Osmanlı Tarihini Yeniden Okumalıyız
Mustafa Armağan
Daha da genellenebilecek ama özellikle
üniversiteli ve liseliler üzerinde, mağlupların galipleri taklit etmesi
olarak tespit edilebilecek bir ruh halinin yaşandığı görülüyor. Bu durum Hz.
Adem’den bugüne değin vahiy, gelenek ve öncüler vasıtasıyla şekillenen
hayatın ana yatağının (mecra’nın) varislerine uygun bir ruh hali değil
şüphesiz. Kuran-ı Kerim’de de “Gökten bir su indirdi de vadiler, kendi
miktarlarınca sel olup aktılar. Sel de suyun yüzüne çıkan bir köpük
yüklendi. Bir zinet eşyası veya bir değerli mal yapmak için, ateşte üzerini
körükledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük meydana gelir. İşte Allah
hak ile batılı böyle çarpıştırır. Fakat köpük atılır gider, insanlara
faydası olan ise yerde kalır. İşte Allah böyle misaller verir” (Rad Suresi /
17) ayetinde de kötülüğün arızi, ebter iyiliğin ise baki olacağı
vurgulanırken.
Osmanlı’nın yıkılışının ardından, bu
mağlubiyet psikolojisi hatırda tutuldu, beslendi ve üzerimizdeki nüfuzunu
arttırdı. Ama her şeye rağmen yeryüzünde arızi, tali, türedi, nevzuhur bir
varlık olarak değil Hz. Adem’den Asr-ı Saadete ve Osmanlı’ya oradan
yaşanılan ana kadar kendimizi bir geleneğin, sünnetin devamı, hayatın asli
unsuru olarak görebilmeliyiz.
Hayat eğer değerler arasındaki yüzleşmeyi
de ifade ediyorsa, bu anlamda tarih bilinci hayati önem arz ediyor ve belki
başlangıç olarak tarihin bize neden gerekli olduğu sorusuna cavaplar
bulmalıyız?
Bir başka problematik olarak bu değerlerle
bağ kuracak insanın, zihnin nasıl bir yol, nasıl bir bakış açısı
geliştirmesi gerektiği olsa gerek. En azından kitaplarımızda yer alan bir
tarihi olayı değerlendirirken nelere dikkat etmeliyiz?
Bir Çanakkale Savaşı’nı, İstanbul’un
Fethi’ni geçmiş zamanda yaşanmış bir vaka olmaktan çıkarıp bugün bizim için
ibretler çıkarabileceğimiz bir konuma getirebilir miyiz?
Genç Öncüler dergisi
Tarih ve İletişim KulÜBÜ
MUSTAFA ARMAĞAN’IN CEVABI
Yenilmişlik psikolojisi. Doğru. Bu
psikoloji, sade sizin değil, aslında bizimki kadar şumullü olmasa da, fikir
“tanklarımız”da hep taşıdığımız bir maluliyet idi. Çanakkale’de üzerimize
çullanan “yamyam” sürüsünün istila gayretinin “tek dişi kalmış canavar”ın
son hamlesi olduğunu, bu dişi de bizim söktüğümüzü veya sökeceğimizi
söyleyen Mehmed Akif’in Safahat’ını, özellikle bu ‘canavar’ın medeniyeti
karşısında utanırken, yüzü kızarırken ve “Ah, bizde de böyle şehirler
olsaydı keşke!” yazıklanması içinde görürüz. Mesela Berlin’den şöyle
bahseder Akif:
Sokak dedikleri neymiş? Fezâ-yı bi-payan,
Ki tayy edilmesinin yoktur ihtimali yayan.
Demek, vesait-i nakliye namı tahtında,
Havada, yerde, yerin çok zamanlar altında
Uçup duran o havârık bir ihtiyac-ı şedîd.
Pişade harcı mı, haşa, bu imtidad-ı medîd!
Bakın nasıl da mücella ki ferş-i nevvârı
Zemine indiriyor gökyüzünden envârı!
Ya İstanbul’un sokakları? Onu da Akif’in
sunturlu ifadelerinden dinleyelim:
Bizim diyara biraz kar düşünce zor
kalkar.
Mahalle halkı nihayet kalırsa pek muztar,
“Lodos duasına çıkmak gerek…” denir, çıkılır.
Cenab-ı Hakk do lodos gönderir, fakat bıkılır:
Çamur yığınları peyda olur ki mühliktir...
“Aman don olsa…” deriz… şübhe yok, temizliktir:
Donun kırılması varmış, düşünme artık onu:
Yağar, erir, buz olur… neyse, yaz değil mi sonu?
Kalenderin zifir olmuş su görmedik yakası...
Peki bunun Ziya Paşa’nın,
Diyâr-ı küfrü gezdim, beldeler,
kâşâneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslamı, bütün viraneler gördüm
beytinden, ya da Namık Kemal’in meşhur
“Terakki” adlı makalesinde anlattığı “medeniyetin Kâbesi” Londra
tasvirlerinden farkı var mıdır? Tabii ki Akif’in yeri başka ama asıl
söylemek istediğim, yenilmişlik psikolojisi dediğimiz şeyin, bizim veya
sizin neslinize mahsus bir olgu olmadığı. Dozları değişiyor ama bu
psikoloji, en az 100 yıldır yakamızı bir türlü bırakmıyor.
Ben aslında buna daha genel bir tabirle
“yetimlik psikolojisi” diyorum ve genelleştiriyorum. Yetimlik psikolojisi
şöyle bir şeydir: Yetim ya babasını yüceltir, yere göğe koyamaz ve onu
öldürenlere veya şartlara öfke duyar ya da kendisini yetim bırakanın babası
olduğuna inanıp babasını öfkesinin hedefi haline getirir, yani nefret kusar
ona. Her iki tavır da babasız kalmanın sonucudur. Ben bu bakımdan, son yüz
yıl içinde kendimize ve Batı’ya ilişkin geliştirdiğimiz tutum ve
davranışlarda ortaya çıkan karakterin “Baba” motiviyle cebelleşme olarak
nitelenebileceğini düşünüyorum.
Dikkat ederseniz, bir tarafta tarihi,
kutsal bir kalıntı gibi ve tek bir noktasına bile dokunmadan onun
hatıralarını olduğu gibi muhafaza etmeye çalışan kesimler ile babasını bir
kere de diliyle ve kalemiyle öldürerek ondan kurtulabileceğini zanneden
safdil kesimler arasında gidip geliyor tarihimiz. İşte bunun sebebi,
Baba’nın kaybedilmiş olmasıdır. Baba ölünce, Anne’ye sarılanlar olduğu gibi
(Vatan tema’sının bu kadar gözde olması ve vatanın doğrudan anne ile
ilişkilendirilmiş olması manidardır), kanlı bir baba portresi önünde onu bir
daha konuşamayacak hale getirmenin, yüzünü karalamanın ve böylece geçmişin
ağırlığından kurtulmanın çarelerini arayan Sol’un yeni bir Baba olarak
hayalî bir Halk’a tutunmaya çalışması, bunun bariz göstergelerinden birisi.
Hatıra Baba ve Hayali Baba: Sanırım son
yüz yıldır tarihin içinde aradığımız şeyler, en iyi bu iki figürle ifade
edilebilir.
Öyleyse ne yapılabilir?
Bence tarihî olaylar karşısında seçme,
tercih lüksümüz bulunmuyor ama tarihi yorumlama konusunda yeni veya farklı
bir perspektif seçebilme ve tarihi ona göre yorumlayabilme şansımız her
zaman mevcut. Ama burada olgular yorumlarımıza tabi olmayacak, yorumlar,
olgulara tabi olarak sınanacaktır.
Tarihimizi yorumlarken, bir kere son yüz
yılın bize dayatmış olduğu milliyetçi mitlerden uzak durmalıyız. Ulus-devlet
sınırlarına gözlerimizi kapamalı ve tarihimizin aslında bugün sanılandan çok
daha farklı ve karmaşık bir işleyişi olan iç dinamiklerle hareket ettiğini
görmeliyiz. Bugün “bizim” dediğimiz coğrafyanın, aslında hiç de “Bizim”
seçimimiz olmadığını, emperyalizmin bizi getirip sıkıştırdığı yapay bir
toprak parçası olduğunu bilmeliyiz. Yani seçtiğimiz değil, maruz kaldığımız
bir coğrafyanın çocuklarıyız.
Dolayısıyla bugün İstanbul’a, Edirne’ye,
Diyarbakır’a, Halep’e, Şam’a, Bosna’ya bakarken, Osmanlının baktığı gibi
bakamadığımızı bilmemiz gerekiyor. Osmanlı haritasını önünüze açtığınızda,
kapılarına dayandığımız söylediğimiz Viyana’nın aslında İstanbul’a Van’dan
daha yakın olduğunu görmek bizi şaşırtıyor mesela. Ama Osmanlı buydu zaten.
Yani bugünkü deyimle bir “Avrupa devleti”ydi aynı zamanda. Bugün bizim o
muhteşem Osmanlı Edirne’sini TC sınırları içinde tasavvur etmemize imkan ve
ihtimal yoktur. Zira Edirne kolu kanadı kesik, dili bağlanmış bir serhat
şehridir bugün. Peki hiç düşündük mü, Edirne Osmanlı için de bir serhat
şehri miydi? Ne alakası var? Edirne, İstanbul’un yanıbaşında, Balkanların
başkentiydi. Yani Edirne’yi Selanik’ten, Niş’den, Atina’dan, Şumnu’dan,
Belgrad’dan, Sofya’dan, Dubrovnik’ten ayrı düşünmemiz mümkün değildir. Ayrı
düşündüğümüz anda, işte ulus-devlet sınırlarının tuzağına düşmüş oluruz.
Aynı şekilde, Halep. Halep ile Antep, kardeşti. Tıpkı Bediüzzaman’ın
sözleriyle, Tiflis ile Bitlis’in kardeş olduğu gibi. Halep’i, Şam’ı,
Bağdat’ı “yabancı” bir toprak parçası saydığımız sürece, tarihimizi de,
doğrusunu söyleyelim acı da olsa, Müslüman kimliğimizi de anlayamayacağız
demektir.
Ben Osmanlı toplumunun ve idaresinin
aslında Asr-ı Saadet’in 20. yüzyıla vuran son dünyevî “küresel gölgesi”
olduğunu düşünüyorum ve bu yüzden, Osmanlı yorumunun önemsenmesi gerektiğine
inanıyorum. Gölge, elbette asıldan farklı ve uzaktır ama asıl olmadan da
gölge oluşmaz. Bu gölge şimdiye kadar bize hep başka “asıl”ların, yalancı
şahısların gölgesi gibi gösterilmeye çalışıldı. Bizim, bir tarih bilincine
sahip olmak istiyorsak bu gölgenin çağımıza taşımış olduğu yaşayan
mesajlarını bulup çıkartmamız ve onun içindeki yaşaması gereken unsurları
alıp geliştirmemiz, diğerlerine de ibret nazarı ile bakmamız ve aynı
hataları tekrarlamamamız gerekiyor.
Fakat spesifik olarak tarihin içinde gizli
olan farklı anlatılara nasıl ulaşabileceğimizi soruyorsanız, Osmanlı:
İnsanlığın Son Adası (Ufuk Kitapları, 2003) adlı kitabımda bol ve çeşitli
misallerini bulabilirsiniz bunun. Ancak şunu unutmamamız gerekiyor: Tarih
(bir disiplin olarak tarih), bize bir şeyler anlatırken, aynı zamanda başka
şeyleri gizler gözümüzden. Söylemin içeriği, her zaman bir şiddete gebedir.
Açarken, örter. Öne çıkartırken bazı unsurları, diğerlerinin yüzüne nikabını
çeker. Bundandır zaten tarihin bize her daim farklı bir öykü anlatmaya hazır
olması. Bundandır tarihin karanlık yüzünün bu kadar bol bulunması.
Mesela Çanakkale Savaşı büyük bir
anlatıdır tarih kitaplarımızda. “Çanakkale geçilmez” deriz ve İngiliz ve
Fransız deniz ve kara güçlerinin Çanakkale’ye gömüldüğünü söyleriz. Haklı
olarak modern tarih bilincimizin oluşumunda Çanakkale savaşlarının inkâr
edilemez derecede büyük bir etkisi olmuştur. Ancak son yaptığım araştırmalar
bu kadar iyi bildiğimiz sandığımız Çanakkale savaşları hakkındaki yeni
gerçekleri su üstüne çıkardı. Mesela, tarihlerde unutulan bir nokta,
Çanakkale savaşında denizaltıların yoğun bir şekilde kullanılmış olmasıdır.
Denizcilik tarihiyle ilgili yayınlara baktığımızda İngiliz ve Fransız
denizaltılarının Çanakkale’yi geçmiş olduklarını görüyoruz. Yani Çanakkale,
denizin altından geçilmiş, o kadar ki denizaltılar Marmara’ya girerek savaş
gemilerimizi torpilleyerek batırmışlar, Selimiye Kışlası’nı dahi
bombalamışlardır. Hatta müttefikimiz Almanya’nın denizaltıları yardımımıza
gelmiş ve Marmara Denizi’nin altında bir başka savaş cereyan etmiştir. (Daha
geniş bilgi için Zaman gazetesinin Turkuaz ekinde 21 ve 28 Mart 2004 tarihli
yazılarıma bakınız.)
Gördüğümüz gibi, tarih aslında bize
sürekli yeni şeyler anlatmaya hazırdır. Yeter ki biz kulağımızın desibel
ayarıyla oynayalım ve tarihin içindeki gizli kayıtları duyabilecek sabrı
gösterelim.
Son tavsiyem, hakkını yemeyelim, yine
Mehmed Akif’in Safahat’ından olacak. Özellikle Safahat’ın 6. Kitabı olan
“Âsım”ı yeniden ve müdakkık nazarlarla okuyun derim. Orada koyu bir
ümitsizliğin Çanakkale Savaşı’nın verdiği müthiş moralle nasıl bir toplumsal
dinamizme dönüştüğünü ustaca anlatıyor rahmetli Akif. Namusunu çiğnetmeyen
“Asım’ın nesli”nin doğuş hikâyesidir anlatılan. Ama bu hikâye, aslında, koyu
bir yenilmişlik psikolojisinin üzerimize çökerttiği karanlığın nasıl
delindiğinin de hikâyesidir. Ve bugünkü gençliğe verdiği mesaj, gerçekten
harikuladedir.
Ne dersiniz, bildiklerimizi “yeniden
okuma”ya başlayalım mı?