|
|
ALİ
HAYDAR EFENDİ
Ahmet AÇIKGÖZ
Cübbe, takke, sarık bütün bunlar irticaya işaret ediyor, maziye
dönmeye çağırıyordu. Surette değişim gerekliydi. Mahalle
muhtarından, Cumhuriyet Halk Fırkası çaycısına, köydeki Ahmet
Efendi’den, belediye meclisi azasına kadar herkes şapkalı olmalıydı.
Değişimi, damar damar bütün Anadolu’ya taşıyabilmek için
kanun gerekliydi. 25 Kasım 1925’te kabul edilen yasaya göre Türk
milletinin “umumi serpuşu”nun şapka olduğu resmen ilan
edildi. Kanuna muhalif kalan tek kişi Bursa’nın sakallı mebusu
Nusreddin Paşaydı.
İhtiyacı karşılayabilmek için devletin son üç yılda yaptığı
ihracatından daha yüksek bir meblağ ödenerek İtalya’dan şapka
getirtildi. Şapkalar ellişer lira bedelle (ortalama bir memur maaşının
iki katı) ve bir yıla yayılan taksitlerle bütün memurlara satıldı.
Şapka giymek, yani değişmek bir talep değil emirdi. Giymemenin müeyyidesi
vardı. Başbakan İsmet İnönü’nün imzasıyla bütün
vilayetlere emirnameler gönderildi. Dünya tarihinde bir ilk gerçekleşiyordu.
Kanunla bütün millet üniformaya icbar ediliyordu.
Şapkaya Anadolu’nun tepkisi sert oldu. Halk sokaklara indi.
Meydanlar protestocularla doldu, şapkayı reddeden gayri memnunlar
bir türlü yatıştırılamıyordu. Ankara’ya telgraflar yağmaktaydı.
İşte tam bu noktada devreye Ankara İstiklâl Mahkemesi girdi.
Siyasi manevralarıyla mahir Başbakan İsmet İnönü’nün bastırmasıyla,
idam kararlarını infaz yetkisi şapka davalarına bakacak olan
Ankara İstiklâl Mahkemesine verildi. Böylece maznunların üçer
beşer darağacına gidiş yolları açılmış oldu.
Ankara İstiklâl Mahkemesinin “şapka kanunu” ile ilgili ilk
duruşması 25 Kasım 1925 tarihinde Kayseri’de yapıldı.
Kayseri’yi Erzurum, Giresun ve Rize izledi. Bu vilayetlerdeki
davalardan bol idamlı kararlar çıktı. Rize duruşması yapılırken
“şapka kanununa” muhalefetle ilgili ilginç bir hükme varıldı:
Fitnenin! merkezi İstanbul olarak tespit edildi. Başta “Frenk
Mukallitliği ve Şapka” adlı kitabın sahibi İskilipli Atıf
Hoca olmak üzere, bir kısım İstanbul uleması ve muhafazakâr
basın mensupları bu işi tahrik etmişlerdi. Sokaklardaki gayri
memnunlar onların eseriydi. İstiklal Mahkemesi elemanlarının
diliyle “Heyet-i Fesadiyye” olarak isimlendirilen zümre bir an
önce tespit edilip, zapturapt altına alınmalıydı.
Rize davasında ne İskilipli Atıf Hoca’nın ne Ahıskalı Ali
Haydar Efendi’nin ve ne de İstanbul ulemasından birinin adı
telaffuz edilmişti. Fakat önemli olan mahkeme heyetinin neyi-nasıl
önemli görmesiydi. Başbakanlık kanalıyla Rize’deki heyetin İstanbul
valiliğine gönderdiği emirle “irticadan maznun İskilipli Atıf
Hoca ve rufekasının tevkifi…” acilen talep ediliyordu. Rüfeka’dan
ne kastediliyordu. Refik olmanın şartları neydi, nasıl bir çerçeve
çizilmişti. Tevkif emrini verenlerden bir zatı şahane, gazetenin
birine verdiği demeçte şunları söylüyordu: “Cağaloğlundan
Beyazid’e, Hakkaklar’dan Fatih’e eskiden beri muhafazakâr tanınan
hemen bütün zevat ile, hoca ile yayıncılık işi dahil her türlü
münasebeti olanlarla, Atıf Efendiyi eskiden beri tanıyanlar…”
Kel Ali Böyle Buyurdu
Atıf Hocayla birlikte okuyandan, yolda tevafuken karşılaşıp ona
selam verene, kitabını basandan, onunla sohbet edene kadar
halktan, ulemadan birçok kişi tevkif edildi. Evler arandı, kütüphaneler
teftiş edildi, kitap derkenarları kriminolojik(!) okumaya alındı.
Kel Ali namıyla maruf olan İstiklâl Mahkemesi reisi Ali Çetinkaya
İstanbul’da bir “Heyet-i Fesadiye!” icat edilmesini ve bu
vesileyle bir çok alimin tevkif edilmesini arzu etmişti. Onun hatırına
evler arandı ve Devlet-i Aliyye’nin kudretli alimlerinin ellerine
kelepçeler takıldı.
Hususi Evraklara Kadar Her Şey Arandı
Bir akşam üstüydü, sivil kıyafetli üç polis Ali Haydar
Efendi’nin kapısını tıklattı. Ali Haydar Efendi niçin
geldiklerini, ne istediklerini sordu. Polisler, kendilerine taharri
emri verildiğini söylediler. İçeri girdiler, iğneden ipliğe
her şeyi aradılar. Oturduğu, misafir kabul ettiği, yattığı bütün
odalar gözden geçirildi. Fakat asıl arama faaliyeti kitapların
olduğu odada yoğunlaştı. Hususi evraklarından, mütalaa
kitaplarına kadar her şey tek tek incelendi. Sivas, Erzurum, Rize
ve Giresun’daki şapka karşıtı yürüyüşlerle alakalı, bir
yazı ya da belge bulabilecekler miydi? Çok istiyorlardı fakat
nafile… Konuyla alakalı tek sahife bile bulamadılar. Evde İskilipli
Atıf Hoca’nın “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı
eserinden başka, dava ile alakalı olacak hiç bir kanıt (!)
yoktu.
Memurlar giderken, Ali Haydar Efendi’ye kendileriyle birlikte
merkeze kadar gelmesini rica ettiler. Ev halkı polislerin gelişiyle
tedirgin olmuştu, bu talep ise mevcut endişeyi büsbütün artırdı.
Niçin merkeze gitmeliydi? Polisler bu sorunun cevabını vermede
pekala zorlandılar, fakat sonunda harcı alem bir üslupla “zabıtnameyi
tasdik ettirmek için efendim” diye karşılık verdiler.
Ali Haydar Efendi;
-Merkezde ne kadar bulunmam gerekli? Şayet uzun bir süre tevkif
edileceksem, havaici asliyeye dair bir şeyler alayım…
-İhtiyatlı olmanızda fayda var.
Hapis Hayatı
Ali Haydar Efendi resmen tevkif edilmişti. Kel Ali’nin hakkında
vereceği hükme kadar haftalarca nezarethanelerde, hapishanelerde
beklemek zorundaydı. Bir devrin en şecaatli hocasına gözdağı
veriliyordu. İttihat ve Terakki’nin illegalitesine kafa tutan
adam sindirilmeye çalışılıyordu. Şapka vesaire işin
bahanesiydi.
Ali Haydar Efendi polislerin arasında, merkeze doğru yürürken,
sokakta tevafuken görenler, görmemek için yüzlerini farklı yöne
çeviriyorlardı. Kimi, selam verirsem onunla alakam var zannedilir
diye korkudan, kimi de büyük bir alime reva görülen muameleden
duyduğu yürek acısından böyle yapıyordu. Merkeze vardılar,
tahtadan bir sandalyenin üzerine oturdular, bekliyorlar, telefonlar
gelip-gidiyor fakat Ali Haydar Efendi’nin ne olacağına dair söylenen
somut hiç bir ifade yok.
- Niçin tevkif edildim?
- Bilmiyoruz, bize tevkif edilmeniz emredildi.
- Ne zamana kadar bekletileceğim?
- Her an serbest bırakılma emriniz gelebilir efendim!
Tevkifinin ertesi günüydü. Gazeteler, Ali Haydar Efendi’den ve
şapka maznunlarından bahsediyordu. Ötede-beride köşe bulup
gazeteci olanlar, dün tekkesinin bu gün de hürriyetinin elinden
alınmasına seviniyorlardı. İttihat ve Terakki kalıntılarının
yazılarında bir hesaplaşma havası vardı. Fikir öfkesinden
yoksun zavallıların fıkraları, bugün gazeteciliğin utanç
vesikaları olarak kütüphanelerin raflarından tarihe tanıklık
yapmaktadır.
Sonsuz Tevekkül
Zabıtnameyi tasdik etmek için merkeze götürülen Ali Haydar
Efendi’nin tevkifi üzerinden haftalar geçmişti ki o hala
nezarethanedeydi. Ne tevekkülünde, ne de dik duruşunda bir kırılma
yaşamadan bekliyordu. Bir defa olsun zavallıların gözlerine
merhamet dilencileri gibi bakmadı. Biliyordu ki kaderi, Kel
Ali’lerin ağzından çıkacak söze göre değil, Allah’ın
takdirine göre tayin edilmişti. Ve o zavallılar Allah’ın
takdirini değiştiremeyeceklerdi.
***
Kel Ali adıyla maruf Ali Çetinkaya’nın riyasetindeki İstiklâl
Mahkemesi heyeti, 21 Aralık akşamı deniz yoluyla İstanbul’a
ulaştı. Ali Çetinkaya ayağının tozuyla gazetecilere şöyle
bir demeç verdi: “İnkılap düşmanlarına Cumhuriyet’in
kahredici yumruğu ile ağır bir darbe indirildi.” (Erzurum,
Giresun, Rize davalarını kastediyor.)
İstanbul’da kaldığı müddet zarfında Dolmabahçe sarayında
ikamet eden heyet, davalara Fındıklı’da bulunan Meclis-i
Mebusan binasında bakacaktı. Bunun için çeşitli merkezlerde
bulunan şapka maznunları Melis-i Mebusan’a yakın bir mevkide
bulunan Galata Polis Merkezine toplandı.
Galata Koğuşu
Mesnevi şarihlerinden Tahir’ul Mevlevi, Ali Haydar Efendi’nin
de içinde kaldığı Galata’daki koğuşlarını tasvir ederken
şunları söyler: “Oda müteaddit pencereli ve iki sıra 15-20
kadar karyolalı bir yerdi. Sobası yoktu. Karyolalardan bazılarının
yalnız birer ot minderi vardı.
Bizi koğuşa getiren memur, isim yoklaması yaptıktan sonra;
“Bir sonraki emre kadar burada kalacaksınız. Evlerinizden bir şey
getirmek isterseniz yazdırın, telefonla merkezlere söyleyelim”
dedi.
Herkes yatak-yorgan gibi levazımın gönderilmesi temennisinde
bulundu. Memur efendi isteklerimizi isimlerimizle yazdıktan ve bizi
yanımızda kalacak bir taharri memuru ve bir de polise teslim
ettikten sonra gitti.
…
Karyolaları şu şekilde benimsemiştik: Kapıdan girince sağdan
birinci karyolada Dağıstanlı Seyid Tahir Efendi, ikinci karyolada
Katip Aziz Mahmud Efendi, üçüncü karyolada Kitapçı Aziz
Efendi, dördüncü karyolada Ömer Rıza Bey, beşinci karyolada
abd-i aciz (Tahir Mevlevi), altıncı karyolada Suûd Bey, yedinci
karyolada her akşam orada yatan bir memur. Soldan birinci ve ikinci
minderde Yağlıkçı Hasan ve Mustafa Efendiler, soldan birinci
karyolada Dersiâm ve Çarşambadaki İsmet Efendi Tekkesi Şeyhi Ahıskalı
Ali Haydar Efendi bir de onlara mücavir Seydişehirli Hasan Efendi,
ikinci karyolada Vaiz Sofî Süleyman Efendi. Kitapçı Mihran
Efendi de tam orta yerdeki karyolayı seçmişti.
Ali Haydar ve Süleyman Efendilerin galiba bir zenbili, bir de
postekisi vardı. Postekileri ot minderin üstüne serdiler.
Koğuşa geldiğimiz gece hemen pek az uyuduk. Çünkü herkes
derdini söylemek ve başkasınınkini anlamak istiyordu. Muayyen
saatlerde değişen ve bizi çiftlik hayvanı gibi sayılı olarak
teslim eden çift nöbetçi memurların müsamahasına, daha doğrusu
bir oda içindeki 12 adamın konuşmasının imkansız oluşuna
binaen serbestçe görüşebiliyor, hatta aldırdığımız
yiyintileri sardırmak suretiyle gazete bile getirtiyorduk. Zaten ve
pek tabiî olarak orada bulunanların hiç biri, kendisini bir fiil
ile mücrim addetmiyordu.
Tabiî şu anlaşma ve dertleşmeler yüksek sesle oluyor. Bazen de
biri diğerinin lakırdısını kesiyor, yahut beraber söylüyordu.
Sigaralar, enfiyeler, çaylar, kahveler de musahabeye sıcaklık
veriyordu.
Şeyh Ali Haydar Efendi, kulakları işitmediği için mütalâayı
ve tilâveti musahabeye tercih ediyor, kendisine tane tane ve yavaş
söylenilmek şartıyla bir şey sorulacak olursa müfid ve mukni
cevaplar veriyor, mangalda kendi eliyle kaynattığı çayı
sessizce içip hususi aleminde bulunuyordu.
Bilmünasebet şunu da arz edeyim ki derme çatma biliş ve kendi
kendine gidişle başkalarını değil, insanın kendisini bile
kurtarması mümkün olmaz. İman etmiş olduğum şu kanaat bu koğuşta
bir iki gece birlikte kaldığım iki zat karşısında apaçık
ortaya çıktı.
Bunlardan biri Sufî Süleyman Efendi, diğeri Şeyh Ali Haydar
Efendi idi. Vakıa ikisi de okumaktan ve namaz kılmaktan hemen hali
kalmıyordu. Biri çalıp alma suretiyle kavrayabildiğini birtakım
indiyât ilavesi ile tatbîk etmeye ve ettirmeye uğraşıyor, diğeri
ehlinden okuyup okuttuğunu ve öğrenip zevkine vardığını tahkîk
mertebesine çıkarmaya çalışıyordu.
Hülâsa, şeyh ve müderris Ali Haydar Efendi sabahlara kadar uyumuş
olsaydı yine uykusu, Süleyman Efendi gibilerin uyanıklığından-meşhûr
hadîsin delalet ettiği mana üzere-efdal bulunacaktı. Çünkü
yersiz birtakım huşûnetle dertli yürekleri incitmemiş, bize karşı
söylemediklerini de kalbinde geçirmemiş olacaktı.
Hülâsatü’l-hülâsa; bir adamın hem kör olması, hem değneksiz
bulunması, sonra kendi gibilerine değnekçiliğe kalkışması çok
fena bir şey!..”
…
Biz Kel Ali bahsine dönelim. Bütün bunlar olurken O gazetelere
verdiği demeçte, İstanbul halkına teşekkür ediyor,
maznun-mazlumların yakında serbest kalacaklarını söylüyordu.
Diyordu ki; “Yapılan muhakemeler ve tahkikat sonrasında, İskilipli
Atıf Hoca da dahil bütün İstanbullu sanıkların masumiyeti
ortaya çıktı.”
Ne ki şapka maznunları salınmadı. Gazeteleri okuyan herkes
mazlumların hürriyete kavuşacağını beklerken, onlar üçüncü
mevki bir trenle Ankara’ya gidiyorlardı.
Sorular Hep Sorular
Bütün maznunların olduğu gibi Ali Haydar Efendi’nin evinde de
yürek acısı vardı. Fakat Ankara’ya gönderilecekleri
gazetelerde çıkınca, bu haber her şeye tuz-biber oldu. Büyük
mazlumun ailesi ve bağlıları tevkifhaneye koştu. Ne ki o ve diğer
mazlumlar yoldaydı, gidiyorlardı. Suçsuz oldukları bizzat
mahkeme reisi tarafından ilan edilen İstanbul sanıklarına,
tekrardan kim ve neye dayanarak suç isnat etmişti? Zamanın ulu
hocası haftalar geçmesine rağmen niçin hala mevkuftu. Suçu dik
duruşu muydu? Dünya’nın neresinde içinde suç unsuru olmayan
bir kitabın satışına vesile olmanın idamla yargılanmaya sebep
teşkil ettiği görülmüştü? Vicdanların “sukut” la yanıtladığı
soruların cevabı mahşerde muhakkak ki verilecektir. Arşive kaldırılan
fakat ihkakı hak için aciliyet kesbeden bu soruların cevabı bugün
olmazsa yarın mahşerde muhakkak ki verilecektir.
Ankara
Ali Haydar Efendi, Atıf Hoca ve diğer mazlumlar, istasyonda
vagonlardan indirilip, üçer-dörderli gruplar halinde -ücretleri
kendilerinden mahsuben- taksilerle İstiklâl Mahkemesi’ne sevk
edildiler. İsim yoklamasının ardından jandarma nezaretinde,
tekrar vasıtalara bindirilip Ankara Hapishanesine götürüldüler.
Hapishane, yığınla maznun doluydu. Şapka giymede isteksiz
davranandan, şapka giymesem hükmü ne olur diye sorana kadar
onlarca insan, farklı illerden maharetli valiler vasıtasıyla
tutuklanıp Ankara’ya gönderilmişti.
Ankara Hapishanesinde, Çarşambalı Ahmet Hamdi Efendi’nin ders
halkasında yıllar önce tanışan iki kadim dost; Ali Haydar
Efendi ve Atıf Hoca aynı koğuşta kalıyordu. Hale dair konuşuyorlardı
fakat uyanık oldukları zamanın neredeyse bütününü mütalaya,
tefekküre, tezekküre hasretmişlerdi.
Bütün olumsuz şartlara metanetle direnen büyük veli, hususi
aleminde murakabede bulunuyor, herkes gibi mahkemeye çıkacağı günü
bekliyordu.
14 Ocak 1926 Perşembe günü hapishanede olağanüstü bir temizlik
harekatı başlatıldı. Maznunların aldığı duyumlara göre
mahkeme üyelerinden Kılıç Ali, müddeiumumi, Necip Ali ve bir de
siyasetçilerden meşhur bir şahıs hapishaneyi ziyarete gelecekti.
Kapılar açıldı ve beklenen zevat hapishane müdürü refakatinde
göründü. Dolaşırken Ali Haydar Efendi’nin mevkuf olduğu koğuşa
da girildi. Siyasi hayatta derin nüfuza sahip o meşhur siyasi Ali
Haydar Efendi’ye yaklaştı ve aralarında şu minval üzere bir
konuşma cereyan etti:
- Mucteba (seçilmiş) ne demektir?
- Neden sordunuz?
- Dediler ki, Ali Haydar Efendi müctebadır, duasını al.
- Allah’a secde etmeyene ben dua etmem!
Siyasetçi namaz kılacağına dair söz verince, büyük velinin
duasına nail olabildi.
O muhteşem mazinin vakarlı duruşunu çağrıştıran cevap sarsmıştı
meşhur siyasiyi. Sanki mahkum Ali Haydar Efendi değil de
kendisiydi.
Hapishanedeydi, koğuş arkadaşları birer ikişer idam ediliyordu.
Kuvvet ayağına kadar gelmişti. Kendisinden dua isteyen siyasiden
merhamet dilenebilirdi, ama yapmadı. İlmin izzetini, İslam’ın
azametini çiğnetmedi.
Duruşma Sonrası Manzara
Tutuklulardan biri mahkemeden koğuşa döndüğünde her taraftan
kendisine; geçmiş olsun, ne sordular, nasıl cevap verdin türünden
sorular yöneltilirdi. Bulunduğu yer miting alanı gibi olurdu.
Etrafta bütün bunlar olurken Ali Haydar Efendi de mahkemenin gidişatına
dair ne bir merak, ne de meraka delalet edecek bir çift söz vardı.
Davası neticelenenler farklı mevkilere gönderiliyordu. İstanbul
tevkifhanesinde olduğu gibi Ankara’da da Tahir-ul Mevlevi bir ara
Ali Haydar Efendiyle aynı koğuşta bulundu. Tahiru’l
Mevlevi’nin naklettiğine göre Ankara’da Ali Haydar
Efendi’nin koğuş arkadaşları şunlardı; “Saatçı Hafız
Nafiz Efendi, Hoca Abdulfettah Efendi, Konyalı Tahir Efendi, Sofi Süleyman
Efendi, Hasan Efendi, İstanbul İmam-Hatip mektebi eski katibi Aziz
Mahmud Efendi, Halid Efendi, Dağıstanlı Seyyid Tahir Efendi,
Emekli bir zabit ve oğlu, Seydişehirli Hasan Efendi ve Mehmed Âkif’in
damadı Ömer Rıza Doğrul.”
***
Tahir-ul Mevlevi, Ali Haydar Efendi’nin de kaldığı koğuşu
tasvir ederken diyor ki biz önceki koğuşumuza “şahin paşa”
oteli adını takmakla ne kadar isabetdar olduğumuzu, Ankara’daki
koğuşu görünce anladık.
İşte buyurun! Tahir-ul Mevlevi’nin kaleminden, ömrünü
milletinin akli ve ruhi kalkınmasına adayan büyük bir alimin koğuşunun
manzarası:
“Ortada bir demir soba, önünde saç bir mangal ile teneke bir leğen,
leğenin etrafında yine teneke ibrikler. Hemen kapının arkasında
bir parça maden kömürü, bir iki avuç mangal kömürü. Birkaç
tane gaz tenekesi, bir iki tane de açılmış konserve kutusu
duruyordu.
Lâkırdı ederken kulağıma bir şarıltı geldi. O tarafa doğru
döndüm. Arkadaşlardan biri duvara doğru çömelmiş, konserve
kutularının birinde def-i hacet ediyordu. Sonra onu yarı açılmış
gaz tenekelerinden birine boşalttı. Kutuyu da baş aşağı olmak
üzere tenekenin üzerine bıraktı.
Ben şu hale hayretle bakarken arkadaşlardan bazıları işi anlattılar.
Bu koğuşun kapısı nedense gece gündüz kapalı dururmuş. Gündüzleri
dışarıya çıkmak için kapı vurulur, jandarmaya açtırılırmış.
Fakat geceleri ona da müsaade edilmediği için böyle teneke içine
def-i hacet edilirmiş.
Bu elîm tafsilat üzerine:
- “Ya ihtiyacın büyüğü olursa?” diye sordum
- “Lamba kısılır o da tenekeye def edilir” cevabı verildi.
Hakikaten bir gece gözleri bürüyen karanlık, burunları kaplayan
koku arasında böyle bir halin vukuunu hissetmiştim.
Sabah oldu. Erken uyananlar-henüz nöbetçi jandarmanın gönlü
olup da kapıyı açmaması üzerine tabiî olarak tenekeye koşuştular.
Koğuşun içi bir “Şarşarabâd” halini aldı. Yüzünü yıkayıp
abdest alacak olanlar da birer ibrik yakalayıp teneke leğenin
etrafına dizildi. Dökülen sular leğende yükseliyor, boğaz ve
burun ifrazatı onun sathında yüzüyordu.
Nihayet içerden yumruklamak ve epeyce müddet:
- “Hemşerim! Sabah oldu. Şu kapıyı aç” temennisinde
bulunmakla murad kapısı açıldı. Lakin iki kişi dışarıya fırlayınca
jandarma üçüncüsünün göğsüne dayandı:
- “Onlar gelsin de öyle çıkarsınız” dedi. Çünkü müdüriyet
dairesinin üst katında beş altı koğuş olduğu, içersinde
epeyce mevkuf bulunduğu halde topu topu iki tane abdesthane vardı
ki onların da henüz iç kapıları takılmamıştı.
Eski koğuşta gazete vasıtasıyla biraz haber alabiliyorduk.
Burada ise pencereler ekser evkat açık tutulmayacak olursa hava
bile alınamayacak, içindekiler mütenevvi kokulardan boğulacaktı.
Medyadaki Yankılar
Gazetelerde, her gün aynı nakarat vardı. Muharrirler ve
muhabirler yedikleri sofranın sahibine göre yazıyorlardı.
Haberlerin başlıkları genelde şöyle diziliyordu: “İstanbul’da
yakalanan irtica maznunlarının şayan-ı dikkat muhakemeleri İstiklâl
Mahkemesinde dün de devam etti.”
Muhakeme
Hapishaneyle, mahkeme arasında müteaddit kereler kat edilen
yollar, günler, haftalar derken tarih 31 Ocak 1926’yı gösteriyordu.
Afyon Mebusu Ali Çetinkaya, Gaziantep Mebusu Kılıç Ali ve Aydın
Mebusu Reşit GALİP’ten oluşan mahkeme heyetinin karşısında
Fatih dersiâmm’ı Ali Haydar Efendi vardı. Başındaki sarığı
ve sırtındaki cübbesiyle heyete ulemanın “has duruşunu” gösteriyordu.
(imamlar, hatipler, vaizler, Diyanet İşleri Reisi ve onun Müşavere
heyeti şapka giymekten, o tarih itibarıyla muaftı.)
Sorgulamayı Ankara İstiklâl Mahkemesi zabıtlarından (Defter no:
6, Sahife 178 vd.) naklediyorum:
Reis: Adın?¾
¾ Maznun: Ali Haydar.
S: Babanın adı?¾
C: Mehmet Şerif.¾
S: Kaç¾ yaşındasın?
C: 60 (1926)¾
S: Evli misin, çocukların var mı?
C: Evet¾ evliyim. Çocuklarım var.
S: İstanbul’da nerde oturuyorsun?¾
C:¾ Çarşamba’da.
S: Esasen Kafkasyalısın değil mi?¾
C: Ahıska’lıyım¾
S:¾ Nereye ve ne zaman hicret ettin?
C: 309 (m. 1894) tarihinde Erzurum’a¾ hicret ettim.
S: Mesleğiniz?¾
C: Fatih’de dersiâmm idim.¾
S:¾ Anadolu’da hemşerilerin filan nerede var?
C: İnegöl’de Hafız Ahmet Efendi¾ isminde bir kayın biraderim
var.
S: Nerelidir?¾
C: Kendi¾ memleketimden.
S: Bu Hoca Atıf Efendi’yi nereden tanıyorsun?¾
C: Meşhur¾ Çarşambalı Hocadan beraber ders okuduk.
S: Bandırmaya seninle kaç kitap¾ gönderdi?
C: Arz edeyim:¾
Hâkkalar’da (Kapalı çarşısı civarında bir sokak) dükkân açmıştı.
Ben terziye giderken dükkânın önünden geçmek lâzım
geliyordu. Bir iki defa dedi ki: “Fevkalade ihtiyacım var.
Matbaacı da masraflarını sonradan alacak. İnsanlığını
esirgeme de şu kitapları satıver.” “Tâhirü’l-Mevlevî, yağlıkçılar
vasıta oldular sattırdılar. Sen de sattır.” demişti.
Damadım, Bandırma Asliye Mahkemesi üyeliğine tâyin olup gitmişti.
Sonra Manyas’a Sulh Hâkimi yaptılar. Çocuklar, hâlâ benim yanımda
idi. Onlar da yakında gideceklerdi. Onların eşyasını vapura
bindirirken Atıf Efendi elime bir paket verdi. “İşte bu yüz
kitaptır satıver” dedi. Beni utandırdı. Ben de çocuklara
verdim, tembih ettim: Satılırsa parasını gönderirsiniz, satılmazsa
geri gelecek dedim. Paketi de eşyanın içerisine bırakmışlar,
unutmuşlar. Damadım eşyaları açınca bu kitapları görür.
O sırada elden 5-10 tanesini almışlar. Sonra bana yazıyor ki:
“Eşyanın içinden bir paket çıktı. Çocuklar ne olduğunu
unutmuşlar anlatamıyorlar. Kapağın üzerindeki fiyattan mıdır,
birkaç tane de telef oldu. Benim meşgul olmaya vaktim yoktur.
Bunlar ne olacak?” diyor. Ben de onları olduğu gibi geri gönder
dedim.
Bandırma emanetçisi Hacı Mustafa ile geri yollamış, ben de Atıf
Efendi’ye götürüp, teslim ettim.
Bu defa evimde bir kitap çıktı, onu da Bandırma’ya gönderirken
bana hediye vermişti. Bandırma’da 25 tane satılmış, karşılığı
olan iki lirayı verdim ve kalan 75 nüshayı da iade ettim…”
Muhakemenin buradan sonrası bilmiyoruz. Çünkü zabıt sahifeleri
18’den 190’a kadar yırtılmış. Bu sahifelere neler kaydedilmişti.
O heyeti şahane! Ali Haydar Efendi’ye neler sormuştu, o zatı mübarek
nasıl cevaplamıştı ve bu cevaplar kimleri rahatsız etmişti bu
bugün için meçhul…
Davanın karara bağlandığı 3 Şubat 1926 Çarşamba gününe
kadar hapishaneyle muhakeme arasında kelepçeli ellerle Ali Haydar
Efendi’nin icbarı git-gelleri devam etti. Akşamları hapishaneye
döndüklerinde birtakım farklılıklarla karşılaşırlardı.
Bunların en önemlisi maznunların odalarının değiştirilmesi
idi. Fakat Onun muzdarip koğuşunu hiç değiştirmediler. Karara
kadarki gecelerde en fazla Tahir’ul-Mevlevi ile kalmıştı. Son
gece de yeryüzünde son gecesini geçiren İskipli Atıf Hoca ile
birlikte olmuştu.
Tahiru’l Mevlevi’nin Rüyası ve Ali Haydar Efendi’nin
Te’vili
İşte buyrun kararın arefesindeki zindan geceleri manzaraları:
Mahkumların gözlerinde uykudan eser yok. Herkes sabahlara kadar hürriyetin
hayalini kurmakla meşgul.
Göz yaşları eşliğinde semaya doğru kalkan eller, kısılan
sesler, metanetli yüreklerle irade-i ilahiye iltica eden masum müminler
top yekün hepsi aynı şeyi intizar ediyor: Hürriyet.
Tahiru’l-Mevlevi anlatıyor: “Yine bir uykusuz gece idi. Nasıl
olduysa bir ara daldım ve şöyle bir rüya gördüm:
Şeyh Ali Haydar Efendi ile ikimizin müşterek bir maaş cüzdanı
varmış. Bu cüzdanla vezneyle müracaat etmiştim. Maaş alacakmışım.
Veznedar, bir iki kâğıt para verdikten sonra:
- “İstersen bir de altın vereyim” teklifinde bulundu.
- “Aman lütfetmiş olursunuz, çoktandır rü’yetinden
mahrumum. Gurbette hemşehri görmüş gibi olurum” dedim.
Veznedar, kenarı kırık bir altın verdi. Bunu görünce:
-“Aman bir lütuftur ettiniz bari tam olsun. Şunu değiştiriverin”
ricasını ettim. Onu aldı, Mevlevi Külahı şeklinde altından
mamul tam bir sikke verdi. Aldım ve uyandım. Namazdan sonra bu rüyayı
Ali Haydar Efendiye anlattım. İyiye yordu:
-“Altın’ın değişmesi, hakkındaki hükmün değişeceğine,
maaş cüzdanının müşterek olması ikimizin beraatına işarettir”
dedi. Fil-vaki birkaç saat sonra da tabiri gibi oldu.
Tahiru’l-Mevlevi hakkında, muddeiumumi 3 yıl hapis talep etmişti.
O da üç yılın hesaplarını yapıyordu fakat karar açıklandığında
hayretle gördü ki beraat etmişti.
Karar Gecesi Maznunlar Koğuşu
Salıyı çarşamba’ya bağlayan gece, yani sabahında mazlumlar
hakkındaki kararın açıklanacağı gece… Yer: Ankara
Hapishanesinin o muzdarip koğuşu… Müdafaanameleri hazırlamaları
için mazlumlara tanınan bir günlük sürenin sonuna yaklaşılıyor.
Herkes bir şeyler karamakla meşgul. Bütün bunlar olurken iki
kadim dost var ki onlar farklı alemlerde. Ali Haydar Efendi Fetih
Suresini okuyor ve mutad sayıya delalet etsin diye her okuyuşunda
karyolaya bir çizik atıyor. Atıf Hoca ise sekiz sahife olarak
yazdığı müdaafanamesini elinde büzmüş bekliyor. Ali Haydar
Efendi:
- Atıf Efendi! Rüyada şeyhimi gördüm, bana 33 defa Fetih
suresini okumamı işaret buyurdular, bu vesileyle inşaallah halas
kalacağımı telkin ettiler. Siz de okuyun. Hakkınızda talep
edilen mahkumiyet Allah’ın izniyle kalkar. Atıf Efendi:
- Ben de Kainatın Efendisi’ni (s.a.v.) gördüm. Bana “yanıma
gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla uğraşıyorsun?”
dedi.
Etraf sukuta büründü. Nasıl olurdu da muddeiumuminin 3 yıl
hapis istediği bir davada idam kararı çıkardı. Akıl, mantık böyle
bir hükmü kabullenemiyordu. Fakat rüyada görülen Allah Rasulüydü,
o davet etmişti. Şeytanın onun suretine giremeyeceği hadisi
sahih bir rivayetti. Atıf Hoca:
- Göreceksin Ali Haydar Efendi beni yarın asacaklar, çünkü
haberi Allah Resülü (s.a.v.) verdi.
Sabah
Sabahın ilk ışıklarıyla mazlumlar topluca İstiklâl
Mahkemesine götürüldüler. Jandarma topluluktan öncelikle
Babaeski Müftüsü Ali Rıza ve Atıf Efendileri mahkemeye aldı.
Jandarma ikinci defa kapıyı açtığında “sarıklılar
gelsin” dedi. Ali Haydar Efendi başta olmak üzere eski tabirle
ilmiyeden ne kadar zevat varsa içeriye girdiler. Kapı tekrar
kapandı. 5-10 dakika sonra Ali Haydar Efendi ve diğer sarıklılar
geri döndü fakat dönemeyen iki kişi vardı: Atıf Hoca ve Ali Rıza
Efendi.
3 Şubat Çarşamba sabahı, mahkeme heyeti kendileri için ne ifade
edecek ve neyi değiştirecekse önce maznunların müdafaalarını
dinledi. Ardından “Bekleyin tekrar çağırılacaksınız ve her
biriniz hakkında İstiklâl Mahkemesi’nin kararı açıklanacak.”
dendi.
Ve Karar
Söylenen saatte “mahkeme heyeti” aylarca süren davanın kararını
açıklamak üzere mazlumları tekrar içeri aldı. Salona muazzam
bir sessizlik hakim oldu. Herkes insanlık tarihinin o en muzdarip
kararını bekliyordu. Ali Haydar Efendi ve İskipli Atıf Hoca’da
ise muazzam bir tevekkül hakimdi.
“Erzurum, Rize, Giresun isyan hadisleriyle alakadar ve iş bu
hadiselerin tertip edilmesi ve yayılmasından sorumlu ve öteden
beri hükümet tarafından yapılan yenilik ve inkılap
hareketlerine karşı bir muhalefet hareketi oluşturmak ve şuanki
hükümet aleyhine propagandada bulunmak suçuyla 3/12/1340 (m.1925)
tarihinde taht-ı tevkife alınan”… diye başlayan “karar”
da, idama, mahkumiyete, ve beraata dair şu ifadeler vardı:
“55. maddeden İskilipli Hoca Atıf ve Babaeski eski müftüsü
Ali Rıza Efendilerin salben idamlarına… Erzurumlu Şeyh Süleyman’ın
on… Fatih türbedarı Hasan Tahsin’in beş sene küreğe
konulmalarına…
Çeşitli bölgelerde meydana gelen isyan hadiseleriyle ilgili
oldukları, iddiasıyla… Şeyh Ali Haydar, Berber Mustafa…
Tahiru’l-Mevlevi beylerin haklarında iddia olunan fiillere karıştıklarına
dair vicdani kanaat temin edecek kanuni deliller bulunmadığından
beraatlarına ve başka bir sebeple tutuklu değillerse salı
verilmelerine oy birliği ile karar verildi.”
***
Atıf Hoca gidiyordu. Hz. Resullah’ın davetine icabet edecekti.
Kararın açıklandığı an, Hoca’nın ağzından çıkanları, o
günün tanıklarından Tahiru’l-Mevlevi aktarıyor: “Zalim ve
katillerle elbette mahşer gününde hesaplaşacağız.”
Hürriyet ve Esaret
Beraat edenler Ankara postahanesine gidip mahkeme kararını
telgrafla evlerine bildiriyorlardı. Tahiru’l-Mevlevi o anı anlatırken
şunları söylüyor: “Telgrafhanede Şeyh Ali Haydar Efendi’yi
gördüm.” “Efendi!”
-“Rüya, tabiriniz gibi çıktı.” dedim ve elini öptüm. Hatta
telgraf kağıdını ben yazdım.”
Ali Haydar Efendi’nin çocukları babalarının beraat telgrafını
aldığı gün posta müvezzii İskilipli Atıf Hoca’nın evine
hapishane müdürünün ağzıyla yazılan şöyle bir telgraf
teslim ediyordu: “Hoca Atıf vefat etmiştir. Cevaben
bildirilir.”
Üstadın yakınları anlatıyor: “Ali Haydar Efendi’nin beraatına
sevinemedik, İskilipli Atıf Hoca’nın hanımı Zahide Hanım, kızı
Melahat ağlarken biz nasıl sevinebilirdik.”
* * *
İdam Atıf Hoca’ya ebedi hürriyeti armağan etti. Fakat Ali
Haydar Efendi için asıl mahpusluk hürriyetten! sonra başladı.
Peşine takılan hafiyeler tarafından sürekli izlendi, her
hareketi gerekli yerlere rapor edildi. Öyle ki, Hacca giderken bile
ardına takıldılar. Herkes farklı bir şey söylüyordu;
Suriye’den toplayacağı kişilerle merkeze yürüyecek diyorlardı.
Hakkında bütün bunlar söylenirken O 80 yaşına girmiş aksakallı
bir ihtiyardı. Ne yapabilirdi ki? Ama korkuyorlardı. Çünkü
Allah Teala göklerden yüreklerine korku yağdırıyordu.
KAYNAK: inkisaf.net
|
|