|
|
BİR
HALK ADAMI
Millet birbirini kırıp geçireceğine
bırakın beni oldursun.
Sultan II. Abdülhamid
OSMANLI TARİHİNİN son büyük zaferlerinden birisi,
Teselya'da Yunanistan'a karşı kazanılmıştır (1897). Yunanlılar
Girit'te ve yeni çizilen sınır boylarında işgale kalkışınca
Osmanlı ordusu 15 Şubat 1897'de bir "çeyrek
seferberlik" ilan etti.
Osmanlı ordusu büyük devletlerin gözlerinin önünde Atina kapılarına
dayandı. Bu uluslararası camianın o zamanlar Osmanlılardan asla
beklemediği cüretkâr bir hareketti ve Düvel-i Muazzama sefirleri
bu ani hücum karşısında donup kalmıştı. Hiç hesap
etmedikleri bir şey olmuş ve Gazi Edhem Paşa komutasındaki
Osmanlı kuvvetleri neredeyse Atina sınırına kadar olan toprakları
istila etmişti.
Beklenebileceği gibi büyük güçler harekete geçerek
ateşkes ilan ettirdiler; ardından yapılan görüşmelerle Osmanlı
ordusunun, Yunanistan'dan tazminat almak şartıyla geri çekilmesi
sağlandı (Lozan'da bu kadar yürekli olamadığımız için
Yunanistan'dan
|
Savaş
yalnız sınırlarda olmaz. Savaş bir milletin topyekün ateşe
girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa zafer tesadüfi,
yenilgi kaderdir.
Sultan Abdülhamid
|
muhakkak almamız gereken tazminattan dahi vazgeçmiştik).
1897 yılında Sultan II. Abdülhamid'in Yunanistan'a
seferberlik ilan edip de savaş açıldıktan sonra neler yaptığına
bir bakalım:
Bu sefer esnasında şehzadeler, ordunun en ileri hattında
görev almışlardı. Sultan Abdülhamid, Serasker Rıza Paşa'nın
ve diğer üst düzey komutanların ısrarıyla savaşa girmeyi
kabul etmişti. Çünkü ona göre, Savaş yalnız sınırlarda
olmaz. Savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük
sağlanmamışsa zafer tesadüfi, yenilgi kaderdir.
Ama karar verilmiştir bir kere; padişah ve halife olarak
ordunun başında o vardır. Fatma Pesend Hanım'm hatıralarında
yazdığı dikkat çekici bir başka parçayı buraya almak
istiyorum:
Saraylı hanımlar askerler için sargı
bezleri hazırlıyor, çamaşır biçip dikiyor, yatak çarşafları
yapıyorlardı. Uyku durak yoktu. [Bizim daima zevk u sefa içinde
olduğunu düşündüğümüz harem, gece gündüz askerlere çamaşır,
çarşaf vs. yetiştirmeye çalışan bir atölye konumundadır o günlerde.]
Bunlar bir köşeye çekilip birkaç saat kestiriyor, sonra yine işe
sarılıyorlardı. İkinci haznedar Zülfet Kalfa, dikiş dikenleri
kontrol ediyor, arabalar dolusu getirilen kumaşları dağıtıp
verilen modellere göre dikilmesini sağlıyordu. Padişah her gün
sırayla bir hastahaneye gidip, yaralıları ziyaret edip hatırlarını
soruyor; ihtiyaçlarını öğrenip, sağlanması için gerekenlere
emir veriyordu. Herkes savaştaydı; köylüsü de, padişahı da.
Yunanlılar bu gücün karşısında yenilmişler,
bu gücün karşısında dünyanın parmağı ağzında kalmıştı.
Gecesi gündüzüne, gündüzü gecesine karışan sultan her işle,
herkesle tek tek ilgileniyor, hatta hastaların ateşlerine bakıp,
derecelerinin alınmasını isteyecek kadar ayrıntılara giriyordu.
Şehit ailelerinin durumu incelenerek kimsesizler saraya alınıp
yerleştirildi. Gazilere maaş bağlandı.
Bütün bunların aksamaması için herkes canla, başla, pir aşkına
hizmet veriyordu. Ama herkes her işe erişti ve kimse bakımsız
kalmadı. İsteklerini soran padişaha askerler hep bir ağızdan
"Padişahım çok yaşa" diye karşılık verdiklerinden hünkâr
|
Doğurmakla çocuğun senin mi olacak sanmıştın? Ne
hayal! Sarayda doğan çocuk, sarayındır, yani milletin!
(II. Abdülhamid'in annesi
Perestû Sültan'm Fatma
Pesend hanıma uyarısı)
|
sinirleniyor, "Bunların benim sağlığımdan
başka şeylere de
ihtiyacı olmalı, bunu kimden öğreneceğiz?"
diye titizleniyordu. Sonunda bunlardan birinin her nasılsa savaşta
bacağının koptuğuna değil, saatinin kırıldığına üzüldüğünü
söylemesi Sultan'ı ağlatmış ve o akşam hastanedeki bütün
askerlere birer saat hediye etmişti. Verdiği hediye kendisini
tatmin etmiyordu. Düşündü, taşındı, sonunda savaşta bacağını
kaybeden bu yiğide kendi eliyle bir baston yaptı, hediye etti.
Marangozlukla ilgili şeylere yatkınlığı vardı ama şimdiye
kadar hiç baston yapmamıştı; [yaptığı] ilk ve son baston bu
oldu. Ve bu güzel davranış ev ev söylendi durdu İstanbul
mahallelerinde.
|
Örnek
bir Padişah eşi: Fatma Pesend Hanım
1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında
Osmanlı topraklarının üçte biri Rusya'nın işgaline uğramıştır.
Kıbrıs da Ruslara gözdağı olsun diye ingilizler tarafından
işgal edilmiştir. Kurtlar puslu havayı severmiş. Ne
kadar doğru... Bu ağır bunalım ortamında iki Fransız
banker (Lorando ve Tubini) Abdülaziz'e verdikleri borçları
geri alamayınca Fransa hükümetini harekete geçirirler.
Fransa da Midilli adasına el koyar ve Osmanlı Devleti bu
iki bankere olan borcunu ödeyinceye kadar da adayı boşaltmayacağını
bildirir.
Fransa'nın verdiği süre 1901 Kasım'ında
bitiyordur. Bu tarihe kadar Osmanlı hazinesi 500 bin altın
olan borcunu ödeyemediği takdirde Midilli, kayıp
topraklarımıza eklenecek, sınırlarımız bir adım daha
geriye çekilmiş olacaktır. Vaktiyle hesapsız kitapsız
alman ve âtıl yatırımlara giden borç, faizleriyle üstelik
tam 750 bin altına yükselmiş durumdadır.
Sultan Abdülhamid işte bu dağlaşan
borcu ödeyememenin sıkıntısı içerisinde kıvranmaktadır.
Onun bu sıkıntısı, tabiatıyla haremde kadınlar arasındaki
fısıltı trafiğine dahil olmuştur. Fatma Pesend Hanım
ve saraydaki kalfasının, onun yaşadığı sıkıntının
farkında olduklarını biliyoruz.
Fatma Pesend Hanım, günün birinde kocasının
huzuruna gelerek, "Acaba cihan Padişahını bu kadar
kaygılandıran şeyin ne olduğu bana söylenemez mi?"
deyince, Abdülhamid, "Bilmiyor musun? Midilli
meselesi. Ne yapacağımı daha kestiremedim" cevabını
verir. Fatma Hanım'm karşılığı ise şu olur: "Ben
de bunun için geldim. Siz ve ben bir aileyiz. Ailede
dertler de,
mutluluklar da ortaktır."
Bu söze Abdülhamid, "Ne demek istediğini anlıyorum
ama, teşekkür ederim" diye cevap verir, hanımının
parasını devlet işlerine karıştırmak istemez belli ki.
Ama Fatma Hanım ısrarlıdır: "Ben size sıkıntınıza
sebep olan paranın hiç değilse bir bölümün
verebilirim... Belki de tamamını." Fatma Pesend Hanım
zengin bir ailenin kızıydı. Babasından kalma hatırı
sayılır bir mirasa konmuştu. Abdülhamid bu parayı nasıl
geri ödeyeceğini düşünür: Fatma Pesend Hanım'm cevabı
müthiştir: "Bu devlete benim borcum yok mu, dersiniz!
Geri isteyen kim? "Öyle ya, bu devlet sayesinde yetişmiş,
onun sayesinde bu nimetlere erişmiş, saraya kadar girmiştir.
Devlete olan borcunu ödemek istemektedir.
Beklediği fırsat ayağına gelmiştir bir
bakıma... Abdülhamid çok uğraşır hanımını vazgeçirmek
için. "Çok gençsin... Önünde uzun yıllar var...
Benim fazla bir miras bırakacak durumda olmadığımı
senin bilmen lazım... Hayatın insanın önüne ne dökeceği
belli olmaz..." der. Fakat Fatma Pesend Hanım, parayı
özellikle vermek istediğini söyler. Çok duygulanır
Sultan Abdülhamid ve parayı alır. Faizleriyle birlikte
750 bin altına yükselmiş olan borcu pazarlıklar sonucu
502 bin altına indirtir. Büyük bölümünü hanımından
aldığı parayla tamamladığı bu borcu ödeyerek Midilli
adasını Fransız işgalinden kurtarmayı başarır.
Şahsî servetiyle devlete olan borcunu ödediğini
düşünen ve bundan gurur duyan bir saraylı olarak hayırla
yad edilmeyi hak ediyor Fatma Pesend Hanımefendi.
|
Görüyoruz ki, Sultan Abdülhamid, halkıyla bütünleşmeye
kararlı, onlara güvenen ve yardımcı olmak için etrafını
seferber edebilen bir padişahtı. Halk onu anlamıştı. Bunu
biliyordu. Fakat entelektüellerin kendisini anlamayışlarına üzüldüğünü
sık sık ifade etmiştir. Anlaşılması zor bir pozisyondaydı.
Kabul. Ama galiba biraz da kabahat kendisindeydi. Saraya kapanmıştı
ve görünmeden varolmanın formüllerini arıyordu. Kendisi önemli
değildi onun gözünde; ve varlığını bir sis gibi salmıştı
toplumun damarlarına. Bu garip sis, portresinin sağlıklı bir şekilde
algılanmasına da engel oluyordu ister istemez.
Velhasıl, siyasî ve kültürel tarihimiz açısından
Sultan Abdülhamid, sonradan ayrışacak ve keskinleşecek bir büyük
yol kavşağında bütün ihtişamıyla hâlâ duruyor ve bizden
anlaşılmayı bekliyor.
Abdülhamid'i çağındaki diğer yöneticilerden ayırd
eden şey neydi? Onu, modern tarihimizin seyri içinde benzersiz kılan
ve bugüne kadar yaşatan etkenler nelerdi? Yoksa o hâlâ
hazmedemediğimiz bilgi ve fikirleri taşıyan bir "saatli
bomba" özelliğine mi sahipti?
Hanımı Fatma Pesend Sultan'm bütün masrafı Hazine-i
Hassa'dan, yani padişahın şahsî tahsisatından ödenen 1897
Yunan Harbi sırasında sarayın durumunu anlatan satırları, bugünkü
yöneticilere ibret numuneleri taşımaktadır:
"Harem" denilince maalesef zihnimizde oryantalist
tasavvurun tesiriyle tamamen pasif, herhangi bir eğitimden nasibini
almamış, iradeleri ellerinde olmayan esirelerin, hatta özne
olamayan bir takım hatun kişilerin bulunduğu daire anlaşılıyor.
Halbuki bu kadınlardan her birinin kendilerine göre bir dünya
anlayışı, padişaha ve devlete bakışı, hatta iktidar hırsı
vardı. Allah'tan ki, Ayşe ve Şadiye Osmanoğlu gibi kızlarının
hatıratları yanında eşlerinden Fatma Pesend Hanım'm hatıraları
yayınlanmış bulunuyor da Abdülhamid devrinde haremin perdesini
bir parça aralayabiliyoruz.
Yalnız son derece ilginç bir tarafı var Fatma Pesend Hanım'm
hatıralarının: Sultan Abdülhamid ve hareminin devlete ve millete
bakışlarını öğretiyor. Böylece, harem mensuplarının, bırakın
bir punduna getirip ceplerini, koyunlarını doldurmayı, öz mallarım
dahi devlet için nasıl bir kalemde gözden çıkarabildiklerini görme
imkânını buluyoruz.
Bir ailesinden kendisine miras kalmış parayı vatan ve
millet uğruna gözünü kırpmadan harcayan hanımları düşünün,
bir de milletten ve devletten ne kopartabilirim diye hesap kitap
yapanları. Hadi çalıp çırptıklarına bir şey demiyoruz ama bu
ikinciler, kalkıp da birincilere 'hain' dahil demediklerini bırakmıyorlar
mı, işte sigortalarım asıl o zaman atıyor.
Hastaneleri gezip yaralılarla ilgilendiğini söylemiştik
Sultan'ın. Savaş sırasında bir gün bacağını kaybetmiş bir
askerin halinden çok müteessir olan Padişah, bu gaziye acısını
unutturmak istemiş. Marangozluk da elinden geldiği için gazinin yürürken
işine yarayacak bir baston yapmış ve kendi eliyle getirip ona
hediye etmiş. Rivayete göre bu güzel davranış yıllar yılı İstanbul
mahallelerinde bir efsane gibi söylenmiş durmuş.
Nitekim 1894'de vuku bulan büyük İstanbul depreminde nasıl bir gönüllü
önder olarak toplumun önüne geçtiğini ve halkın yaralarının
sarılması için bizzat kendi cebinden yardımlar yaptığını,
halka "Yanınızdayım!" mesajı vermek için çırpındığını
binlerce belge üzerinden görme şansımız var.
Depremden sonra II. Abdülhamid'in fahrî reisliğinde bir
yardım komisyonu kurulmuş, ilk yardımı da Padişahın kendisi
yapmış (1000 lira). Şehzadeler ve diğer geçmiş padişahlar için
500 lira daha yardım yapan Abdülhamid, ileriki günlerde 5000 lira
daha yardımda bulunmuştur. İlginç olan nokta, bu son yardımın
2000 lirasının "eğitim gören öğrencilere" verilmesi
şartının getirilmiş olmasıdır.
Bir Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in deprem sonrasında
Afyon'a yaptığı ziyarette otomobilinden dışarı çıkamayışını
düşünün, bir de Sultan Abdülhamid'i hastanede yataktan yatağa
koştururken gözünüzün önüne getirin...
Ve hangisi Cumhuriyet, hangisi Saltanat siz karar verin.
Mustafa
ARMAĞAN
Abdülhamid’in
Kurtlarla Dansı
İsmet Bozdağ,
Harem Penceresinden Sultan Abdülhamid, 2. baskı, İstanbul
1995, Emre Yayınlan, s. 65-66. 1902 yılında İstanbul'a
gelerek sağlık kurumlarını gezen ve şehrin hastaneleri hakkında
bir kitap yazan Chicagolu doktor Nicholas Senn, Yıldız Sara-yı'nın
bahçesinde 1897 Yunan Harbi'nden kalma sakat veya hasta
askerlerin tedavi edildiği barakaları gördüğünü
nakletmektedir. Yani savaştan 5 yıl sonra bile Yıldız Sarayı'nın
bahçesinde 200 kadar hastaya hizmet verilmekteydi. Bkz. Hasan
Fevzi Ba-tırel, "Yüzlerini utanç kaplamalı", Tarih
ve Medeniyet, Sayı: 41, Ağustos 1997, s. 39.
|
|