen iki taifenin iddiasını reddediyor. Kimlerin korku ve kederden
emin olarak cennete, Allah'ın mükâfatına nail olacaklarını bildiriyor. Şöyle ki:
Medine-i Münevveredeki Yahudiler ile Necran hıristiyanlarından bazıları Hz.
Peygamber'in huzurunda bulundular. (Ve dediler ki: Cennete Yahudi veya
Hıristiyan olanlardan başkası elbette giremeyecektir!) Yani Yahudiler dediler
ki: Cennete ancak Yahudiler girecektir. Hıristiyanlar da dediler ki cennete
yalnız hıristiyanlar girecektir, başkaları değil. Bunlardan her biri kendi
dinlerinin hak olduğunu iddiada bulundu. Halbuki (bu) iddeaları (onların boş
hülyalarıdır) sadece kendi ümitleridir, kendi kuruntulandır. Rasûlüm!.. Onlara
(de ki: Delilinizi getirin) bu hususta dayandığınız delilinizi gösteriniz. (Eğer
siz) bu iddeanızda (doğru kimseler iseniz.) Çok uzak! Onlar bu iddealarını isbat
edecek bir delile, bir hüccete sahip değildirler. Artık böyle bir delile, bir
dayanağa dayanmayan bir iddeanın ne kıymeti olabilir.
112. Hayır... Kim muhsin
olduğu halde yüzünü Allah'a teslim ederse işte onun için Rabbinin katında
mükâfatı vardır. Ve onların üzerine bir korku yoktur. Ve onlar mahzun da
olmayacaklardır.
112. (Hayır)
Yahudilerin, Hıristiyanların bu iddealan boştur. Cennet öyle muayyen bir taifeye
mahsus değildir. Oraya girebilmek için belli başlı şartlar vardır. Şöyle ki: Her
(kim muhsin) yani: Dinî vazifelerini güzelce, lâikiyle ifâ eder (olduğu halde
yüzünü) yani kendini (Allah için) ilâhî emre uyar, Allah'ın rızâsını kazanmak
için küfür ve isyandan (salim kılarsa) kendisini Hakka teslim ederse (İşte onun
için Rabbinin katında) âhiret aleminde (mükâfatı vardır.) O cennete. Allah'ın
zatını görmeye hak kazanacaktır. (Ve onların üzerine bir korku yoktur.) O gibi
itaatkâr kullar için dünyada bir korku ve endişe ariz olmayacaktır. (Ve onlar
mahsûn da olmayacaklardır.) O muhterem zatlar, âhirette de bir hüzün ve kedere
tutulmuş olmayacaklardır. İşte cennet bu gibi zatlara mahsustur.
Vaktiyle Hz. Musa'ya
hakkıyla İman edenler ve Hz. İsa'ya da bir peygamber olduğunu bilip ümmet
olanlarda bu güzel itikatlarının mükâfatını göreceklerdir, onlar da cennete
gireceklerdir. Nasıl ki son peygamberin gösterdiği yolu takip edip İslâm
şerefine nail olanlar da cennete gireceklerdir. Fakat Allah Teâlâ'nın bir kısım
peygamberlerini, kitaplarını inkâr edenler, bir kısım insanlara tanrılık payesi
verip tapanlar cennete ebediyen giremeyeceklerdir. Onların bu husustaki
iddiaları boştur, semavî kitapların beyanlarına aykırıdır.
113. Ve Yahudiler
dedi ki: Hıristiyanlar hiç bir şey üzere değildir. Ve Hıristiyanlar da dedi ki:
Yahudiler hiç bir şey üzere değildir. Halbuki onlar kitabı okurlar. Bilmeyen
kimseler de onların sözleri gibi söylediler. Allah T e âlâ ise bu ihtilâf
ettikleri şeyler hakkında yarın kıyamet günü aralarında hükmedecektir.
113. Bu âyeti kerime,
müslüman olmayan milletlerin bir birine karşı olan kötü kanaatlerini
göstermektedir. Şöyle ki, Necran Hıristiyan I arın d an bir taife elçi olarak Hz.
Peygamber'in huzuruna gelince Yahudi âlimleri de gelmişlerdi. Bu iki taife
arasında münakaşalar oldu. Biri birinin dini ile alay etti. (Ve Yahudiler dedi
ki: Hıristiyanlar hiç bir şey üzere değildir.) Onların din adına dayanacakları
bir şey yoktur. (Ve Hıristiyanlar da dedi ki: Yahudiler hiç bir şey üzere
değildir.) Onların istinad dayanacakları bir esas yoktur. O iki taife biri
birinin kitabını, peygamberini inkâr eylediler. (Halbuki onlar) o iki taife
(kitabı okurlar). Yahudilerin okudukları Tevrat'ta, eski ahitte Hz. İsa'yı, onun
bir peygamber olarak dünyaya geleceğini tasdik vardır. Hırısityanların
okudukları İncil'de de Hz. Musa'yı tasdik vardır. Artık böyle mutlak inkâr lâyık
mıdır?.. İşte... (Bilmeyen) cahil putperest, ilâhi dinlerden habersiz (kimseler
de onların sözleri gibi söylerler.) Yani onlar da öyle peygamberleri, kitapları
inkâr ederler. (Allah Teâlâ ise) o taifelerin (bu ihtilâf ettikleri şeyler
hakkında yarın kıyamet günü aralarında hükmedecektir.) Bu ihtilâflarının batıl
olduğunu kendilerine gösterecek, onları lâik oldukları azaba kavuşturacaktır.
§ Artık müslümanlar ile
diğer kavimler arasındaki farkı düşünmeli. Bir müslüman; bu kainatın Yüce
Yaratıcısını tasdik eder, birliğine inanır, saygıda bulunur. Bütün
peygamberleri, bütün semavi kitapları tasdik eder, bu cümleden olarak Hz. Musa
ile asıl Tevrat'ı ve Hz. İsa ile asıl incil'i bilip tasdikte bulunur. Ve bütün
insanlık arasında bir din kardeşliğinin, bir muhabbet ve dayanılmanın
bulunmasını arzu eder.
Museviler ise hem Hz. Isa
ile incil'i, hem de son peygamber Hz. Muhammed ile Kur'ân'ı Kerim'i inkâr
ederler, kendi ırklarından başkası hakkında asla iyi niyette bulunmazlar.
Hıristiyanlar ise hem Peygamber Efendimizle Kur'ân'ı Azimi inkâr ederler, hem de
Hz. Musa ile Tevrat'a karşı hürmetsizlik gösterirler. Daha ileri giderek Hz. Isa
gibi yarat ilmi; muhterem bir kimseyi Allah Teâlâ'nın oğlu tanıyarak ona
tapınmakta bulunurlar.
Bütün dinleri inkâr edenler
ise pek cahilce bir halde yaşamaktadırlar. Bunlar için de yaşadıkları bu
kâinatın azametini, yaratılışındaki hikmeti, kendi hayatlarındaki gayeyi
İdrakten âciz, nefislerine mağlûp birer şaşkın kimselerden başka değildirler.
Şimdi düşünelim: Bir mûsevî
müslüman olsa ne kaybedecektir. Hem evvelce kendisine mensup olduğunu iddia
ettiği Hz. Musa'yı, hem de asıl Tevrat'ı yine tasdik edecek, hem de Hz. İsa'yı
ve incil'i inkâr etmeyecek, hem de son peygamber Hz. Muhammed ile ona nazil
olmuş olan Kur'ân'ı Kerîme İman etmiş olarak hidâyete erecektir. Bir isevî de
müslüman olunca hem Hz. İsa'nın büyük bir peygamber olduğunu ve ona verilmiş
olan asıl incil'i ve Hz. Musa ile asıl Tevrat'ı yine tasdik edecek, hem de
bunları tasdik eden son peygamber Hz. Muhammed'e ve onun ebedî bir mucizesi olan
kitabına İman ederek ebedî saadete nail olacaktır.
Bütün dinleri inkâr eden
bir şahsa gelince, bu da aklını başına toplayarak bu kâinattaki harikalar!
güzelce düşünse, beşeriyete en yüce bir ahlâk ve fazilet, bir adalet ve eşitlik
dersi vermiş olsa İslâmiyet! düşünse; şüphe yok ki yeni bir hayat bulacak, ebedî
ve nuranî bir istikbâle aday olacak, bir çok ahlâkî güzellikleri bulunacaktır.
Artık düşünelim! Bütün
insanlık için İslâmiyetî kabulden başka bir selâmet ve saadet, bir ittifak ve
birlik yolu var mıdır? Elbette ki yoktur. Ne mutlu bu hakikati idrak ederek
Islâmiyete sığınanlara!..
114. Allah Teâlâ'nın
mescitlerinde onun isminin zikredilmesini engelleyen ve o mescitlerin harap
olmasına çalışan kimseden daha zâlim kim vardır? Onlar için o mescitlere korka
korka girmelerinden başka selâhiyet yoktur. Onlar için dünyada rezillik vardır
onlar için ahirette ise pek büvül bir azap vardır.
114. Bu âyeti kerime;
mabetlerin harap olmasına sebebiyet veren, onlarda ibâdet ve itaatin yerine
getirilmesine mâni olan kimselerin fecî akıbetlerini ihtar etmektedir. Şöyle ki:
(Allah Teâlâ'nın mescitlerinde) mukaddes mabedlerinde (onun) o Yüce Mabudun
mübarek (İsminin anılmasını) ona tekbir ve tesbihde bulunulmasını (engelleyen)
böyle yüce bir ibâdete engel olan (ve o mescitlerin) bakılmayarak, cemaatten
mahrum bırakılarak (harap olmasına) içinde ibâdet ve itaat edilmeyerek boş
kalmasına (çalışan kimseden daha zâlim) müslümanların hukukuna daha çok tecâvüz
eden (kim vardır?) Evet!.. Böyle bir şahıs, son derece zâlimdir. Büyük cezaları
hak etmiştir. (Onlar için) öyle bir zulme cesaret, mabedlere karşı ne büyük bir
hakarettir. Halbuki onların (o mescitlere korka korka) saygılı bir vazîyet almış
olarak (girmelerinden başka selâhiyet yoktur.) Onlar ne hak ile o mabetlerin
harap olmasına öyle cesaret edebiliyorlar? Artık (onlar için) bu engelleme ve
tahribe cüretleri yüzünden (dünyada rezillik vardır) rezil ve rüsva
olacaklardır. (Onlar için ahirette ise pek büyük bir azap vardır.) Onlar
cehennemde azap göreceklerdir. Binaenaleyh İslâm mabetlerinin muhafazasına,
onlarda Allah'ın zikrin, selâtü selamın devamına hizmet edilmesi bizim için
mühim bir vazifedir.
§ Rivayet olunduğu üzere
Rasûlü Ekrem Hazretleri Hicretin altıncı senesi Kabe'yi ziyaret için eshabı
kirâmından 500 zat ile Medine-i Münevvereden çıkıp Mekke-i Mükerreme tarafına
hareket etmişlerdi. "Hudeybiye" denilen mevkide Mekke müşrikleri ile
karşılaşmış, onlar bu ziyarete mâni olmuşlardı. Vaktiyle Romalılar da Beyti
Makdisi yıkmış, orada ibâdet ve itaatte bulunulmasına imkân bırakmamışlardı.
İşte Cenab'ı Hak bu gibi ibâdet ve itaate mâni, mescitleri yıkıp içlerinde
teşbih ve tahlîl yapılmasına engel olanlar hakkında bu âyeti kerimesini
İndirmiştir.
115. Doğu da, batı da
Allah'ındır. Artık hangi bir yerde -yüzünüzü- kıbleye çevirirseniz Allah'ın zatı
oradadır, şüphe yok ki Allah Teâlâ'nın rahmeti geniştir, o herseyi bilendir.
115. Bu âyeti kerime,
her nerede olursa olsun yapılacak ibâdetlerin makbul ve Allah'a yönelik
olacağını bildirmektedir. Beytullahı ve emsalini ziyaretten engellenen
müslümanları da teselli etmektedir. Şöyle ki: Ey Allah Teâlâ'nın kulları!..
Biliniz ki (Masrik te) Doğu yeri de (Mağripte) Batı yeri de, yani bütün küreyi
arz (Allah'ındır.) Onun mülküdür. (Artık her hangi bir yerde) namaz gibi bir
ibâdet için (yüzünüzü Kıbleye) Kıble yönüne (çevirirseniz Allah'ın zatı
oradadır.) Allah Teâlâ'ya ibâdet ve itaat yönü orasıdır. Onun mekân ve zamandan
uzak bir olan zâtı için namaz kılmış, ibâdette bulunmuş olursunuz. (Şüphe yok
ki. Allah T e âlâ vâsidir.) Onun kullarına rahmeti, nimeti, mağfireti geniştir.
Bunun içindir ki, ibâdet hususunda da kullarına bir genişlik bir kolaylık
göstermiştir. Ve o Kerem sahibi Mabud (âlimdir.) nerede yapılacak olursa olsun
zâtı ülühiyeti için yapılacak zikirleri, ibâdetleri bilir, herkese lâik olduğu
mükâfatı verir.
§ İslâm'ın başlangıcında
Kudüs'e yönelerek namaz kılınırken bilahara Kâbei Mükerremeye doğru namaz
kılınması bir hikmet binaen emredilince bir takım gayri müslimler itiraza
başlamışlar, müslümanlar neden kıblelerini değiştirdiler diye söylenmişler. Bu
âyeti kerime ise Cenâb-ı Hakkın mekân ve zamandan uzak olup her ne tarafa
yönelerek namaz kılınmasını e m ret s e yine onun tek olan zatı için kılınmış
olacağına i; erene bulunmuştur.
Bazı milletlerde Allah
Teâlâ ibâdetin yalnız bazı mabedlerde yap 11 ab ilip, başka yerlerde
yapılamıyacağını iddia ederler. Bu âyeti kerime ise onların bu inançlarını
reddetmektedir, Cenâb-ı Hakkın kulları için pek geniş bir ibâdet alanı
göstermektedir.
116. Ve dediler ki Allah
çocuk edindi etti -Hasa- Allah Teâlâ bundan uzaktır. Doğrusu göklerde ve yerde
ne varsa onundur. Hepsi de ona itaat edicilerdir.
116. Bu mübarek
âyetler: Yahudiler ile Hıristiyanların ve Arap müşriklerinin pek bâtıl
inançlarını reddetmektedir. Ve Kâinatı yaratan yüce Allah'ın evlât edinmekten
uzak ve yüce olduğunu beyan eylemektedir. Şöyle ki: Bir takım cahiller, Kabe
tarafına dönülmesine itiraz ettiler. (Ve dediler ki: Allah evlat edindi.)
kendisine çocuk edindi. Yahudilere göre Üzeyr Aleyhisselâm Allah'ın oğludur.
Hıristiyanlara göre de Hz. Isa Allah'ın oğludur. Arap müşrikleri de melekleri
Allah Teâlâ'nın kızları sanmışlardır. (-Hasa- Allah Teâlâ) kendisine evlât
edinmekten (uzaktır.) O evlada muhtaç değildir. Bu gibi şeylerden beridir,
yücedir. (Doğrusu göklerde ve yerde ne varsa onundur.) Hepsi de onun mahlûkudur,
onun mülkiyet ve hâkimiyeti altındadırlar. (Hepsi de ona itaat edicilerdir.)
Bütün bunlar, o yüce Yaratıcıya boyun eğer, itaat eder ve emrine uyarlar.
Artık böyle bütün kâinatın
Yüce Yaratıcısı evlada muhtaç olur mu? Bütün bu kâinat onun yaratmasının
eseridir, onun birer mülküdür. Artık mahlûk olan, mülk bulunan Şeyler;
Yaratıcısının, sahibinin üzerinde dilediği gibi tasarruf edenin evladı
olabilirler mi?..
117. -Allah Teâlâ-
göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi isteyince ona "ol" der, o da hemen
oluverir.
117. Evet... Şüphe yok ki
(Allah Teâlâ göklerin ve yerin) bütün bu mükevvenatın (yoktan yaratıcısıdır.)
Bunları birer eşsiz varlık olarak benzersiz bir şekilde vücude getirmiştir. (Bir
şeyi irade edince) hangi bir şeyin vücude gelmesini takdir buyurmuş olunca da
ıona"ol" der o da hemen oluverir.) Yani: O hikmet sahibi Yaratıcı bir şeyin
vücudunu muayyen bir zamanda yaratmak isteyince o şey o zaman gelince bu ezelî
irade sebebiyle hemen vücut sahasına gelir, onun bu iradesine muhalefet
düşünülemez. Artık bu ezeli yaratıcı, evlada muhtaç olur mu? Öyle sonradan
yaratılan, bir çok ihtiyaçlar içinde yaşayıp ölüme mahkûm bulunan, birer yaratma
sonucu meydana gelen, Allah'ın birer kulu olan şeyler hiç o eşsiz yaratıcının
evladı olabilirler mi?.. Mahlükat; sonradan olmuştur, fanidir, bunlar bir
birinden ayrılmıştır biri birine muhtaç bir vaziyette bulunurlar. Allah Teâlâ
ise bu gibi şeylerden uzaktır. Onun ilâhî zatına hiç bir şey benzeyemez, onun
kutsî varlığından hiç bir şey bir cüz olamaz. Ve o hiç bir mahlûkuna muhtaç
bulunmaz. Artık Allah hakkında babalık ve oğulluk nasıl tasavvur olunabilir?..
Ey gafîl insanlar!.. Artık uyanınız, böyle bâtıl iddealarda, selâhiyetiniz
haricindeki temennilerde bulunmayınız.
118. Ve bilmeyen
kimseler dedi ki: Allah bizimle konuşsa ya veya bize bir âyet gelse ya. Onlardan
evvelkiler de onların dedikleri gibi demişti. Kalbleri bir birine benzemiştir.
Biz âyetlerimizi kesin îman sahibi olan bir kavme apaçık bildirdik.
118. Bu âyeti kerime,
asrı saadetteki bir takım müşriklerin, kendilerinden evvelki kâfirlerin
yaptıkları gibi inkarcı ve alaycı şekildeki lâkırdılarını beyan buyurmaktadır.
Şöyle ki: (Ve) bir takım (bilmeyenler) cehalet veya inatlarından dolayı cahilce
harekete devam eden Arap müşrikleri de (dedi ki: Allah bizimle konuşsa ya) madem
ki Allah, Hz. Muhammed ile konuşuyormuş, yâni ona vahy ve ilhamda bulunuyormuş,
ona kitabını gönderiyormuş, o halde bizimle de konuşmalı değil mi?.. "Veya bize)
de (bir âyet gelse ya) madem ki Muhammed Aleyhisselâma âyetler nazil oluyormuş,
bizlere de bir âyet, bir harika, onun peygamberliğini gösterecek bir alâmet
gelse olmaz mı?.. (Onlardan evvelkiler de) İsrail Oğullarından ve diğer
kavimlerden bir takımları da (onların dedikleri gibî demişti) Nitekim İsrail
oğulları. Hz. Musa'ya hitaben: Bize Rabbini apaçık göster demek cüretinde
bulunmuşlardı. Bunların (kalbleri biri birine benzemiştir.) Hepsi de böyle
cahilce bir haleti ruhiyeye, bir kalbî kusura sahip bulunuyor. (Biz âyetlerimizi
kesin İman sahibi olan bir kavme) hakikatleri anlayan şüphelerden uzak
bulunanlara (apaçık bildirdik) Hz. Peygamberin elinde bir takım mucizeler
meydana geldi. Ona nazil olan Kur'ân ayetlerinden her biri de bir hikmet
harikası, edebiyat harikası olarak tecelli edip duruyor. Artık başka âyetlere,
alâmetlere ne ihtiyaç var?..
119. Şüphe yok ki, biz seni
hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennem ehlinden mesul
olmazsın.
119. Bu mübarek
âyetler Rasûlî Ekremin ne büyük selâhiyete sahip yüce bir peygamber olduğunu
beyan ile kendilerine teselli vermektedir. Bir takım İslâm düşmanlarının ise
Islâmiyeti imha için ne bâtıl arzularda bulunduklarını, İslâmiyet sahasından
ayrılacak olanların da ebedî ziyana uğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle
ki: Rasûlüm!.. (Şüphe yok ki, biz) yani ben şanı yüce Yaratıcı (seni hak ile)
Kur'ân'ı Kerîm ile, İslâm şeriatı ile (mübeşşir ve münzir) müjdeleyici ve
korkutucu (olarak gönderdik.) Senin vazifen, mü'min olanların cennete, ebedî
saadete nail olacaklarını kendilerine müjdelemek, dinsiz olanların da cehennemde
ebediyyen azap göreceklerini kendilerine hatırlatmaktır, yoksa onlara cebir ve
baskıda bulunmak değildir. Zaten zora dayanarak kabul edilen bir İman muteber
olmaz. (Sen cehennem eshabından mesul olmazsın.) Senin vazifen, dinî hükümleri
tebliğ, kendilerini Islâmiyete davettir. Artık mesul olanlar, bu tebligatı kabul
etmeyenlerdir. Bu mühim mesuliyeti artık onlar düşünsünler.
120. Sen onların
milletine tâbi oluncaya değin senden ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar asla
hoşnut olmazlar. De ki: Asıl hidayet Allah'ın hidâyetidir. Eğer sen sana gelen
ilimden sonra, onların arzularına uyacak olsan, yemin olsun ki senin için Allah
tarafından ne bir dost bulunur ne de bir yardımcı.
120. Rasûlüm!.. (Sen
onların milletine) yani: Dinine, bâtıl kanaatlerine, heva ve heveslerine (tâbi
oluncaya deyin senden ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar asla hoşnut olmazlar.)
Ne cahilce arzu... Habibim!.. Onlara (deki: Asıl hidâyet. Allah'ın hidâyetidir.)
Yani Allah Teâlâ'nın hidâyet yolu olan İslâmiyet yok mu, İşte hidayet yolu onun
tam kendisidir, başka değildir. (Eğer sen, sana gelen ilimden sonra) Kuranı
Kerîm ile, diğer bir kısım mucizeler ile İslâmiyetin hak oluşu öyle ortaya
çıkmış olduktan sonra (onların havalarına) o bâtıl milliyetlerine, arzularına
bil farz (uyacak olsan yemin olsun ki, senin için Allah tarafından ne bir dost
bulunur ne de bir yardımcı.) O takdirde ebedî bir hüsran yüz göstermiş olur.
§ Yüce Peygamberler böyle
bir hüsrana uğramaktan korunmuşlardır. Onlar ebediyyen günahsız, ilâhî korumaya
mazhardırlar. Bu tarzdaki Kur'ân beyanatı, asıl müslüman fertler için bir
uyanıklık vesilesidir. Her asırda gayri müslimlerin müslümanları yoldan çıkarmak
için ne çarelere başvurdukları, ne propagandalar yaptıkları malumdur. Artık
bütün müslümanlara düşen vazife uyanık bulunmaktır. Öyle yaldızlı, aldatıcı
sözlere kulak vermeyerek kendi yüksek dinlerinin, milliyetlerinin parlak feyz ve
irfan sahasında muntazam bir şekilde yaşamağa devam etmektir. Başarı Cenâb-ı
Haktandır.
121. Kendilerine kitap
verdiğimiz kimseler ki, onun hakkıyle okuyarak tilâvette bulunurlar. İşte onlar
ona îman ederler. Ve kimler ki onu inkâr ederlerse işte hüsrana uğramış olanlar
da onlardır.
121. Bu âyeti kerime, her
hangi bir ilâhî kitabı ona layık bir şekilde okuyup anlayanların o kitaba İman
edeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Kendilerine kitap verdiğimiz
kimselerki) gerek geçmiş ümmetlerden olsunlar ve gerek şimdiki ümmetlerden
bulunsunlar peygamberleri vasıtasiyle elde ettikleri bir ilâhî kitabı güzelce
düşünür, (onu gerçek bir şekilde tilâvette bulunurlar) ondaki beyanları
değiştirip bozmaz, ondaki yüceliği, ondaki fazilet ve hikmeti güzelce düşünürler
(İşte onlar ona Allah kitabına (İman ederler.) Onun hak olduğuna, İçindekilerin
hakikat olduğuna kânî olurlar. (Ve) bilâkis (kimler ki, onu) o Allah kitabını
lâikıyla göz önüne almayarak hemen (inkâr ederlerse) bu yüzden küfre düşerlerse
(İşte hüsrana) ebedî zarar ve ziyana felâkete (uğramış olanlar da onlardır.t
Onlar ebedî saadetten mahrum cehennem azabına ebedî olarak mâruz kalmış
olacaklardır.
§ Bu âyeti kerime,
Habeşistandan Medine-i Münevvereye gelip İslâmiyeti kabul eden bir kısım ehli
kitap hakkında nazil olmuştur. Yahudilerden, Hıristiyanlardan olup ta Tevrat ve
incil kitaplarını değiştirme ve bozma olmaksızın okuyan, onlarda yazılı olan son
peygamber Hz. Muhammed'in vasıflarını olduğu gibi mütalâa eden insaflı,
düşünceli ehli kitabın İslâm dinini kabul edeceklerine de işaret buyurmaktadır.
Nitekim vaktiyle Yahudilerden Abdullah ibni Selâm gibi âlim zatlar İslâmiyeti
kabul etmişlerdi. Bugün de Avrupada, Amerikada bulunan bir kısım ilim adamı,
aydın hıristiyanlar, Kur'ân'ı Kerîm'i okuyarak ondan istifade ediyorlar,
Kur'ân'ın yüceliğini tasdik ederek İslâmiyeti kabul ile neşre çalışıyorlar.
Binaenaleyh hidâyete, ebedî
saadete nail olmak isteyenler için en birinci vazife, Allah'ın Kitabını güzelce
muhafaza edip onun kutsal hükümlerine İman edip onunla amel etmektir. Bir şahıs,
bir kavim için en ebedî felâkete sebepte Allah Kitabının mukaddes hükümlerini
değiştirme ve bozmaya cüret ile onu inkâra, onunla alaya cesaret etme
alçaklığında bulunmaktır.
122. Ey İsrail Oğulları!..
Size ihsan etmiş olduğum nimetimi ve sizi âlemler üzerine üstün kılmış olduğumu
hatırlayınız.
122. Bu mübarek âyetler,
İsrail Oğullarını uyandırmak için vaktiyle nail oldukları nimetleri düşünmeğe
tekrar davet ediyor. Onların ahiret gününün felâketinden kurtulabilmeleri için
Islâmiyeti kabulden başka çare bulunmadığına işarett e bulunuyor. Şöyle ki: (Ey
İsrail Oğulları!.. Size) sizin ata ve ecdadınıza vaktiyle (ihsan etmiş olduğum
nîmeti) hatırlayınız. Sizin ırkınıza vaktiyle Hz. Musa gibi sanı yüce bir
peygamberi göndermiştim, sizlere son peygamberin vasıflarını İçeren Tevrat
kitabını vermiştim, sizleri Firavun'un öldürücü pençesinden kurtararak bir
hükümete nail kılmıştım. (Ve sizi âlemler) yani muasır milletler (üzerine tefdil)
onlardan üstün (kılmış olduğumu hatırlayınız.) Artık bu nimetleri düşünün de
simdi nankörlük etmeyin. İslâmiyet gibi yüce ve kitaplarınızda yüksek vasıfları
yazılı bir evrensel kabulden kaçınmayın, böyle hakikî bir dinden mahrumiyetin,
ahiretteki cezasını düşünün.
123. Ve öyle bir günden
sakının ki, hiç bir şahıs hiç bir şahıs için bir sev ödeyemez ve hiç bir
şahıstan fidye de kabul edilmez. Ve ona şefaat te fayda vermez. Ve onlar yardım
da olunmazlar.
123. Ey İsrail
Oğulları... (Ve öyle bir günden) bir kıyamet ânından, bir âhiret hesabından
(sakının ki) o günde ıhiç bir şahıs başka bir şahıs için) onun hesabına olarak
(bir sey ödeyemez.) Onu mesuliyetten kurtarmak için ona yardımda bulunamaz. (Ve
hiç bir şahıstan fidye de kabul edilmez.) O şahıs öyle bir fidye karşılığında
azaptan kurtarılamaz. (Ve ona şefaat de fayda vermez.) Allah'ın izni olmadıkça
kimsenin kimseye şefaati kabul edilmez. (Ve onlar) öyle dünyada diyanetten.
Hakka itaatten mahrum olan şahıslar o ahiret âleminde (yardım da olunmazlar.)
Onlar hiç bir kimsenin yardımına nail olamazlar. Binaenaleyh daha dünyada iken
uyanınız, üzerinize düsen vazifeleri belleyiniz, hak dini kabul ederek ibâdet ve
itaatte bulununuz ki o müthiş ahiret hayatının azabından emin, selâmet ve
saadete nail olabilesiniz. Ne merhametli bir nasihat! 47, 48. âyetlere de
müracaat ediniz.
124. Şunu da hatırla
ki, bir zamanlar İbrahim'i Rabbisi bir takım kelimeler ile imtihan etmişti. O da
bunları tamamen yerine getirmiştir. -Cenâb-ı Hak- dedi ki: Ben seni insanlara
İmam kılacağım. O da dedi ki: Zürriyet imden de -Hak T e âlâ da- buyurdu ki
benim ahdime zalimler nail olamaz.
124. Bu âyeti kerime, bütün
insanlığa dinler tarihinden. Peygamberlerin hayatlarından bir örnek gösteriyor.
Cenab'ı Hakkın verdiği söze, imamet ve riyaset makamına kimlerin lâik olup
olmadığına işaret ediyor, sadece büyük bir zatın soyundan olmanın ahlâksız,
adaletsiz kimseler için fayda vermeyeceğini bildiriyor. Şöyle ki: Ey mütefekkir
insan!.. (Şunu da hatırla ki, bir vakit) Hz. (İbrahim'i rabbisi) olan Allah
Teâlâ (bir tık kelimeler ile) yani: Emirler, yasaklar ile, meselâ: Namaz ile,
Kâbe'i Muazzamayı tavaf ile, evlâdını kurban etmek ile (imtihan etmişti.)
Mükellef kılmıştı. (O da) Hz. İbrahim de (bunları tamamen yerine getirmişti.)
Böyle kendisine emr edilen şeyleri hakkıyla ifa eylemişti. Bunun mükâfatı olmak
üzere Cenab'ı Hak (dedi ki) Ya İbrahim! (Ben seni insanlara İmam kılıcıyım.)
Seni peygamberliğe, en büyük imamlığa nail kılacağım. (O da) Hz. İbrahim
de (dedi ki: Zürriyetimden de) bir kısmını bu şerefe, bu risâlet ve imamate nail
buyur. Hak Teâlâ da (buyurdu ki: Benim
ahdime) benim risalet ve
imametime (zâlimler nail olamaz.) Onlar o makama lâyık değildirler. Zalim
olmayan, yüksek bir yaratılış üstün bir kabiliyete sahip olanlardan seçkin bir
zümre o nîmete nail olacaktır. Nitekim Hz. İbrahim'in zürriyetinden İsmail,
Ishak, Yakup, Yusuf ve Hz. Muhammed Mustafa -Aleyhimüsselâm-gibi yüce zatlar bu
şerefe nail olmuşlardır. Hz. İbrahim'in o temennisi de bu suretle kabul
edilmiştir.
Maamafih İsrail Oğulları,
İbrahim aleyhisselâmın soyuna mensup oldukları için risalet ve imamet makamına
kendilerinin layık olduklarını iddia ediyorlardı. Bu âyeti kerime ise bu
iddiayı reddetmek, sadece öyle bir zata mensup olmanın hakkı kazanmaya sebep
olamayacağını bildirmiş, dinî hükümlere muhalefet edenlere öyle bit mensup
olmanın fayda vermeyeceğini ihtar buyurmuştur.
§ İmtihan: Sınamak, tecrübe
etmek, bilinmeyen bir şeyi meydana çıkarıp anlamak veya başkasına anlatmak
demektir. Cenâb-ı Hak her şeyi tam manasıyla bilmiş olduğundan onun yaptığı
imtihan başkalarınca bilinmeyen bir şeyi meydana çıkarmak, o şeyin mahiyetini
halka anlatmak içindir. Hazreti İbrahim hakkındaki imtihan da onun Allah'ın
tekliflerini ne kadar yerine getirmekte olduğunu ve onun o sayede ne yüksek
olgunluk mertebesine nail bulunduğunu bütün insanlığa ilân etme hikmetine
dayanmaktadır.
5 İbrahim Aleyhisselâm;
Azer adındaki bir kimsenin oğludur. Rivayete göre Hz. Adem'in yaratılışından
(3337) sene sonra Babil şehrinde dünyaya gelmiş (175). veya (200) sene
yaşamıştır. Babil ahilisi putlara, aya, güneşe, yıldızlara, Menrut denilen
hükümdarlarına taparlardı. Bu bir "Sabie" dini idi. İbrahim Aleyhisselâm, Nemrut
ibni Kenan zamanında Babil ahalisine peygamber gönderilmiş, kendisine 10 sayfa
kitap verilmiştir. Babil ahalisi bu mübarek peygamberin nasihatlerini
dinlemediler. Nemrut, onu büyük bir ateş içine attırdı. Fakat bir mucize olmak
üzere o ateş, ona asla tesir etmedi. Bu harikayı görenlerden bazıları Hz.
Ibrahime İman ettiler. Diğerleri yine küfürlerinde ısrar edip durdular. Hazreti
İbrahim de kendisine İman edenler ile Babilden çıktı, Şam diyarına hicret etti.
Bir aralık Mısıra gitti, sonra Kenan ilinde, yani: Kutsi Şerif dolaylarında
ikâmet buyurdu. Kâbe-i Muazzamayı oğlu İsmail Aleyhisselâm ile beraber yeniden
veya yıkıldıktan sonra tekrar bina etmiştir.
İbrahim, Süryanîce:
Ebirahîm = Çok merhametli baba mânasındadır. Kendisine "Halilür rahman" da
denir. Ûlülazm denilen beş büyük peygamberden birisidir. Diğerleri de Hz. Nuh
ile Hz. Musa, Hz. Isa ve peygamberlerin sonuncusu Efendimiz Hazretleridir.
Peygamber Efendimiz, Hz. İbrahim'in muhterem oğlu İsmail Aleyhisselâmın
neslinden dünyaya şeref vermiştir. Hz. İbrahim, Kudüs'e tâbi bulunan "Halilürrahman"
kasabasında bir mağara içinde defn edilmiştir.
125. Ve o vakit de
hatırlayınız ki biz Beyti Şerifi İnsanlar için bir sevap yeri ve bir Eman yurdu
kıldık. Siz de İbrahim'in makamından bir namaz yeri edininiz. Ve biz İbrahim'e
ve İsmail'e kesin emir vermiştik ki: Benim beytimi tavaf edenler için ve orada
mücavir bulunanlar için ve rüküa, secdeye yaracaklar için tertemiz bulundurunuz.
125. Bu âyeti kerime, Hz.
İbrahim ile muhterem oğlunun yüksek hizmetlerini ve Kâbe-i Muazzamanın
yüceliğini göstermektedir. Ve İbrahim Aleyhisselâmın zürriyetinden Hz. Muhammed
Aleyhisselâmın gönderilmiş olup onun ve ümmetinin namazlarında rüküa
varacaklarına da işaret etmektedir. Çünkü rükû ile namaz kılmak bu seçkin ümmete
mahsustur. Velhasıl buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!.. (Ve o vakti de
hatırlayınız ki biz beyti şerifi) Beytullahı, Kâbe-i Muuazzama denilen mukaddes
mabedi (insanlar için) ehli İman için (bir sevap yeri ve bir eman yurdu kıldık.)
Oraya gidip ibâdette bulunanlar için büyük büyük sevaplar vardır. Ve oraya
sığınanlar tecavüzden emin bulunurlar. (-Siz de-) Ey, müminler!.. Kâbei
Muazzamaya gidiniz. (İbrahim'in makamından) kendinize (bir namazgah ittehaz
ediniz.) Sevaba ermek için orada namaz kılın, dua edin. (Ve biz İbrahim'e ve
İsmail'e) bir abidde bulunmuş, yani onlara (kat'î bir emir vermiştik ki, benim
beytimi) Kâbe-i Muazzamayı (tavaf edenler için ve orada mücavir bulunanlar için)
uzun süre kalacaklar için (ve rüküa, secdeye yaracaklar için) orasını (tertemiz
bulundurunuz.) Temizliğine dikkat ediniz.
§ Bu âyeti kerime, bütün m
ab edlerin temizliğine dikkat edilmesini de biz müslümanlara telkin et mi;
bulunmaktadır.
§ "Makamı İbrahim": Hazreti
Ibrahimin Kâbe-i bina ederken veya insanları Kâbeyi ziyarete davet ederken
üstüne çıkmış olduğu taşın bulunduğu yerdir ki, hacılar tavaf namazını orada
kılarlar. Hz. İbrahim, ayağını basınca bu taş yumuşamış, mübarek ayağı topuğuna
kadar taşa batmış, bunun eseri hâlâ görülmekte bulunmuştur, böyle bir taşa
mübarek bir ayağın böyle tesir etmesi ise âdeta aykırı olduğundan bir mucize
mahiyetinde bulunmuştur.
126. Sunuda zikret ki:
İbrahim, Rabbim! Burasını bir emin belde kıl, ahalisini Allah'a ve âh i ret
gününe îman etmiş olanları da meyvelerden rızıklandır, demiştir. Allah Teâlâ da:
Kâfir olanı da az bir müddet faydalandırırım, sonra da onu ateş azabına girmeye
mecbur kılarım. Ne fena bir gidiş!., diye buyurmuştur.
126. Bu âyeti kerime Hz.
İbrahim'in Mekke ve Mekke halkı hakkındaki bir niyazını Cenâb-ı Hakkın da o
niyazı ne şekilde kabul buyurduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey müslüman
zat!.. (Şunu da zikret) güzel bir saygı ile an (ki: İbrahim) Aleyhisselâm,
muhterem eşini ve oğlu Hz. İsmail'i alıp Mekke-i Mükerreme vadisine götürmüş,
orada yerleştirmişti. Orası ise kuru, çıplak bir vadi idi. Binaenaleyh bunların
ve diğer ehli imanın burada tam bir emniyet ile ve bol bir maişet ile
yaşayabilmeleri için dua ederek: (Rabbim! Burasını bir emin belde kıl) burasını
bir takım kabîlelerin, yabancıların tecavüzlerinden koru. Bunun (ahalisini) yani
onlardan (Allah'a ve âhiret gününe İman etmiş olanları da meyvelerden) her türlü
mahsulâtından (rızıklandır, demişti.) Böyle bir niyaz ve temennide bulunmuştu.
(Allah Teâlâ da: Kâfir olanı dahi az bir müddet yararlandırırım.) Yani: Ona da
dünyada bulundukça rızık veririm. Fakat (Sonrada onu ateş azabına) cehennem
ateşine (müzdar kılarım) oraya atmağa mecbur ederim. Bu (ne fena bir gidiş! diye
buyurmuştu.)
Burada bir işaret vardır
ki, bu dünyada müşrikler de maddî şeylerden rızıklanıp, yararlanacaklardır. Bu
da onların haklarında ilâhî azabın daha fazla meydana gelmesine sebep olacaktır.
Çünki onlara denilecektir ki: Siz dünyada bulundukça o kadar nimetlere nail
olduğunuz halde o nimetleri size ihsan buyuran yüce Yaratıcıyı, o Kerem sahibi
rızık vereni düşünüp ona niçin İman etmediniz? Artık sizler o nankörlüğünüzün
cezası olarak bu kıyamet gününde cehennem azabına ebedî olarak mâruz
olacaksınızdır. Ne fena bir sonuç!
127. Hatırla ki. İbrahim
Beytullah'ın temellerini İsmail ile beraber yükseltiyor, ey Rabbimiz! Bizden
kabul buyur, şüphe yok ki sen işitensin ve bilensin, diyordu.
127. Bu âyeti kerime; Hz.
Ibrahimin Kâbe'i Muazzamayı inşa ettiğini ve bu hizmetinin Allah tarafından
kabul edilmesini İstirham eylediğini göstermektedir. Bir rivayete göre Kâbe'i
Muazzamayı İlk kez Hz. Adem bina etmiştir. Sonra da zamanın geçmesi ile yok
olmuş bir hale gelmiş iken ikinci defa olarak Hz. İbrahim oğlu Hz. İsmail ile
beraber yeniden inşa etmişlerdir. İşte Hz. İbrahim bu mübarek amellerinin
kabulünü Cenab'ı Haktan niyaz etmişti. Cenab'ı Hak ta bunu şu suretle beyan
buyuruyor. (Hatırla) bir zaman (İbrahim) Aleyhisselâm (Kâ'be'nin temellerini)
kaidelerini (İsmail ile beraber) atıyor (yükseltiyor) ve şöylece dua eyliyordu.
(Ey Rabbimiz!) Şu yaptığımız hizmeti (bizden kabul buyur, şüphe yok ki sen
semisin) her şeyi işitirsin, bizim bu niyazımızı da işitmektesin (ve) sen
(âlimsin) bütün fiil ve hareketlerimizin bütün istek ve istirhamımızı tamamen
bilirsin, buna inandık! (diyordu.)
128. Ey Rabbimiz! Bir de
bizleri sana iki Milaslı müslüman kıl. Ve zürriyetimizden de senin için bir
müslüman ümmet -vücude getir- Ve bizlere haccın usulünü göster, tövbelerimizi de
kabul buyur. Şüphe yok ki sen tevbeleri kabul edensin, merhametlisin diye de
duada bulunuyordu.
128. Bu âyeti kerimede Hz.
İbrahim'in kendi zürriyeti, aile ve evlâdı hakkındaki pek yüce dualarını
göstererek bizlere bir dua ve yakarı; örneği göstermektedir. Evet... O ş an ı
yüce mübarek peygamber şöyle dua buyurmuş: (Ey Rabbimiz! Bir de bizleri) benim
ile oğlumu (sana iki Milaslı t emir ve yasağına hakkiyle uyan (müslüman) iki kul
(kıl). Zürriyetimizden de senin için müslüman bir ümmet temiz inançlı bir zümre
(vücude getir ve bizlere menasikimizi göster.) Yani hacca ve kurbana ait
vazifelerimizi bize bildir. (Ve töbelerimizi de kabul buyur.) İnsanlık icâbı
meydana gelecek noksanlarımızdan dolayı vuku bulacak pişmanlıklarımızı af ve
mağfirete vesile buyur. (Şüphe yok ki tevbeyi kabul eden merhametli olan ancak
Sensin.) Binaenaleyh daima Senin af ve mağfiretine, lütuf ve ihsanına sığınırız.
129. Ey Rabbimiz! Onların
arasında onlardan bir Peygamber gönder M, onlara âyetlerini okusun. Onlara kitap
ve hikmet öğretsin. Ve onları temiz bir hale getirsin. Şüphe yok ki sen evet sen
azizsin, hikmet sahibisin.
129. Bu âyeti kerime
ile beyan buyrulan temennide Hz. İbrahim'in Kabe'i Mu az zam ayı inşa sırasında
zürriyeti hakkında yaptığı duanın bir devamıdır. Denilmiş oluyor ki: (Ey
Rabbimiz! onların arasında) zürriyetimin bulunduğu muhitte (onların
kendilerinden) kendi sülâlelerinden (bir peygamber gönder ki onlara) senin
(âyetlerini okusun.) Senin varlığına, birliğine, hak dinin yüce ulvi mahiyetine
dair delilleri; alâmetleri göstersin. (Ve onlara kitabı, hikmeti öğretsin.)
Onlara Kuranı Kerim'i, hikmet dolu meseleleri Öğretsin. (Ve onları tezkiyede
bulunsun) onların ahlâkını, davranışlarını temiz bir hale getirsin. Ey Rabbim!
(Şüphe yok ki sen evet sen azizsin) her dilediğini yapmağa kadirsin ve
(hakimsin.)
Her dilediğin, her vücude
getirdiğin şey, bir hikmet ve menfaat icabıdır. Artık öyle muhterem bir
peygamberi, varlık alemine getirmek için de senin kudret ve hikmetin her
bakımdan kâfidir.
İşte Hz. İbrahim'in bu
duası kabul olmuş, onun muhterem oğlu İsmail Aleyhisselâmın neslinden son
peygamber Hz. Muhammad Mekke-i Mükerremede dünyaya şeref vererek ümmetine, bütün
insanlığa Cenâb-ı Hakkın dinini telkin buyurmuş, bu hususta nice mucizeler
göstermeye muvaffak bulunmuştur.
Sonraki Sayfa

|