Filistin
meselesinde bir çok insan şunu söylüyor : “Onlar Osmanlı’ya
olan ihanetlerinin ve para için topraklarını satmalarının
cezasını çekiyorlar?” Acaba ben bu şekil düşünen bir
insana nasıl karşılık verebilirim?
Filistinlilerin Osmanlıya ihanet ettikleri ve kendi elleriyle
toprak sattıkları bu yüzden de bugünkü musibetlerin başlarına
geldiği iddiası yıllardan beridir kullanıla gelen bir
anti-propaganda malzemesidir. Bu malzemeyi en çok da siyonist işgal
güçleri kullanmaktadır. Biz inşallah bu konuyu ileride çok
daha ayrıntılı olarak ve tarihi gerçeklerle de aydınlatacak
şekilde ortaya koymaya çalışacağız. Ancak bu konularda çok
sık sorular sorulması sebebiyle burada bazı noktalara parmak
basarak özet bilgilerle izah etmeye çalışacağız:
Birinci olarak: Siyonist lobiler Amerika’da: “Filistin boş
bir araziydi, bir çölden ibaretti. Biz girdik ihya ettik. Dolayısıyla
orası bize aittir” diye propaganda yapıyorlar. İslam alemine
yönelik olarak ise: “Filistinliler kendi topraklarını kendi
elleriyle sattılar, biz de büyük paralar verip satın aldık”
diye propaganda yapıyorlar. Burada çok açık bir çelişki
dikkat çekmektedir. Çok fazla tarihe gitmeye gerek yok. Bugün
yaşanan vakıa her iki iddiayı da yalanlamaktadır. Bugün
Filistin’in içinde dört, Filistin’in dışında ise beş
milyon civarında olmak üzere dünyada toplam 9 milyon Filistinli
yaşamaktadır. Filistin’in dışındakilerin tamamına yakını,
Filistin’in içindekilerin de yarıya yakın bir kısmı mülteci
durumundadır. Yani tehcire tabi tutulmuş, göçe zorlanmışlardır.
Filistin topraklarının toplam yüzölçümü 28.220 km2′dir.
Bunun bir bölümünü Nakab çölü oluşturmaktadır. Burası
hala ihya edilmemiştir ve ihya edilmeye de müsait değildir.
Sadece bazı bölümleri otlak olarak ve küçük çaplı tarım için
kullanılmaktadır. Bir de İsrail bu çölü Filistinli tutsakları
atmak için kurduğu bazı zindanlar ve meşhur Dimona nükleer
santralı için arsa olarak kullanmaktadır. Fakat bununla
birlikte Nakab çölünü de dahil ederek nüfus yoğunluklarına
bir bakalım: Dünyadaki tüm Filistinli nüfus halen burada yaşıyor
olsaydı, tehcire tabi tutulmasaydı ve dışarıdan yahudi göçü
olmasaydı, bu topraklarda km2 başına 318 kişi düşüyor
olacaktı. Türkiye’de km2 başına ortalama 80 kişi düşmektedir.
Yani Filistin’deki nüfus yoğunluğu Türkiye’dekinin 4 katına
tekabül ediyor olacaktı. Halen de nüfus yoğunluğu buna yakındır,
çünkü göçe zorlanan Filistinli sayısına yakın sayıda
yahudi dışarıdan göç ettirilmiş, bunların bir kısmı
intifada dönemlerinde tersine göç etmiştir ve şu anda 5
milyon civarında yahudi nüfus bulunmaktadır. Peki nasıl oluyor
da boş araziye mensup nüfus bu kadar büyük bir yoğunluk oluşturabiliyor?
Zaten Lübnan’da, Suriye’de, Ürdün’de, Gazze’de ve Batı
Yaka’da kurulan mülteci kamplarında yaşayan Filistinlilerin
sayısı siyonistlerin söz konusu iddialarını yalanlamıyor mu?
İkinci olarak: İşgalci siyonistler, Filistinlilerin arazilerini
kendi elleriyle sattıklarını ve kendilerinin de buraları almak
için büyük paralar ödediklerini söylüyorlar. Peki sattıkları
araziler karşılığında büyük paralar alanların bugün
gittikleri ülkelerde mülk edinmiş ve rahat bir hayata kavuşmuş
olmaları gerekmez miydi? Bunların hepsi de herhalde o kadar büyük
miktarlarda paraları birkaç günlük zevkleri için çarçur
edecek ya da kumarda kaybedecek kadar aptal değillerdi. Oysa
Filistinliler zikrettiğim yerlerde kurulmuş mülteci kamplarında
tam anlamıyla sefalete mahkum durumdadırlar ve uluslararası
yardım kuruluşlarının ellerine bakmaktadırlar. O insanların
yaşadıkları hayatı ben gözlerimle gördüm. Arzu edenler
gidip görebilirler. Bir insan kendi öz mülkünü kendi eliyle
satıp da sefaleti tercih eder mi? Bu durum o insanların,
arazilerini satarak değil de tehcire zorlanarak topraklarını
terk ettiklerinin akli bir delilidir.
Üçüncü olarak: Filistin’den dışarıya toplu göç 1948
Savaşı’nda başlamıştır. Bu tarihten önce toplu göç
olmamıştır. Bu olay Filistin dışına çıkan Filistinlilerin
yurtlarını, topraklarını satarak değil de savaş yoluyla ve
kendilerine karşı şiddete başvurulması sebebiyle terk
ettiklerinin delilidir. Çünkü yahudi örgütleri toprak satın
alma konusunda en yoğun çalışmalarını 1948′den önce yürütmüşlerdir.
Bu tarihten sonra tehcir yoluyla zaten geniş arazilere el koymuşlardır.
Dördüncü olarak: İsrail işgal devleti, göçe zorlanan
Filistinlilerin arazilerini yahudi göçmenlere vermek amacıyla
“terk edilmiş arazilerle ilgili kanun” başlığı altında
bir kanun çıkardı. Bu kanuna dayalı olarak yüz binlerce dönüm
arazi yahudi göçmenlere peşkeş çekilmiştir. İşgal
devletinin zaten 55 seneden ibaret olan tarihini objektif bir bakış
açısıyla incelerseniz bu kanun ve uygulanması hakkında bilgi
edinmeniz mümkündür. Şimdi burada bir çelişki ortaya çıkmıyor
mu? Madem ki Filistinliler arazilerini kendi elleriyle sattılar;
neden buralar “terk edilmiş araziler” hükmüne girdi.
Beşinci olarak: İsrail bugün mülteci durumundaki
Filistinlilerin geriye dönme haklarını red konusunda oldukça
ısrarlı davranıyor. Bakın en son “Yol Haritası” planını
kabul ederken de mültecilerin vatanlarına dönüş haklarının
reddini şart koştu. Peki neden bu insanların yurtlarına dönme
haklarını red konusunda bu kadar ısrarlı davranıyor? Eğer o
insanların topraklarını parayla satın almış olsalardı,
ellerindeki satış belgelerini ve tapuları gösterir, geriye dönen
mültecileri de bir yerlere istif ederlerdi. Ama öyle değil. Göçe
zorlanan insanların arazilerine “terk edilmiş arazilerle
ilgili kanun” yoluyla el koyduklarından mülteciler yurtlarına
döndüklerinde o terk edilmiş arazilerin gerçek sahipleri
ortaya çıkacak ve işgalcilerin buralara satın alma yoluyla değil
de gasp yoluyla sahip oldukları anlaşılacak. İşte bütün
mesele bu. Sadece bu gerçek bile siyonistlerin “Filistinliler
topraklarını sattılar” iddialarını yalanlamaya yetebilir.
Altıncı olarak: Yahudilerin Filistin topraklarında mülk
edinmelerinin tarihine bir bakalım: Filistin toprakları 28
milyon dönümdür. 1948′de İsrail işgal devleti kurulduğunda
yahudilerin sahip oldukları arazi miktarı 2 milyon dönümdü.
Yani tüm Filistin topraklarının % 7’si.
Bunun 650 bin dönümünü Osmanlı devleti döneminde mülk
edinmişlerdir. O dönemde mülk edinmeleri ise ta Kanuni zamanında
başlamıştır. Osmanlı devletinde ilk yahudi lobisini oluşturan
Yusuf Nassi’nin Kanuni’yle iyi ilişkilerinden dolayı Kanuni
ona Taberiye gölü civarında bazı arazileri bağışlamıştı.
İşte bu olayla başlayan mülk edinme çabalarıyla
1917′de Filistin’in işgaline kadar ki süre içinde
toplam 650 bin dönüm arazi edinmişlerdir.
300 bin dönümünü İngiliz işgalciler onlara bağışlamışlardır.
Şöyle ki İngilizler, Filistinlilere ağır arazi vergileri
uyguluyor, bu vergileri ödeyemediklerinde de mülklerine el
koyuyor ve sonra buraları yahudi göçmenlere peşkeş çekiyorlardı.
200 bin dönümünü yine İngiliz işgalciler, yahudilere göstermelik
bir şekilde parayla satmışlardır. Bu şekilde satılan
arazilere de zikrettiğimiz vergi oyunuyla el konulmuştu ve satım
işlemi de sembolik paralarla gerçekleşti.
600 bin dönümü de kendileri Filistin dışından olan, Lübnan
ve Suriye’de ikamet edip Filistin’de mülk edinmiş bazı Arap
kökenlilerden satın almışlardır.
Buraya kadar ki kısımda Filistinlilerin herhangi bir dahlinin
olmadığını görüyoruz. Yani yahudilerin 1948′e kadar
edindikleri arazilerin 8′de 7’sinde Filistinlilerin müdahalesi
söz konusu değildir.
250 bin dönüm araziyi de Filistinlilerden satın almışlardır.
Yani Filistinlilerden satın aldıkları toplam arazi miktarı
Filistin topraklarının % 0,9′una (binde 9′una) tekabül
ediyordu. Arazilerini satanlar da halktan çok şiddetli
tepkilerle karşı karşıya kaldıklarından Filistin’i terk
etmek zorunda kalmışlardı. Şimdi satılan arazilerin tüm
topraklara oranıyla onları satanların genel nüfusa oranlarını
denk kabul ederek düşünelim: Bir halk hakkında hüküm
verirken % 0,9′un tavrına göre mi yoksa % 99,1′in
tavrına göre mi hüküm verilir? Filistin halkının en az %
99′u göçmen yahudilere arazi satmama konusundaki kararlılıklarını
korumuşlardır. Bu kararlılığa bağlı kalmayanları da içlerinde
barındırmamışlardır. Her halkın içinde mutlaka o halkın
genel tavrına muhalefet edenler, kararlılığa uymayanlar çıkar.
Eğer yahudi göçmenlerin, yahudi göçünü teşvik eden örgütlerin
bütün teşviklerine, cazibeli fiyat tekliflerine rağmen 30 yıl
içinde satılan toplam arazi miktarı binde dokuzda kalmışsa
bu, Filistin halkının bu konudaki dayanışmasını, kararlılığını
ve üstün mücadele azmini gösterir. Ama ne yazık ki Filistin
halkı bütün bu kararlılığına rağmen iftiraya uğramıştır.
Bu tıpkı iffetini koruma konusunda oldukça dikkatli bir insana
fuhuş iftirasında bulunulması gibidir.
Yahudi göçmenlerin 1948′den sonra gayri menkul edinmeleri
tamamen işgal, gasp ve göçe zorlama yoluyla olmuştur. Göçe
zorlanan Filistinlilerin arazilerine el koymak için de yukarıda
zikrettiğimiz kanunu kullanmışlardır.
Yedinci olarak: Filistinlilerin arazilerini sattıkları iddiasını
bu halk aleyhine bir propaganda malzemesi olarak kullanmaya çalışanların
da itiraf ettikleri gibi arazilerini satanlar Filistin topraklarını
terk etmişlerdir. Yukarıda da zikrettiğimiz üzere Filistin
halkının oldukça basit bir kısmını teşkil eden bu insanların,
ya aldıkları paralarla başka yerlerde mülk edinmek amacıyla
ya da şiddetli tepkilerle karşılaşmaları sebebiyle Filistin
topraklarını terk ettikleri bir gerçektir. Yani bugün Filistin
topraklarında yaşamaya devam edip de o toprakların İslami
kimliğini savunanlar, her türlü zorluğa katlanarak, sürekli
ölümü başlarının ucunda hissederek direnenler, toprak
satanlar veya onların çocukları değildir. Bu durumda bu
insanların başlarına gelenlerin, arazilerin yahudilere satılmasından
kaynaklandığının iddia edilmesi Allah’ın adaletine bir
iftira olmaz mı?
Sekizinci olarak: Kur’an-ı Kerim’de iki önemli iftira olayı
üzerinde durulmakta ve bu olaylarla ilgili ayetlerde Müslümanların
iftira konusunda nasıl bir hassasiyet göstermeleri gerektiği
hakkında çok önemli ölçüler verilmektedir. Bu iki iftira
olayı Hz. Yusuf (a.s.)’a atılan iftira ile Hz. Aişe (r.
anha)’ya atılan iftiradır. Her iki olayla ilgili ayetleri de
dikkatlice ve üzerinde derinlemesine düşünerek okuyun. Göreceksiniz
ki ispat edilmemiş bir iddiadan dolayı bir kimseyi suçlu görmek
büyük bir sorumluluk ve vebal yüklemektedir. Şunu da unutmayın
ki bir halka iftira atılmasının sorumluluğu bir ferde iftira
atılmasının sorumluluğundan çok daha büyüktür. Çünkü
bir halka iftira atıldığında binlerce bazen milyonlarca insan
haksızlığa uğramaktadır.
Dokuzuncu olarak: Aslında şu anda Filistin’de mücadele
edenlerin ve mülteci kamplarında mağdur edilenlerin söz konusu
iddiayla hiçbir ilgilerinin olmadığını yeterince ortaya koyan
delilleri sıraladık. Zaten o insanların şu anki durumları da
bu gerçeği ortaya koyan bir vakıadır. Fakat bir farz-ı muhal
olarak öyle bir şey varsayılsa bile o insanların şu an işgale
karşı tavır koymaları ve işgal altındaki vatanlarını
kurtarmak için mücadele etmeleri hatalarından döndüklerini ve
doğruyu seçtiklerini gösterir. Küfürden imana dönmüş bir
insanın bile geçmişindeki küfürden dolayı suçlanması söz
konusu değilken herhangi bir hatadan döndükten sonra hala ısrarla
o hatadan dolayı suçlu gösterilmesi mantıklı bir şey olur
mu? Kaldı ki biz bunu sadece Filistin halkının davasına
ilgisiz kalınmasına gerekçe olarak kullanılan iddiaların her
yönden tutarsız olduğunu ortaya koymak için bir farz-ı muhal
olarak zikrediyoruz. Gerçekte bu davaya sahip çıkan direnişçilerin,
büyük bir mücadele azmiyle vatanlarına sahip çıkan o
insanların iddia edilenlerle hiçbir ilgilerinin olmadığını
bir kez daha vurgulayalım.
Onuncu olarak: Siyonistlerin söz konusu iddiaları ortaya atmalarının
temel amacı Müslüman halkların Filistin davasına ilgilerini
zayıflatmak ve Filistin halkının mağduriyetine bigane kalmalarına
sebep olmaktır. Ne yazık ki bu konuda amaçlarını kısmen gerçekleştirdiklerini
de görüyoruz. Çünkü Filistin davasına ilgisiz kalanlar
genellikle “toprak sattılar” iddiasını kendilerine gerekçe
gösteriyorlar. Oysa İslam tüm Müslümanları kardeş ilan etmiştir.
Bir kimse kardeşini herhangi bir hatasından dolayı canavarın
önüne atmaz. Siyonizmin Filistin halkına layık gördüğü zulüm
bir canavarın yaptığından farksızdır. Bu durum karşısında
o insanların mazlumiyetlerine ve mağduriyetlerine bigane kalmamıza,
“toprak sattılar” iddiası gerekçe teşkil edebilir mi? Kaldı
ki bu iddia, yukarıda ifade ettiğimiz üzere şu an Filistin
topraklarında varlık mücadelesi verenleri ilgilendiren bir
iddia olmadığı halde o insanlar üç ayrı zulme maruz kalıyorlar:
Bir: Topraklarını gasp eden işgalcilerin zulmüne. İki:
Kendilerinin işlemedikleri bir hatadan dolayı iftiraya maruz
kalma zulmüne Üç: O hatayı işlemiş olanların zulmüne. Buna
bir de Müslümanların o hatayı gerekçe göstererek davalarına
bigane kalmalarını eklerseniz o insanların her yönden mağdur
oldukları sonucuna varırsınız.
On birinci olarak: Filistin davası kuru bir toprak meselesi değildir
ve sadece Filistinlilerin omuzlarında taşımaları gereken bir
dava da değildir. Bu dava tüm ümmeti ilgilendiren ve inançla
bağlantılı bir davadır. Bu konuda bizim “Filistin Davasının
İslami Temelleri” başlıklı dosyamızı okuyabilirsiniz.
Dolayısıyla Filistinlilerin tamamı bu davayla ilgilerini
kesseler bile yine İslam ümmetinin Filistin davasına sahip çıkması
ve siyonist işgale karşı mücadele etmesi gerekir.
Filistinli Mülteciler Siyonistlerin İddialarının
İftira Olduğunun Canlı Belgeleridir
Bugün muhtelif mülteci kamplarında sefalet içinde yaşayan
Filistinliler ve onların yurtlarından çıkarılmalarının,
geride bıraktıkları mülklerine el konulmasının öyküsü de
işgalci siyonistlerin “Filistinliler topraklarını sattılar”
iddialarını yalanlayan canlı belgelerdir. Bu yüzden bu konuya
da biraz temas etmekte ve mülteciler dosyasını biraz açmakta
yarar görüyoruz.
Bugün dünya üzerinde Filistinlilerin sayısı 9 milyonu bulmuştur.
Bu nüfusun sadece 4 milyonu Filistin toprakları içinde yaşamaktadır.
5 milyonu ise Filistin toprakları dışında onların da çoğu mülteci
kamplarında yaşıyorlar. Filistin içinde yaşayanların yarıdan
fazlasının da asıl mekanları değiştirilmiş, mülteci
kamplarına yerleşmek zorunda bırakılmışlardır. Yani
Filistin halkının % 75′ine yakın bir kısmı ikamet
ettikleri yerlerden silah zoruyla ve şiddet yoluyla çıkarılmışlardır.
Bu vakıa siyonist işgalin sebep olduğu tehcir gerçeğini gözler
önüne sermektedir. O insanların bu şekilde tehcire zorlanmaları
topraklarını satmama konusunda gösterdikleri kararlılıktan
kaynaklanıyordu. Aksi takdirde topraklarını satarak büyük
paralar alabilir ve Filistin dışında rahat bir ortama yerleşebilirlerdi.
Filistin topraklarına yerleştirilen yahudilerin % 78′i, bu
topraklar üzerine işgalcilerin kurduğu şehirlerde ikamet
ediyor. Bu şehirlerin yerleşim alanları ise Filistin topraklarının
tümünün % 15′ine tekabül etmektedir. Kalan % 22′lik
nüfus ise Filistin topraklarının % 85′ine tekabül eden bölgelerine
yayılmışlardır. Bunların yayıldıkları arazilerin toplamı
ise 17 milyon 325 bin dönümdür. Onların kullandıkları
araziler kesinlikle satın alma yoluyla değil, sahiplerinin
tehcire zorlanması sebebiyle ve daha öce sözünü ettiğimiz
terk edilmiş topraklarla ilgili kanunun işletilmesi suretiyle işgalcilerin
eline geçmiştir. Netice itibariyle bugün mülteci kamplarında
yaşayan 5 milyon Filistinliye ait arazi 154 bin yahudiye dağıtıldı.
İşgal devleti bu mültecilerin yurtlarına dönmelerini
engellemek için var gücüyle çalışıyor ve herhangi bir
“barış (!)” anlaşması imzalanabilmesi için göçe
zorlanan bu beş milyon Filistinlinin yurtlarına dönüş haklarından
kesinlikle vazgeçmelerini şart koşuyor.
Filistinlilerin göçe zorlanması sebebiyle 531 köy tamamen boşaltılmış
bunların da % 90′ı işgal devletinin askeri güçleri
tarafından tamamen yıkılmıştır. Bu boşaltma ve yıkım işlemi
de göçe zorlama politikasında kullanılan bir metottu. Eğer ki
Filistinliler topraklarını elleriyle satmış olsalardı işgalcilerin
böyle bir metoda başvurmalarına gerek olmayacaktı.
Filistinli mülteciler maruz kaldıkları bütün zorluklara rağmen
vatana dönüş haklarından vazgeçmemekte ısrarlıdırlar. Mülteci
kampları belki onlar için adeta birer bekleme salonları olmuştur.
Onlar belki isteselerdi biraz daha iyi ortamlarda yaşamanın
yollarını araştırıp yurtlarına dönüş haklarının peşine
düşmeyebilirlerdi. Ancak sırf bu haklarından vazgeçmemek için
oralarda beklemeyi ve onca zorluğa katlanmayı tercih ediyorlar.
İsrail işgal devletinin ve onun arkasında duran emperyalist güçlerin
bütün entrikalarına rağmen vatana dönüş haklarından vazgeçmediler
ve vazgeçmeyeceklerini de ısrarla söylüyorlar. Eğer ki
topraklarını satmış olsalardı böyle bir haktan söz etmeleri
bile mümkün olmazdı. Topraklarına sahip çıkma hassasiyeti taşımasalardı
mülteci kamplarında beklemek yerine siyonizme destek veren
uluslararası güçlerin sunduğu imkanlardan yararlanarak bir
yerlere yerleşmeyi tercih ederlerdi. Onları göçe zorlayan şey,
vatanları konusunda duyarsız olmaları değil Müslümanların
kendilerini yalnız bırakmaları ve İslam coğrafyasında ortaya
çıkan kukla yönetimlerin işgalcilerin arkasında duran
emperyalistlerle işbirliği yapmalarıdır. Zaten her savaşta bu
tür toplu göç olayları olur. Çünkü kalabalık kitlelerin bütün
fertleri savaşma gücüne sahip değildir.
Yahudilerin Filistin’e Yerleşmeleri
Aslında burada problem yahudilerin Filistin topraklarında
ikametlerinden ziyade siyonizm ideolojisiyle birlikte gelen işgal
olayından kaynaklanmaktadır. Osmanlı döneminde normalde
yahudilerin legal yollarla ve herhangi bir tehdit oluşturmayacak
şekilde Filistin topraklarına yerleşmelerine engel olunmuyordu.
Ancak Basel konferansından sonra siyonizmin teşkilatlı bir hale
gelmesinden ve Filistin topraklarından bir devlet kurma çalışmaları
başlatmalarından sonra Osmanlı sultanı II. Abdülhamid
yahudilerin Filistin’e yerleşmelerini ve buralardan toprak satın
almalarını engellemiştir. Ne var ki İttihat ve Terakki
Cemiyeti’nin ihanetiyle onun bu konuda aldığı tedbirler kaldırıldı.
Zaten söz konusu cemiyetin mensuplarını incelerseniz birçoğunun
yahudi veya dönme olduğunu görürsünüz. (Bu konuda bizim Türkiye’de
Yahudi Lobiciliği başlıklı dosyamızda ayrıntılı bilgiler
mevcuttur.) Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin en
önemli sebebi de siyonistlerin Filistin’le ilgili emellerinin
önüne set çekmesidir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1908 ihanetinden sonra
yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmeleri kolaylaştırıldı.
Fakat buna rağmen yine de yahudi göçünde söze gelir bir artış
olmadı. Sonra İngilizlerin 1917′de bu toprakları işgal
etmeleriyle yahudi göçünün hızlandırılması için önemli
teşvikler oldu. Daha önce de zikrettiğimiz üzere İngiliz işgalciler,
vergi zulmü yoluyla Filistinlilerden zorla aldıkları arazileri
yahudilere bedava dağıttıkları halde yine de göçte istenilen
oranda bir artış olmadı. En büyük göç dalgası 1933′te
Avrupa’da Nazi fırtınasının estirilmesinden sonra başladı.
(Bu konuda da bizim Gizli Dünya Devleti ve Siyonizm başlıklı
dosyamızı okumanızı tavsiye ediyoruz.) 1933′e kadar İngiliz
işgalcilerin tüm teşviklerine rağmen Filistin topraklarına
yerleşen yahudi sayısı 150-200 bin civarındaydı. Bunların da
epey bir kısmını Osmanlı döneminde yerleşmiş olanlar oluşturuyordu.
Nazi tehdidinden dolayı Filistin’e göç eden yahudilerle
1947′ye kadar bu nüfus 800 bine çıktı.
Gelen yahudilerin hepsi tabii ki toprak sahibi olarak gelmiyorlardı.
Filistinliler o zaman yahudi akınına karşı mücadele
ettiklerinden öyle kırsal alana pek yayılmıyor daha çok şehir
merkezlerinde veya Siyonist örgütlerin kurduğu yerleşim
merkezlerinde toplanıyorlardı. Bugün bile Filistin topraklarına
yerleştirilmiş yahudi nüfusun % 78′i şehirlerde ikamet
etmektedir. O dönemde siyonist oluşumlar göçmen yahudilerin
gençlerini kullanarak çeşitli terör örgütleri kurdular. Bu
terör örgütlerinin gerçekleştirdiği katliamları Filistin
tarihiyle ilgili kitaplardan okumanız mümkündür. Bütün bu
katliamların ve saldırıların amacı Filistinlileri yıldırmak
ve üzerlerinde bir tehdit gücü oluşturmaktı. Ancak yaptıkları
bütün saldırılara rağmen bir “İsrail” devleti kurulmadan
önce Filistinlileri göçe zorlama konusunda başarılı olamamışlardır.
“İsrail” devletinin ortaya çıkması ise siyonist terör örgütlerinin
başarısıyla değil, emperyalist güçlerin yardımlarıyla ve
Arap ülkelerindeki kukla yönetimlerin ihanetleriyle olmuştur.
İşte bu ihanetin sonucunda bir işgal devleti ortaya çıkmış
ve Filistinlilerin göçe zorlanması da o devletin ortaya çıkmasıyla
başlamıştır. İşte yahudilerin geniş mülkler edinmeleri, büyük
arazilere el koymaları bundan sonradır.
Filistinliler Osmanlı’ya İhanet Etmediler
Filistin halkına yapılan en büyük haksızlıklardan ve atılan
en önemli iftiralardan biri de bu halkın Osmanlı’ya ihanet
ettiği iddiasıdır. Burada Suud ailesinin öncülüğünde Hicaz
bölgesinde çıkarılan Vehhabi isyanları, Mekke şerifi Hüseyin’in
(bugünkü Ürdün kralının dedesinin dedesi) İngilizlerle işbirliği
yaparak gerçekleştirdiği ihanet, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa
ile onun oğlu İbrahim Paşa’nın ihanetinden kaynaklanan gelişmeler,
Yemen isyanları ve Arabistanlı Lawrance’ın kandırdığı
birkaç kabilenin çıkardığı isyanlar hep birbirine karıştırılıp
çorba yapılarak toptan Filistin halkının üzerine yükleniyor.
Oysa bu ihanetlerle Filistin halkının hiçbir ilgisi yoktur ve
tarihi incelerseniz Osmanlı’ya karşı bir Filistin isyanından
söz edildiğini göremezsiniz. İngilizlerin Filistin topraklarını
işgalinde de en büyük ihaneti yapan Mekke şerifi Hüseyin ile
onun oğullarıdır ki bu aile Filistin halkına da en büyük
ihaneti yapmıştır. Ne kadar ilginçtir ki Filistin halkına
ihanet etmiş birinin yaptığı Filistin halkının ihaneti
olarak takdim ediliyor. Atı çalınan kimse hakkında “at çaldı”
denmesi gibi. Bunda da siyonistlerin çeşitli medya organları
vasıtasıyla yürüttükleri manipülasyonun büyük rolü var.
Osmanlıya en büyük ihaneti yapan Şerif Hüseyin ve oğulları
siyonistlerle işbirliği yaptıklarından onların ihanetleri hep
gizlenirken, İngilizlerin Filistin topraklarına girmelerine yardımcı
olan bu ailenin yaptığı ihanet ne yazık ki Filistin halkının
Osmanlı’ya ihaneti olarak takdim ediliyor. Çünkü siyonistler
kendileriyle işbirliği yapanların kirli çamaşırlarını
gizlerken, kendilerine karşı mücadele edenlere çamur atarak
onları lekelemeye çalışıyorlar.
Artık lütfen zihnimizden, tarihin saptırılmasından
kaynaklanan bu büyük yanlışlıkları silelim ve her yönden mağduriyete,
haksızlığa duçar olmuş bir halkın haklı davasına sahip çıkalım.
Bu halkın maruz kaldığı zulmün ortadan kalkması için hiçbir
şey yapmazken bir de haklarındaki iftiraları onaylayarak biz de
haksızlık edersek bunun vebali büyük olur.
Kendimizi de Sorgulayalım
Osmanlı devletine ihanet konusu gündeme gelince hemen parmaklar
Arap dünyasını gösterir. Oysa Osmanlı’ya en büyük ihaneti
İttihat ve Terakki Cemiyeti, Jöntürkler gibi fitne odakları
yapmıştır. Bunu söylerken, Arap dünyasından çıkıp da İngiliz
sömürgecilerle işbirliği yapmış hainleri temize çıkarma
gibi bir niyetimiz yok. Bununla şu hususa dikkat çekmek
istiyoruz: Bizim içimizden çıkan İttihat ve Terakki Cemiyeti
veya Jöntürkler sebebiyle bu halkı toptan mahkum etme hakkımız
var mıdır? Eğer böyle bir şeyi makul görüyorsak o zaman önce
kendimizi mahkum etmekle işe başlamamız gerekir. Kaldı ki Arap
dünyasından çıkmış hainlerle Filistinlilerin, Arap ulusundan
olma dışında zikre şayan bir ortak yanları bulunmamaktadır.
Hele bugün Filistin’in özgürlüğü ve bağımsızlığı için
mücadele edenler onlarla taban tabana zıt durumdadırlar.
Daha yakın zamanda Irak’ta bir halkı hedef alan iğrenç saldırıya
halkımızın bütün kesimlerinin karşı çıktığı malumdur.
Bu tepki çok farklı ideolojik anlayışlara sahip kitleleri
birlikte hareket etmeye ve ortak eylemler düzenlemeye sevk etti.
Böyle olmasına rağmen birilerinin üç beş kuruş dünyalık
kazanabilmek için sömürgeci güçlere çeşitli imkanlar sağladıklarını
da gördük. Bu durumda tepki gösterenlerle, ellerindeki dünyevi
imkanları saldırganların hizmetine verenleri, aynı ülkenin
insanları olmaları sebebiyle aynı kategoriye mi sokacağız?
Halkımızın topyekün mücadele verdiği İstiklal Savaşı döneminde
bile içimizden ihanet edenler çıkmadı mı? Peki ihanet
edenlerle İstiklal Savaşı’na katılanları ve destek
verenleri aynı kategoriye mi sokacağız?
Bugün Filistin halkının, bağımsızlık ve hürriyet için sürdürdüğü
mücadele bu ülke halkının geçmişte verdiği İstiklal Savaşı’nın
aynısıdır. Bu mücadeleyi yürütenleri ihanet edenlerle aynı
kategoriye sokanlar en başta kendi geçmişlerine haksızlık
etmiş olurlar. Çünkü ihanet edenlerle, hakları ve hürriyetleri
için direnenleri, zilleti kabul edenlerle başlarını dik
tutanları aynı kategoriye sokma anlayışını makul ve kabule
şayan bir anlayış olarak benimsemiş olurlar. Böyle bir anlayışı
benimseyebilecek birine de bizim söyleyecek bir sözümüz yok.
Filistinliler Toprak Sattılar mı?
Bir kardeşimiz Filistinlilerin toprak sattıklarına dair
iddialara gerekçe olarak kabul edilen ve tarihî kaynaklardan çıkarılan
bazı bilgiler çerçevesinde yazılmış makaleyi göndererek bu
bilgilerin doğruluk derecesini sormuş. Aslında bu makalede
dayanılan bilgiler, Filistinlilerin toprak sattıkları iddialarının
genelleştirilmesi anlayışının tutarsızlığını ortaya
koymaktadır. Makalenin orijinal şekli aşağıdadır. Arzu
edenler okuyabilirler. Fakat makaleyi okuyanlara bizim cevabımızı
ve daha önce konuyla ilgili bir soruya verdiğimiz cevabı da
mutlaka okumalarını tavsiye ediyoruz.
Tarih ve Düşünce dergisinde yayınlanmış
olan ilgili makalenin dipnotlarıyla birlikte tam metni:
Filistin’i Kim Sattı?
Yahudilerin, Filistin’e yönelik yerleşme, yurt ve bağımsız
ülke kurma operasyonları, Temmuz 1882′lerde resmen başlamıştır.
Önceleri Batılı Yahudi zenginlerin Filistin’den para ile
Yahudiler için Osmanlı’dan toprak satın alma girişimleri ile
başlayan bu operasyonlar, Siyonizmin lideri Theodor Herzl’in
1896-1902 yılları arası tam beş defa İstanbul’u ziyaret
ederek amacına ulaşmak için yaptığı girişimlerle yeni bir
boyut kazanmıştır.(1) II. Abdülhamid, Theodor Herzl’in her
teklifini -vaat ettiği para ve medya desteğine rağmen- kesin
bir dille reddetmiş, padişah, arkadaşı Newslinski aracılığı
ile Theodor Herzl’e şu ültimatomu göndermişti:
“Eğer Bay Herzl, senin arkadaşın ise ona söyle, bu meselede
ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak
satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim, bu
vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O bizden ayrılıp
uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz. Benim, Suriye ve
Filistin alaylarının askerleri birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir.
Bir tanesi bile geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında
kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk
milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım
Musevîler milyonlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı
zaman, Filistin’i karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat
yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak, bu ülke taksim
edilebilir. Ben, canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına
asla müsaade edemem.(2)
“Filistin’i satmayız”
Fakat buna rağmen bugün olduğu gibi dün de Yahudiler
Avrupa’da “Ermeni Meselesi”nde Türkiye’yi destekleyecek,
Osmanlı’nın Avrupa’daki borçlarını ödeme girişiminde
bulunacak, hatta 30 milyon sterlini bulan tüm Osmanlı borçlarını
Filistin’e karşılık tasfiye etme ve ödeme girişiminde
bulunacaklardı. Hiç olmazsa Hayfa dahil Akkâ sancağı
kendilerine verilmeliydi. Fakat Osmanlı yetkilileri, buna karşılık,
Yahudi girişimcilere ekonomik bazı imtiyazlar verebileceklerini,
ama asla Filistin’i vermeyeceklerini söylüyorlardı.
Washington’daki Osmanlı Büyükelçisi Ali Ferruh Bey, 24 Nisan
1899′da bir Amerikan gazetesine verdiği demeçte
“Ceplerimize milyonlarca altın doldursalar, hükümetimiz Arap
memleketlerinin hiçbir bölümünü satmak niyetinde değildir”
diyordu. Ali Ferruh Bey aynı beyanatında, Filistin meselesinin
ekonomik değil, siyasî bir mesele olduğunu, bu nedenle de
Maliye Nezareti’ni ilgilendirmediğini söylemişti.(3)
Siyonistlere tedbir
II. Abdülhamid, sadece Siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış,
onlara karşı Filistin’e yerleşmemeleri için etkin önlemler
de almıştı. Bu nedenle de büyük güçler nezdinde diplomatik
girişimlerde bulunulmuş, Musevîlerin Siyonistleşmesini
engellemeye çalışmış. Duhûliye Nizamları hazırlatmış,
Siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba
harcamış ve Filistin’den Yahudîlerin arazi satın almalarını
yasaklamıştı. (…) 1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi, Mûsevîlerin
Kutsal Topraklar’da arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart
1883′de çıkarılan yeni kanun yabancı Siyonistlerin
Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı
halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak
getirmiyor, bu nedenle de yerli Yahudilere Siyonist örgütlerce
para verilerek, bölgede önemli bir toprak parçasının
Siyonistlerce satın alınması sağlanıyordu.
Filistin’i satanlar
15 Ağustos 1893′de üç Filistinli yöneticinin gönderdiği
bir rapor, Filistin’de yaşananları, ihanet ve gafletleri bir
bir ortaya koyuyordu. Raporu, Akkâ’nın eski Umumî Müdürü
Nabluslu Muhammed Tevfik, Bihke’nin eski Reji Müdürü Muhammed
Said ve Bihke’ye bağlı Bihar Nahiye Müdürü Beyrutlu Suphi
Efendiler hazırlamışlardı. Bu iki sayfalık önemli raporu
sadeleştirerek ve kısaltarak Filistin’i kimlerin sattığını
merak edenlerin dikkatlerine sunmak istiyoruz.(4)
“Romanya ve Rusya göçmeni Yahudilerin Osmanlı ülkesinde, özellikle
Filistin’de iskânları, Filistin’e girmeleri ve burada arazi
satın almalarının padişahın yüce emri ile yasaklandığı
herkesçe bilindiği halde, bazıları özel çıkar ve
menfaatleri, bazıları da bozguncu, zararlı fikir ve düşüncelerinin
etkisiyle bu emre uymamışlardır. 1890 senesinde Yafa ve Hayfa
kasabalarında Baron Hirsch’in adamları Mösyö Henger ve Mayer
Zelyan aracılığı ile Yahudiler için toprak satın alınmış,
Rus tebaası 140 aile Hayfa havalisine yerleştirilmişti. Bu işte
onlara Akkâ Mutasarrıfı Sadık Paşa, eski Hayfa Kaymakamı
Mustafa Efendi Kanevetti, yeni Hayfa Kaymakamı Ahmed Şükrü,
Akkâ Müftüsü Ali, Hayfa Belediye Reisi Mustafa ve Hayfa İdare
Meclisi Azâsından Necip Efendi aracılık yapmışlardı. Bu
ekip, düzenledikleri sahte mukavele ve belgelerle eski Adana
Mutasarrıfı Şakir Paşa ve Cebel’i Lübnan ahalisinden Selim
ve Nasrullahi’l-Havarî’nin vaktiyle 800 liraya aldıkları
Hayfa yakınlarındaki mülkleri; Hazire, Dordore ve Nefbâte çiftliklerini
18.000 liraya satmış, ayrıca kendileri de 2.000 lira aracılık
parası almışlardı. Bu satış sonrası bir gece içinde Hayfa
Polis Memuru Aziz ve Zabıta Memuru Yüzbaşı Ali Ağaların
marifetiyle Rus göçmeni 140 aile Hayfa sahillerindeki bu araziye
yerleştirilmişlerdi. Padişahın iradesi (emri) nedeniyle arazi
satışının yasak olduğunu çok iyi bilen Hayfa Belediye Başkanı
Mustafa Efendi, selâhiyetini kullanarak sahte ve kadim (çok
eski) tarihli bir ruhsatname ile burada 140 haneli yeni bir Yahudi
köyü kurmuş, onlardan bir de vergi alarak yıllardır Osmanlı
vatandaşı olduklarını belgelemeye çalışmıştır. Bununla
da yetinmeyen Mustafa Efendi güya bunların yıllarca Safed ve
Taberiyye kazaları arasında bulunan “Mizrate’l-Hafize” köyünde
asırlardır yaşadıklarını, ama nüfuslarının unutularak
kaydedilmediklerini ileri sürerek onları Osmanlı nüfusuna
kaydetmiş, 140 fakir Yahudi ailesinin altısından, birer
mecidiye, toplam altı mecidiye, “nüfusa geç kaydolma” cezası
almıştı. Böylece, bir gecede 140 Yahudi aileye Osmanlı
vatandaşı olarak fakirlik ilmuhaberi verilip, birçok devlet
hizmetinden bedava yararlanmaları sağlanmıştı.”
Şikâyetçilere göre Hayfa ve Akkâ’da bu yolla, Yahudilerin
iskânı sürekli hâle ettirilmiştir. Bundan başka, Baron
Bilavaroş’un vefatıyla sahipsiz kalan Zemarin köyüne Yahudi
koloniciler el koymuş, Baron Roşeyle yönetimindeki 700 hane
Yahudi bu köye yerleştirilmişti. Daha sonra da her ne yapılmışsa
yapılmış bu arazi Yahudilere Padişahın emrine aykırı olarak
satılmıştı. Bu köyün çevresindeki Eşfiya, Emma’l-Altun
ve Emma’l-Cemal adlı üç köy de bu arazinin içinde gösterilmiştir.
2-3 bin kuruş kıymetinde harap bir arazi, Akkâ Mutasarrıfı
Sadık Paşa tarafından 2.000 liraya Yahudilere satılmıştır.
Hayfa ve Yafa arasında bulunan Hazine-i Hassa ile bitişik, dönümü
bir kuruştan alınan Haşmezrezzake adlı 30 dönüm arazi, 30
bin liraya Yahudilere satılmıştı. Yine dönümü 3 kuruşa alınan
beşbin dönümlük arazi de 15.000 liraya Yahudilere satılmıştı.
Bu, şebekenin faaliyetlerini bütün bütün ortaya çıkarmıştı.
(…)
Yahudîlerin maddî fedâkârlıkları sonucu onlarla iyi geçinen
yerel yöneticiler genelde onlara itibar etmiş, Müslümanlara
fazla yakınlık göstermemişlerdir. Bunlardan biri olan Maykerî
Nahiyesi Müdürü Çerkes Ali Ağa, Yahudilerin kalp akça bastıkları
ihbarı üzerine, Yahudî köylerine gidip soruşturma yapmak
isteyince tahkir ve saldırıya uğramış, daha sonra da onların
girişimleriyle azledilmişti. Onun gönderilmesinden cesaret alan
Yahudîler, bir takım silah ve mühimmat depolamaya, gizli eğitim
kurumları açmaya ve kendilerini engelleyebilecek kişileri hapis
ve işkence ile yıldırmaya başlamışlardı.(5)
(1) Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar, İstanbul
1991, 3. Baskı, Çağ Yayınları, 55-63
(2) Yaşar Kutluay, Türkiye ve Siyonizm, İstanbul, 1973, s.
108-109
(3) Mim Kemal Öke, A.g.e., s. 91
(4) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.AZJ. 27/39
(5) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.PRK.AZJ. 27/39
Bizim cevabî yazımız:
Benim bu yazıdan haberim var ve daha önce de okudum. Yahudilerin
Filistin topraklarına yerleştirilmelerinde bazı hainlerin aracılık
etmeleri konusu bizim yazılarımızda da geçmektedir. Bizim bu
konuyla ilgili bir soruya Web sitemizde verdiğimiz cevapta da
yahudilerin 1948 öncesinde Filistin’de mülk edinmeleriyle
ilgili bilgiler mevcuttur.
Sizin gönderdiğiniz yazıda da, dikkat ederseniz Filistin halkının
veya halktan birilerinin ihanetine işaret edecek bilgi değil yönetimdekilerin
bir ihanetinden söz ediliyor. Yazıda sözü edilen arazilerin
satılması da kuvvetli ihtimalle herhangi bir aracılık işlemiyle
değil “mirî arazi” uygulamasıyla gerçekleştirilmiştir.
Çünkü o dönemde Filistin’in geneli mirî arazi hükmündeydi.
Devlet yetkilileri istediklerinde el koyup devir işlemi
yapabiliyorlardı. Halktan birinin de devletin kabulü olmadan
arazi satmasına imkân yoktu. Zaten Sultan II. Abdülhamid’in
Filistin’de yahudilerin mülk edinmelerini engelleme amacıyla
tedbir alması da söz konusu uygulamaya binaen olmuştur. Dolayısıyla
o dönemde yapılan satış işleminden dolayı halkı, halktan
birilerini suçlamaya imkân yoktur. Yani 1917 öncesindeki satışlarda
ihanet edenler halktan birileri değil yöneticilerdir. Sultan II.
Abdülhamid, yöneticilerin ihanetlerini önlemek için kontrolü
sıkılaştırmıştı. Ancak sonraki dönemlerde bu kontrol gevşedi.
Bu kontrolün gevşemesine sebep olan ise İttihat ve Terakki
Cemiyeti’dir.
Sözü edilen olay da Osmanlı’nın bölgeye hâkim olduğu dönemde
yine bu devletin tayin ettiği yöneticilerin ihanetiyle gerçekleşmiştir.
Osmanlı döneminde idareciler vasıtasıyla yahudilerin mülk
edinmeleri de zaten gönderdiğiniz yazıda zikredilen olayın gerçekleştiği
tarihte değil çok önce başlamıştır.
Çirkin olan işte bu ihanetlerin, bu tür oyunların, bugün işgale,
zulme ve haksızlığa karşı direnen, orada Müslüman varlığının
devam etmesi için mücadele eden, onur ve haysiyeti için her türlü
fedakârlığı göze alan halka mal edilmesidir. Ne yazık ki gönderdiğiniz
yazıda da üstü kapalı bir şekilde bu hava var. Tarih boyunca
Türkiye toplumunun Filistin davasına soğuk bakmasına sebep
olan da işte bu anti-propaganda oldu. Bu konuya temas edenler böyle
Filistin halkını toptan suçlu gösteren bir yaklaşımla
olayları aktarmak yerine Osmanlı devletinin altını oyan İttihat
ve Terakki Cemiyeti türündeki ihanet çetelerine yaklaştıkları
şekilde yaklaşsalardı, bu tür ihanet çetelerinin suçlarını
direnen halka yüklemekten kaçınsalardı belki böyle bir sonuç
çıkmazdı. Söz konusu tarzdaki anti-propaganda sadece İslâm
coğrafyasının kalbine saplanan hançer niteliğindeki siyonist
işgale hizmet etmiştir.
Bugün TÜPRAŞ’ın % 15′inin Ofer gibi bir siyonist şirketine
satılması, yine Galataport ihalesinin aynı şirkete verilmesi
üstelik bu işlemin “muhafazakâr” bir partinin iktidarı döneminde
gerçekleşmesi acaba yakın bir gelecekte Türkiye toplumu açısından
nasıl bir imaj bırakacaktır? Üstelik Türkiye toplumunun
geneli böyle bir işlemi kabullenmiş görünüyor. Çok fazla
“red” sesi çıkmıyor. Ayrıca Ortadoğu bölgesinde
sanayinin ve devletlerarası ticaretin İsrail işgal devletine
entegre edilmesi amacına yönelik plan sadece bunlardan ibaret değil.
Bunun dışında daha birçok projeyi kapsıyor. Bu projelerin
hayata geçirilmesinde en çok da Türkiye’deki yönetimin
izlediği politikaya güveniyorlar. Bu konuyu merak ediyorsanız
Mustafa Eğilli’nin Kudüs dergisinin son sayısında (7. sayı)
“Nitelikli Sanayi Bölgeleri ve İsrail’in Ekonomik
Entegrasyonu” başlıklı yazısını okumanızı tavsiye
ediyorum. Kısacası kendimizi de hesaba çekme erdemliliğini göstermeli
ve hak ile batılı birbirinden iyi ayırmalıyız. Bunu sizin söz
konusu yazıyı göndermeniz sebebiyle değil, Müslümanların
genelde eksikleri, önemli kusurları olduğuna dikkat çekmek için
söylüyorum. Yüce Allah’ın hepimizi basiret ve duyarlılık
sahibi kılması için duacıyız.
Zihninizde soru işaretleri ve tereddütler oluşmasına sebep
olan bir yazıyı bize göndererek yardımcı olmamızı
istemenizden dolayı çok teşekkür ediyorum. İnşallah bütün
mü’min kardeşlerimiz aynı duyarlılığa kavuşur ve böylece
yanlış yönlendirmelerin etkisi azalır. Temennimiz burada verdiğimiz
bilgilerin faydalı ve aydınlatıcı olmasıdır.
AHMED VAROL