1930'lu yıllar Altın Çağ mıydı?
Mustafa Armağan
İster CHP’nin söylemine bakın,
isterseniz sığ popüler basına, 1930’ların neredeyse kutsandığını
görürsünüz. 1920’li yıllar da önemsenir gerçi; ama asıl Cumhuriyet’in
kendisini bütün görkemiyle gösterdiği yıllar 1930’lardır.
Asıl amaç Osmanlı’dan kopmak olduğuna
göre, 1930’lar bu kopuşun zirve yaptığı yıllardır. Kalkınma hamleleri,
sanayileşme çabaları, ekonomik bağımsızlık ve tek kuruş dış borç almadan
kalkınmayı gerçekleştirme… bu dönemin karakteristiği olarak sunulur.
Gerçi bir ‘Osmanlı borçları’ meselesi
vardır; ama bu da abartıldığı kadar değildir. Kuşkusuz 1930’ların
şartlarında yılda iki taksit halinde 700 bin altın lira ödemek kolay bir
iş değildir; ama sonuçta bu, bağımsızlığı uğrunda savaşılan bir ülkenin
borcudur ve küçümsenmeyecek bir kısmı da Birinci Dünya Savaşı sırasında
alınmıştır. Üstelik bu borcu biz ödedik de Arnavutluk, Suriye, Yemen,
hatta Yunanistan’ın da aralarında bulunduğu 14 ülke ödemedi mi?
Kaldı ki, savaş tazminatı olarak
Almanya’ya ödetilen miktar dudak uçuklatacak cinstendir: Tam 24 milyar
altın sterlin. Öde öde bitmez diyorsanız yanılıyorsunuz; çünkü Almanlar
1932’de borçlarını bitirmişlerdir bile! Uzun vadeli borçlarımızın 15
milyon altın sterlin tuttuğunu göz önüne alırsanız diğer borçlarla
birlikte ödeyeceğimiz meblağ yaklaşık Almanya’nın tazminatının yüzde biri
civarındadır. Bu arada borcumuzun ilk taksidini ödemeye başladığımız
tarihin Cumhuriyet’in 10. yılı olan 1933 olduğunu da unutmayalım.
Madem girdik bu bahse, bir şey
söyleyeyim de siz inanmayın: İngiltere güya savaşın galibi olarak kurumla
dolaşmaktadır ortalıkta; ama ekonomisi tek kelimeyle iflas etmiştir. Aman
canım, lafı uzatmayayım da, İngiltere’nin Amerikan bankalarına olan
borcunu 1960’ların sonlarına kadar ödemeye devam ettiğini söyleyeyim de
gülün biraz! Tarih bazen komiktir sahiden de. Neyse biz gelelim bizim
1930’ların macerasına.
Bilindiği gibi Atatürk, Serbest
Fırka’nın kurulmasına giden yolda hükümetin halk ile arasında oluşan
kopukluğu gidermek ve muhalefet kanalıyla yukarıya yansımayan bazı
gerçeklere uyanabilmek için kurdurmuştu. İşte Serbest Fırka’nın İzmir ve
Balıkesir mitinglerinde halkın meydanları doldurması ve İnönü aleyhine,
hatta bazı yerlerde Atatürk aleyhine sözler sarf edilmesi ve resimlerinin
yırtılması karşısında Gazi harekete geçmiş ve iki etaptan oluşan bir yurt
gezisine çıkmıştı.
Kasım 1930’da başlayıp Mart 1931’de
biten bu yurt gezisi Gazi için çok öğretici ve hatta hayret uyandırıcı
olmuşa benzemektedir. İdeolojik ve kültürel devrimlerle büyük şehirlere
egemen olmaya çalışan Kemalist inkılabın henüz halka inemediğini bu gezi
sırasında öğrenmiş olmalıdır.
Mesela Atatürk şöyle yazıyor gezi
defterine: “Hükümeti ve fırkayı (CHP) zayıf düşüren mühim sebeplerden
birisi de halk şikayetlerinin ve fırka teşkilat temennilerinin
kayıtsızlığa maruz kalmasıdır. Halktan gelen müracaat ve şikayet tali
memurların değil, bizzat Vekilin [Bakanın] (veya mahallinde valinin)
imzalayacağı (müsbet veya menfi olsun) esbab-ı mucibeli [gerekçeli] bir
cevapla karşılanmalıdır.”
Atatürk uyarıyor, İnönü dinliyor.
Dinliyor mu acaba? Devam ediyor Atatürk:
“Bu seyahattaki temaslar bize… büyük
halk tabakalarının hangi ıstıraplarla mahmûl [yüklü] olduğunu gösteriyor.”
Daha ne desin? Üstelik Ege Bölgesi
ormanlarından elde edilen kitre, çiçek soğanı, mazı ve harup ihracatının
1914 yılına oranla çok fazla düştüğünü (bazı kalemlerde yüzde 99’dur oran)
gözlemleyen Gazi, Ziraat Bankası’nın esasının bozuk olduğunu, boşu boşuna
binalar yaptırıldığını, bu binalara saplanan sermayeyi uygun şekilde
işletmesinin daha faydalı olacağı uyarısını yapmaktan da alamaz kendisini.
Gezi sırasında Atatürk’ün önüne atılıp “Açız” diyenler de cabası.
Nitekim yakınlarından Hasan Rıza Soyak’a
söylediği şu sözler 1930’ların başlarında Türkiye’yi de içine alan 1929
dünya ekonomik bunalımının Atatürk’ü ne kadar bunalttığının göstergesidir:
“Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap
içinde bunalıyorum! Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen
(sürekli olarak) dert, şikayet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk,
maddî manevî perişanlık içinde…”
Kim söylüyor bu sözleri? Atatürk. Ne
zaman söylüyor? 1930’da. Peki nasıl oluyor da bu bunalımı yaşamış bir
Türkiye Altın Çağ ilan edilebiliyor?
Bu gerçeği ısırıcı bir dille
yakalayanlardan Yakup Kadri’nin sözlerine kulak verelim şimdi de. Kendisi
Atatürk’ün de, İnönü’nün de yakınıdır. “Politikada 45 Yıl” adlı
hatıralarında 1925’lerdeki durum hakkında şunları söyler: “O sıralarda
bence bu hâdiselerin en önemlisini teşkil eden dünkü Millî Mücadeleciler
ve o günkü devrimciler kadrosunun bir kazanç ve menfaat şirketi
karakterini taşımaya başlamasıydı. Bunlardan kimi arsa spekülasyonları,
kimi idare meclisi azalıkları, kimi taahhüt işleri, kimi de türlü türlü
şekillerde komisyonculuklar peşine düşmüş bulunuyorlardı… Hiçbirini
durdurmak kabil [mümkün] olmuyordu.”
Demek ki neymiş? CHP kadrosu devlete
sırtını dayayan bir rant ekonomisine startı vermiş ve halktan koparak bir
avuç devletin palazlandırdığı zenginle Türkiye’yi idare etmeye kalkmıştır.
Ancak Atatürk’ün bu kötü gidişe son vermek üzere kurdurduğu Serbest
Fırka’nın eleştirilerine tahammül edemeyen kesim de, o zamanın deyişiyle
“yiyici” kesimdi. Muhalefet istemiyorlar ve her muhalefet kımıldanışını
“irtica” olarak damgalıyorlardı. Neden? Çünkü irtica, yani eskiye dönmek
demek, ellerinden hortumlarının alınması anlamına gelecekti. Eğer
1920-1924 arasındaki serbestlik geri gelirse avantalar ellerinden
gidecekti de ondan. 1935 yılı İl İdare Kurulu üyelerinin meslekî
dağılımına bakarsak, bu seçkin zümrenin nasıl kemikleştiğini daha iyi
görürüz: 90 tüccar, 31 varlıklı çiftçi, 10 fabrikatör, 24 avukat, 17
doktor ve eczacı, 7 banka müdürü, 14 emekli general ve subay, 4 öğretmen.
44 il ve belediye genel meclis üyesi…
Halk nerede, görebiliyor musunuz? O
“Açız!” diye Atatürk’ün önüne atılanlar?
Çankaya savaşlarının özü, özeti budur
vesselam.