|
O SENE
Yıl 1930... Serbest Fırka tecrübesinin yapıldığı,
nihayet bu tecrübe elde patlayan bir hortum gibi beklenmedik bir
korku verince hemen onun kapatıldığı ve peşinden dindarları
sindirme hareketine girişildiği, yâni Şeyh Said ve şapka hâdiselerinden
sonra korkunç bir şımarıklığın müslüman avına çıktığı
hengâme...
İnönü'nün, kaptanlığını ettiği hükümet gemisi
birdenbire Serbest Fırka'ya Anadolu'da ve hususiyle Ege çevresinde
büyük bir alâka, hattâ sarılma derecesinde bir iştiyak görünce,
kendisini kayalara bindirmek üzere farzetmiş ve bu küçük
komedyanın arkasındaki dram hazırlığını hemen sezmişti. Aynı
şeyi Serbest Fırka'nın başındakiler de görmüş ve bu yüzden
apışıp kalmışlardı. Fantezya planındaki rollerin altından böyle
bir halk temayülü ve hâile istidadı doğacağını bilemezlerdi.
Serbest Fırka, vatanı yoktan var ettiklerini iddia edenlerin suratına
halk eliyle inmiş, yalancılıklarını ihtar edici bir vesile olmuştu.
Serbest Fırka, 1930 yılının son bulmasına iki ay kala
ortadan kaldırıldı.
Fakat bununla, bu fırkanın canlandırdığı ve şahlandırdığı
mesele bitmiyordu. Serbest Fırka halkın hasretler içinde yandığı
din dâvasını meydana çıkarmış, olanca başarısını, vaad
eder gibi bir eda taşıdığı din alâkasından devşirmişti.
Yahut şahdamarı dinsizlik olan Halk Partisi'ne aykırı görünmesi,
onun böyle bir istidat vaad etmesine kâfi gelmişti. Şimdi bütün
mesele, işte bu vesileyle kıpırdanır gibi olan din alâkasını
ezmek ve bu alâkayı besleyebilecekleri umulan din şahsiyetlerini
yok etmekteydi.
Din alâkasını besleyici, geliştirici ve bir gün patlak
vermeye doğru yürütücü kuvvet ve zümrelerin başında da Nakşîlik
vehmolunuyordu.
Hiçbir pazarlığı ve sun'i tarafından güzelleşme ve göze
girme zaafı olmayan ve topyekûn fezayı kuşatıcı bir füze gibi
sadece mukaddes Şeriatten istikamet alan bu tarikat, tekkelerin
kapatılmış olmasına rağmen, ruhtan ruha sıçrayıcı kıvılcımlarıyle,
hükümete, yekpare bir halka şeklinde görünüyor ve mutlaka başının
ezilmesi lâzım bir ejderha hissini veriyordu.
Ne yapsınlar da bu tarikatın yüce sandıkları şahsiyetlerini
bir (eroin) çetesi fertlerini tek tek avlarcasına toplasınlar ve
boğazları kesilmek üzere çantalarına yerleştirsinler? Oldukları
yerde ve birbirinden uzak, Allah'ı zikreden bu insanları hangi
bahaneyle enseleyebilirler?
Zor!..
Fakat buldular!
Devlet ve hükümete karşı ayaklanma çapında büyük
bir hâdise çıkarmak ve peşinden bunun Nakşîler tarafından körüklendiği
iddiasıyle onları temizlemek ve bütün dindarları yıldırmak...
İşte 1930 Aralık ayının sonlarına doğru Menemen'de
cereyan eden hâdise, birkaç serseriye yaptırılmış böyle bir
tertip işinden başka bir şey değildir ve olanca gayesi, büyük
ve kuvvetli sandıkları bazı din adamlarını ortadan kaldırmak
olmuştur.
İspatını vak'anın nakli sırasında, hâdiselerin revş
ve tarzından anlayacaksınız.
Şimdi, hâdiseye girmeden, onu din düşmanlarının nasıl
gördüğüne dikkat edelim! İşte, size, din düşmanlığında en
nâmdar gazetenin bundan birkaç yıl önce bu bahis üzerinde neşrettiği
satırlar:
«23
Aralık 1930'da, yâni Serbest Fırka'nın kapanışından bir ay
sonra Menemen olayı yer alır. Nakşibendi halifesi olarak kabul
edilen İstanbullu Şeyh Esad'ın tahrikleriyle, başlarında Şeyh
Mehmed bulunan beş Nakşibendi, Menemen'de bir irtica hareketi başlatmak
istemişlerdir. Abdülhamid'in oğlunun Halife ilân edileceğini,
bir sabah namazında cemaate bildiren bu beş gericiye bir kısım
halk da katılmış ve Kubilây adındaki bir yedek subay duruma müdahale
etmek istemiştir. Fakat gözü dönmüş yobazların tahrikiyle
Kubilây'ın üstüne binlerce kişi saldırmış ve tekbîr sesleri
arasında Kubilây'ın başı testere ile kesilmiştir. Bir mızrağa
taktıkları Kubilây'ın başını, devrimlere karşı hareketin
sembolü şeklinde Menemen'de gezdiren yobazlar, bir jandarma kıtası
tarafından açılan ateş sonunda öldürüleceklerdir. İstanbul'daki
Nakşibendi şeyhlerinin yargılanması ise, 1931,31 Aralığı
sonunda Harp Divanı tarafından yapılacak ve 28 kişi idama mahkûm
edilecektir.
1933 yılı
Şubatında, Bursa'da Ulucami'de benzeri bir olay cereyan edecek, Türkçe
ezana karşı olduklarını belirten Kozanlı İbrahim ve birkaç suç
ortağından meydana gelmiş diğer bir Nakşibendi grubu, yine
devrimci hükümetin kuvvetleri tarafından cezalandırılacaklardır.
1935'teki Şeyh Halit (Siirt) ve 1936'daki Şeyh Ahmed (İskilip)
gerici ayaklanmaları, hep Nakşibendi tarikatının patlak verdirdiği
olaylardır.»
Küfür karargâhı mahut gazetenin resmettiği «Menemen Hâdisesi»
tablosunda Es'ad Efendiye atfedilen «Nakşibendi Halifesi» tâbirine
kadar ne korkunç bir cehalet ve içyüzlerden uzaklık belirdiğini
göstermeye değmez. Aslında tertip eseri olan bir vakayı, aynı
tertip ruhuna bağlı bir neşir vasıtasından başka türlü izah,
elbette ki beklenemez.
HÂDİSE
Daha önce kaydettiğimiz gibi, 1930 yılının son ayındayız...
Bu ayın ortalarına doğru, Manisa ve civarında bağ budama
mevsiminin en elverişli olduğu bir zamanda «Mehdi Mehmed» isimli
bir serseri, etrafına birtakım ve çoğu genç, hattâ çocuk, saf
tipler toplayarak Menemen taraflarına sürüklüyor... İlk ikna
vesilesi köylerde zengin işler olduğu, hususiyle Paşaköy
dolaylarında bütün bağların budanmakta bulunduğu, kendilerinin
de bu fırsatı kaçırmamaları gerektiği, oraya giderlerse çok
para kazanacakları iddiasıdır.
«Mehdî» unvanını taşıyan Mehmed Giritlidir ve
tarihin birçok devrinde şahit olunduğu gibi Mehdîlik iddiasında
bir deliden başka bir şey değildir. Hiç kimse tarafından
sevilmeyen bir insandır ve oturduğu mahalle Manisa'nın Arpalan
semtinde hemen herkesin nefret ve istiskaline karşıdır. Esrarkeştir.
Buna rağmen, dışından, ham softa ve kaba yobaz tipinin bütün
arazına mâliktir.
Etrafında tam beş kişi: Sütçü Mehmed; saf, âciz,
kendi halinde, mahallede süt satan bir esnaf... Şamdan Mehmed;
budala ve muvazenesiz bir insan ve mesleği budayıcılık... Çoban
Ramazan; 18-19 yaşlarındaki bu keçi çobanı, öbürleri gibi
cahil ve muvazenesizin biri... Nalıncı Hasan; bu da Giritli ve hâdiseye
hiçbir şey bilmeden karışanlardan... Ve Zeki Mehmed, budayıcılık
yapan bu adam da para ve menfaat karşılığında her şeye müstaid
bir ahlâksız...
Mehdî (!) Mehmed, işte bu biçareleri telkin altına alıp
bildirdiğimiz istikamate doğru sürüklüyor... Yanlarında bir de
çakmaklı tüfek, hep beraber Manisa'dan Paşaköy'e gidiyorlar.
Yolda hangi konaklarda kaldıkları ve neler konuştukları belli değil...
Fakat oradan kaçmak suretiyle başını kurtaran Çoban Ramazan'ın
anlattığına göre, yolda birkaç esrar partisi tertiplemişler,
hattâ Paşaköy'de iş bulamadıkları için Bozalar köyüne dümen
kırmışlar, yolda yine sızasıya esrar çekmişler ve bu arada
kendine gelen Çoban Ramazan aralarından kaçıp Manisa'ya dönmüş...
Bozalar köyünde Sütçü Mehmed'in kardeşine misafir
oluyorlar... Evde bir baba ve iki oğul olmak üzere üç kişi
var... Oğullardan büyüğü askerlikten yeni dönmüş...
Misafirlerin üslûp, tarz ve hareketlerinden şüpheleniyor ve
babasına:
—
Bunlar, diyor; bence şüpheli adamlar... Kendilerini
dehlesek fena olmaz!..
Babanın cevabı:
—
Canım bir gece kalıp gidecekler!.. Kaygıya değer mi?..
Sabaha karşı sen onları arabayla Menemen'e götürürsün!.. Böyle
istiyorlar!..
Sabaha karşı, askerden gelen oğulun sürdüğü araba,
Menemen'e yaklaşıyor...
Mehdî Mehmed, arabanın kasabaya girmesini beklemeden:
—
Biz burada inelim, diyor; bazı işlerimiz var!..
Araba başını aldığı gibi dönüyor... Onlar da oracıkta,
Menemen'e karşı, yere çömelip çubuklarını çıkarıyorlar ve
esrarlı tütünlerini tüttürmeye başlıyorlar. Beşi birden
dalgada...
Mehdî Mehmed'in bu dalga içinde sözü:
—
Artık Mehdîliğimi ilân edebilirim! Günü geldi!..
Mehdîlik iddiasında bir sapığın ardında, esrarkeş
serseriler Menemen'e giriyorlar... Şimdiki Belediye binasının
bulunduğu yerde, binanın arkasına düşen camiye giriyorlar...
Cami avlusunda oturup imamın gelmesini bekliyorlar... Namaz vakti
erişmiş bulunduğu için cemaat, birer ikişer sökün etmekte...
Bunlar, avludaki garip hal ve edalı adamları görünce âdeta ürküyor
ve birbirine soruyor:
—
Bu yabancılar da kim?
—
Tanımıyoruz! Halleri gerçekten çok garip!..
Bu vaziyeti gören ve fısıltıları duyan Mehdîlik
kalpazanı onlara doğru ilerliyor...
—
Bizden korkmayın, diyor; biz de sizdeniz! Camiye ibadet
etmek, namaz kılmak için geldik. Namazdan sonra bir işimiz
olacak! Siz de bize katılın!
O cemaatte bulunmuş olan bir zatın yıllarca sonra bir
arkadaşına şunları söylemiş olduğunu Manisa'da tesbit ettim:
«— Öyle bir namaz kıldık ki, kılan kim, kılınan
ne, anlayamadık! Birdenbire müthiş bir ürküntü hissi havada
donmuştu!»
Mahutlar namaz biter bitmez camideki, üzerinde Tevhid
kelimesi yazılı sancağı alıyorlar ve kapıya çıkıp cemaatin
gelmesini bekliyorlar. Cemaat, gözleri dehşetle bu garip adamlara
takılmış, çabucak önlerinden geçip gidiyorlar ve caminin karşısındaki
kahvehanede yer alıyorlar... Herkes büyük bir merak ve tecessüs
içinde...
Mehdî Mehmed sancağı kaldırıyor ve hem meydandan geçenler,
hem de kahvedekilere karşı avaz avaz bağırmaya başlıyor:
— Sancağımız etrafında toplanın! Müslümanım
diyenler gelsin! Durmayın! Küfrü tepeleyeceğiz! Yerinden emir
aldık! Kuvvetler hazır!..
Tam o anda Menemen'in Askerlik Şubesi Reisi oradan geçmekte
değil mi? Mehdî Mehmed onu görür görmez üzerine koşuyor ve
yakasına sarılıp haykırıyor:
—
Hemen şimdi bize kuvvet gönder! Peşimize takılsınlar!
Menemen'i 70 bin silâhlıyla sardık! Dediğimi yapmazsan kötü
olur!
Apışıp kalan Şube Reisi hiçbir şey anlayamıyor,
ellerinde dinî bir sancakla ayaklanmış şu birkaç kişinin
belirttiği mânayı ve kuvvet derecelerini kestiremiyor ve o an için
başının kaygısına düşerek:
—
Peki, diyor: şimdi istediğinizi yaparım!
Ve sıvışıveriyor. Nümayiş ve delice haykırma ve
davetler devam ederken, birdenbire bir yüzbaşı peydahlanıveriyor.
Arkasında sekiz tane jandarma eri... Bu kuvvet, karşısındaki altı
kişiyi bir anda enselemeye yeterken dehşete düşen yüzbaşı, tıpkı
Şube Reisi gibi, vaziyeti bilememekten hiçbir harekette bulunamıyor
ve Mehdî Mehmed'in:
—
Bize yardımcı ol, yoksa canınız elden gider!
Tehdidine cevap veremiyor. Bir er koşturarak Jandarma alayından
imdat istiyor. Mehdî Mehmed'in görülmemiş cür'eti ve üzerine
doğru koşması, yüzbaşıyı şaşırtmış, mefluç hale getirmiştir.
Hâdise bu şekilde devam eder ve delice bir cesaret içinde
Mehdî Mehmed bağırıp çağırırken, o civardaki kışlada nöbetçi
olarak bulunan ve olup bitenleri uzaktan takip eden yedek asteğmen
Kubilây, yanına bir manga asker alıp meydana doğru koşuyor.
Aradan hayli vakit geçtiği halde hâlâ ciddi ve anî bir
hükümet davranışı yoktur.
Kubilây erleri saf nizamına geçirip kumanda veriyor:
—
Süngü tak!
Mehmetçikler hemen emre itaat ediyorlar. Kubilây önlerinde...
Mehdî Mehmed ise biraz ileride aynı mecnun teraneleri sayıp
dökmekte, avazı çıktığı kadar haykırmakta...
Arkasındaki süngülü asker safının heybetine güvenen,
ilerideki mecnunların ihtilâç içinde nereye kadar
gidebileceklerini tahmin edemeyen Kubilây, tek başına Mehdîlik
şarlatanı, bilerek veya bilmeyerek gizli bir tertip ve telkine âlet,
bu maşa adamın üzerine yürüyor.
Kubilây, askerlerini geride bırakıp tek başına Mehdî
Mehmed'in üzerine yürüyor ve hiçbir kelime sarfetmeden sol
eliyle onun yakasına yapışıp sağ eliyle suratına iki tokat aşkediyor.
Askerler geride ve halk etrafta merakla bakınmaktadır. Ortada hâlâ
hükümet adına bir (otorite) ve hâkim kuvvetin göründüğü
yoktur.
Tokatları yiyen Mehmed henüz kendisini toparlayamadan bir
silâh sesi... Kubilây'in yere düştüğü görülüyor. Topuğundan,
bütün ayağı parçalanasıya bir tüfek kurşunu yemiştir.
Müthiş an... Jandarmalar tüfeklerini bırakıp kaçışıyor
ve Kubilây'ın askerleri, yüzgeri, dağılıyor. Delice bir cür'et,
başsız kalan askerlere, neyin nereden geldiğini ve nereye gittiğini
kestirememek şaşkınlığı içinde büyük bir dehşet vermiş ve
onlara dağılmaktan başka çare bırakmamıştır. Halk da her
zaman olduğu gibi, çenesi bir karış düşük, sanki bir (kovboy)
filmini seyretmektedir. Ortada vaziyete el atacak tek irade ve hamle
tezahürü yine mevcut değil...
İşte Mehdî Mehmed bir hava boşluğunu hatırlatan bu
ruhî hayret ve dehşet anını seziyor ve en büyük numarasını
oynamak üzere, yerde inleyen Kubilây'ın üstüne atılıyor. Onu,
kurbanlık bir koyun gibi saçlarından kavrıyor ve cebinden çıkardığı
bağ budama bıçağını boynuna dayıyor.
— Yapmayın, beni öldürmeyin! Ben ayağımdaki bu
yarayla yaşarım! Canıma kıymayın!
Kubilây, Mehdîlik taslayan esrarkeş mecnuna yalvarmaktadır.
—
Canıma kıymayın!
Mehdî Mehmed'in ise ağzında bir nâra:
—
Artık vakit doldu! Mehdî geldi!
Ve tırtıllı bıçağıyle, testere kullanır gibi, Kubilây'ın
kafasını vücudundan ayırıyor. Korkunç bir feryad, hırıltı,
kan fıskiyesi ve halkta çığlıklar...
Mehdî Mehmed, kesik başı yine saçlarından tutup cami
avlusundaki musalla taşının üstüne koyuyor.
Seyirciler bağıra çağıra kaçışmakta ve meydan bir
an için Mehdî Mehmed ile beş arkadaşına kalmış bulunmaktadır...
Birden koşaradım gelenlere mahsus ayak sesleri...
Alaydan, altı serserinin üzerine, mitralyözlü, koca bir bölük
sevk edilmekte...
Bölük hemen meydanı ve cami avlusunu sarıyor, makineli
tüfeğini kuruyor ve ateş...
İlk kurbanlar, ne olup bittiğini anlamak üzere koşup
gelen iki masum bekçidir. Vücutları birçok yerinden delik deşik,
vurulup yere seriliyorlar.
Hâdisenin müsebbiplerine gelince:
Ateş çemberinden kaçmak isterken, aralarından yalnız
iki kişi müstesna, hepsi birden vurulup vahşi hayvanlar gibi yere
devriliyorlar. Başta Mehdî Mehmed, Şamdan Mehmed ve Sütçü
Mehmed ölüyor. Zeki Mehmed ölü taklidi yaparak uzandığı
yerde, başından yaralı olarak ele geçiyor. Giritli Hasan ile Nalıncı
Hasan ise nasılsa kaçıp sıvışma imkânını bulabiliyorlar.
İşte bütün oluşu ve bitişiyle topyekûn vak'a!..
Sadece kaçabilen iki kişinin ve eğer destekçileri varsa onların
da bulunup cezalandırılmasından ibaret kalan ve bir iki mecnunun
telif eserinden ibaret bulunan hâdise birdenbire o kadar büyütülüyor
ki, ortada, tâ Sarıkamış'tan İstanbul'a kadar, tamamıyle masum
ve alâkasız tesir ve şahsiyet sahibi kaç müslüman varsa onlara
çevrilmiş bir tuzaktan, kuru bir bahaneden başka bir şey kalmıyor.
Bir nevi dehşet salma devri açılmıştır.
DEHŞET
SALMA
Mecnunların bile hayal ve teşebbüs etmeyeceği hadiseden
sorumlu, ellerinde, yaralı olarak tutulan tek kişi vardır; Zeki
Mehmed... Kaçanlardan Giritli Hasan ile Nalıncı Hasan Manisa
yolunda ele geçirilecek ve onlarla beraber fiilî teşebbüs
kadrosundan tutulanlar 3 kişiye varacaktır. İşte, sonunda,
cezalarına mâni olamayacak bu serseriler ve hususiyle Zeki Mehmed
o türlü ifadeler vermeye zorlanıyorlar ki, mahallelerinde oturan
habersiz ve günahsız insanlardan tutun, hiç tanımadıkları,
bilmedikleri ve eserlerini okumadıkları din âlimlerine kadar, şahsiyet
sahibi bütün müslümanları avlamaya mahsus zâlim bir ağ örülmesine
hizmet ediyorlar...
TERTİP
Evet; bütün şahsiyetli müslümanları, bilhassa Nakşibendi
tarikati büyüklerini ortadan kaldırmak için hükümetçe düzenlenen
Menemen Vak'ası, tertiplerin en vicdansızını teşkil eder.
Sebep, tek olarak, din güdücülerinin imhası ve halkın yıldırılması...
Bu esasî sebep etrafında iki tane de yardımcı sebep
var:
Birincisi:
Serbest Fırka zamanında Menemen «7'sinden 70'ine kadar»
tabiriyle o tarafa geçmiş ve aynı günlerde kendisini ,ziyarete
gelen Halk Partisi kodamanlarına «yuha!» çekmiştir.
Hükümetçe karar:
«— Menemen'e en tesirli bir gözdağı vermek lazımdır!»
İkincisi:
Yine o tarihlerde bazı Halk Partisi büyükleri Bursa'da
Adapalas Otelinde zevk ve safaya batmış, günü birlik hayattan kâm
almak cümbüşü içinde yuvarlanırken, bir hâdise
oluyor:
Otellerin önünde duran taksi ve otobüslerden, bereli,
kasketli, sakallı, dinî üslûp belirtici kılıklarla bazı
insanlar iniyor.
Manzarayı yorumlayamayan kodamanlar (Vasıf Çınar, Şükrü
Kaya, Mahmud Es'ad vesaire) hayretle birbirlerine soruyorlar:
—
Kimdir bu softa kılıklı adamlar? Yoksa bizden istekleri mi
var?
Aralarından biri cevap veriyor:
—
Yok efendim; bizimle hiçbir alâkaları yok! Karşı
oteldeki bir şeyhi ziyarete geliyorlar!
Ta karşılarında, Hakkı Paşa Oteli diye bir yer vardır
ve oraya, İstanbul'dan bir Nakşî şeyhi gelip inmiştir.
Kodamanlar konuşmakta devam ediyor:
—
Kim bu şeyh?
— Erbil'li Şeyh Es'ad Efendi... Meşhur Nakşî Şeyhi.
—
Ya, öyle mi?
Ve o akşam bu kodamanların halkalandığı masada şu
karar alınıyor:
— Artık bu adamların köküne kibrit suyu dökülmesi
gereken zaman gelmiştir! Bizzat mahkûm kabul ettiğimiz Menemen'de
bir hâdise çıkartılacak, hâdiseye rejime karşı bir kıyam süsü
verilecek ve ondan sonra sürek avı halinde din elebaşları devşirilip
birer birer ezilecektir.
Hâdisenin şahitleri, ilk Meclis âzasından merhum Hasan
Basri Çantay ile Salih Yeşil'dir. Allah'ın getirdiği bir fırsat
ve münasebetle bu kararı, toplantıda hazır bulunanlardan biri
marifetiyle öğrenen ve o akşam otelde bulunan bu iki zat,
vaziyeti, sağlıklarında yeminle anlatmışlardır.
Bunlardan ve hattâ toplantıda bulunanlardan çoğu sağ
olmadığına göre diyelim ki, bu iddia (romantik) ve tumturaklı
bir yalan...
Bahsimizin başında da kaydettiğimiz gibi, hâdisenin akışındaki
garabettir ki, tertibi göstermekte en canlı delildir.
Şimdi iddiamızı, tertip tezine göre takip etmekte devam
edelim:
—
Jandarma karakoluna karşı meydan, cami ve avlu,hâdise için
en uygun yer...
Sonra Manisa ve bahsettiğimiz köylere gidip mahut kadroyu
tesbit ediyor; bunların sefil, esrarkeş, cahil ve ahlâksız
tabakadan olmaları gizli ajanın işini büsbütün kolaylaştırıyor.
Hele din mevzuunda abuk sabuk görüşleri, ermişlik cinneti ve
Mehdîlik özentisi dikkatini çeken Mehmed'i bulunmaz kıymette
kabul ediyor ve uzun çalışmalardan sonra onlara teklifini yapıyor:
—
Menemen'e Birinci Kânun (Aralık) ayında erkenden
gireceksiniz! Filân yer, falan cami... Namazdan sonra minberdeki yeşil
bayrağı çekip, cami ve avlu kapısını tutacak ve
«Bu bayrağın altına girmeyen, kâfirdir!» diye bağıracaksınız!
Halktan veya jandarma ve askerden üzerinize gelen olursa silâhla
karşı duracak ve mutlaka kan akıtmaya bakacaksınız. Bir kişiden
olsun, kan akıtmak şart. Hâdise büyür büyümez hemen kaçıp
başınızı kurtarmayı düşüneceksiniz! Neticede her birinize,
sana şu, sana bu, sana filân, sana da falan bankadan onarbin (bugünkü
paranın 100 misli kıymet) lira verilecek... Siz de çekip istediğiniz
yere gideceksiniz!
Gerçekten, tekliflerin bu kadar ahmak ve sahtekârına, açma
ve gülüncüne inanabilmek için, vasıflarını çizdiğimiz berduşlar
kadrosundan daha uygunu bulunamazdı. Bu tiplerden hiçbirinin dinî
bir harekete girişebilme vasfında olmaması, dinî her anlayış
ve duygudan mahrum bulunması, başlarındaki sapığın da hiçbir
din alâka ve bilgisi göstermez, eçhel bir ruh hastasından başka
bir şey ifade etmemesi, gizli tertibi, başka bir delile ihtiyaç
kalmaksızın ispat eder. Eğer böyle bir sapığın her zaman bu türlü
hareketlere müstait olduğu ve düşünmeden girişebileceği iddia
edilecek olursa cevabı hazırdır:
— Peki; o halde geriye kalanlardan hiçbiri deli olmayan,
sadece serseri ve başıboş takımından 5 veya 6 kişi, ortada
gizli bir teşvik, telkin ve menfaat vaadi olmadan nasıl bu adamın
peşine düşebilir, tımarhaneliklerin bile kabul etmiyeceği bu işi
nasıl benimseyebilir?
Misâl:
Şeyh Said isyanı, her cephesiyle rejime karşı bir
harekettir ve bunu inkâra kimsede mecal yoktur. Zira Şeyh Said,
din bilgini olmak iddiasında, şuurlu bir kimsedir, kendisine göre
bir telâkki ve muhitinde büyük bir tesir ve kadro sahibidir.
Hareketinde de, yine kendisine göre bir muvaffakiyet mantığı
olabilir.
Fakat, hepsinin birden deli olmadığı, sadece cehalet ve
hamakatte müşterek bu 6 şahsın gülünç ve maskara davranışlarında,
kendilerinden bir teşebbüse nasıl ihtimal verilebilir?
Söylendiğine göre gizli ajan, hâdiseyi çarşaflı bir
kadın kılığında uzaktan takip etmiş ve muradına erer ermez,
ancak bir erkeğe mahsus sert adımlarla uzaklaşıp gitmiştir.
Bu manzarayı aynen görenler vardır ve onlardan biri hâlâ
sağdır.
Subayları yerde kıvranırken 8 jandarmalık bir manga
askerin silâhlarını bırakıp dağılmaları, kendilerine bir işaret
verilmeksizin, mümkün olabilecek bir iş midir?
Ve nihayet en muazzam delil şudur ki: Evvelâ ölü
taklidi yaparak yere yığılan, sonra da yakalanınca ellerine
kelepçe vurulmasına hayretle bakan Zeki Mehmed şöyle bağırmıştır:
«— Hani bize para vereceklerdi. Bu ne iş?..»
Bunu da duyanlar ve duyanlardan duyanlar arasında hâlâ
hayatta bulunanlar vardır.
Sadece gaflet ve ihtiyatsızlığına ve önceden tertipli
plâna kurban giden Kubilây, topuğundan aldığı kurşun
yarasiyle yerde kıvranmaya başladığı vakit, sancak kaldırma ve
Mehdîlik ilânı hâdisesinden en aşağı 20 - 25 dakika geçtiği
halde, hükümet (otorite) ve kuvvetlerinin meydana çıkmaması nasıl
yorumlanabilir? Elde hiçbir vesika, hatıra ve müşahade olmasa
dahi, zekâ ve irfan sahibi bir göz, hadisenin bizzat akış şeklinden
gizli tertibi heceleyebilir.
Neticede belirttiğimiz vesikalar ve öne sürdüğümüz
tahlil ve teşhisler ne nispette tatmin edici veya etmeyici olursa
olsun, Menemen Hâdisesinin, kendi basit çapından dışarıya çıkarılarak
memleket mikyasında bir din adamı avına vesile edildiği riyazî
bir hakikattir. Eğer tertip yoksa bu sürek avına lüzum nedir?
SAVCININ AĞZINDAN
Menemen Hâdisesinin peşinden derhal o mıntıkada örfi
idare ilânı... Yine tertibin yeri geldi.
Ne oluyoruz?.. Hâdise o anda bastırıldığına ve birkaç
muvazenesizin eseri olduğuna göre, devletin umumî ve tabiî
mevzuatı, gereken takibi yürütmeye ve suçluları cezalandırmaya
yeterli değil midir?
Değildir!!
Zira evvelâ Menemen'in peşinden de, kaydetmiş olduğumuz
gibi, bütün vatanı noktalayan din büyüklerinin mahvedilmeleri lâzımdır.
Bunun için de örfî idare gibi, dediği dedik ve normal kanun üstü
bir usul, şart.
Tımarhane kaçkını üç beş serserinin esasta gülünç
hareketine karşı örfî idare ilânı, hükümetin ya budala, ya
donuna edecek kadar ödlek, yahut da ne şu, ne bu; bahanelerin en
sefili peşinden koştuğuna delâlet eder.
Şimdi hâdiseyi «Divan-ı Harb-ı Örfî» isimli, Örfî
İdare Harp Divanı Mahkemesi Savcısının resmî ağzından ve
iddianamesinden dinlersek, (realite)lere uymayan ve örtülmek
istenen noktalardan gizli tertibi büsbütün sezebiliriz.
Üslûp ve lisan zaafı kendisine ait olmak üzere işte
Harp Divanı Savcısı Hidayet Bey'in ağzından, aynen:
«—
Devlet kuvvetleri aleyhine suç işlemekten ve tekkelerle
zaviyelerin kapatılmaları kanunlarına karşı gelmekten sanık.»
………………………
«Mehdilik
dedikodusu Manisa'da duyulmuştur. İşte hükümetin keyfiyetten
haberdar olduğu işitilince Girit'li Mehmed'in emriyle köy yakınındaki
çamlıkta Mehmed'in kardeşi Hacı İsmail ile Hoca Mustafa tarafından
bir kulübe inşa ediliyor. Bu kulübede tam bir hafta esrar içilmek
suretiyle zikre devam eden sanıklar, 1930 yılı Aralık ayının
23 üncü Salı günü Menemen'e gitmek üzere yola çıkmayı
kararlaştırıyorlar.
Salı
gecesi esrarkeş Mehdî, başta (Kıtmir)adını verdikleri köpek
de dahil, hep beraber yola çıkıyorlar. Evvelden haberdar edildiği
için, Görece köyünün berisindeki kömür ocağında, Hacı İsmail
oğlu Hüseyin (tam babasiyle birlikte asılacağı zaman, sehpanın
yanından kaçıp dağa çıkan, sonra yakalanarak Menemen'e
getirilerek hakkındaki idam cezası infaz olunan şahıs) tarafından
yakılan ateşte ısındıktan ve oraya, yine evvelden haberdar olduğu
için Göreceli Mustafa oğlu Abdülkerim'in (bu sanık muhakemesi sırasında
ağır hastalanıp İzmir Memleket Hastahanesinde tedavi altına alınmışken
eceli ile öldüğünden hakkında verilen ölüm cezası yerine
getirilememiş ve sukut etmiştir) getirdiği yemek de yenildikten
sonra, bunların yol göstericiliği ile Menemen yolunu tutuyorlar.
Kafile
Haşarılar geçidine varınca, kayıkçı Mehmed'in kayığı ile
karşı tarafa geçiyorlar. Sanıklar Menemen kenarına
geldiklerinde, Zeytinlik'te biraz durup dinlendikten sonra, Girit'li
Mehmed, avanesinin hepsine çifte çifte esrarlı sigara dağıtıyor,
hepsi dumanlı ve sarhoş kafalarla Menemen'e giriyorlar ve saat altıyı
yirmi geçe Müftü Camii'ne gidiyorlar.
Savcı, biraz sonra göreceğimiz gibi, (realite)leri sade
gizleyici değil, tahrif edici tarzda iddiasına devam ediyor:
«Bu
camide Nalıncı Hasan, o (inna Fetahnâleke) sûresini okuyarak
mihraptan bayrağı alıyor. (Bu sanık ölüm cezasına çarptırılmışsa
da yaşının küçüklüğü sebebiyle idamdan kurtulmuş ve cezası
24 yıl ağır hapse çevrilmiştir) Hep birlikte cami içinde
bekliyorlar ve camie gelenleri Mehdî (yâni Giritli Mehmed) yine
davet ediyor ve Mehdî olduğuna dair bunun nişanesi olan Kıtmir
dedikleri köpeğini kendilerine gösteriyor.
Namaz kılındıktan
sonra sahte Mehdî, cemaati bayrak altına davet etmeye başlıyor
ve bu davete icabet eden, isimleri meçhul bazı şahıslar,
bunlarla birlikte Belediye Meydanına doğru ilerliyorlar. İçlerinden
Abdullah oğlu Müezzin Hafız Ahmed (idama mahkûm edilip asılmıştır),
sanıklar camiden çıktıktan sonra minareye çıkmış, minareden
silâh atmış ve kendi ifadesine göre, etraftan gelecek 70.000 kişiyi
beklemeye başlamıştır.
Müftü
camiinden alınan bayrak burada Menemenlilerden Arabacı Hüseyin
(idama mahkûm edilmiş ve asılmıştır) tarafından meydanlığa
açılan bir çukura dikiliyor. Sanıklar tekbirlerle bu bayrağın
etrafında dönerlerken, jandarma yazıcısı Ali Efendi olaydan
haberdar edildiğinden arkadaşları dört nefer jandarmaya silahlarını
almalarını tenbih etmiş ve kendilerini beklemeden doğruca
Girit'li Mehmed'in yanına giderek ne istediklerini sormuş, Mehdi
Giritli Mehmed de bu jandarma yazıcısına hitaben:
—
Git, kumandanına haber ver de o gelsin! Bana top, kurşun işlemez!
demiştir.
Bunun
üzerine geri dönen Ali Efendi, durumdan Jandarma Bölük Kumandanı
Fahri Beyi haberdar etmiştir. Vak'adan haberdar edilen Fahri Bey,
doğruca âsilerin yanına giderek tam bir asker tavriyle Mehdî'ye
hitaben:
—
Ne istiyorsunuz? Buradan derhal dağılın!
Diyor.
Buna Girit'li Mehmed de:
—
Ben Mehdiyim. Şeriatı ilân ediyorum! Bana kimse mukavemet
edemez! Çekil karşımdan!
Cevabını
veriyor, Bu söz üzerine âsiler orada toplanan seyirci Menemen
halkı tarafından el çırpmak suretiyle alkışlanıyorlar.
Durumun
vahametini anlayan Jandarma Bölük Kumandanı Fahri Bey, tedbir
almak üzere oradan hükümete gelip bu gibi hâllerde kanunun
icaplarına uyarak alaydan asker ve kuvvet istiyor ve telefon başında
askerle yola çıkan Kubilây Bey adındaki ihtiyat subay vekilinin
gelmesini beklemeye başlıyor.
İhtiyat
Zabit Vekili Kubilây Bey süngü takmış askerini, Belediye
meydanlığındaki kahve önünde bıraktıktan sonra, kendisini öne
atarak, âsilere dağılmalarını söylüyor ve Mehdîlik taslayan
Girit'li Mehmed'i kolundan tutarak çekiyor. Buna Girit'li Mehmed
silâh atmak suretiyle mukabele ediyor ve Kubilây Beyi ağır
surette yaralıyor.»
Savcı, tertibi gizlemeye hizmet edici şekilde, fakat hiç
bir şeyden haberi olmadığı için, birçok yerde ipuçlarını
meydanda bırakarak devam ede dursun:
«Yaralanan
Kubilây yine tam bir metin asker tavrıyle oradan ayrılıyor,
arkasından ikinci defa atılan kurşun kendisine isabet etmeden, hükümetin
arkasındaki avluya kendini atıyorsa da aldığı birinci kurşun
yarasından bitap düştüğü için uzaklaşamıyor, oraya yığılıyor.
Yaralı Kubilây Beyin oraya düştüğünü her nasılsa haber alan
Mehdi Giritli Mehmed, askerin kaçmasından ve halkın el çırpmasından
ve bu suretle kendisine gösterilen müzaheretten cür'et alarak
ortalığa dehşet havası salmak için bu anda cinaî bir rol
yapmak istiyor, sanıklardan Ali oğlu Hasan'ın torbası içindeki
bağ bıçağını derhal aldıktan sonra Şamdan Mehmed'le birlikte
yaralı Kubilây Beyin yanına gidiyor, bıçağı ile bu vazife
kurbanı Türk delikanlısını, bir koyun boğazlar gibi, boynundan
keserek kellesini alıyor ve Türk ordusunun genç bir subayı ve
asil bir Türk evlâdı, tam bir canavarca hisle şehit ediliyor.
Bununla da kanmayan Mehdi, kesik kafa ile biraz gezdikten sonra,
kesik kelleyi meydanlığa getirip dikili bayrağın üzerine takıyor
ve bu kanlı facia karşısında hissiz kalan Menemen halkı tarafından
ikinci bir alkış tufanı başlıyor. Bu arada bayrağın
tepesinden yere düşen kesik başı, bayrak üzerinde durmasını
sağlamak için elektrik direğine bayrağı bağlamak isteyen Yusuf
oğlu Kâmil (idam edilmiştir) tarafından koşarak ip getiriliyor
ve kanlı sancak ihtimamla elektrik direğine bağlanıyor.
Bu sıralarda
alaydan yetişen diğer müfrezeler ve aynı zamanda hamiyetli ve
namuslu iki bekçi ile âsiler arasında başlayan çarpışmada,
Mehdî Giritli Mehmed, Şamdan Mehmed, Sütçü Mehmed vurulup ölüyorlar.
Emrullah oğlu Mehmed Emin yaralanıyor, bu meyanda âsilerle çarpışan
iki bekçi de şehid düşüyorlar. Asilerden Nalıncı Hasan ile oğlu
Hasan da halk arasından kaçıp sıvışıyorlarsa da Manisa'da
yakayı ele veriyorlar.»
Vak'aya dair Savcının serdiği (nötr) tarafsız olması
gereken bilgilerle bizimkiler arasındaki küçük farkların hiçbir
değeri yoktur. Öyle veya böyle... Esas ve ana çizgiler aynıdır.
Şu var ki, biz sağladığımız bilgi unsurlarını, konferans için
gittiğimiz Manisa'dan ve faciaya bizzat şahit olmuş yaşlı - başlı
insanlardan devşirmiş ve doğruluklarından emin bulunuyoruz. Amma
Savcının (nötr) tarafsız olmayan ve indi mütalâa ve kasdi
ifade tarzına kaçan iddia ve izahlarında, kendisi hiç bir şey
bilmese de, aldığı direktife göre, tezatlar içinde yüzdüğünü
ve âdeta tertibi belli edici mantıksızlıklara düştüğünü gözden
kaçırmıyoruz.
Şöyle ki:
Savcı, hâdiseyi Menemenliler tarafından benimsenmiş ve
şiddetle alkışlanmış göstermekle Menemen'in öldürücü bir gözdağı
alması kararına (Bursa'daki karar) mesnet tedarik etmeye çalışmaktadır.
İddia hakikate zıddır; halk cinayet sırasında dehşet ve
nefretle kaçışmıştır ve zaten alkışlamış olsaydı yalancı
Mehdî'nin peşine düşmesi icap edeceği aşikârdır.
Yine, Savcı, Hafız Ahmed'i hükümete haber vermemiş ve
minareden silâh atmaya başlamış olmakla suçlandırırken farkında
değildir ki, bu kadar tumturaklı (mizansen) sahneye koyuş içinde
bizzat hükümetin nerede olduğu ve nasıl olup da haber alamadığını
düşünmek borcundadır. Yâni hükümet haber almak için, silâhlar
patlar, tekbir sesleri yükselir ve kıyamet koparken Hafız Ahmed'e
mi muhtaçtı?
Diğer noktalardaki zaaflar ise teker teker gösterilmeye
değmez.
Divan-ı Harp Savcısının öz kaleminden ve ağzından çıkan
iddia, iki bekçinin mitralyöz ateşiyle ölümünü isyancılara yükleyecek
kadar tahrifli olduğu bir yana, hükümetin iş neticeleninceye dek
seyirci kaldığını ve böylece ne acemi bir tertip karşısında
bulunulduğunu göstermeye yeter. Akıl ve insaf sahiplerinin başka
bir vesikaya ihtiyaçları yoktur.
ŞAHİT
KONUŞUYOR
Menemen Hâdisesi münasebetiyle Manisa ve civarını
tarayan, en küçük toz tanesine bile müsamaha göstermiyen taraf,
faillere ait mahallelerin muhtarını, manavını, kahvecisini,
bakkalını, fırıncısını, ayakkabıcısını hâsılı dünya gözüyle
bu adamları görmüş kim varsa hepsini birden topluyor. Manisa'da
dinle alâkalı herkes hacı, hoca, müezzin, vaiz, imam, çuvalın
içinde... Hattâ bu hocalardan ilim ve faziletiyle tanınmış Hafız
Ahmed, hâdiseden kısa bir müddet evvel bir rüya görüyor ve
zevcesine diyor ki:
— Rüyamda beni eşek arılarının soktuğunu gördüm!
Galiba, hem de zâlimler elinde can vermek üzere, sonumuz geldi!
Keramet çapındaki bu rüya şöyle gerçekleşiyor: Hâdisenin
hemen arkasından yüzlerce emsaliyle beraber Hafız Ahmed'in de
evini arıyorlar ve bula bula 99 luk, büyük bir tesbih ele geçiriyorlar.
Bu âlet, tesbihin her tanesine bir insan başı düşmüşcesine,
Hafız Ahmed'i 99 kelle devirmiş bir insan sıfatiyle darağacına
kadar sürükleyecektir.
İşte bu tarama esnasında tevkif edilip bir yıl hapis
cezasıyle kurtulan, o zaman 50, bu kitabın ilk baskısında 87 yaşlarında
bulunan esnaftan bir şahıs bana kelimesi kelimesine aynen, şunları
anlatmıştır:
«— Ben o zaman kurabiye yapar ve satardım.
Geçimim bu yüzdendi. Geceleri dışarı çıkmak âdetim değildi.
Zaten çıkacak vakit bulamazdım. Gece yoğurduğum hamuru sabaha
karşı kurabiye yapar ve sonra fırına götürerek pişirirdim.
Menemen olayının ertesi günü, yani 24 Aralık sabahı yine fırına
gitmiştim. O sırada mahalle berberi yanıma geldi ve bana, bizim
mahalle divanelerinin, Menemen'de büyük bir hâdise çıkardığını,
bir zabit kestiğini ve askerle çatıştığını söyledi. Ben şaşırdım
ve bunları ilk defa kendisinden öğrendiğimi söyledim. O gün akşama
doğru mahallenin bellibaşlı adamlarının, muhtarından ayakkabıcısına
kadar hepsini polislerin götürdüğünü duyduk. Herkes telâş ve
her ân (beni de alıp götürürler) korkusu içinde... Daha bazılarını
götürdüler, 25 Aralık günü sabahleyin evimin kapısı çalındı,
iki polis beni alarak Malta karakoluna götürdüler. Burada kısa
bir sorgudan sonra evimi aramaları için geri döndük. Yanımdaki
polisin ismi... Tamam, hatırladım (Ahmed Nuri)... Evi aradılar,
taradılar, bir şey bulamadılar. Yalnız Ahmed Nuri, sanki bir
cinayet belgesi bulmuş gibi, her müslüman'ın evinde var olması
gereken (Envâr-ül Âşıkin) adlı kitabı buldu ve (bu yeter, bu
insana her şeyi yaptırır!) dedi. Beni oradan alıp Balık Pazarı
Karakoluna, daha sonra da Menemen'e, Askeri Kışlaya götürdüler,
orada hapsettiler, Ertesi gün diğer arkadaşlarla beraber Divan-ı
Harbin huzuruna çıktık. Reis Mustafa Muğlalı bana diğer zanlıları
göstererek,
(Bunları tanıyor musun?) dedi. (Aynı
mahallede oturuyoruz, bazılarını şahsen tanırım, bazılarını
da karşıdan görmüşlüğüm vardır. Zaten çoğu akranım değildir)
dedim. Reis, birden mevzuu değiştirerek bana şu suali sordu:
(Sakalı ne zaman ve neden bıraktın?).. (Ben 50'yi aşkın bir
insanım, sakal Hz. Peygamberin Sünnet-i Seniyesidir. Hükümet
zaten sakalı yasak etmemiştir) cevabını verdim. Ve bana şu anda
hatırlayamadığım birçok sual daha sordu. O gün Paşaköylü
ismail ile beraber üç dört defa mahkeme huzuruna çıkardılar.
Bir gün hapishanede ikindi namazını kılmış, toplu hâlde
oturuyorduk. Bir ara gardiyan geldi: Tok bir sesle (hiç kıpırdamayın,
sadece ismini okuyacaklarım eşyası ile beraber dışarı çıksın!
Sakın pencereden dışarı bakmayın, yoksa ateş edilir!) dedi.
Bunun akabinde elindeki bir kâğıdı okumaya başladı. O gün iki
üç posta hâlinde tam 33 kişiyi götürdüler. Ben askerlikte
jandarmaydım, bu numaraları bilirdim, pencereden bakayım dedim.
Hiç unutmam, Hacı Hilmi Efendi (Sakın ha!) dedi; (Ateş ederler,
bakma!..) Buna rağmen başımı pencereye doğru uzattım ve dışarısını
gözlemeye başladım. Aşağıdaki manzara şöyle idi: Koğuşun
önü birçok arabayla dolu... Her çıkanın neyi varsa hepsini aldılar,
ellerini arkadan bağlayarak arabalara bindirdiler ve götürdüler.
Ben, gidenlerin yüzde yüz öldürüleceğini anlamış, mahzun düşünürken,
koğuşun kapısı açıldı, içeri giren gardiyan (arkadaşlarınız
başka hapishaneye nakledildi, rahat durun!) dedi.»
Şahit, 87'lik nuranî ihtiyar devam ediyor ve lâfı,
bizim:
— Asılanların nerede ipe çekildiklerini biliyor
musunuz?
Sualimize getiriyor:
«— Evet! Menemen istasyonunun yanında, şimdiki
Kubilây Okulunun yanında, kışlada... Onları ramazan ayında
kadir gecesine iki gün kala , oruçlu olarak astılar! Biz, akıbetimiz
ne olacak diye düşünürken 33 kişinin idamından bir gün sonra
koğuşun tam karşısına 33 ip, 33 sehpa, 33 gömlek getirip orada
bir hafta bıraktılar. Koğuşta bu hâdisenin dehşetinden bayılanlar
bile oldu. Sehpalar bahçede iken İzmir'den yolcusu gençler olan
bir tren geldi. Ve bu gençler yumruklarını bizim koğuşun
penceresine doğru kaldırarak, (hepinizi asacağız, keseceğiz)
diye bağırdılar. Muhakeme sırasında Hacı Hilmi Efendi bir gün
mahkemede şöyle haykırdı: (Ben Yunan işgalinde, Manisa'da iken,
Aynalı Camiinde Yunanlılar Kur'ân-ı Kerîm'i parçaladılar.
Bunu görünce üzerlerine atılmış, onlarla mücadele etmiştim.
Sonra beni yakaladılar, dövdüler, zulmettiler. Vatana dönünce mükâfatım
bu mu olacaktı?) Sonra başını hadise kahramanlarından Nalıncı
Hasan'a çevirerek: (Okuttuğum Kur'ân-ı Kerim hakkına söyle; bu
olayla bir ilgim var mı?) diye sordu. Nalıncı Hasan, (yoktur!)
dedi. Eğer (vardır) dese Hacı Hilmi'yi de asacaklardı belki...
Onun için ona sadece hapis cezası verdiler.»
Şahide sorduk:
—
Esrar içilerek girişilen hâdiseden sonraki aramalarda,
faillerin üstünde ayrıca esrar bulundu mu?
«— Buldular!.. Hattâ mahkemede Savcı
bunun dirhemini dahi söyledi; fakat geçmiş gün, unuttum!»
—
Bu adamların hâdiseyi esrar içtikten sonra çıkardıkları
anlaşılınca bu işin hacılık ve hocalıkla ilgisi olmadığı
ortaya çıkmıyor mu? Serseri ve berduş takımının dinle ne
ilgisi olabilir?
«— Önceden alınmış bir kararı bunların
esrarkeş ve serseri olması değiştiremez. Suçluların ceplerinde
esrar bulunduğunu söyleyen aynı Savcı, bu noktaya hiç dikkat
etmeden 36 kişinin idamını istedi! Mahkemenin hak ve hakikatle
rabıtasını, varın siz tâyin edin! Biz bu işin önceden
derlenip çatılmış olduğuna inananlardanız!»
—
Bu işi takibe memur olanlar arasında hiçbir vicdan ve
insaf şahlanması gösteren olmadı mı?
Muhatabımız, gözlerinden inen iki damla yaş, cevap
verdi:
«— Nasıl olmaz!.. Fakat emre karşı
gelebilmek ne mümkün!.. Bakın, size korkunç bir misal. Bir duruşma
sırasında Menemen Örfî İdare Kumandanı Paşa, şöyle haykırdı:
(Bunların hepsi, kömürcü, fırıncı, ayakkabıcı, kahveci çırağı...
Bunlar mı inkılâbı yıkacak, devirecek?..)
—
Daha başka hâtıralarınız?
«— Meselâ: İsmini hatırlayamıyacağım
bir hocayı, inanmazsınız tâ Sarıkamış'tan getirdiler. Bu zat
mahkemede şöyle bağırıyordu. (Ben Sarıkamış'lıyım.
Menemen'in Türkiye'nin neresinde olduğunu dahi bilmem! Bu hâlde
olayla ne ilgim bulunabilir? Bu hocayı tam 7 seneye mahkûm
ettiler!»
—
Şeyh Esad Efendi ile hiç konuştuğunuz oldu mu?
«— Hayır! O devamlı hastahanede kaldı
ve orada öldü. Yalnız oğluyla aynı koğuştaydık: zaman zaman
konuşurduk. Faziletli bir insandı.»
—
Hüküm giydikten sonra cezanızı Menemen'de mi çektiniz?
«— Hayır! Bizi tam Kadir gecesi, yânî
1931 yılının Şubat ayında Ankara'ya gönderdiler. Cezamı orada
tamamladım.»
BİR
NUMARALI İNSAN
Menemen Hâdisesinde hedef tutulan (1) numaralı insan
Erbil'li Şeyh Esad Efendi'dir. Bu zatın verdiği ilk şüphe ve
dehşet hissini de, Bursa'da karşılıklı iki otel arası (Adapalas
ve Hakkı Paşa Otelleri) geçen hâdiseyi anlatır ve onu tertibin
başlıca vesikası diye gösterirken belirtmiştik.
Menemen Hâdisesine beş ay kala cereyan eden Bursa konuşmaları
ve peşinden alınan kararları âdeta ispat edici, vesika değerinde
bir vakıa vardır ki, o da, toplantının hemen arkasından basına
(dikte) edilen şeyh ve şeyhlik aleyhindeki yayınlardır. Evet;
durup dururken, basın, birdenbire tarikatçılar, bilhassa Nakşîler
aleyhinde bir kampanyaya girişmiş, böylece, Japonya'da zelzele
habercisi, renk değiştiren bir nevi balık gibi, anlayana
ilerideki felâketi ihtar edici bir rol oynamaya başlamıştı.
Bu gazetelerin başında o zamanların en çok satan «Vakit»
gazetesi vardır. Bu rejim bağlısı gazetenin 18 Temmuz 1930
tarihli nüshasını açalım:
ERENKÖYÜNDE BİR DEDİKODU:
YÜZLERCE MÜRİDİ OLAN BU ESRARENGİZ ŞEYH KİMDİR
«Son zamanlarda bütün Erenköyü ve civarı
halkının dilinde dikkate şayan bir dedikodu dolaşmaktadır.
Beyaz bir konak etrafında temerküz eden bu dedikodular Polis Müdüriyetine
kadar aksetmiştir.
Söylentiler, Erenköyünün hücra bir köşesinde,
çamlıklar arasında saklı bir köşkte, gizli âyinler yapıldığı,
gündüzleri de bu ibadethanede oturan ihtiyar bir şeyhin çocuk,
kadın, erkek, yüzlerce kişi tarafından ziyaret edildiği
mahiyetindedir.
Yine rivayetlere göre bu beyaz konak yalnız
civarın, çok daha geniş sahada oturan halk içindeki cahillerin,
safdillerin nazarında ulvî bir mabet telâkki edilmekte, muhterem
şeyh efendi, hastaları iyileştiren, bir ermiş olarak tanınmaktadır.
Bu şeyh efendinin şöhreti tâ Trabzon ve Of
sahillerinden, Antalya, Adana havalisine kadar yayılmış ve her
mevsimde buralardan bazı biçareler, işlerini güçlerini bırakıp,
türlü türlü hediyelerle gelerek şeyh efendiye istirhamlarda
bulunmaya başlamışlardır.
Mesele ile biraz yakından alâkadar olursanız
duyacağınız şeyler şunlardır: Erenköyünde, Kazasker camii
civarında, (E...» efendi adında 99 yaşlarında, (yaşı bile yanlış) beyaz sakallı bir şeyh vardır. Bu zat tekkelerin ilgasından
sonra meçhul bir semtten Erenköyüne gelmiş ve aradan çok geçmeden
muhitte dedikodulu bir alâka uyandırmış ve herkes bunun
kerametinden bahse başlamıştır.
Biraz sonra şeyhin oturduğu evde kalabalık
bir mürid kafilesiyle âyin yapıldığı, onun ayrı ayrı
topluluklara vaiz ve irşadlarda bulunduğu ve her istiyenin bir
tekke imiş gibi burada günlerce yatabildiği şayi' olmuş, iş büyümeğe,
dallanıp budaklanmaya başlamıştır.
Bu sıralarda (E...) efendinin müridlerinden
(Z...) Paşanın yakını (S...) hanım, şeyhin şimdi oturduğu
beyaz konağı ona satın almış, diğer bir mürid köşkü boyatmış,
bir başkası da baştan aşağı muşamba döşetmiş, atlas
perdeler, mobilya, hattâ siyah bir fayton araba ile iki at alarak
şeyhin istirahatını temin etmiştir.
Her gidenin mutlaka bir şey götürdüğü,
uzaktan gelenlerin, kimsesi olmayanların bir imaret gibi orada yatırıldıkları,
iaşe edildikleri söylenmektedir.
Bunlara nazaran şeyh efendi, yeşil çamlıklar
içinde gömülü beyaz köşkünde beş para masraf etmeden bir
cennet hayatı yaşamakta, tenekelerle yağ, un, kahve, şeker, hattâ
çikolata; sağdan soldan yağmaktadır.»
Bu saçma - sapan (Fantoma) üslûbiyle kaleme alınan yazının
garaz ve muradı üzerinde hiçbir tefsir zahmetine değmez.
Tâ Temmuz ayında, Aralık ayının faciası hazırlanmaktadır.
Basındaki şeriat ve tarikat adamlarına başlayan hücumun
bir hükümet diktesi olduğu şundan bellidir ki, Menemen
Muhakemesi başlar başlamaz, savcılık, resmî ve şifreli telle
hemen «Vakit» gazetesindeki yazıyı istemiş, bununla da
kalmayarak İstanbul Polisine talimat gönderip bu yazıya karşı
ne yapıldığını sormuş ve Şeyh Es'ad Efendi hakkında bilgi
talep etmiştir.
Danışıklı döğüşü görüyor musunuz?
Hükümetin daha evvel tertiplediği vesikalar, sonra yine
onun telkiniyle hüccet teşkil ettiriliyor.
İşte, yine kelimesi kelimesine aynen polisin Savcılığa
verdiği rapor:
«Vakit gazetesinin 18 Temmuz 1930 tarihli nüshasında
intişar eden (Erenköyde bir dedikodu) serlevhalı makale üzerine
o zaman yapılan tahkikatta bu şeyhin uzun müddetten beri tarassut
altında bulundurulan Erbilli Şeyh Esad Efendi olduğu ve bu zatın
331 (Milâdı 1915) senesinden çok evvel memleketi olan Erbil'den
İstanbul'a gelerek han, otel köşelerinde yaşamakta iken intisap
ettiği ve vükelây-ı sabıkadan merhum Derviş Paşanın iane ve
yardımı ile Şehremininde kâin ve şimdi kapalı bulunan (Kelâmi)
dergâhına şeyh tâyin edilerek birçok rical ve vükelânın
teveccühünü celbetmesi ve az zamanda halk üzerinde büyük nüfuza
sahip olması üzerine devrin padişahı Abdülhamid'in şüphesini
uyandırdığından Erbil'e sürüldüğü ve meşrutiyetin ilânından
sonra tekrar İstanbul'a gelen şeyhin adı geçen tekkede âyin
yapmaya başladığı ve biraz sonra da Bab-ı Meşihata âza ve bilâhare
Meclis-i Meşayihde riyasete terfian tayin kılındığı ve o
babdaki kanun hükümlerine tevfikan tekkesinin kapatılmasından
sonra Erenköyde Ziya Paşa köşküne naklederek bir müddet kira
ile oturduktan sonra, iki sene evvel şimdi oturduğu Şevki Paşa köşkünü
Erbildeki emlâkini satmak suretiyle tedarik ettiği para ile 2000
liraya satın alarak bu köşkte bazı tamirat ve tadilat yaptırarak
oturduğu ve bundan başka gerek Erbil, gerekse İstanbul'da müteaddit
ev ve dükkânları bulunduğu ve kendi malı bulunan iki eşeği
satıp üzerine de bir miktar para ilâvesiyle 80 liraya bir körüklü
araba ve bir at aldığı, maamafıh seksen yaşlarında bulunan
mumaileyhin evine Konya'dan ve diğer mahallerden birçok zengin
ziyaretçiler gelerek kendisine para yardımında bulundukları ve
hediyeler de getirdikleri dosyasında mevcut malûmattan anlaşılmış
ve keyfiyet 25 Ağustos 1930 günü Dahiliye Vekâlet-i Celilesine
de tafsilen arzedilmişti.
Daima takibimiz altında bulunan Şeyh Esad'ın
köşküne, Konya ve sair vilayet halkından birçok misafirlerin
geldikleri ve hediyeler getirdikleri ve cuma günleri İstanbul'dan
birçok misafirler gelerek şeyhi ziyaret ettikleri ciheti de ayrıca
Vekâlet-i Celileye bildirilmişti.
Fakat âyin ve zikirler yapılmadığı gerek
haricî tarassutlarımızın verdikleri raporlar ve gerekse dahile nüfuz
çareleri düşünülerek, eskiden şeyhi tanıyan ve bu sebeple şeyhin
evine hizmetkâr suretiyle sokulan teşkilatımıza mensup bir
memurun validesinden alınan malumattan anlaşılmakta idi.
Nakşı tarikatını ihya ve inkişafına hadim
olmak üzere ve kanunen müdahaleyi davet ettirecek bir şekil ihdas
edebilmek gayesiyle Konya vilâyetinde hadis olan bir meseleden
dolayı mezkûr vilâyete yazdığımız tahriratta Şeyh Esad
Efendi'nin tevsi-i tarikat için Konya'da şebeke teşkil ettiği
hakkında evrak-ı tahkikiye tanzimine kifayet edebilecek derecede
bir malûmat mevcutsa, ifadelerin zaptedilerek gönderilmesi yazılmış
ve tevessül kılınan kanunî yollar ile de bu noktanın ihzarına
medar olacak müsbet bir cevap alınamamıştı.
Binaenaleyh Şeyh Esad'ın dikkati calip halleri
dolayısiyle tekkelerin daha kapatılmalarından evvel nazar-ı
dikkati celbederek tarassut altına alınmış ve hakkında malûmat
istihsal olundukça Dahiliye Vekâlet-i Celilesiyle muhabereler
cereyan eylemiş olduğu maruziyle İstanbul Cumhuriyet Müdde-i
Umumiliği cânib-i âlisine takdim kılınır.
9 ŞUBAT 1931
POLİS MÜDÜRÜ
Bu rapor namuslucadır ve Polisçe, Efendinin kanun dışı
bir harekette bulunmadığı, köşkünü de öz parasıyle aldığı
itiraf edilmektedir. Hattâ Şeyhi suçlu çıkarmak için ıkınıp
sıkınan Polis hiç bir şey bulamadığını açığa vurmaktadır.
GERÇEK
ŞEYH ESAD
Menemen Divan-ı Harbinin isteğiyle İstanbul Polis Müdürlüğü
tarafından gönderilen raporda, hayatının bazı noktaları doğru
haber verilen Şeyh Esad Efendi, gerçek biyografya çerçevesi içinde
aşağıdaki hayat çizgilerini arzeder:
19 uncu asrın ortalarına doğru Musul'a 50-
60 kilometre
mesafede Erbil kazasında dünyaya geliyor. Orada ve daha ziyade din
sahasında tahsil gördükten sonra, Nakşı Şeyhi Tâhâ Harirî'ye
intisap ediyor ve kendisinden 24 yaşında icazet alıyor. Zahir ve
bâtın ilimlerinde devamlı bir gayret gösteriyor ve zengin bir
bilgi hamulesi kazanıyor. Aynı zamanda Şeyh Abdülmecid Refkânî
isimli bir şeyhten de Kaadirî icazeti almıştır.
1304 (1883)de, aşağı yukarı 40 yaşlarında, İstanbul...
Aldığı icazetler, İstanbul'da, Meşihat, (Şeyhülislâmlık
makamı) tarafından tasdik ediliyor. O da irşad işiyle meşgul
olmak üzere bir mekân istiyor. İsteğini kabul ediyorlar ve
kendisine, Kocamustafapaşa taraflarında, «Kelâmî Dergahı»
isimli binayı veriyorlar.
Kısa zamanda İstanbul'u saran ve havada alâka pırıltıları
çizen bir isim:
— Erbilî Şeyh Esad Efendi Hazretleri...
Etrafında geniş bir mensuplar halkası kuruluyor ve
bunl |