Matbaa ve irtica hakkında
demediğimizi bırakmamışız!
Mustafa Armağan
Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan’ın 12 Ekim 2005 tarihli gazetelere yansıyan, vaktiyle matbaanın geç
gelmesine sebep olanlarla günümüzde yabancı sermaye düşmanlığı yapanları
özdeşleştirip suçladığı konuşma, matbaa tartışmasının Türkiye’de hiç
bitmeyeceğini bir kere daha hatırlatmıştı hepimize. Nitekim vaktiyle Mesut
Yılmaz da, rakiplerine karşı matbaa silahını kullanmaktan kaçınmamıştı: Aynen
şunları söylemişti 4 Ağustos 2001 günü yapılan ANAP Kongresi’nde: “Bugün
statükoyu savunup değişime karşı direnenler, bir zamanlar matbaaya karşı
direnenlerle aynı safta yer alıyorlar.”
Sizin için ufak bir araştırma
yaptım ve matbaa hakkında kimlerin neler dediğinin bir listesini çıkardım. İşte
matbaanın geç gelmesi hakkında farklı kesimlerden şaşırtıcı benzerlikteki
görüşler:
Ahmet Refik: Yoksa hocalar
ayaklanacaklardı!
[Nevşehirli Damat] İbrahim
Paşa çok zeki idi. Matbaacılığın kıymetini çok iyi anlıyordu. Fakat İstanbul’da
matbaa açmak, o devirde, güç bir şeydi. Evvelâ hocalar ayaklanacaklardı. Bunlar
din kitapları basmak günahtır diyecekler, bir çok cahilleri kendilerine
uyduracaklar, ortalığı fesada vereceklerdi. Sonra, hattatlar da
ayaklanacaklardı. Çünkü kitap basılacak olursa, kimse yüzlerce lira verip kitap
yazdırmayacaktı. Onların da kârları ellerinden gidecekti. İbrahim Paşa bütün
bunları düşündü. Evvelâ hocaları sindirmek istedi. Bunun için bir çare vardı: O
da Şehislâmdan [Şeyhülislam] fetva almaktı. Hocalar fetvaya karşı bir şey
yapamazlardı. (Ahmet Refik, İlk Türk Matbaası, İstanbul 1929, s. 10.)
Çetin Altan: Gutenberg’i hâlâ
yakalayamadık!
Fatih II. Mehmet, on dokuz
yaşında Edirne’de tahta çıktığı sırada, Johannes Gutenberg, Almanya’nın Mainz
kentinde ilk matbaayı icat etmişti bile...
Aslında iyi bir kuyumcu olan
Gutenberg neden böyle bir icatla uğraşıyordu ki?..
Para kazanmak için.
Bir kitabı basarak çoğaltmanın
büyük para getireceğini görmüştü. Aynı görüşü paylaşan zengin ortaklar da
bulmuştu kendisine... Sonradan o ortakların bazılarıyla mahkemelik oldu.
Neden aynı dönemde hiçbir
Osmanlı, bir kitabı basıp çoğaltarak çok para kazanılabileceğini aklından bile
geçirmedi?
Böyle bir sorunun yanıtını
aramak, tarihi toplumsal bir laboratuvar olarak kullanmaya başlamak sayılabilir.
Bugün de Türkiye’de çok az
kitap basılıyor ve çok az kitap satılıyor.
Bunun bir nedeni de, kitaba
yatırılacak sermayenin getireceği kârdan, aynı miktarda paraya bankaların
verdiği faizin daha yüksek ve daha garantili olması..
Ancak şu da çok kesin ki,
Fatih dönemindeki Osmanlı dünyasıyla Gutenberg’in dünyası arasındaki fark, bugün
de aynı açığı sürdürüyor.
Çağdaşlıkla beyinsellik
arasındaki ilişkiyi hâlâ keşfetmiş değiliz. Bunu keşfedemediğimiz sürece, 21.
yüzyılın yerine olsa olsa ancak kargayla kurbağa yakalayabiliriz.(Çetin Altan,
Tarihin Saklanan Yüzü, 5. baskı, İstanbul 2001, s. 191-192.)
Alpay Kabacalı: Hattatlar
sendikasının protestosu!
Din kitabı basımının
yasaklanması, ilmiye sınıfının matbaaya karşı çıkmasını önlüyordu. Buna karşılık
hattatlar bir protesto girişiminde bulundular: Kalem kâğıtlarını, divitlerini
bir tabuta koyarak cenaze töreni düzenlemeye yöneldiler. (Alpay Kabacalı, Türk
Yayın Tarihi, İstanbul 1987, s. 29 ve 31.)
Necip Fazıl: Matbaaya küfür
fetvası
Matbaaya küfür fetvâsı
verilmiştir. “İlmi kitapla bağlayınız!” hadîsi dururken... (Necip Fazıl
Kısakürek, Yolumuz, Halimiz, Çaremiz, İstanbul 1977, b.d. yayınları, s.
114.)
Sümerbank Matbaa Amiri’nin
hükmü: İsyan zuhuru muhtemeldi!
O zamana kadar kitap yazmakla
temin-i maişet eden hattatların bu teşebbüsten mutazarrır olacakları tabii idi.
Bu softalar bir hayli mırıldandılar ve el altından engel olmağa çalışarak bu
ihtiraın [icadın] memleket için muzır olacağını iddiaya kadar vardılar... Yalnız
memlekette bir isyan zuhuru muhtemeldi. İbrahim Paşa bu ihtimalin önünü almak
için Şeyhülislâmdan bir fetva almak istedi. (Şefik Ergürbüz, Matbaacılık
Tarihi, İzmit 1947, s. 26-27.)
Bayur: Fransızın iftirası
bizim gerçeklerimizden evlâdır!
Buna, bu bapta bizim
membalarımızdan henüz bir şey bulunmamış olmakla beraber, matbaa meselesini de
ilave etmelidir. Fransızca ansiklopedinin[?] 26 ıncı cildinin 606 ıncı
sayifesinde, Firmin Didot, 2 inci Bayezidin matbaayı idam cezasile menettiğini
yazar; işbu hükümdarın meslek ve hareketlerini bildikten sonra buna inanmamak
için sebep yoktur. (Yusuf Hikmet [Bayur], Birinci Türk Tarih Kongresi’nde
yaptığı konuşmadan (10 Temmuz 1932).)
Ortaylı: Kabahati yobazda
aramak işimize geliyor!
“Matbaa gelip de kafa
gelişiyor” gibi bir şey düşünmek yanlış. Yani bir toplum üretiyor, yazıyor, bunu
çok okutuyor, çok okuyor ve talep ediyorsa burada matbaayı belirli zümreler
yasaklasa bile Venedik’ten basılır gelir. Çünkü dışarıda matbaalar var; ama bu
toplum zaten fazla okumamış. Bunu itiraf edemediğimiz için kabahati yobazda
arıyoruz. Biz okumuyoruz kardeşim bir kere. Bu da 50 senelik bir hastalık değil,
500 senelik bir hastalık. (İlber Ortaylı’nın atv’de yayınlanan 700. Yılında
Osmanlı tartışmasındaki sözlerinden (İstanbul 1999, Sabah Yayınları, s.
121).)
1931 baskısı Tarih
ders kitabından: Medar-ı maişet motoru!
Macarlı bir Türk, İbrahim
Müteferrika Ağa, 1729’da kendi evinde bir matbaa tesis etmek müsaadesini aldı.
Ulema ve bahusus ellerinden medarı maişetleri eksilecek olan hattat ve
müstensihler, matbaa aleyhinde bazı itirazlarda bulundularsa da, çıkarılan bir
fetva ile bir hatt-ı hümayun meseleyi az çok halletti. (Komisyon, Tarih
III, İstanbul 1931, Maarif Vekaleti, s. 76.)
Yaşar Nuri Öztürk: Fark 200
yıl
Koca Osmanlı İmparatorluğu’nu
bu kafalar yıktı. Matbaanın İstanbul’a 200 küsur sene geç gelmesine bu kafalar
sebep oldu. Bizim peygamberimiz “İlim Çin’de de olsa gidin alın” diyor. Bunlar
ayaklarına geldiği halde kaldırıp attılar. Şimdi bakın, Avrupa’ya bizim
aramızdaki fark, matbaanın bize geç geldiği süre kadardır. 200 küsur yıl… (Star,
3 Ağustos 2003.)
Mustafa Kemal Atatürk:
Hukukçuların “uğursuz direnişi”
Beynelmilel umumî tarihin
cereyanında Türklerin 1453 zaferini, yani İstanbul’un fethini tasavvur
buyurunuz. Bütün bir cihana karşı İstanbul’u ebediyen Türk camiasına mal etmiş
olan kuvvet ve kudret, takriben aynı yıllarda icat edilmiş olan matbaayı
Türkiye’ye kabul için hukuk erbabının meş’um mukavemetini iktihama [uğursuz
direnişini göğüslemeye] muktedir olamamıştır. Köhne hukukun ve müntesiplerinin
matbaanın memleketimize girmesine müsaade etmeleri için üç yüz yıl müşahede ve
tereddüt etmelerine ve leh ve aleyhde pek çok kuvvet ve kudret sarf etmelerine
ıstırar hasıl olmuştur.
(…) Bu hadiseler
inkılâpçıların en büyük, fakat en sinsi can düşmanı, çürümüş hukuk ve onun
biderman [çaresiz] müntesipleri olduğunu gösterir. (…) Büsbütün yeni kanunlar
vücuda getirerek eski hukuk esaslarını temelinden sökmek teşebbüsündeyiz. (5
Kasım 1923’de Ankara Hukuk Mektebi’nin açılış töreninde yaptığı konuşmadan:
Tarih IV, İstanbul 1931, Maarif Vekaleti, s. 210-211.)
Görüldüğü gibi siyasetçisinden
tarihçisine, ilahiyatçısından köşe yazarına kadar cümle aydın kadromuz matbaa
meselesinde inanılmaz bir dayanışma, hatta ittifak içerisinde. Herkes matbaayı
geç getirenlere karşı, herkes burnundan soluyor, herkes hararetli bir şekilde
günah keçisini arıyor. İslamcısı, solcusu, liberali ve milliyetçisi, iş matbaaya
geldi mi, aralarındaki derin farkları unutup toplarını paralel kılabiliyorlar
sorun çıkarmadan.
Kime karşı peki? Sesi soluğu
çıkmayan, elleri ve ağzı bağlanmış olan din adamları (ulema) ve hattatlara
karşı. Yani herkes uzaya gitmek istedi de, bu iki zümre mi engel oldu? Bu nasıl
bir mantıktır, daha doğrusu mantıksızlıktır? Bütün toplum ileriye gitmek istemiş
ve o koca toplumu bu bir avuç “yobaz” durdurmayı başarmıştır! Doğrusu, helal
olsun onlara bunu yapabildilerse.
Matbaa konusundaki temel
tezlerimin bir kısmını aşağıya sıralıyorum:
1. Kimse din
kitaplarını yasaklamış değildir. Şeyhülislama gelen dilekçenin kendisi zaten
gramer, coğrafya, tarih, matematik vb. kitapları basacağını, yani dinî kitaplar
alanına girmeyeceğini yazmaktadır. Bu şekilde önüne gelen bir dilekçeye
Şeyhülislamın ‘Neden dinî kitaplar da basmıyorsunuz?’ diye itiraz etmesi, en
başta fetva mantığına uygun düşmezdi.
2. Osmanlı
kaynaklarında hattatların ayaklanmasına dair herhangi bir bilgi yok. Ayrıca
onbinlerce veya 90 bin hattatın yaşadığından bahsedilen İstanbul’un o zamanki
nüfusu zaten hepi topu 500 bin civarındadır. Her hattatın 5 kişilik bir aileye
baktığı düşünülürse hattatların 450 bin nüfusu geçindirdikleri gibi saçma ötesi
bir sonuç çıkar ortaya ki, bu iddiaya, hattatların şehrin ismini “Hattatistanbul”
olarak değiştirilmesi önergesini Divan-ı Hümayun’a ilettikleri gibi muhteşem bir
kuyruk ilave etmemizde herhangi bir sakınca bulunmamaktadır!
3. Necip Fazıl’a
rağmen, ulema matbaaya küfür fetvası vermiş değildir. Nitekim ilk basılan
kitabın başına 11 din adamının ‘takriz’ döşenmesi ve bu yazılarda matbaayı ve
matbu kitabı övmeleri bunun en çarpıcı kanıtıdır.
4. Artık ulemayı
da, hattatları da rahat bırakalım ve şapkamızı önümüze koyup düşünelim: Bugün
bunca matbaamız, hatta baskı tesisimiz olmasına rağmen, Cemil Meriç’in kitapları
500 adet basılıyor ve baskısı birkaç yılda zor satılıyorsa sorun
zannettiğimizden çok daha derinde demektir. Suçu birilerinin üzerine atarak
rahatlayamaz, sorumluluktan paçayı sıyıramayız. Unutmayalım: Bu toplum bugün
hangi gerekçelerle kitaba mesafeli duruyorsa 200 yıl önce de aynı gerekçelerle
uzak duruyordu.
En iyisi bu konuda bir
otoriteye başvurmak. Bakın, tarihçi İlber Ortaylı bu netameli konuda ne ilginç
şeyler söylüyor:
Matbaa gelip de kafa
gelişiyor, gibi bir şey düşünmek yanlış. Yani bir toplum üretiyor, yazıyor, bunu
çok okutuyor, çok okuyor ve talep ediyorsa burada matbaayı belirli zümreler
yasaklasa bile Venedik’ten basılır gelir. Çünkü dışarıda matbaalar var; ama bu
toplum zaten fazla okumamış. Bunu itiraf edemediğimiz için kabahati yobazda
arıyoruz. Biz okumuyoruz kardeşim bir kere. Bu da 50 senelik bir hastalık değil,
500 senelik bir hastalık.
Yüzleşmekten kaçındığımız o
derin ‘mesele’ bir parça anlaşıldı mı acaba?