|
FİLİSTİN
EYLEMLERİNDE "NEDEN SİVİLLER ÖLDÜRÜLÜYOR?"
Filistin
meselesiyle ilgili sorularda en çok gündeme gelen konulardan biri
“şehadet eylemleri”dir. Biz Allah’ın izniyle bu eylemler
konusunda değerli kardeşlerimizi aydınlatmak için muhtelif çalışmalar
yaptık. Bu eylemlerin şer’i cihetiyle ilgili olarak ilim adamlarımızın
ortaya koyduğu delilleri teker teker derleyerek geniş bir dosya
oluşturduk.
Ayrıca bu
eylemlerin stratejik cihetiyle ilgili olarak gerek basın organlarının
sorularına cevap vermek, gerekse özel araştırma dosyaları hazırlamak
suretiyle değerli kardeşlerimizi aydınlatmaya çalıştık. Biz
Allah izin verirse bu konuyla ilgili tüm çalışmalarımızı tek
bir dosya halinde birleştirmeyi hatta gerekli imkanı bulabilirsek
kitaplaştırmayı planlıyoruz. Ancak bunun bir vaad değil, arzu
olduğunu başta belirtmek istiyorum. Yüce Allah’tan da bizleri
bu arzumuzu gerçekleştirmeye muvaffak kılmasını diliyorum.
Bununla birlikte değerli okuyucularımızdan konuyu daha ayrıntılı
bir şekilde incelemek isteyenler için, yazımızın sonuna ilgili
dosyaların linklerini koyduk. Bu linkleri tıklayarak konuyla
ilgili diğer yazılara da ulaşabilir ve ayrıntılı bilgilere
sahip olabilirsiniz.
İstişhadi
eylemlerle ilgili olarak en çok gündeme getirilen konulardan biri
de bu eylemlerde sivillerin öldürülmesi konusudur. Hatta
okuyucularımızdan biri: “Bir gemide dokuz tane suçlu bir tane
masum olsa o gemiyi batıramazsınız” şeklinde bir hüküm
ortaya koymuştu. Oysa normal hukuk şartlarında bir gemide bin kişi
olsa ve bini de suçlu olsa yine o gemiyi batıramazsınız. Çünkü
suçlulara ancak o suçlar için layık görülen cezalar uygulanır.
Bir insanın herhangi bir suç işlemesi hemen onun bindiği gemiyi
batırmayı haklı kılmaz.
Hatta işlediği
suç idam cezasını gerektirse bile. Ama bu konudaki hüküm savaş
hukuku için ölçü değildir. Savaş hukukunun hükümleri ile barış
ortamında uygulanması gereken hükümler farklıdır. Biz
Filistin’deki direnişçilerin eylemlerinde sivillerin öldürülmesiyle
ilgili değişik yazılar yazdık. Ancak bu konuyla ilgili sorular sürekli
gündemde olduğundan burada bu konuyu biraz daha ayrıntılı ve
etraflı bir şekilde ele almak istiyoruz.
Siviller
Kimlerdir?
Günümüzde
“sivil” kavramı genellikle giyimle irtibatlı olarak kullanılmaktadır.
Bu kavramın kapsamı sadece giyime indirgendiğinden dolayıdır ki
omuzlarında silah taşıdıkları halde giyimleri “sivil”
olanlar, hep o “masumlar (!)” grubuna dahil edilmektedirler. Günümüz
kamuoyunun bu realitesini Filistin gerçeği bütün açıklığıyla
ortaya koymaktadır.
Filistin topraklarına
yerleştirilmiş yerleşimcilerden “sivil” diye
nitelendirilenlerin Filistinlilere yönelik saldırıları
askerlerin saldırılarından geri kalmadığı hala sivil-asker ayrımında
giyimin, kıyafetin esas alındığını görmekteyiz. Bu açıdan
“İsrail’in Sivilleri”nin neler yaptıkları konusunda bizim
kapsamlı bir dosyamız ve birçok haberimiz bulunmaktadır. Ancak
burada önce kavrama bir açıklık getirmek gerekmektedir.
Esas
Olan Suça Ortak Olmaktır
Herhangi bir savaşta
bir kimsenin saldırıya hedef olmasını haklı kılan temel sebep,
o savaşta aktif veya pasif bir şekilde rol almak yani suça ortak
olmaktır. Hatta bir kimse sadece aklıyla ve tecrübesiyle savaşa
iştirak etse bile onun öldürülmesi İslam’ın savaş hukukuna
göre caizdir. Nitekim Huneyn çarpışmasında Müslümanlardan
Rabi’a ibnu Rufey es-Sulemi, müşriklerden Düreyd ibnu’s-Simme’yi
öldürdü. Oysa Dureyd yüz yaşını geçkin, yani savaşa fiilen
katılamayacak kadar düşkün bir insandı.
Ama görüşleriyle
ve tecrübesiyle müşriklere yardımcı oluyordu. Bu öldürme olayıyla
ilgili haber Resulullah (s.a.s.)’a ulaştığı halde, o buna
tepki göstermemişti.” (Bkz. Zuhayli, İslam Fıkhı Ans. C. 8,
sh. 184) (Dureyd ibnu Sımme el-Cuşemi’nin öldürülmesine dair
rivayeti Buhari, Meğazi, 55; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 165; İbnu
Hanbel, 4/399′da nakletmişlerdir.) Benzer şekilde normal şartlarda
kadınların öldürülmesine cevaz verilmediği halde Resulullah
(s.a.s.) savaşa katkıda bulunan bir yahudi kadının başının
ezilmesini emretmiştir. Bu ve benzeri rivayetlerden anladığımıza
göre savaşta esas olan giyim kuşam değil suça herhangi bir şekilde
ortak olmak, ya da bir haksızlığın devam etmesine aktif bir şekilde
olmasa bile pasif bir şekilde alet edilmektir.
Filistinlilere
Karşı İşlenen Suç
Filistinliler, bir
savaşla karşı karşıyalar ve onların mücadelelerini haklı kılan
önemli sebepler var. Bu sebeplerin ayrıntılarına girdiğiniz
zaman uzun bir liste ortaya çıkar. Fakat bütün bunların
temelini oluşturan bir sebep var: Vatanlarının işgal edilmesi,
meşru bir şekilde malik oldukları topraklarının zor kullanılarak
gasp edilmesi, kendilerinin öz yurtlarından göçe zorlanmaları
ve hürriyetlerinin kısıtlanması.
İşte bütün
bunlar işgalci siyonistlerin Filistinlilere karşı işledikleri
temel suçlardır. Onlar da kendilerine yönelik olarak bu suçları
işleyenlere veya işlenmesine yardımcı olanlara karşı bir hak mücadelesi
vermektedirler. Hatta bu suçu işleyenlerin yahudi olup olmaması
da o kadar önemli değildir. Örneğin Filistinliler arasından
casusluk ya da aracılık yoluyla işgalcilere yardımcı olanları
da suça ortak kabul etmekte ve onları da savaş hukukuna göre
cezalandırmaya, gerektiğinde de öldürmeye haklarının olduğunu
düşünmektedirler.
Peki bunun yani
“suç” meselesinin konuyla ilgisi nedir? Filistinliler eğer ki
bir savaş meydanına gidip de orada savaşsalardı, yolda karşılarına
çıkan ve savaşla ilgileri olmayan insanları hedef almaları
durumunda büyük bir haksızlık etmiş olurlardı. Ama burada
kendi vatanları işgal edilmiştir, birileri kitleler halinde gelip
bu işgale ortak olmuşlardır. Kitleler halinde o topraklara akın
edenler de oraların işgal ve gasp yoluyla alındığını
biliyorlar. Kendilerine sağlanan imkanların, verilen toprakların
başkalarından zorbalıkla, güç kullanılarak alındığından
habersiz değiller.
Eğer bunu
bilmeselerdi belki “cehalet” gibi bir mazeretleri olabilirdi.
Ama öyle bir şey söz konusu değil. Üstelik kendileri bir
yerlerden zor kullanılarak getirilmiş değiller. Kendi
iradeleriyle, gönüllü olarak ve gerçeği bile bile gelmiş
durumdadırlar. Dolayısıyla işlenen suça ortak olmuşlardır. Başka
hiçbir şey yapmasalar bile gayri meşru işgalin ve gaspın devam
etmesine yardım etmelerinden dolayı suça ortak olmaktadırlar.
Ama onların haksız bir şekilde işgal edilen topraklarda
kendilerini rahat ve güven içinde hissedememeleri başkalarının
aynı suçu işlemelerine karşı caydırıcı etki yapmaktadır.
Zaten
Filistinlilerin meselesi de öldürme, yok etme, dağıtma, imha
etme değil kendilerine karşı belirttiğimiz suçun işlenmesini
önleme ve şimdiye kadar gerçekleşmiş olan gasp ve işgallerin
de sona ermesini sağlamadır.Hal böyle olmakla birlikte Filistin
topraklarına, gayri meşru bir şekilde yerleşen işgalciler
sadece işgalin devamına pasif bir şekilde yardımcı olmakla kalmıyorlar.
Birçokları aktif olarak savaşa katılmakta, savunmasız
Filistinlilere yönelik vahşi saldırılar gerçekleştirmektedirler.
Bunun en bariz örneği el-Halil’deki Hz. İbrahim Camisi katliamıdır.
Bu katliamda bir
Ramazan sabahı, sabah namazı kılan mü’minler alınlarını
secdeye koyduklarında arkalarından üzerlerine kurşun yağmuru yağdırılmış
ve birçokları daha secdeden başlarını kaldıramadan şehit olmuşlardı.
Bazıları hastaneye kaldırılırken, bazıları da hastanede
hayatlarını kaybetmişlerdi. Bu vahşi saldırıda 67 Müslüman,
kendi öz yurtlarında, huzur içinde ibadet etmeleri gereken
mabedlerinde öldürüldü veya ölümcül yara alıp sonra o
yaradan öldü. İşte bu vahşi saldırıyı, vahşi katliamı gerçekleştiren
kişi bir sivildi, üstelik doktor: Dr. Barush Goldstien. Bu sadece
bir örnek, bunun aynısı olmasa bile aynı ruhu yansıtan yüzlerce
saldırı gerçekleştirilmiştir Filistinlilere karşı.
O topraklarda
hiçbir hakları olmayan, hakları olmadığını bilerek o
topraklara gasıp bir şekilde yerleşen yahudi yerleşimciler tarafından.
Bu durum karşısında Filistinlilerin sadece asker kıyafetliler
karşısında savunma konumunda oldukları kanaati son derece yanlıştır.Bu
arada şunu hatırlatalım ki, BM kararlarında “Filistin”
olarak gösterilen bölgelere yerleştirilen sivil yahudiler
buralara sadece iskan amaçlı olarak değil aynı zamanda stratejik
ve askeri amaçlı olarak yerleştirilmektedirler. Örnek olarak
Gazze bölgesine kurulan yahudi yerleşim merkezlerini inceleyelim.
Bu bölgede 7-8 bin kadar yahudi yerleşimci bulunmaktadır. Üstelik
bunlar Gazze bölgesinin önemli kontrol noktalarına kurulan birçok
yerleşim merkezine dağıtılmışlardır. Bu yerleşim
birimlerinin her birinde sadece birkaç yüz yahudi yerleşimci
ikamet etmektedir.
Oysa bu yerleşim
birimlerini koruma iddiasıyla her bir yerleşim biriminin etrafına
orada oturanların en az üç katı kadar asker yerleştirilmiştir.
Bunu iskan politikası ve ekonomik açıdan izah etmek mümkün müdür?
Düşünün ki bir yerleşim birimine 600 yahudi yerleşimci yerleştiriliyor
ve bu 600 kişiyi koruma iddiasıyla o yerleşim biriminin etrafına
en az 2 bin asker yerleştiriliyor. Bu yerleşim birimlerinin
kurulmasının asıl amacı, oraları birer askeri nokta haline
getirerek o noktalardan Filistinlilerin yaşadığı bölgeleri
kontrol etmektir. Bunun yanı sıra dediğimiz gibi yahudi yerleşimcilerin
belli bir yere toplanmayıp farklı noktalarda kurulan birimlere
birkaç yüz kişilik gruplar halinde dağıtılması da söz konusu
askeri stratejinin sistemli bir şekilde uygulanması içindir.
Bu strateji
sayesinde 400 km2′lik Gazze bölgesinin tamamı İsrail
askerleri tarafından sıkı bir kuşatmaya alınmış durumdadır.
İşgalci siyonistler bu strateji yoluyla Gazze’nin Akdeniz’e
bakan kıyısının tamamını da kontrol altında tutma imkanı
bulmaktadırlar. Çünkü kıyı şeridi boyunca belli aralıklarla
yahudi yerleşim birimleri tesis edilmiştir. Öte yandan İsrail işgal
devleti o yerleşim birimlerine giden otoyolları da kendi kontrolünde
tutmaktadır. Bu otoyollar ise Gazze bölgesini hem enine hem boyuna
tam ortadan bölen haç şeklinde yerleştirilmiştir. Bu otoyollar
sayesinde Gazze bölgesi dört parçaya ayrılmıştır ve bu dört
parçanın birbiriyle irtibatı İsrail işgal güçlerinin
denetiminde sağlanmaktadır. Batı Yaka bölgesinde tıpa tıp aynı
şekilde olmasa da, farklı şekillerde bu strateji uygulanmaktadır.
Yani stratejinin amacı aynıdır, uygulanış biçimi farklıdır.
Bu bölgede de söz konusu askeri stratejinin uygulanması için
yine yahudi yerleşim birimlerinden yararlanılmaktadır.
Söz konusu yahudi
yerleşim birimlerine yerleşenler de buralarda ikamet etmenin çeşitli
zorlukları ve riskleri olduğunu bildikleri halde İsrail işgal
devletinin dikkat çektiğimiz askeri stratejisinin önünü açmak
ve stratejinin uygulanmasında işgal devletine yardımcı olmak
amacıyla oralarda oturuyorlar. Yani bu stratejiden habersiz bir şekilde
oturuyor değiller. Bu stratejinin hatırı için kendi hayatlarını
riske sokmak istemeyenler zaten çekip gidiyorlar. Bu yüzdendir ki
özellikle Batı Yaka bölgesine inşa edilen yahudi yerleşim
merkezlerinde doluluk oranı % 50′nin altına düşmüştür.
Şu halde oralarda ikamet eden sözde siviller, bile bile İsrail işgal
devletinin askeri stratejisine destek vermek, yardımcı olmak
suretiyle suça ortak olmaktadırlar. Bu durumda giyim kuşamları
sivil olması bir şey değiştirmez. Üstlendikleri görev ve icra
ettikleri fonksiyon açısından onlar da savaşta taraf durumunda
ve etkili bir konumdadırlar.
Buna ek olarak şunu
da belirtelim ki Filistin topraklarına yerleştirilen işgalcilerden,
belli bir yaşın üzerindekilerin tamamı silahlıdır. Bir savaşta
da esas olan giyim değil silah kullanılması veya silah
kullananlara yardımcı olunmasıdır. Ayrıca işgal devleti,
Filistin topraklarına yerleştirdiği yahudilerden zorunlu askerlik
görevlerini yapmış olanları belli bir yaşa kadar ihtiyati asker
kabul etmektedir ve onları istediği zaman saldırılar için
istihdam etmektedir. Örneğin son vahşi operasyonda gerçekleştirilen
Cenin kuşatmasında, ilk günlerde ihtiyati askerler kullanılmıştı.
“Koruyucu Duvar Operasyonu” adı verilen bu vahşi saldırıda
daha birçok yerde ihtiyati asker kullanıldı.Filistin topraklarına
yerleştirilen sözde “sivil” yerleşimcilerin öne çıkan bir
yönleri de, psikolojik yıpratma amaçlı saldırılarda ve
eylemlerde kullanılmalarıdır.
Özellikle Batı
Yaka bölgesine yerleştirilen yerleşimciler bu tür saldırıları
sıkça gerçekleştiriyorlar. Yerleşimciler buralarda yerli halkı
moral yönünden zayıflatmak, direnç güçlerini kırmak, kendi
vatanlarında kalma konusundaki ısrarlarından onları vazgeçirmek
için akla hayale gelmeyecek saldırılar gerçekleştiriyorlar. Tam
ürün alacakları mevsimde gelip ekin tarlalarını yakıyorlar.
Arabalarıyla çocuklarına çarparak ölümlerine ya da
yaralanmalarına sebep oluyorlar. Camilerine, kabristanlarına veya
mukaddes bildikleri mekanlara saldırıp oraları pisliyorlar. Kadınlarına
sataşıyorlar. Bütün bunlar hayal ürünü iddialar değil,
Filistin’de süregiden hayatın gerçekleridir.
Fakat siyonizmle işbirliği
içindeki medyanın yanıltması sebebiyle bu gerçekler yeterince gündeme
taşınmıyor, çoğu zaman örtbas ediliyor. Bu durum karşısında
Filistinli kendisini öz yurdunda bir saldırı ve sataşma ile karşı
karşıya görüyor. O da bu saldırı ve sataşmaya karşı savunma
hakkını kullanmak istiyor. Gelip de tarlada ekinini yakanı veya
camisini pisleteni işaretleyip cezalandırma imkanı yok. Biliyor
ki bunu haksız bir şekilde topraklarını gasp ederek oraya yerleşen,
yerleşirken de işgal güçlerine askeri ve stratejik destek veren
yerleşimciler yapıyor. Dolayısıyla onların tümünü kendisine
karşı fiilen savaş veren taraf olarak görüyor.Bütün bu
bilgiler Filistin topraklarına, haksız bir şekilde, gasıp ve işgalci
olarak yerleşen yahudilerin tamamının Filistin halkına karşı
verilen savaşta taraf olduklarını göstermektedir.
Fiili olarak
hiçbir görev almasalar bile en azından işgal ve gaspa iştirak
etmeleri sebebiyle suça ortak olmakta, yapılan haksız saldırıda
taraf olmaktadırlar. Türkiye’deki İstiklal Savaşı’nda eğer
ki işgalciler kendi ülkelerinden birilerini getirip, gasp ve işgal
yoluyla alınan topraklarımıza yerleştirselerdi, sonra da onları
askeri stratejiler için kullansalardı, hatta onların
sivilliklerinden yararlanarak muhtelif saldırıları, psikolojik yönden
yıpratma amacı taşıyan eylemleri onlara yaptırsalardı acaba
bizim dedelerimiz, savaşçılarımız o insanları “sivil” diye
bağırlarına basacak, kendilerine “hoş geldiniz” diyecekler
miydi?
“İsrail”i
Meşru Kabul Etme Yanılgısı
Burada yanılgının
sebeplerinden biri de İsrail’i meşru kabul etme önyargısıdır.
Kamuoyu Filistin gerçeği konusunda yeterince bilgilendirilmemiştir.
Birçokları Filistin’deki savaşın ne gibi sebeplere dayandığını
bilmez. Bazıları bunun bir “din savaşı” olduğunu sanmaktadır.
Öyle ki, yaptığı yayınlarla kalabalık kitleleri etkileyen ve
İslami camianın da itibar ettiği bir televizyon kanalının bile
Filistin’deki savaşı, “din savaşı” olarak niteleme yanılgısına
düştüğünü gördük. Böyle bir iddia Filistinlilerin “İsraillilerle”
yahudi olmalarından dolayı savaştıklarını ileri sürme anlamına
gelir. Oysa böyle bir iddia tamamen saçmadır.
Filistinlilerin
onlarla savaşmalarının sebebi, onların kendi topraklarını haksız
bir şekilde işgal etmiş olmalarıdır. Fakat işgal edilen sadece
Batı Yaka, Gazze ve Doğu Kudüs değildir. Filistin topraklarının
tamamı siyonistler tarafından işgal edilmiştir. Dolayısıyla
siyonistlerin Filistin toprakları üzerindeki hakimiyet ve sultaları
tümüyle gayri meşru bir işgaldir. Ne var ki, BM kararlarında
Batı Yaka, Doğu Kudüs ve Gazze bölgeleri dışında kalan kısımlar
yani Filistin topraklarının % 70′i İsrail olarak gösterilmekte,
siyonistlerin buralardaki gayri meşru işgalleri meşru bir
hakimiyet olarak kabul edilmektedir.
BM kararlarındaki
bu kabul, tüm uluslararası kuruluşların Filistin meselesiyle
ilgili tavırları açısından da belirleyici etken olmaktadır. Bu
durum tüm medya organlarındaki haberler ve yorumlar için de ana
ekseni oluşturmaktadır. İşte bunun neticesinde zihinlerde bir
“meşru İsrail” ön yargısı oluşmuştur. Bu ön yargı
Filistin davasını bilinçli bir bakış açısıyla takip edenleri
etkilemese de, medyadaki haber ve yorumların Filistin konusunda
esas aldıkları değer ve ölçüleri bu meseleye bakışta ana
eksen olarak kabul edenleri etkilemektedir. Bu şekilde düşünenler
ise kitlelerin önemli bir kesimini oluşturmaktadırlar.
İşte bu yanılgı
sebebiyle 1967 Haziran Savaşı öncesinde gasp edilmiş Filistin
topraklarına yerleşmiş yahudi yerleşimcilerin kendi topraklarında
oturdukları varsayımı esas alınmaktadır. Dolayısıyla onları
hedef alan bir eylem de sivil ve masum insanları hedef alan bir
eylem olarak kabul edilmektedir. Oysa Filistin bir bütündür.
Siyonistlerin bu topraklar üzerindeki hakimiyetleri gayri meşru
bir işgaldir.
Bu işgale herhangi
bir şekilde katılanlar, destek verenler, işgal edilmiş
topraklara kendi iradeleriyle ve oraların güç kullanılarak, gasp
yoluyla asıl sahiplerinden alındığını, asıl sahiplerinin de göçe
zorlanıp başka ülkelerde mülteci durumuna düşürüldüklerini
bile bile oralara yerleşenler suça ortak olmaktadırlar.Bugün
Gazze bölgesinde bir milyon insan yaşamaktadır. Oysa bu bölgenin
yüzölçümü 400 km2′dir.
Yani km2′ye
2500 kişi düşmektedir ki bu Türkiye’deki nüfus yoğunluğunun
otuz katından daha fazladır. Peki bunun sebebi nedir? Çünkü
orada yaşayanların üçte ikiden fazlası mültecilerdir. Bu mülteciler
de 1948′de işgal edilmiş bölgelerden gelmişlerdir. Batı
Yaka’da da çok sayıda mülteci kampı bulunmaktadır. Bu
kamplarda yaşayanlar da 1948′de işgal edilmiş topraklardan
zorla, güç kullanılarak çıkarılmış insanlardır.
Örneğin son vahşi
operasyonda meşhur bir Cenin katliamı gerçekleştirildi. Bu
katliamın gerçekleştirildiği yer ise mülteci kampıydı. Onlar
da 1948′de işgal edilmiş topraklardaki yerlerinden, yurtlarından
zorla çıkarılmış insanlar ve onların soylarından gelenlerdir.
Aynı şekilde Ürdün ve Lübnan’da mülteci hayatı sürdürenlerin
de birçoğu söz konusu bölgelerden çıkarılmış kişilerdir. O
insanların yurtlarından çıkarılmaları çağdaş emperyalizmin
desteğiyle güç kazanan siyonist işgalcilerin silah zoruyla olmuştur.
Onların zorla gasp edilen yurtlarına yerleşenler de işgalci
durumundadırlar ve suça ortaktırlar.
Bu sebeple de
vatanlarını yeniden işgalden kurtarma mücadelesi verenlerin karşısında
taraf durumundadırlar.
Göç
İşgale Güç Katmaktadır
Filistin’de bir
bağımsızlık ve vatanı işgalden kurtarma savaşı
verilmektedir. Bu sadece bir cephe savaşı değil aynı zamanda bir
strateji savaşıdır. İşgali sürdürmekte ısrar eden
siyonistler de Filistinlilere karşı, silahlı saldırıların yanı
sıra strateji savaşı vermektedirler. İşte bu savaşın bir yönünü
de demografik dengelerin değiştirilmesi oluşturmaktadır. İsrail
işgal devleti Filistinlileri göçe zorlamak amacıyla baskı ve
zulmün her çeşidine başvuruyor.
Amaçları ise
onları kendi öz yurtlarını terk etmeye zorlamak, onlardan boşalacak
yerlere yeni yahudileri yerleştirmektir. Filistinlilerin göçe
zorlanması ve Filistin topraklarına iskan edilen yahudi yerleşimci
sayısının artırılması işgale güç katmaktadır. Hadisenin bu
yönünden yerleşimciler de habersiz değildirler.
Dolayısıyla onlar
da, işgal devletinin Filistinlileri göçe zorlama, yerlerine yeni
yerleşimcileri iskan etme politikasına destek verdikleri zaman bu
strateji savaşına aktif olarak katılmış olmaktadırlar. İşte
bu strateji savaşında, işgal devletinin başarısının
engellenmesi yahudi göçünün önüne geçilmesiyle mümkündür.
İşgalciler için
Filistin topraklarında can güvenliğinin olmaması, onların göç
politikalarının başarıya ulaşmasını engellemektedir. Nitekim
“Beyrut kasabı” Ariel Şaron, iktidara gelmeden önce Filistin
topraklarına bir milyon yeni yahudi yerleştirme vaadinde bulunmuştu.
Fakat Filistinlilerin eylemleri onun bu vaadini gerçekleştirmesini
önledi.
Eğer ki, Şaron’un
bu planı gerçekleşmiş olsaydı, belki de Filistinliler artık
davalarını tarihe gömmek, göz yaşlarını içlerine gömerek
yurtlarını terk etmek zorunda kalacaklardı. Oysa vatana sahip çıkmak
ve onun işgal edilmesini önlemek, işgal edilmişse kurtarmak imanın
bir gereğidir. Diğer zamanlarda canını tehlikeye atmak haram
iken vatanı işgalden kurtarma mücadelesinde hayatlarını feda
edenler şehit olmakta, cennet nimetini kazanmaktadırlar.
Bu itibarla diğer
zamanlarda intihar kabul edilen fiiller, Allah yolunda cihad esnasında,
eğer cihadın şartları gerektiriyorsa, intihar değildir. Bu
konudaki şer’i delilleri biz “Filistin Cihadının Fıkhi ve
Stratejik Yönü” başlıklı araştırmamızda sıraladık.
Tersine
Göç İse İşgali Zayıflatmaktadır
Filistin topraklarına
iskan edilen yerleşimciler işgal devletine can ve güç veren kan
niteliğindedirler. Bunu yerleşimciler kendileri de çok iyi
bilmektedirler. Bundan dolayı Filistin’e yahudi göçü işgal
devletine güç kattığı gibi tersine göç de onu zayıflatmaktadır.
İşgalciler
açısından güvenlik problemi çözüldüğü zaman, siyonist işgale
destek verenler çekirge sürüleri gibi Filistin topraklarına akın
ediyorlar. Ancak güvenlik problemi, can endişesi arttığı zaman
yeni göç durduğu gibi tersine göç hızlanmaktadır. Tersine göç
ise işgal devletinin daha da güç kaybetmesine, zayıflamasına,
geleceği hakkında endişeye kapılmasına sebep olmaktadır.Bu
sebepten dolayı Filistinlilerin, siyonist saldırganlar üzerinde
caydırıcı etkisi olan eylemlere ihtiyaçları oluyor.
Taşlı saldırılar
her ne kadar işgal rejimini uğraştırıyorsa da onun üzerinde
caydırıcı bir etki yapamadığı gibi Filistin toprakları üzerindeki
demografik dengelerin işgalciler lehine bozulmasına yol açan göç
olayının da önüne geçemiyor. Fakat İsrail işgal devletinin
can damarı niteliğindeki yahudi göçmen kitleyi etkileyen
eylemler, üzerinde durduğumuz stratejik savaşta işgalciler
aleyhine önemli sonuçlar doğurmaktadır.
Bu
Bir Tercih Değil Şartların Zorlamasıdır
Şehadet eylemleri
Filistinlilerin verdiği mücadelede öncelikle tercih edilen bir
metot değildir. Bunu kendileri de söylemektedirler. Ancak içinde
bulundukları savaşın şartları onları böyle bir metoda başvurmak
zorunda bırakmaktadır. Filistinlilerin kendilerine yönelen füzelere
karşı kullanabilecekleri bir füzesavarları yok. Üzerlerine
bomba yağdıran F-16′lara karşı kullanabilecekleri uçaksavarları
yok.
Tankların ve
otomatik tüfeklerin yağdırdığı bombalara ve mermilere
benzerleriyle karşılık veremiyorlar. Dünyadaki güç merkezleri
ve onların güdümündeki medya organları da siyonist saldırganlara
sahip çıktığından ve onları her saldırılarında temize çıkarmaya
çalıştığından mağdur durumdaki Filistinliler uluslararası
platformda da kendilerine bir “sahip” bulamıyorlar.
Kendilerini kendi güç
ve imkanlarıyla savunmak zorundalar. Bu durumda siyonist saldırganlar
üzerinde caydırıcı etkisi olan eylemlere ihtiyaçları oluyor.
İşte şehadet eylemlerine bu ihtiyaçtan dolayı başvuruyorlar.
Şehadet eylemlerinin işgal devleti üzerindeki tesiri sadece göçü
önlemekten veya tersine göçü hızlandırmaktan ibaret değildir.
İşgalci askerleri de moral yönünden son derece etkilemektedir.
Bu moral yıpranma işgalcilerin savaş gücünü kırmaktadır.
Düşünün
Şolomo Afinar adında bir yahudi haham Filistinliler karşısında
savaşmayı kabul etmeyen yahudi askerlerin öldürülebileceğine
dair fetva verdi. Böylesine ciddi ve önemli bir fetva verilmesine
ihtiyaç duyulması askerlerin, Filistinliler karşısında savaştırılmasında
büyük zorluklar yaşandığının göstergesidir. Bu zorluklar ise
söz konusu moral çöküntüden ve endişeden kaynaklanmaktadır.
İsrail işgal
devletini Güney Lübnan’da yenilgiye zorlayan da askeri güç ya
da teçhizat yetersizliği değil moral çöküntüydü.
Filistinlilerin eylemleri de işgalcilerin nüfus göçünü önlediği
bilakis tersine göçe yol açarak işgal devletinin kan
kaybetmesine sebep olduğu gibi askerlerinde de ciddi can endişesine,
dolayısıyla moral kaybına yol açmaktadır. Bu durum ise işgal
devletinin geleceğiyle ilgili endişesini artırmaktadır. Bu
itibarla işgal devletinin azgınlaşması onun geleceğini
garantiye alacak bir şey değildir.
Bilakis onun geleceğini
güvenceye alacak, Filistin toprakları üzerindeki sultasını güçlendirmesine
sebep olacak en önemli etken güvenlik ve moral problemini çözmektir.
İşte istişhadi eylemler bir diğer ifadeyle şehadet eylemleri
onun bu problemi çözmesini önlemektedir. Ortada bir strateji savaşı
olması, işgalcilerin söz konusu problemlerinin çözülmesinin de
Filistinlilerin kendi yurtlarındaki varlıkları açısından bir
tehdit anlamına gelmesi sebebiyle Filistinliler söz konusu
eylemlere devam ihtiyacı duymaktadırlar.
Düşmana
Misliyle Mukabele Hakkı
Savaşta düşmana
misliyle mukabele hakkı vardır. Bununla kastedilen düşmanın sınır
tanımazlığı karşısında aynı derecede bir sınır tanımazlık
içine girmek değildir, ama düşmanın saldırgan politikasının
önüne geçmek, onun ilerleyişini durdurmak, saldırıya uğrayanlara
yönelen tehdidi hafifletmek ve düşmanı yıpratmak için misliyle
mukabele hakkı söz konusudur.
Örneğin günümüz
savaşlarında artık kılıçlar, oklar, yaylar kullanılmıyor.
Roketler, füzeler, ağır bombardıman uçakları kullanılıyor. Düşman
bütün bu savaş araçlarını kullandığında hedef gözetmiyor,
sivillere ciddi şekilde zarar veriyorsa, saldırıya uğrayan tarafın
da mukabilinde aynı araçları kullanması, düşmanın hedeflerine
roketler ve füzeler yağdırması normal karşılanır. Böyle bir
savaşta saldırıya maruz kaldığından dolayı düşmana misliyle
mukabele eden, bu mukabeleden dolayı da düşmanının sivil
hedeflerine zarar veren tarafı kimse kınamaz.
Örneğin,
-Allah göstermesin de- Pakistan ile Hindistan arasında bir savaş
çıkması ve böyle bir savaşta Hindistan’ın nükleer silah
kullanması durumunda Pakistan misliyle mukabelede bulunup nükleer
silah kullanacak olsa İslam dünyasından bir tek kişi onu haksız
bulmazdı. Belki ilk nükleer saldırıyı Pakistan’ın gerçekleştirmesi
durumunda tenkit söz konusu olabilirdi. Ama bu saldırıyı iyice sıkışması
sebebiyle yapması durumunda da ciddi bir tenkit olmazdı.
Filistin’de işgalci siyonistler sürekli Filistinli sivilleri
hedef alıyorlar.
Babalarının arkasına
sığınan küçük çocukları kasten hedef alarak öldürüyorlar.
Okullarına giden çocukların üzerine bomba yağdırıyorlar. Aile
fertlerine gıda maddesi almak için kuyruğa giren çocukların üzerine
tanklarla kasten ateş ediyorlar. İnsanların geçim kaynakları
olan ekinleri yakıp ağaçları söküyorlar. Evlerini yıkıp
tahrip ediyorlar.
Üstelik bu savaşta
onlar mütecaviz durumundadırlar. Yani başkalarının vatanlarına
zorla, kuvvet kullanarak girip saldırıda bulunmuşlardır. Şimdi
de onları vatanlarından çıkmaya zorlamak için zulüm ve vahşetin
her yoluna başvuruyorlar. Buna ek olarak saldıranla saldırıya uğrayan
arasında bir güç dengesi de yok. Mütecaviz taraf her türlü
silah gücüne ve saldırı imkanına sahip. Saldırıya uğrayan
taraf ise kendini savunma imkanlarından mahrum.
Bu durum karşısında
onun da elindeki imkanları kullanarak düşmana misliyle mukabelede
bulunma hakkının olması gerekmektedir. Eğer ki füzeleri,
roketleri, F-16′ları, tankları, topları olsaydı bunları
kullanarak misliyle mukabelede bulunacaktı. Bu imkanlardan mahrum
olduğu için düşmanı ciddi şekilde sarsan şehadet eylemleriyle
mukabelede bulunuyor.
İsrail
Sivillerle İlgili Muahede Teklifini Kabul Etmedi
“Siviller”
konusu dünya medyasında sürekli tek taraflı olarak işlenmekte
ve Filistinlilerin mücadeleleri aleyhine propaganda malzemesi
olarak kullanılmaktadır. Oysa dediğimiz gibi sivillere en çok
zarar veren taraf işgalci siyonistlerin tarafıdır. Aslında işgalci
siyonistler Filistinli sivillere yönelik saldırıları durdursa
bundan Filistin tarafı memnun kalacak ve sadece askerle çarpışmayı
can ü gönülden tercih edecektir. Bu amaçla da Filistin’deki
direnişin başını çeken HAMAS işgalcilere karşılıklı olarak
sivillere saldırmama yönünde muahede teklifinde bulundu. Üstelik
bu teklifi bir kere değil birkaç kez yaptı.
Bu teklifini geri
çekmiş de değildir, halen geçerli saymaktadır. Bu itibarla eğer
ki siyonist işgalciler Filistinli sivillere saldırmama taahhüdünde
bulunsa ve bu taahhütlerini yerine getirseler, Filistinli direnişçiler
de eylemlerinde sadece askeri güçleri hedef alacaklardır. Ama işgal
devleti böyle bir muahedeye yanaşmadığı gibi saldırılarında
da büyük ölçüde sivilleri hedef aldı. Bu durum karşısında
hala “siviller” konusunun ağırlıklı olarak Filistin halkının
ve direniş örgütlerinin mücadelesi aleyhine propaganda aracı
olarak kullanıldığını görüyoruz. Bu ise, İsrail işgal
devletiyle işbirliği içindeki medyanın maksatlı bir yanıltmasından
ve yönlendirmesinden kaynaklanmaktadır.
Neden
Sürekli HAMAS Hedef Alınıyor
Bu konuyla ilgili
olarak dikkat çeken bir husus da ağırlıklı olarak HAMAS’ın
hedef alınması ve tenkit edilmesidir. Oysa söz konusu eylemleri
sadece HAMAS değil Filistin’deki tüm direniş grupları gerçekleştiriyor.
Bunun da sebebi bu eylemlerin Filistin’deki mücadelenin bir
realitesi olmasıdır. Yani hadise herhangi bir örgütün
stratejisi değil, oradaki hakim şartların zorunlu kıldığı
stratejidir.
Bunun sebeplerini
ise gerek yukarıda, gerekse konuyla ilgili daha başka yazılarımızda
ortaya koymaya çalıştık. Ama ne hikmetse bu eylemler daha çok
HAMAS’a mal edilmekte ve bu eylemlerle ilgili tenkitlerde sürekli
HAMAS’ın yıpratılmasına çalışılmaktadır. Bunun da sebebi
her halde, İsrail işgal devletini en çok zorlayan ve sıkıntıya
sokan oluşumun HAMAS olmasıdır.
Siyonizm
Yanlısı Medyanın Yanıltması
Yukarıda da ifade
ettiğimiz üzere bu konuda siyonist işgal devletiyle ve
uluslararası siyonizmle irtibat içinde olan medya organlarının
yanıltmasının büyük payı var. Bu medya organları işgalcilerin
Filistinlilere yönelik vahşi saldırılarının üzerini örterken
Filistinlilerin eylemleriyle irtibatlı olarak “siviller”
konusunu sürekli gündemde tutmaya çalışmaktadırlar.
Oysa ki bu dosyamızda
bütün açıklığıyla ortaya koyduğumuz üzere birinci olarak
Filistin topraklarına iskan edilen yahudi yerleşimcilerin
sivillikleri tartışmalıdır. İkinci olarak da sivillere yönelik
saldırıları en çok işgalci siyonistler gerçekleştirmektedirler.
Filistinlilerin eylemleri sadece onlara karşı “misliyle
mukabele” sayılacak türdendir ve onların gerçekleştirdikleri
saldırıların yüzde birine bile tekabül etmemektedir. Bunun da
haklı gerekçeleri ve zorlayıcı sebepleri mevcuttur ki bunları
burada özetle ortaya koymaya çalıştık.
Çocukların
Durumu
Biz çocuklar
konusunda fıkhi ve stratejik açıdan nasıl davranılması gerektiği
hakkında daha önce muhtelif yazılarımızda bilgi vermiştik.
Ancak konumuzla irtibatlı olduğundan aynı bilgileri buraya da taşıma
gereği duyuyoruz.Öncelikle şunu ifade edelim ki siyonist işgal
devleti Filistinlilere yönelik vahşi saldırılarında birinci
derecede çocukları hedef almaktadır. Biz bu konuda “Siyonist
Vahşet ve Filistinli Çocuklar” başlıklı bir araştırma
dosyası yayınlayarak işgal devletinin çocuklara saldırı
konusunda izlediği tutum hakkında ayrıntılı bilgiler vermeye çalıştık.
Siyonist vahşetin
bu tutumu sebebiyledir ki Aksa İntifadası sürecinde
Filistinlilerden öldürülenlerin yüzde altmışını çocuklar
oluşturmaktadır. Bunların da epey bir kısmını kundaktaki
bebekler veya daha okul çağına bile gelmemiş küçük çocuklar
oluşturmaktadır. Buna rağmen siyonist vahşeti sahiplenen medya
organlarının bu cinayetleri görmezden gelmeleri dikkat çekicidir.
Hal böyle olmakla
birlikte, siyonist saldırganların bebekleri hedef alan vahşi
cinayetleri onların çocuklarına ve bebeklerine yönelik benzer
cinayetler gerçekleştirilmesine gerekçe teşkil etmez ve zaten böyle
bir şey de söz konusu değildir. Allah’ın koyduğu esaslara göre
mücadele edenlerin, izledikleri metotlarda da O’nun ölçülerini
esas almaları gerekir.Bunu vurguladıktan sonra konunun İslami
cihetine bakalım: İslami açıdan savaşta olsun savaş dışında
olsun çok istisnai haller dışında çocukların kasten öldürülmesine
cevaz yoktur. Çünkü çocuklar mükellef olmadıklarından ceza
ehli değildirler.
Ama savaş ortamında
kendilerine herhangi bir görev verilmesi durumunda düşmanın gücünün
zayıflatılması amacıyla çocukların öldürülmesine cevaz vardır.
Örneğin düşmanların padişahları bir çocuksa ve onun öldürülmesi
halinde dağılacaklarsa bu çocuğun öldürülmesine cevaz vardır.
Yahut düşman çocuklardan bir barikat veya siper oluşturmuşsa bu
barikat ya da siperin aşılması için yapılacak hamlede çocuklar
öldürülürse bundan dolayı İslam ordularına bir sorumluluk
yoktur.
Bu konuyla ilgili fıkhi
delilleri aşağıda sıralayacağız. Ancak ondan önce bir noktaya
dikkat çekmekte yarar görüyorum. Filistin cihadına yönelik “çocuklar
öldürülüyor” itirazı genellikle vakıaya değil varsayıma
dayandırılan bir itirazdır. Yani: “Bu eylemlerde hedef gözetilmediğinden
çocuklar da ölebilir” varsayımından yola çıkılarak itirazda
bulunulmaktadır. Oysa hedef gözetilmediği iddiası doğru değildir.Ömer
Nasuhi Bilmen’in Hukuk-i İslamiye ve Istılahat-ı Fıkhiyye adlı
eserinde şöyle deniyor:
“Düşman efradı,
esir ettikleri bazı Müslümanları veya İslam çocuklarını
siper ittihaz etmiş olsa yine kendilerine karşı silah istimali, tüfek
atılması caiz olur… Bunun neticesinde bazı Müslümanların şehadetine
sebebiyet vermiş olsalar da bundan dolayı racih olan kavle nazaran
(tercih edilen görüşe göre) ne diyet, ne de keffaret lazım
gelir.” (C.3, sh. 367)İmam el-Mavsıli’nin el-İhtiyar’ında:
“Düşmanlar Müslümanları
kendilerine siper edinseler de yine kendilerine saldırılması
caizdir.” (C. 4, sh. 119) deniyor. Kitabın Mahmud Ebu Dakika
tarafından yapılan şerhinde yukarıdaki söz açıklanırken, düşmanların
tarafında Müslüman çocukların ve tüccarların bulunması
halinde de yine saldırılmasının caiz olduğu vurgulanarak:
“Sahih rivayetlerde bildirildiğine göre Resulullah (s.a.s.) Taif
halkını kuşatmaya aldığında onların üzerine mancınıkla taş
atmıştır. Oysa o zaman o halkın arasında Müslümanlar da vardı”
deniyor. Aynı husus Hanefi fıkhının önemli kaynaklarından olan
el-Mebsut’ta ve Fetavayi Hindiyye’de de dile getirilmektedir.
Mehmed Zihni
Efendi’nin Nimeti İslam adlı ilmihalinin sonuna eklenen Cihad bölümünde
şöyle deniyor: “Düşman kafirler bazı Müslüman esirleri veya
Müslüman çocukları kendilerine siper edinip kalkan gibi kullanıyorlarsa,
İslam mücahitleri siper edinilen Müslümanları değil arkalarındaki
kafirleri kastederek ateş açarlar. Sonuçta siper edinilen Müslümanların
şehid olmasına sebep olunsa da diyet ve keffaret gerekmez.”
(Nimeti İslam, İslam mecmuası baskısı, İstanbul 1986, sh. 972)
Bu konuda daha pek çok fıkhi kaynakta aynı fetvaların yer aldığı
görülür.
“Şeriat
alimlerinin Filistin toprağındaki istişhadi eylemlerin meşruiyeti
hakkındaki fetvaları” başlıklı fetvada da: “…Ancak bu
arada kasıtsız olarak bazı çocukların ölümüne sebep olmaktan
dolayı da sorumluluk yoktur” ifadesine yer verilmektedir.Sonuçta
görülen o ki, düşmanın zayıf düşürülmesi veya geri püskürtülmesi
için bazı Müslüman çocukların zarar görmeleri veya ölmeleri
ihtimalinin bulunması halinde düşmanın bir başka şekilde zayıf
düşürülmesi veya geri püskürtülmesi mümkün olmayacaksa Müslüman
çocukların ölmeleri ihtimali de göze alınarak saldırıda
bulunulması caiz olmaktadır. Müslüman çocuklar açısından böyle
bir cevaz söz konusu olduktan sonra bazılarının kalkıp düşman
çocuklarıyla ilgili birtakım varsayımlar ortaya atarak İslam’ın
kutsal mekanlarının siyonizm kirinden temizlenmesi için verilen
mukaddes cihada çamur atmalarının itibara şayan bir yönü
olamaz.
Şunu tekrar edelim
ki, çocukların öldürülmesi hiçbir zaman gaye değildir ve çocukların
zarar görmemesi için son derece özen göstermek cihada katılanlar
açısından önemli bir sorumluluktur. Ama her şeyi kendi şartları
içinde değerlendirmek ve itirazları da varsayımlara değil
pratikte vuku bulanlara göre yapmak gerekir. Ve şunu da bilmek
gerekir ki hiç kimse kendini Allah’ın şeriatının üstünde görme
hakkına sahip değildir ve Allah’ın şeriatının cevaz
dairesini daraltmaya da kimsenin hakkı yoktur.
Meselenin fıkhi
ciheti bu. Yukarıda işaret ettiğimiz iddia ve itirazların vakıaya
değil varsayımlara göre yapıldığını da belirtmiştik. Bir de
hadiseye vakıa yönünden bakalım: Filistinli direnişçilerin
eylemlerinde çocukların zarar görmemesine özen gösterdiklerini
ve önem verdiklerini hiç kimse inkar edemez. Eğer gerçek böyle
olmasaydı, Filistinliler tarafında olduğu gibi yahudiler tarafında
da birçok çocuk saldırıya hedef olurdu. Böyle bir şey olsaydı
İsrail işgal devleti onların görüntülerini kumanda ettiği bütün
medya organlarını kullanarak Filistin direnişini yıpratmak amacıyla
değerlendirirdi.
Ancak Filistinli
direnişçiler çocukların hedef olmamasına özen gösterdiklerinden
şimdiye kadarki eylemlerinde çocuk denebilecek çok az sayıda kişi
bu eylemlerden zarar görmüştür ki onların da geneli 15 yaşın
üstündedir. Ayrıca aşağıdaki linklerede bakınız.
Filistin
Cihadının Fıkhi ve Stratejik Yönü
Şehadet
Eylemlerinin Stratejik ve Sosyal Yönü
Filistinlilerin
Eylemleri Şaron’un Yüzlerce Cinayet Planını Önledi
İsrail’in
Güven Kaybı
İsrail’in
Kayıpları ve İşgal Devletinin Telaşı
İsrail’i
Sarsan Eylemler
Yeniden
İstişhadi Eylemler-1
Yeniden
İstişhadi Eylemler-2
Neden
İstişhadi Eylemler?
Filistinlinin
Meşru Müdafaa Hakkı
İşgalciler
Ne Kadar Sivil?
İsrail’in
Sivilleri
Yahudi
Yerleşim Merkezleri: Filistin Topraklarına Yerleştirilmiş
Bombalar
Siyonist
Vahşet ve Filistinli Çocuklar
Filistinli
Çocuğun Tatili
Filistin
Direnişi ve Çocuklar
Ahmed Varol
|