Lozan, Sevr’in hafifletilmişi miydi?
Mustafa Armağan
Kafalarımız Sevr’i bir utanç belgesi, Lozan’ı
ise zafer anıtı olarak gören bir değirmende öğütüldüğü için yıllar yılı korku
duvarının ardında yaşamaya mahkûm edildik. “Sevr sendromu”nun 87 yıl sonra dahi
işe yaraması, onun etrafında örülen mitolojinin çarpıcı bir göstergesi değil mi?
Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920’de
imzalanmıştır imzalanmasına ya, biz dahil hiçbir taraf ülkenin parlamentosunda
onaylanıp yürürlüğe girmemiştir. Ve aslında daha ilk günden uygulanamaz olduğu
anlaşılmıştır. Sevr’in hedeflerinin asıl onayı Lozan’da gelecektir.
Gerçi Churchill Lozan için “Sevr’in sürpriz
bir tezadı” demiştir. Lakin Avusturya Deakin Üniversitesi tarih bölümünden
Marian Kent’in tespitiyle söylersek, Lozan’ın İngiliz politikaları bakımından
fazla sürprizli bir tarafı yoktur. Kurt İngiliz diplomatları bazı ufak tefek
tavizler dışında Lozan’da temel hedeflerine ulaşmış, daha 1919 başlarında
İngiliz Genelkurmayı’nın Osmanlı topraklarında hedefledikleri şartları Lozan’da
bize kabul ettirmeyi başarmışlardı.
Bunları niye yazıyorum? Küresel tarih
açısından Lozan “zafer” mi yoksa “hezimet” mi tartışmasının anlamlı olmadığını
belirtmek için. Her iki halde de Lozan, dünya sisteminin Birinci Dünya Savaşı
sonrasında aldığı yeni şekli, Yeni Dünya Düzeni’ni aksatmayan, aksatmak ne
kelime tahkim eden, güçlendiren bir antlaşmaydı. Zaten böyle gerçekçi bir temele
dayandığı içindir ki, ömrü Sevr gibi kısa olmadı ve ABD hariç taraf ülkelerce
onaylanabildi.
Neydi o Yeni Dünya Düzeni’nin şartları?
İngiltere’nin kaygıları, 1) Petrol alanlarını denetimine almak, 2) Hindistan
yolunu garantilemek, 3) Akdeniz ve Karadeniz’deki ticaretini köstekleyebilecek
rejimleri ortadan kaldırabilmekti. Bir de milyonlarca Müslüman nüfusu yönettiği
için kendisine potansiyel bir tehlike arz eden Hilafeti kontrol etmek istiyordu.
Türkiye Hilafet kozunu ancak 1924 Mart’ına
kadar elinde tutabildi. Lozan’da İsmet Paşa’nın Hilafeti İngiltere’ye karşı
ciddi bir kart olarak nasıl kullandığını “Muslim Standard” dergisine verdiği o
coşkulu ‘İslamcı’ demeçten anlayabiliyoruz. Burada “Hilafetin hakları
güvencemizdedir ve onu savunmak için bütün Türk milleti kanını dökmeye hazırdır”
diyen İsmet Paşa’nın, aslında Lord Curzon’a aba altından sopa gösterdiğini
görmemek için kör olmak lazımdır.
Şu pazar günü vertigomuz tavan yaptı, yeter
gayrı, bunaldık, demeyecekseniz bir iki kelam da Misak-ı Milli üzerine edeceğim.
Misak-ı Milli ABD Başkanı Wilson’un ilkelerine
dayanarak Arapların kendi kaderlerini belirlemeleri tezini savunuyordu. Fakat
sonradan bir el Misak-ı Milli metninde ufak bir ‘rötuş’ yapmıştır. 1. maddenin
Mebusan Meclisi’nde kabul edilen asıl şeklinde Mondros Mütarekesi hattının “içi
ve dışında” aralarında din ve amaç birliği bulunan ve birbirlerine saygılı ve
özverili Osmanlı-İslam çoğunluğun yaşadığı toprakların bölünmesi kabul edilemez,
denilmekteydi. Sonradan Yeni Dünya Düzeni’ni tehdit eder gözüken, belki de
Osmanlı yayılmacılığını hatırlatan “dışında” (haricinde) kelimesi metinden
jiletle temizlendi (inanmazsanız inkılap tarihi kitaplarınıza bakın).
Sonuçta Misak-ı Milli hedeflerine tam olarak
varılamadan Lozan’da masaya oturuldu. Ancak biz Lozan’ın hemen yalnız Türkiye
sınırları içindeki kısmıyla ilgilendiğimiz içindir ki, yüzyıllar boyu
yönettiğimiz toprakları nasıl bir çırpıda bıraktığımızın hesaplaşmasını henüz
yapmış değilizdir.
Mesela Filistin toprakları için Lozan’da ne
yapılmıştır? Hiç… Hatta görüşmeler sırasında Filistinli kardeşlerimiz TBMM
kapısında günlerce, ‘Bizi İngiliz kurtlarına teslim etmeyin’ diye yalvar yakar
dolaşmışlardı. Aldıkları cevap, önce oyalama, sonra da kendi başınızın çaresine
bakın, olmuştu.
TBMM her ne kadar Misak-ı Millî’ye Arap
halklarının kendi kaderlerini tayin hakkını ilke olarak koymuşsa da, bu yönde
bir yapılanmaya gitmeden sorunu, Hilafet meselesinde olduğu gibi, rakiplerin
manevra alanlarını daraltmaya ve işbirliklerini baltalamaya dönük bir strateji
olarak ele almıştı.
Lozan’ın asıl tartışmamız gereken boyutu,
Ortadoğu’nun paylaşılması ve sınırların yeniden çizilmesi karşısında aldığı
uysal tavırdır. Ancak can yakıcı gerçek feryatta: Lozan zaferiyle diğer Arap
topraklarında olduğu gibi Filistin’de de Sevr’in bütün istekleri olduğu gibi
kabul edilmiştir. Üstelik Sultan Vahdettin Sevr’i imzalamadığı için o zamana
kadar onaylanmamış olan Filistin’deki İngiliz manda rejimi İsmet Paşa’nın
Lozan’daki imzasıyla resmiyet kazanmış, böylece İsrail’in kuruluşuna giden yolda
en büyük engellerden biri daha bertaraf edilmişti.
Bir de Lozan’da Sevr’i paramparça ettik
demiyorlar mı, neden bahsettiklerini anlamakta güçlük çekiyorum. Kabul edelim
ki, Misak-ı Milli’yi tam olarak gerçekleştiremeyen Lozan, artık yabancısı
olduğumuz Osmanlı toprakları konusunda Sevr’in hafifletilmiş bir versiyonudur.
Zaten ilk ciddi muhalefet partisi Terakkiperver Fırka’nın bir hedefi de,
Lozan’daki başarısızlıkların hesabını sormak değil miydi? Rauf Orbay’ın
deyişiyle “Misak-ı Millimizin tamamen tahakkuk edemediğini millete açıkça
söylemek civanmertlik ve hakikatçiliğine sahip olacaktık… Bir tahammülsüzlük ve
sebepsiz endişe, halledilmemiş milli meselelerimizin üzerine nisyan örtüsünü
çekti ve bu meselelerimiz geçen zamanla halledileceği yerde gözlerden ve
dikkatlerden uzak olarak kangrenleşti.” (Bu konuşmanın tamamı “Yakın Tarihin
Kara Delikleri” (Timaş) adlı kitabımda mevcut.)
Terakkiperver Fırka, topluma Lozan’ın bir
Pirus zaferi olduğunu anlatacak, kazandırdıkları kadar kaybettirdiklerinin
muhasebesini yapacak ve telafi yollarını arayacaktı.
Kapatıldı. İyi mi oldu? Kangren artık
beynimize ulaşmak üzere. Misak-ı Milli diye diye Türkiye sınırlarını kendimize
bir arslan kafesi haline getirdik. Düşünün ki, bu ülke tam 4 yıl Dışişleri
Bakanlığı yapıp da sadece 3 kez yurtdışına çıkan siyasetçiler görmüştür.
Hesaplaşma kaçınılmaz görünüyor. Er veya geç…
TARİH