ASIRLIK BİR ÇINAR

Ahmet TAŞ



“Bana yanmak düşüyor, yangın görsem resimde;

Yaşıyorum zamanın koptuğu bir kesimde.”


Her ne zaman, Necip Fazıl hakkında bir yazı yazmak istesem, körlerle fil hikâyesi aklıma gelir. Hangi yönü ele alınmalı, nereden başlamalı?.. Ardında yüz’ü aşkın, Himalaya silsileleri gibi eser ve hatıra bırakan bir şahsiyeti konu edinmek kolay olmasa gerek! Ele avuca sığmayan, dur durak nedir bilmeyen bir adam, fırtınalı bir hayat!.. Yunus’un deyimiyle “şol yel esip geçmiş gibi!”

Necip Fazıl denince, elbette, önce şiir akla gelecektir. O bir şairdir, hem de pîr şair. Fakat, aynı zamanda o, bir mütefekkirdir, bir sanatkâr, bir gazeteci, bir hikayeci, bir romancıdır da… Ve bütün bunların toplamı ve daha fazlası bir hamurkâr; yaşadığı yüzyıla sanat ve fikir damgasını vuran bir hamurkâr!.. Böylesine “nev’i şahsına münhasır” bir şahsiyeti anlatmak ve tanıtmak elbette zor olacaktır.

Albert Einstein’a fizikçi arkadaşları: ”Şu izafiyet nazariyesini anlat da öğrenelim” demişler. Einstein da onlara şöyle cevap vermiş:

“Geçenlerde anadan doğma kör bir dostumla parkta oturuyorduk. Sütçü geçiyordu… Dostuma: “Süt içer misin?” dedim. “Süt nedir?” diye sordu. “Beyaz bir sıvı” cevabını verdim. “Sıvıyı anladım da, beyaz nedir?” dedi. “Kuğu kuşunun rengidir” karşılığını verince, o tekrar: “Kuşu anladım ama kuğu nedir?” dedi. Ben de: “Canım hani göllerde yüzen eğri boyunlu kuş var ya!” dedim. Bu defa dostum: “Boyunu anladım da eğri nedir?” dedi. Bunun üzerine arkadaşımın elini tuttum ve omzundan itibaren, bükülmüş dirseğimin üzerinden geçirerek: “İşte eğri budur!” dediğimde: “Haa, sütün ne olduğunu şimdi anladım!” cevabını verdi… İşte ben izafiyet nazariyesini izah edersem, siz de onu ancak, gözleri hiç görmeyen arkadaşımın sütü anladığı kadar anlayabilirsiniz!

Biz de, ulu bir çınar gibi, fikir ve edebiyat ikliminde kök salmış; dal dal çiçek açmış, cins cins meyve vermiş, “asrın dilini yakalayıp, kurmuş,” bu çok yönlü sanat ve edebiyat adamını anlatırken, okyanustan bir damla alıp “işte derya!” demek durumundayız… Bilhassa, üstad’ı özümseyerek okumamış olanlara, onu anlatmaya kalkarsak, Einstein’la aynı noktaya varacağımız da muhakkak!

Her milletin en büyük şairi merak edilir. Andre Gide’ye, Fransa’nın en büyük şairini sormuşlar. Şöyle cevap vermiş: “Maalesef Victor Hugo!” İngiliz münekkit Mathew Arnold’un cevabı ise tek kelimeden ibaret: “Shakespeare!” Aynı soru bizdeki edebiyatçılara da sorulsa alacakları cevap, herhalde, “Ne bahtiyârlık ki, Necip Fazıl!” olacaktır.

Üstad Necip Fazıl, yalnız şiirde karar kılıp, edebiyatın diğer dallarında eser vermeseydi, yine de büyüklüğünden bir şey kaybetmezdi. “Kaldırımlar Şairi”nin yakın arkadaşı Ahmet Hamdi Tanpınar onun dehasından ilk bahseden yazarlardan biri:

“Birkaç defa düşündüm; her hayat davetinin önünde, yelesi taze ve keskin bir bahar kokusu ile kabarmış bir küheylan gibi, burun delikleri açılıp kapanarak şahlanan bu genç adam, kendini şiirin dar nizamına sokmamış olsaydı, acaba ne olurdu? Belki zaferini terennüm eden tunç boruların akislerini ufkun dört köşesinden üstümüze bir altın yağmuru halinde yağdıran bir kahraman, belki köksüz bir adam, belki de ve daha büyük bir ihtimalle sadece bir deli… Bazı insanlar, ara sıra ayaklarını imkansızın denizinde yıkadıkları içindir ki, zaman zaman başları bulutlarla çarpışır!”

Ne yazık ki aynı Tanpınar, kendi ifadesiyle “mistik bir cezbe” içersine giren,

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;

Marifet bu, gerisi yalnız çelik- çomakmış.”

diyen Kaldırımlar Şairi’ni yalnızlığa terk edecektir. Yalnız Tanpınar mı? Ahmet Kutsi Tecer, Peyami Safa… Bâbıâli sessizliğe gömülür… Mezar taşı gibi bir sükût!

Bazı yazarlar kendi zamanlarında ıslıklanır, bazıları da en iyi kendi dönemlerinde anlaşılır. Necip Fazıl, ikinci bahtiyarlardan olduğu halde, birincilerin bahtsızlığına mahkum edilmek istenmiştir.Sebep: Yepyeni, ufuklara yelken açması:

“Sırtımda taşınmaz yükü göklerin;

Herkes koşar, zıplar, ben yürüyemem!

İsterseniz hayat aşını verin;

Sayılı nimetler bal olsa yemem!”

Onun dehasından söz edenler, bu manzara karşısında susar, fakat, “bu sesi etkisini” de bir türlü üzerlerinden atamazlar.

Necip Fazıl, “şiirin dar nizamından” çıktığı zamanlarda da, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın belirttiği gibi “köksüzlük ve delilik ihtimali” bir tarafa, tiyatro, biyografi, hatıra, din, tarih, konferans ve denemeleriyle edebiyatımıza şaheserler kazandırdı.

Üstad, bir orkestra şefi; edebiyatın bütün nev’ileri onun önünde bir nota defteri… Elini attığı hiçbir edebiyat nev’i yoktur ki onu, “İslam’ın ebedi nefesiyle ve güzelliğin solmaz rengiyle diriltmesin, boyatmasın.”

Edebiyatımızda, “şiir felsefesi” denilebilecek “poetika”ya sahip tek şair yine Necip Fazıl… Türk şiirine yenilik üstüne yenilik getiren Şair,

“Her dem yeni doğarız,

Bizden kim usanası”

diyen Yunus misali, “tekrar”ı, eski libaslar gibi üzerinden çıkarıp atmış, yepyeni bir ses ve üslûpla eşsiz güzellikte eserler vücuda getirmiştir.

Üstad, her kesimden insanı etkilemiş, bu etki de uzun süreli olmuştur. Bu millet onu, bir sanat ve fikir adamına nasip olmayacak ölçüde sahiplenmiş, benimsemiştir. Bunda iki önemli faktör rol oynamıştır; sanatı ve imanı… Şüphesiz ki onun, sağlam bir inancı, muhkem bir sanat kumaşı vardı… Kendini İslam’ın hizmetine adamış, bir “vakıf” insandı… Hiçbir zaman maddiyat endişesi taşımadı, menfaat peşinde koşmadı, yoksa önüne servetler konulduğu zaman fırsatları tepmezdi. O, “hakikat ve güzelliğin,” hep nehir gibi akmasını ve hiç kurumamasını isteyen bir çileli, bir hamurkârdı:

“Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı!

Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı.”

Şiire ve sanata büyük önem veren Hz. Ömer, Gatefan’dan yanına gelen Herim b. Sinan b. Ebi Harise el-Murri’nin oğluna, Zuheyr b. Ebi Sulma’nın kendileri hakkında söylediği şiirleri okumasını istemiş, şiirleri kendisine okuyunca ona şöyle demişti: “O sizin için şiirler söyler, siz de ona ihsanda bulunurdunuz. Ancak, sizin ona verdikleriniz gitti, onun size verdikleri kaldı.”

Şairler Sultanı da, “Söylenmedik cümlenin hasreti dudağında,” kalmaksızın pîr olduğu demde “hasret diyarına” gitti… Bâkî’nin dediği gibi:

“Uçdı bu fezâlardan mürg-ı dil-i nâlânım.”

Ardında kütüphanelik eser, yaralı yürekler bırakarak gitti… O gönüllerde daima yaşayacaktır…

“Ustada kalırsa bu öksüz yapı

Onu sürdürmeyen çırak utansın!”

*

*

BİR YAĞMUR… BİR ÇAMUR!

Radikal Gazetesinin kitap ekinde Bedirhan Toprak imzalı (Allah büyük… kürek kısa! Ocak 2005) bir yazı çıktı… Üstad’ın doğumunun 100. yılı anısına Yapı Kredi Yayınları tarafından yeniden basılan “Çile” kitabını, güya, tanıtmak için kaleme alınmış, husumet ve ufunet kokan bir yazı…Yazıda, Necip Fazıl’ın şiirini “yetersiz bir dille ilettiği!” şair olamadığı, kendini veli ve nebilerin üstünde gördüğü, “kafiye olamadığı için redifle yetinen şiirler yazdığı” gibi, saçma ve gülünç iddialar… Yazının tek orijinal tarafı sığ bilgi ve cümle yanlışları. Karadenizli Temel’in: “Allah büyük ama, kayık ufak!” nüktesini andıran bu yazıyı belli ki bir muziplik olsun diye yazmış(!).

Şiirin Everest’inden seslenen Üstad’ın sesini bütün heybetine rağman, eteklerdeki sağırlar elbette işitemeyecekti… Dolayısıyla, şiiri ve şairini anlayamayan Bedirhan Toprak gibiler, onu böyle cılız ifadelerle yermeye çalışıp, ibretlik hallere düşecekti. İnsanın hırsı, aklının önüne geçmeye görsün…

Adamın biri, bir şeyler bildiğini ima ederek, biraz da huzurda bulunanlara hava olsun diye: ”Hocam!” demiş. Hani bir peygamber vardı ya! Onu, amcaları kaçırıp, havuza atmışlardı. Sonra onu, oradan, eşkıyalar alıp götürmüştü… O, Musa Peygamber miydi? Hoca şöyle bir düşünmüş… “Yahu (demiş), ben bunun neresini düzelteyim! Bir kere o, Musa değil, Yusuf Peygamberdi. Ona, amcaları değil; kardeşleri tuzak kurmuştu. Sonra onu havuza değil kuyuya atmışlardı. Onu, eşkıyalar değil; oradan geçen bir kervan bulmuş ve alıp götürmüştü…”

Bedirhan Toprak’ın yazısını okurken, bir anda bu fıkra geldi aklıma… Neresini düzeltelim? “Kem âlet ile kemâlat olmaz!” demişler. Üstad ve eserleri güneş gibi ortadayken, sayın Bedirhan Toprak, önüne kat kat engel koyarak, güneşi görmemeye çalışmakta, kendine gölge yapmaktadır. Dolayısıyla karanlık bir iklimden bunları söylemesine de şaşmamak gerekiyor. Üstad’ın yurt dışında olduğu bir sırada, ardından atıp tutan birisini ona haber verirler. Üstad: “Ne yani der, ucuna sivrisinek kondu diye 35’lik topu ateşleyemem!”


KAYNAK: inkisaf.net

 


 
TARİH

 

click tracking