Yurdu demir ağlarla örme projesi
Abdülhamid’indir!
Mustafa Armağan
Hep diyordum da inanmıyorlardı: “Abdülhamid
bilmecesi” adım adım çözülüyor. François Georgeon’un “Abdülhamid’i anlamak
bugünkü Türkiye’yi anlamak olacaktır.” sözündeki isabeti, demiryollarımızın
tarihinden de rahatlıkla görmek mümkün.
Bunun için tarihe soru sorma tarzımızı
değiştirmemiz yeterli olacak.
Mesela ‘II. Abdülhamid neden denizciliğe değil
de demiryolculuğa önem vermişti?’ diye sormuyoruz da, ‘Abdülhamid denizciliğe
neden düşmandı?’ sorusunun üzerine sinekler gibi üşüşüyoruz. Gözlerimizdeki büyü
öylesine kalın bir perde oluşturmuş ki, bunun stratejik bir öncelik sorunu
olduğunu, Abdülhamid’in, amcası Abdülaziz gibi 15-20 yıl sonra tonla para
akıtmayınca ıskartaya çıkacak dev gemiler yaptırmak yerine, ülkenin bekası
sorununu demiryollarında gördüğünü, yani meseleyi daha uzun vadeli
değerlendirdiğini nedense göremiyoruz.

1912 yılında yayımlanan Erkân-ı Harbiye kaymakamlarından, yani
Genelkurmaydaki yarbaylardan M. Süreyya Bey bunu doğru soruyu sormuş oysa.
“Donanma mı? Şimendifer mi?” adlı kitabında, savunma için elimizdeki mali kaynak
sınırlı, diyor. Bu sınırlı kaynağı her yere birden yetiştiremeyeceğimiz için en
öncelikli olarak nereye aktaracağımızı iyi düşünüp taşınmamız gerekir.
Yarbay M. Süreyya Bey’in kitabının, Enver
Paşa’nın iktidara el koyduğu 1912 yılında yayınlandığını da unutmayın. Yani
İttihatçıların Abdülhamid aleyhine beyin yıkama kampanyalarının dorukta olduğu
bir zamanda Genelkurmay’dan bir subay çıkıp Abdülhamid’in demiryolu üzerine
kurulu savunma projesinin haklılığı üzerine rahatça kalem oynatabiliyor.
Tezi şu: Biz Abdülhamid’in denizciliği ihmal
ettiğine inandığımız için saf saf yeni bir donanma oluşturmaya giriştik. İyi de,
onca gayrete rağmen 800 bin lira yardım toplanabildi. Oysa bu parayla yarım
dretnot bile almak kabil değildir. Hadi bir iki dretnot aldık diyelim, şimdiki
Bahriye bütçesiyle onları yılda bir defa bile boyatamayız! Manevra ve talim
masraflarını ise aklınızdan dahi geçirmeyin. Oysa aynı parayla hiç değilse
birkaç yüz kilometrelik bir hat inşa edebilirdik ve bu hat ufak tefek
masraflarla ilanihaye elimizde kalırdı.
Öyleyse, diyor Süreyya Bey, bize en gerekli
olan ulaşım aracı tren mi, gemi mi? Kendisi ülkenin geleceğini demiryollarında
görüyor ve Abdülhamid’in adını anmadan -anabilmesi de pek mümkün değildi zaten-
onun tercihinde haklı olduğunu savunuyor.
Nitekim Süreyya Bey, yine adını vermeden
Abdülhamid’in denizciliğe değil de, demiryoluna ağırlık vermesindeki sırrı da
açıklıyor: “Anadolu’da Suriye, Irak ve Kürdistan’da inşa edilecek şimendifer
hatlarının evvela X darb [çarpı] işareti teşkil etmeleri taraftarıyım. Bu darb
işaretinin bir ucuna İstanbul, mukabil ucuna Bağdat, diğer ucuna Erzincan,
mukabiline de Şam diye vaziyet-i coğrafîlerine [coğrafi konumlarına] göre
yazınız. Şu vecihle bir ana hattı inşa edilse Kürdistan, Irak, Suriye, Anadolu
hep birbirine bağlanmış olmaz mı? Birisine olacak sevkiyatta diğer kıtadan asker
sevki pek kolaylaşmayacak mıdır?
Medine’den San’a’ya [Yemen], Suriye’den
Mısır’a acaba şimendifer hatları inşa edilemez mi? Hicaz şimendifer hattına
vaktiyle herkes gülüyordu. Şimdi varidat [gelir] bile temin etmeye başladı.
Hicaz’ı Suriye’ye bağladı... Acaba [elde edilen] hasılatla hat San’a’ya kadar
temdid olunamaz [uzatılamaz] mı?”
Bir İttihatçı subayın bu çarpıcı tespit ve
teklifleri, Osmanlı’nın da, Türkiye’nin de ortak sorununu isabetle ortaya
koyuyor.
Velhasıl, Abdülhamid’in Osmanlı yurdunu demir
ağlarla örme projesi Atatürk döneminde ‘ana yurdu’, Anadolu’yu “dört yandan”
demir çember içine alma teşebbüsüyle sahiplenilmiştir. Yani Osmanlı ve
Cumhuriyet yönetimleri arasında demiryolculuk bakımından herhangi bir kesinti
mevcut değildir.
Hicaz Demiryolu gibi muhteşem bir proje,
yalnız raylarının uzunlukları ve viyadükleriyle değil, organizasyonundaki
başarıyla da ele alınmalı değil midir? Sadece Müslüman parasıyla, Müslüman
emeğiyle ve Müslüman beyniyle gerçekleştirilen bu proje, açıklandığı 1 Mayıs
1900 günü, Hartmann’ın ifadesiyle emperyalist dünyayı, “şaşkınlığa düşürmüştü”.
Bu ‘kutsal hat’, modern dünyada Müslümanların ölmediklerini, dimdik ayakta
olduklarını haykıracaktı dosta düşmana.
Kaldı ki, imtiyazı Almanlara verilen Bağdat
Demiryolu’yla birlikte düşünüldüğünde Abdülhamid’in projesinin kapsamı
berraklaşır. Bağdat Demiryolu projesinin ilk halinde hattın
Ankara-Kayseri-Diyarbakır-Musul güzergâhını izlemesi öngörülmüştü. Hatta
Erzurum’a kadar uzatılacak bir ara hattın Arpaçay-Sarıkamış arasında daha önce
yapılmış hatta bağlanması ve böylece Kafkaslara da açılması, öte yandan İran’a
bağlanacak olan bir başka hatla bu sefer de Hazar Denizi’nin ötesine, yani
Afganistan’a ve Hindistan’a erişilmesi planlanmıştı. Ancak hattın Erzurum ve
Diyarbakır’a uzatılmasına Ruslar, İran ve Afganistan’a ulaşmasına ise İngilizler
tehditle karşı koydular. Böylece Bağdat Demiryolu Konya-Adana-Halep-Musul
güzergâhını izlemek zorunda kaldı.
Ancak Ruslara karşı da söyleyecekleri vardı
Abdülhamid’in. Hamleye karşı hamle yapmış ve gelin, Kuzey ve Doğu Anadolu’ya
yapılacak demiryolunun imtiyazlarını size vereyim, demişti. 1900 yılında
imzalanan Karadeniz Anlaşması’nın amacı da buydu; ancak Ruslar yanaşmadılar
buna. Yani kim yaparsa yapsın, yeter ki bu ülkeye bir çivi çakılsındı
Abdülhamid’in derdi.
Prof. Jastrow’un dediği gibi, “Bağdat
Demiryolu 20. yüzyılın hayaleti” olmuştu. İlahi profesör: Abdülhamid’in kendisi
hâlâ Ortadoğu’nun üzerinde gezinen bir hayalet değil mi?
TARİH