Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi
Burhan Bozgeyik
- Milli Gazete
Yakın tarihteki
meşhur 31 Mart Vak’ası, Milâdî tarihle 13 Nisan 1909’da vukû bulmuştur. Ama
bizde “çok bilmiş” beyler ve bayanlar, Rûmî takvimdeki tarih itibariyle meşhur
olmuş hâdiseyi, Milâdî takvimle iltibas etmekte ve her 31 Mart tarihi
geldiğinde, aynı terâneyi söylemektedirler. “31 Mart, bir irticâ
ayaklanmasıymış da!.. O tarihte mürteciler ayaklanmış da!..vs...”
Artık herkes
biliyor, onların “irtica” dediği, “İslâmiyet”tir. Hemen peşinen söyleyelim, bu
meşhur 31 Mart hâdisesinin ne İslâmiyetle, ne de İslâmiyetin bir başka adı olan
Şeriatla zerre kadar ilgisi yoktur. Biz birçok kitaplarımızda belgelerle ispat
ettik: 31 Mart hâdisesi bir provokasyondu, bir tezgahtı, bir oyundu, bir
tertipti. Bu oyunun yapımcıları ve senaristleri; Yahudi komiteleri ile,
İngilizler idi. Piyonları, İttihatçı ihtilâlciler, figüranları ise o
İttihatçıların organize ettiği birtakım cahil cühelâ takımı ve hissiyatına
mağlup olmuş, kime ve neye hizmet ettiğini bilmeyen kimselerdi.
Sultan
Abdülhamid, yıllar öncesinden, Kurtlar sofrasına konulmuş, “Memâlik-i Şâhâneyi”,
“Düvel-i Muazzamayı”, yani Osmanlı Devletini, kurtlara, domuzlara, çakallara,
ayılara yedirmemek için, müthiş politikalar sergilemişti.
Filistin
toprakları üzerinde müstakil bir devlet kurmak isteyen Yahudiler kıvranıp
durmaktaydı. İlk önce meseleyi suhuletle halletmeyi denemişler ve bunun için,
Osmanlı devletinin –o tarihte ürkütücü miktarlara ulaşmış olan—bütün dış borcunu
ödemek ve bir o kadarını vermek pahasına kendisine Filistin topraklarında bir
miktar arazi verilmesini talep etmişlerdi. Yahudi heyetinin bu talebine son
derece öfkelenen Sultan Abdülhamid şöyle demişti:
“Şehid kanıyla
sulanan topraklar parayla satılmaz! Defolun!”
Ne hazindir ki,
o vakit huzurdan kovulanlardan biri olan Yahudi Emanual Karaso, Sultan
Abdülhamid’e hal’ kararını tebliğ eden heyetin içerisinde yer alacaktı. Onun
mağrur şekilde sırıtışı Sultan Abdülhamid’e çok tesir edecekti. Bu müdebbir
idareci, muhafazasına memur edilen yüzbaşıya şöyle diyordu:
“... Bana en
çok dokunan; bu Yahudinin, hal’ [tahttan indiriliş] kararını tebliğ edişi
olmuştur. Yıldız’a gelen mebuslar heyetinde Emanuel Karaso’yu hiç unutamıyorum.
Bu suretle makam-ı hilâfete hakaret edilmiştir. Yahudilerin, Hazret-i Peygamber
(asm) zamanından beri sadr-ı İslâma ve Makam-ı hilâfete karşı duydukları kin ve
nefret cümlenin malumudur.”
Sultan
Abdülhamid, Yahudilerin nasıl Filistin’den toprak talep ettiklerini naklettikten
sonra şöyle demekteydi:
“... Kan
beynime sıçramıştı. Düşün ki, yüzbaşı, makam-ı saltanatımızda bu iki Yahudi (Teodor
Hertzel ve Emanuel Karaso), rüşvet teklifi cesaretinde bulunmuşlardı. ‘Terk edin
burayı, vatan para ile satılmaz!’ diye bağırmıştım. İçeri giren saray adamlarına
da, her ikisini almalarını söylemiştim. İşte bundan sonra, Yahudiler bana düşman
oldular. Şimdi burada Selanik’te çektiklerim, Yahudilere yurt göstermeyişimin
cezasıdır!..”
31 Mart
hâdisesinden sonra Sultan Abdülhamid tahttan indirilmiş, ondan sonra çok kısa
bir zamanda koca Balkanlar elden gitmiş, ardından koca bir devletin ölümü ve
hilâfet müessesesinin ortadan kalkması gibi bir dizi çok mühim gelişmeler
olmuştu...
31 Mart Vak’asında Asıl Hedef, Hilâfet Müessesesi İdi...
31 Mart
vak’asında zâhiren hedef, yalnızca bir iktidar değişikliği olarak görülür. Oysa
asıl hedef hilâfet müessesesi idi. İhtilâlin organizatörlerinden olan İngilizler
gözünü bu müesseseseye dikmişti. Niçin? Sebebi şu: 19. Asrın başlarından
itibaren birçok memleketi işgal edip sömürgeleştiren İngiltere, bu işgal ettiği
topraklar üzerinde yalnızca Müslümanlara diş geçiremiyordu. Müslümanlar esarete
boyun eğmiyor, “Bir gün hilâfet müessesesi bütün Müslümanları toplayarak bu
İngilizleri buradan kovar”diye düşünüyorlardı.
Sömürgelerdeki
ayaklanmaları bizzat inceleyen Müstemlekat Nazırı [Sömürgeler Bakanı] Gladiston,
Avam kamarası’nda eline aldığı Kur’an-ı Kerim’i göstererek şöyle demişti:
“Bu Kur’an,
Müslümanların elinde oldukça onlara hâkim olamayız. Ne yapıp etmeliyiz, ya
Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız, yahut Müslümanları ondan soğutmalıyız. Bir de
hilâfet müessesesini mutlaka ortadan kaldırmalıyız.”
İşte bu
mütalala ışığında politika geliştiren İngiltere İttihatçılarla işbirliği yapmış,
onları el altından desteklemiş ve 31 Mart hâdisesini tezgahlattırmıştı.
Hatıralarında bu hususu gayet net bir şekilde ifşâ eden İttihat Terakki’nin önde
gelen simalarından Filozof Rıza Tevfik; Talat paşa ile birlikte kendilerini
ihtilalde destekleyen başta İngiltere olmak üzere batılı ülkelerin
Büyükelçiliklerine “teşekkür ziyaretinde” bulunmak istediklerini, İngiliz
Büyükelçiliğine gittiklerinde büyükelçi orada olmasına rağmen kendilerini kabul
etmediğini bu duruma çok şaşırdığını belirtmektedir. Bir müddet sonra
İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi emekli olur ve ülkesine döner. Rıza Tevfik de
Londra’da okuyan oğlunu ziyaret için İngiltere’ye gidince bu büyükelçi ile
görüşmek ister. Görüşmesi esnasında bu hâdiseyi hatırlatır ve kendilerine niçin
soğuk muâmelede bulunduklarını sorar. 31 Mart Vak’ası olduğu sırada İngiltere
Büyükelçisi olarak İstanbul’da bulunan Lord Nicholson şöyle der:
“Dostum Rıza
Tevfik Bey... Biz Jön Türkleri teşvik ettik. Onlardan büyük bir netice
bekliyorduk. İhtilal olacak ; istibdat ile beraber Sultan da ve bahusus
(bilhassa) temsil ettiği hilâfet müessesesi de alaşağı edilecek. Fakat
aldanmış olduk. Beklediğimiz neticeyi alamadık. Zira ihtilal yaptınız, gerçi
kanun-u esasi geldi, fakat Sultan da ve hele hilâfet müessesesi de yerinde
baki...“
Rıza
Tevfik’in,İngiltere devleti fahimesini hilâfet müessesesi bu derece şiddetle
neden alakadar ediyor?“ sorusu üzerine de Büyükelçi şu cevabı vermişti:
“Ha... Dostum
Rıza Tevfik Bey... Biz Mısır’da bilhassa Hindistan’da İslam ülkelerini idaremiz
altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık, muvaffak olamadık. Halbuki
Sultan, yılda bir defa bir‚ selam-ı şahane’ bir de Hafız Osman hattı Kur’an-ı
Kerim’i gönderiyor, bütün İslam ümmetini, hudutsuz bir hürmet duygusu içinde
emrinde tutuyor.
“İşte biz
ihtilalden ve siz Jön Türkler’den ihtilal sonunda, Sultanların da hilâfetin de,
yani bir selam-ı şahâne ve bir Hafız Osman (hattı) Kur’anıyla kitleleri avucunda
tutan kuvvetin de devrilmesini bekledik, aldandık. İşte bu sebeple bir soğuk
adem-i kabul gördünüz...“
(Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, s. 136-137).
Devletin
elindeki en mühim silahı, en büyük kozu kendi elleriyle imha etmeye çalışan
İttihatçılardan bir kısmı, daha sonraları ne büyük hata ettiklerini
anlayacaklardı, ama “Ba’de harâbi’l Basra” yani, iş işten
geçtikten sonra... Son pişmanlık fayda etmeyecekti...
TARİH