OSMANLI'NIN BİRLİKTE YAŞAMA
SANATI
Yavuz
BAHADIROĞLU
Biliyorsunuz Osmanlı Devleti bir “din devleti”ydi.
Yapısı gereği İslâm Dini’ni “tek din” olarak görürdü.
Bu anlamda başka “din” tanımazdı. Ne var ki, insanın
“tercih hakkı”na (iradesine) saygı gösterir, kendi inancını
doğru yaşarken, diğer insanların inancına (dinine değil) karışmazdı.
Hattâ her insanın kendi inandığını yaşayabilmesini kolaylaştıracak
düzenlemeler yapardı.
Meselâ Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u feth eder etmez
yayınladığı “Amannâme”de, gayrimüslimlere “inanç, ibadet,
kıyafet, (kıyafet konusunda bizimle birlikte bazı sözde
“demokratik” Avrupa ülkeleri, hâlâ ayak sürçüyor) seyahat,
ticaret” özgürlüğü tanıyor, patrik tayin ediyor, patriğe
protokolde şeyhülislamla eşit bir statü veriyor, ruhban okulunu açık
tutuyordu (hani yıllardır açıp açmama konusunda kararsız kaldığımız
ruhban okulunu)...
Çarpıcı bir örnek daha…
Macar milli kahramanı Jan Hunyad’ın
(Hunyadi-Janos), Sırbistan’ı işgal edip bütün Ortodoks
kiliselerini yıkacağını söylemesi üzerine büyük bir korkuya kapılan
Sırplı yöneticiler Fatih Sultan Mehmed’e bir hayat
gönderdiler. Heyet, Fatih’e şu teklifte bulundu:
“Hunyad bizi ve inancımızı yok etmek istiyor, lütfen ülkemizi siz
feth edin, bizi Hunyad’ın zulmünden kurtarın.”
Fatih “Tamam” dedi. Ancak heyetin içinde az da olsa bir
endişe kalmıştı. Heyet Başkanı bunu Padişah’a açtı: “Gerçi
adaletinizden ve müsamahanızdan eminiz, ancak kiliselerimizi
yıkmayacağınızı ağzınızdan duyarsak, daha mutlu döneceğiz.”
Fatih Sultan Mehmed,
şu mealde cümlelerle Sırp önderleri rahatlattı:
“İnşallah Sırbistan’a hakim olduğumuzda, camiler yaptıracağız, ancak
kiliselerinize dokunmayacağız. Siz nerede bir cami görürseniz yanına
kilise yaptırabilirsiniz. Hatta duvarını bitiştirebilirsiniz de...
Bizim dinimiz işte böyle bir dindir.”
(İ. Hami Danişmend, Tarihi Hakikatler, c. 1, s.501-502, İstanbul
1979, Tercüman Yayınları)
Sanırım Fatih’in örneği Hazret-i Ömer’di: Hz. Ömer,
Kudüs fethinden sonra, üst düzey rahipler eşliğinde gezdiği
Kıyamet Kilisesi’nde (Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği mekandaki
kilise), kendisinden sonra gelenler onun hatırına camie
çevirmesinler diye, namaz kılmıyor; geçmekte olan namazını kilisede
eda etmesi için ısrar eden rahiplere şöyle bir gerekçe bildiriyordu:
“Ben burada namaz kılarsam, korkarım benden sonra gelenler bunu
delil gösterip kilisenizi camie çevirirler, bu yüzden namazımı
dışarıda kılacağım.”
Ve namazını avluda kılıyordu (Namaz kıldığı mekânda bugün “Hz.
Ömer Camii” var).
Bu yaklaşımlar Hıristiyanlığa değil, Hıristiyan inancını benimsemiş
insanların tercihine duyulan saygının ürünüdür.
Elbette bir Müslüman, İslamiyet dışındaki dinleri “din”
olarak görmez. Ancak insanların farklı inanç tercihine saygı
göstermek de müslümanca müsamahanın gereğidir. Çünkü İslâm’da
insan “hayatın merkezi”dir. Hayat insan için var edilmiştir.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Kâinat hayat için, hayat insan
içindir.”
***
Fetihten hemen sonra Fatih'in Bizans ve Ceneviz
halkına (İstanbul’da yaşayan Hıristiyanlara) hitaben yayınladığı şu
“Amannâme”ye, “çağdaş insan hakları”, “çağdaş demokrasi”
ve “çağdaş hoşgörü” çerçevesinde bakar mısınız lütfen:
(Bugünkü dille ve özet olarak)
“Biz ki, emir-i âzam Sultan Murad Han oğlu padişah-ı muazzam ve
emir-i âzam Sultan Mehmed Hanız… Yerleri ve gökleri yaratan Allah
adına, büyük Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhisselâm adına, yüce
kitabımız Kur’ân-ı Kerim adına, Allah’ın yirmi dört bin peygamberi
adına, büyük babamız ve babamızın ruhuna, oğullarımız adına,
kuşandığımız kılıç adına yemin ederiz ki…
“Şehrin Katolik papazları tarafından, bizim Bab-ı Hümayûnûmuza
temsilci olarak gönderilen rahiplerle Senyör Baraban Balios,Senyör
Markiz Drifango ve tercümen Nikola Pelazoni’nin dileği üzerine,
Galata halkının, bize tabi olan sair halklar gibi, âdet ve
ibâdetlerini serbestçe yapmalarına izin veriyoruz.
“Sadece Galata Hisarı yıkılacak, ahalinin barınakları, dükkân, bağ,
değirmen, gemi, ticarethane ve sair emvaline dokunulmayacaktır…
“Ailelerine eskisi gibi sahip olacaklar, istedikleri şekilde idare
edeceklerdir. Ticaret mallarını mülkümüzün her tarafında satmaya
izinlidirler. Karada ve denizde serbestçe seyahat edebilecekleri
gibi, gümrük ve angaryadan da muaf tutulacaklardır. Ancak, itaat
altında bulunan sair milletler gibi harç vermekle mükellef
olacaklardır…
“Bu kanun ve kaideler bugünden başlayıp ebediyen hükümran olacaktır.
Biz onları kendimizi korur gibi koruyup gözeteceğiz…”
“Bu bölge ahalisi kiliselerinde diledikleri gibi âyin
düzenleyebilecekler, kiliseleri camiye çevrilmeyecek, ancak yeni
kilise yapımına ve çan çalınmasına izin verilmeyecektir.
“Ceneviz tüccarları serbestçe gezip ticaret yapabilirler. Yeniçeri
ordusuna katılmak üzere, çocuklarını almayacağız. Dinimizi kabul
etmeyenlere karşı aslâı cebir kullanmayacağız.
“Galata ahalisine vaad ediyoruz, kendilerini bir köle gibi idare
etmeyeceğiz. Başlarına kendilerinden birini tayin eyleyeceğiz.
İçlerinden birini anlaşmazlıkları halletmek üzere seçsinler.
“Din adamlarına
(Arhontlara ve Kâhyalara) kötü söz söylenemeyecektir.
Burada yazılı olduğu gibi, haracını verenler, hükme tabi olanlar
serbesttir. “Âlemin yaratılışının 6961’inci ve Hicretin 857.
senesinin Cemaziyelevvelinde yazılmıştır.” İmza: “Elfakir Zağanos.”
Zağanos Paşa’nın
imzası ve Fatih Sultan Mehmed’in tuğrasıyla çıkan bu
“Amannâme”, bir “insan hakları belgesi” olarak, kuşkusuz
kendi çağını çok aşan görüşler ihtiva ediyor.
Açıkçası, insan hakları açısından dünümüz, pek çok konuda olduğu
gibi, bugünümüzden çok daha iyi durumdadır. Üstelik “Amanname”de
belirtilen hak ve özgürlükler, Hıristiyan halka verilmiştir ki,
çağın kılıçla, kuvvetle değil, hak ve adaletle açıldığının da
göstergesidir.
Fatih,
bir inanç, bir felsefe sistemiyle “savaş”ırken bile o dinin,
o felsefenin mensuplarını “insanlık” ekseninde kutsamakta,
neye inanırlarsa inansınlar, nasıl düşünürlarse düşünsünler,
“insan kimliği”ne “müsamaha” temelinde yaklaşmaktadır.
Bu tavır, Yunus’un “Yaradan”dan ötürü “yaradılan”ı hoş
gören mantığına da uygundur. İşte bu “tolerans mantığı”dır!
Fatih Sultan Mehmed kılıcıyla değil, “tolerans mantığı”yla
ortaçağın katı kalıplarını kırmış, hayatı yeni bir çağla
tanıştırmıştı.
***
Fatih Sultan Mehmed,
Balkan bölgesini fethettiği zaman, Bosna’daki Lâtin papazlara
1478 tarihli bir ferman verdi. Fermanda özet olarak (bugünkü dille)
şöyle diyordu:
“Ben ki Sultan Mehmed Han’ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk
tarafından şu şekilde bilinsin ki; bu fermanımızı taşıyan Bosna
rahiplerine lütufta bulunup şu hususları buyurdum: Söz konusu
rahiplere ve kiliselerine hiç kimse tarafından engel olunmayıp
rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca
memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emn-ü aman olsun ki,
memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve
kiliselerine yerleşsinler. Ne ben, ne vezirlerim, ne de halkım
tarafından hiç kimse bunlara (papazlara) herhangi bir şekilde
karışıp incitmeyecektir. Kendilerine, canlarına, mallarına,
kiliselerine ve dışardan memleketimize getirecekleri kimselere, yeri
ve göğü Yaratan Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa
hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bir peygamber
hakkı için ve kuşandığım kılıç hakkı için en ağır yeminlerle yemin
ederim ki, yukarıda belirtilen hususlara söz konusu rahipler benim
hizmetime ve benim emrime itaatkâr oldukları müddetçe, hiç kimse
tarafından muhalefet edilmeyecektir.”
***
Biliyoruz ki, Osmanlı Devleti çok uluslu ve çok kültürlü bir
mozaikti... Farklı dinleri, dilleri, ırkları bünyesinde
barındırırdı...
Farklı dinlere mensup insanlar yer yer aynı mahallelerde de
otururlardı, ancak genelde farklı unsurlar farklı bölgelerde
yaşardı. Bu eğilim hâlâ da var.
Meselâ iç Balat'ta nüfusun büyük çoğunluğunu Yahudiler
oluştururdu. Dış Balat'ta ise Edirnekapı ve Draman'a
doğru Türkler, Fener'e doğru Rumlar, iki
kilisenin arasında kalan bölgede ise Ermeniler otururdu.
Bölgede çok az sayıda da Acem, Arnavut ve Bulgar
vardı. Ermenilerin bir bölümü de Samatya ve Kumkapı
civarında ikâmet ediyorlardı.
Sefardim
kolundan Yahudiler, Fatih Sultan Mehmed'in oğlu, Sultan
İkinci Bayezıd'ın davetiyle Onbeşinci Yüzyıl İspanya'sından
İstanbul’a geldiklerinde Balat'a yerleştirildiler.
İstanbul'un öbür Yahudi semtleri Hasköy ve
Ortaköy'dü. Yahudiler Hasköy'e, onyedinci yüzyılda
Eminönü'de Yenicami yapılacağı zaman aktarıldılar.
Karaim Yahudileri
ise Bizans döneminden beri Eminönü ve Karaköy'de
(Karai Köy) oturuyorlardı (İstanbul'da ilk apartmanları da Karaim
Yahudileri yapmıştır). Çingeneler de çoğunlukla Sulukule'yi
mekân tutmuşlardı. Galata'da, fetih öncesinden kalma bir
Ceneviz kolonisi vardı.
Elçilikler onaltıncı yüzyıl sonlarından başlayarak bugün Beyoğlu
olarak bilinen Pera'ya yerleştiler. Cadde-i Kebir
(şimdiki İstiklâl Caddesi) boyunca sıralanan elçilikler çok geçmeden
Avrupalı tüccarları İstanbul'un varlıklı Rumlarını,
Ermenileri ve Levantenleri de buraya çekti. Zaman içinde Yahudiler
de Pera'ya taşındılar.
Cumhuriyet döneminin başlarına kadar Türkler Pera'da
azınlıktaydı. Osmanlı mozaiğinin belli başlı öğeleri olan bu
insanlar asırlar boyunca barış içinde yaşadılar, birbirleriyle hem
alışveriş, hem de komşuluk yaptılar.
Ramazanlarda ve özellikle kandil gecelerinde gayrimüslim komşular
pişirdiklerinden Müslüman komşularına da verir, Müslümanlar
gayrimüslim komşularının mutfağında pişen lezzetli yemekleri hiç
tereddüt etmeden afiyetle yerlerdi.
Çünkü gayrimüslim komşuların dini anlayışı, Müslümanın haram saydığı
yiyecekleri ikram etmeye engeldi. Bu konuda sessiz yüreklerde
mühürlenen bir anlaşma var gibiydi
Buna karşılık Müslümanlar da gayrimüslim komşularının kutsal
günlerini tebrik etmeyi görev sayarlardı. Asla kimse kimsenin dinine
kem söz söylemez, kimse kimsenin kıyafetine yaz göz bakmazdı. Bu
yaklaşım bir anlamda Fatih Fermanı’nın gereğiydi: “Kimse
kimseye yan göz bakmayacak, kem söz söylemeyecek”ti.
Teofania
ve Paskalya öncesi oruç sırasında aşure pişirilip
dağıtılırdı. Paskalya orucu öncesinde, dört haftalık karnaval
süresince İstanbullu Rum hanımlar konuklarına ikram etmek
için şuruplu tatlılar, baklava, revani, kaymaklı ekmek kadayıfı,
vişne reçeli sürülmüş kızarmış ekmek dilimleri, İrmik helvası gibi
yiyecekler hazırlarlardı.
Evangelismos
ve Vaion yortu günlerinde sofralarda balık hakim olurken;
Sarakosti (Paskalya Orucu) süresince çarşamba ve cuma günleri
sofrada sade suda haşlanmış yemekler bulunurdu. Paskalya
sofralarında soğan kabuklarıyla boyanmış yumurta sepetleri de yer
alırdı.
Müslümanlar oruçlarını tutarken, Yahudi ve Hıristiyanlar da Müslüman
komşularıyla hemen hemen aynı günlerde perhiz dönemleri yaşarlardı.
Paskalya
günlerinde pastanelerin vitrinlerini süsleyen Paskalya
çörekleri ve renkli yumurtalar inançlar arası toleransın
simgeleriydi.
Bir birimize tahammülsüzlük hastalığı, içimize Batılılaşma sürecinde
girdi. Geleneksel yapımızda, farklılıkları yüzünden insanları
yadırgamak, yargılamak, horlamak, aşağılamak, ya da üzerlerine baskı
kurmak yoktur. İnanca baskı anlayışı
tamamıyla Batılı bir anlayıştır.
Meselâ Almanya’da, kaç Musevî Alman’ın evlilik yapabileceği
kanunla belirlenmişti. Bu kanun 1834 yılına kadar yürürlükte
kaldıktan sonra, 1864’de yürürlükten kaldırıldı. Museviler
Hıristiyanlarla eşitlendi. Ne var ki, Hitler iktidara geldi
ve Musevileri, sırf dinleri farklı olduğu için, fırınlarda yaktı.
“Demokrasi’nin beşiği”
saydığımız İngiltere’de, ancak 1828’den itibaren başlayan bir süreç
içinde “inançlara özgürlük” sağlandı. Bununla birlikte,
halen, Anglikan Kilisesi’ne (Katolikliğin
kısmen yumuşatılmasından oluşturulmuş
bir yorum)
bağlı olmayan bir hanedan mensubu kral ve kraliçe olamaz: Yani
şimdiki Veliaht Prens Charles, “Ben Katolik oldum”, yahut
“Ben Ortodoksum” dese İngiltere tahtına asla geçemez.
Hâlbuki günümüz anlayışından beşyüz sene evvel, Osmanlılar Rum ve
Ermenileri devletin en üst makamlarına tayin etmekte bir mahzur
görmüyorlardı.
Onsekizinci yüzyıl sonlarına kadar Fransa’da Protestanların evlenme
hakkı yoktu. Fransız
Protestanlar hiçbir şekilde karı-koca olamadıklarından, tabii
ana-baba da olamazlardı.
Amerika’da ise, daha düne kadar zencilere reva görülen muameleyi
hepimiz biliyoruz. Sadece ayak işleri’nde çalışabiliyorlar,
beyazların otobüsüne binemiyor, okuluna gidemiyor, çok varlıklı bile
olsalar beyazların yoğun olduğu semtlerde ev tutamıyorlardı.
Beyaz önderler tarafından hepsi aynı isimle çağrılıyordu: “Pis
zenci!..”
Keza Güney Afrika’da, yine düne kadar zencilerin hiçbir hakkı yoktu:
Zenci lider Mandela (cumhurbaşkanı oldu) zenci haklarını savunma
suçundan(!) en verimli yirmi senesini cezaevinde geçirmişti.
***
Endülüs, Müslüman fatihlerin İspanya'ya verdikleri isimdir.
İspanya, 711’den itibaren Müslümanların hakimiyetine girmiş, zaman
içinde coğrafi sınırları daralmakla birlikte, sekiz asır boyunca
İslam ülkesi olarak kalmış, bu süreçte tüm Avrupa’ya ilmin ışığını
saçmıştır. O kadar ki, Avrupalı kralların çocukları Endülüs
üniversitelerinde eğitim görürdü.
Avrupa'da papazlar dışında okuma yazma bilen insan bulmak neredeyse
imkânsızken, Endülüs’te eğitim faaliyetleri en üst noktaya
çıkıyor, halkın neredeyse tümü okuma-yazma biliyordu.
Ekonomisi mükemmeldi. Mimarisi örnek alınacak üstünlükteydi. Ayrıca
devletin başkenti Kurtuba (Cordova) bir diplomasi merkezi
haline gelmiş, sağlanan hoşgörü ortamı sayesinde cami, kilise ve
havra kavgasız-gürültüsüz biçimde yan yana yaşamaya başlamıştı.
Özet olarak Endülüs, Avrupa'nın en güçlü, en seçkin, en zengin
devletiydi. Fakat zamanla zayıfladı. Dış saldırılara eklenen iç
ihtilaflar yüzünden kendi içine büzüldü. Sonra da çözülüp dağılma
sürecine girdi.
1490 senesinde Hıristiyan orduları tarafından kuşatılan son kale
Gırnata, 1492 de yapılan bir anlaşma ile Müslümanların dini ve
medeni hakları garanti altına alınması şartıyla teslim oldu.
Böylece, İspanya'da sekiz asırdır devam eden İslam hâkimiyeti son
buldu.
İspanya’nın
Katolik Kralı Ferdinand’la Kraliçe İzabella’nın
önderliğinde İspanya’da tarihte emsali görülmemiş bir “cinnet
dönemi” açıldı. Müslümanları kapalı mekânlara doldurarak
üzerlerine vaftiz suyu serpiyor, sonra da Hıristiyan oldukları ilan
ediliyordu.
Kur'an' ı Kerim ve diğer Arapça eserler toplatıldı, kütüphaneler
boşaltıldı, yahut yakıldı, Müslümanların öteden beri giydiği
geleneksel kıyafetler yasaklandı. Çocuklarına Arapça öğreten
herkes cezalandırıldı. Camiler kiliseye çevrildi. Karşı gelenler
Engizisyon Mahkemeleri’ne sevk edildi. (Kimi İspanyol
kaynaklarına göre, Engizisyon, en az üç bin Müslüman’ın kazığa
oturtularak, ya da yakılarak öldürülmesine hükmetmiş) Kalanını da
1609 yılı itibariyle sınır dışı etti.
Öte yandan, aynı topraklarda Yahudiler de kendi dramlarını
yaşıyorlardı: Egice Başpiskoposu’nun çalışmalarıyla
başlatılan Yahudi aleyhtarlığı, (1391) çok sayıda Hıristiyan papazın
da destek vermesiyle yayılmıştı. Yahudiler varlıklarını
sürdürebilmek için Hıristiyanlığı kabul etmiş görünerek inançlarını
gizli yaşıyorlardı. Bir süre sonra papazlar, kendilerine
“Marrano” (dönme) dedikleri Yahudi asıllıların
Hıristiyanlıklarından şüphe etmeye başladılar. 1464 yılında devlet
ile kilise bir araya gelerek Yahudi asıllı Hıristiyanların gerçekten
Hıristiyanlığı kabul edip etmediklerini test etmeye karar verdi. Bu
amaçla üç kişilik bir engizisyon heyeti oluşturuldu ve mahkemeler
kuruldu. Çok sayıda Yahudi ağır şekilde cezalandırıldı. O dönemde
Baş Engizitör (Engizisyon Başkanı) tayin edilen Thomas de
Toquemada’nın kararıyla pek çok Yahudi yakıldı. En son
Kraliçe İsabella'nın kararıyla 31 Mart 1492 tarihinde bütün
Yahudilerin İspanya'yı terk etmelerini isteyen bir ferman çıkarıldı.
Aynı yılın Mayıs ayında yürürlüğe sokulan ferman ülkedeki bütün
Yahudilerin 02 Ağustos 1492 tarihine kadar İspanya'yı terk
etmelerini istiyordu.
İşte bu Yahudiler kendilerine yeni bir yurt bulabilmek için bir çok
Avrupa ülkesinin kapısını çaldılar, ama kapılar suratlarına kapandı.
Sadece Osmanlı Devleti, çaresiz kalan Yahudilere kapılarını açtı.
İspanya'dan sürgün edilen Yahudilerin 150 bin kadarı ilk etapta
Osmanlı Devleti’ne getirildi. Diğerlerinin de önemli bir kısmı
Polonya ve Rusya yoluyla Osmanlı topraklarına sığındılar.
Kendilerine “Sefarad” adı verilen bu Yahudilerin büyük
çoğunluğu Selanik ve İstanbul'a yerleştirildiler. Göç
olayının yaşandığı sırada Osmanlı Padişahı olan Sultan II.
Bayezid Yahudilerin iyi karşılanmaları için bütün illere
emirnameler göndermiş, hatta bunlara zarar verenlerin idamla
cezalandırılacaklarını duyurmuştu.
“Öteki”ni
koruma uğruna, “kendinden olanı” cezalandırmayı göze almanın
bundan daha çarpıcı örneğini tarih içinde bulmaya imkân var mı?
Demek istediğim, Hrant Dink cinayetinin canilerini lânetlemek
başka, geçmişimizden utanıyormuşuz gibi, “Hepimiz Ermeniyiz”
diye bağırmak başkadır.
Çünkü çok daha iyi bir yerdeyiz: Tarih boyunca, hangi inanç
sisteminden ve ırktan olursa olsun, acze düşmüş tüm varlıkları
koruyan bir milletiz.
Ne kendimizi ibra etmeye, ne de başka mensubiyetler aramaya
ihtiyacımız yok: Bu şeref bize kıyamete kadar yeter!
TARİH