|
|
ŞEYH
SAİT - GENÇ İSYANI
VAK’A VE İLK TEZ
Hareketine, devlete karşı silâhlı isyan süsü verilen ve böyle
bir süs verilmesi için gerekli her şartı fazlasıyle
misallendiren Şeyh Said ve etrafı, birer din mazlumu kabul
edilebilir mi?
Bu sualin cevabını, işin hikâyesi ve en mahrem noktalarına
kadar belirtilmesinden soma vermek üzere başımızı 52 yıl öncesine
çevirelim ve o tarihten 13 yıl ötede Dersim hadisesiyle insan kanından
kıpkızıl akacak olan Murat Suyu iklimlerine bir göz atalım…
Sene 1925… Şubat ayının 13 üncü cuma günü… Ergani çevresinin
Piran köyü…
«Piran» ismi nereden geliyor. «Pir» kelimesinin toplam adı
olan bu söz, orada birtakım «pir» lerin, yâni mânevi şeyhlerin
ve gönül olgunlarının vatan kurmuş olduklarına mı delâlettir,
yoksa sadece ihtiyar adamlara mı işaret, yahut büsbütün ayrı
bir kaynağa mı izafet?.. Bilmiyoruz. Herhalde manalı bir
isim…
Şişkin adaleleriyle masmavi bir gök altında kuvvet ve heybet
timsali çepçevre dağlar… Ve bu dağ çemberinin sınırladığı
vadi ortasında, tam da Doğu Anadolu’ya hâs şekil ve üslûbiyle
Piran köyü… En yükseği iki katlı evler, toprak damlar ve yalçın
taş bloklarından, sağır duvarlar…
Cumhuriyet ilân edileli 16 ay geçmiş ve onun ikinci kış
mevsiminde, Doğu Anadolu, her zaman olduğu gibi, küçücük bir
çocuğu dev kadar gösterecek postlara bürün-meyi gerektiren bir
soğuğa batmıştır.
13 Şubat cuma günü güneşin ilk ışıkları Piran köyünü
halkalayan dağları yaldızlarken, uzaktan, kalabalık bir atlı
kafilesinin köye doğru yol aldığı görüldü.Arap kanı karışık
Uzun Yayla tipi atlar üzerinde, omuzlardan çaprazvâri atkılı ve
kalın bel kemerli fişeklikleri, tüfekleri ve hançerleriyle
tepeden tırnağa silâhlı ve yerli kılıklı 3-5 yüz süvari…
Bir süvari alayına denk bir kuvvet… jO da nesi?..Bunlar hükümet
kuvveti mi?Değil!..Hükümete karşı harekete geçmiş bir kuvvet
mi?O da değil!..Ya?..
Bunlar, Doğu illerinin oymak ve ağalarına mahsus maiyet topluluğudur,
hükümet çapında kuvvetlerle dolaşıp gezmeleri an’aneleşmiş
bir tabiîlik belirtmektedir ve damarlarına basılmadıkça son
derece uysal ve körü körüne itaat seciyesindeki bu adamlar, işte,
reislerinin peşinde, bir düğün vesilesiyle Piran yolunu tutmuşlardır.Reisleri,
en önde, cins bir at üzerinde, Şeyh Said…Güzel yüzlü, derin
gözlü, tatlı bakışlı, kuvvetli bir yapıya ve heybetli bir
edaya sahip, yaşı 60, fakat görünüşü genç bir insan…
Beyaz ve uzun bir sakalı, sünnete tam uygun kırkık bıyıkları
var… Gözleri sürmeli ve sarığı sağ kenarından püskülvâri
sarkık…
Piran köyünde kardeşi Şeyh Abdürrahim’e bir düğün münasebetiyle
yüzlerce davetlinin başında gelen Şeyh Said’i, çoluk, çocuk,
genç, ihtiyar, bütün köy, kendisini atların ayağına atarcasına
karşıladı. Zira bu insan, hususiyle Şark Anadolusunda tesiri
pek büyük olan Nakşilik tarikatinin şeyhlerinden bilinmektedir
ve aynı zamanda dini «otorite» ile karışık ağalık ve reislik
makamının alemi olan «şeyh» sıfatı içinde, derinliğine
bir mürşit olmaktan ziyade sığlığına bir güdücü rolündedir.
Hemen belirtelim ki, Şeyh Said’in şeyhliği eğer öbür türlü
olsaydı, kendisini takip eden din yıkıcılıkları ve on-binlerce
müslüman kanına mal olan ayaklanma meydana gelemezdi. Mukaddes sünnete
dış çizgileriyle o kadar bağlı olan Şeyh Said, onun içine ait
mânalardan birine, gerektiği şartlar bakımından erebilmiş değildi.
«— Uyuyan fitneyi uyandırmayınız!»
Şeyh Said, her hamle ve harekette iyi veya kötü ihtimal
kutupları arasında tam ve çileli bir murakabe ve muhasebeyi
emredici ve dâvaları kavramaktan âciz ve çok defa cahil, yarım
yamalak davranışlardan sakınılmasını şart koşucu hadîsin sırrına
uzaktı. Yoksa, mahut ayaklanmaya itilmiş olsa bile bu itilişe
uymamayı pekâlâ becerebilirdi.
İşte, dikkate en ziyade lâyık ve bahsimizin sonunda tamamlayacağımız
bir kıymet hükmü olarak bu ruh ve kalıbın sahibi Şeyh Said,
Piran köylülerinin yüceltici tavırları arasından süzülerek
kardeşi Şeyh Abdürrahim’in konağma iniyor.
Konağın büyük sofrasında ileri gelenlerden 100 kadar insan,
dizüstü yere çökmüş, başköşede bağdaş kurmuş Şeyhi
dinlemekte… Birçoklarının cuma namazından önce cami vaazı
diye kaydettiği sözler, hakikatte, Piran ağası ve Şeyh
Said’in kardeşi Abdürrahim’in evinde bir konuşmadan ibarettir
ve o günkü rejim üzerinde Şeyhin bütün görüşünü çerçevelemektedir:
«— Medreseler kapatıldı. Din ve Vakıflar Nazırlığı kaldırıldı.
Din tedrisatı Maarife bağlandı. Gazetelerde birtakım dinsiz
muharrirler Peygamber Efendimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben
bugün, elimden gelse, bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine
gayret ederim.»
Birçok kaynağın değişik kelime ve tâbirlerle belirttiği,
fakat hepsinde mâna ve meali sabit sözler bunlardan ibarettir. Bu
sözlerde ise, elinden bir şey gelmeyeceğini itiraf edici bir din
bağlısının, henüz yeni başlayan ve asıl «ayaklanma»
dedikleri hâdiseden sonra gemi azıya alacak olan rejim tavrına
karşı şahıs küskünlüğünden başka bir şey, hele
ayaklanmaya dair hiç bir işaret yoktur.. Belki de aksine, herkesi
aynı küskünlüğe davet edici, fakat elden bir şey gelmeyeceğini
hatırlatıcı ve şimdilik sabır ve katlanmaktan gayrı yol
bulunmadığını gösterici bir mâna var… Herhalde plânlı bir
ayaklanma hareketine karar vermiş ve onu hazırlamaya çıkmış
bir adam, elden bir şey gelmeyeceğini söylemekle işe başlamaz.
İstiklâl Mahkemesi dosyalarına ayniyle bu şekilde geçmiş olan
sözde Piran vaazının belirttiği bu inceliğe o taraftan veya bu
taraftan şimdiye dek dikkat eden olmamıştır.Şeyh Said kardeşine
ait konağın büyük sofasında toplanan ağalara, dine yapılan kötülükleri
anlattıktan sonra:
— Bu vaziyette artık ayaklanmanın ve karşı durmanın zamanı
gelmiştir!
Gibilerden bir söz etmemiştir. Bu nokta riyazi bir hakikat
belirtir ve Piran’dan başladığı kabul edilen hareketin önceden
bir niyet ve maksada bağlı olmadığını ayân-beyan gösterir.
Şeyh Abdürrahim’in, iki kanatlı meşin bir perdeyle bölümlü
sofasında bu konuşma süre dursun…
Öğleye doğru, köye, jandarma kılıklı, küçük bir atlı
grubu geliyor. 15 nefer ve iki zabit… Subaylardan üsteğmen
olanı (öbürü teğmen) Şeyh Said’in karşısına çıkıyor ve
kafilesinin içinde ağır suçlu birkaç mahkûm bulunduğunu,
onları köylerinde arayıp bulamadıklarını, düğün münasebetiyle
şeyhin davetlileri arasına katılıp buraya geldikleri haberi üzerine
Piran yolunu tuttuklarını söylüyor ve mahkûmların adalete
teslimi için, nüfuzu her tarafa yaygın, güçlü Şeyhten aracılık
istiyor.
Hikâyeyi, aynen, Şeyh Said’in İstiklâl Mahkemesi huzurundaki
ifadesinden dinleyelim:
<<— Öğle vakti ismini bilmediğim bir mülâzım (teğmen)
odaya geldi ve Mehmed oğlu Ahmed adında bir mahkûmun evine on
kadar başka mahkûm sığındığını, bunların teslimi için
tavassutta bulunmamı rica etti. Hemen mahkûmlara haber göndererek
teslim olmalarını nasihat ettim. Fakat mahkûmlar «talâk-ı selâse:
Üçlü boşama» üzere ahdettikleri için teslim olmayacaklarını
bildirdiler. Sonradan duyduğuma göre mahkûmlardan 8′i
serbest bırakılmış, geriye kalan ikisi ise teslim olmamışlar.
Bunun üzerine ikisi içeriden, sekizi de dışarıdan ateş açarak
jandarmayı dağıtmışlar ve hepsi kaçmışlar.»
Asıl büyük ayaklanışın hesabını verirken, bu küçük, fakat
hakikatte vesile ve sebep mihrakı olarak pek büyük noktanın üzerinde
fazla durmayan Şeyh Said’in ifadesini biz tamamlayalım;
tamamlamadan evvel de, hadiseyi, Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı
boyunca en kanlı istismarlara götürmüş olan «Milli Şef» lâkaplı
İnönü’nün damadı Metin Toker’e ait «Şeyh Sait ve İsyanı»
adlı kitapçıktan, başlangıç noktasının nasıl hikâye
edildiğine dikkat edelim:
«Şeyh Sait, yanındaki eşkiyanın teslimi talebini ileten teğmene
oldukça yumuşak davranırken durumu da el altından kolaçan
ettirdi. Bahri’nin evi içindekiler, on değil, oniki kişiydiler.
Aralarında Vartolu Nebi ve arkadaşları da vardı. Bunlar çok önceden
suç işlemişler, hapse girmemek için dağa çıkmışlardı. Yahut,
başka yerlere saklanmışlardı. Sonradan bazıları Şeyh
Sait’in maiyetine katılmıştı. Dördü ağır hükümlüydü.
Katilden aranıyorlardı. Jandarmanın asıl almak istediği
bunlardı.
Jandarma komutanı üsteğmen Hasan Hüsnü Efendiydi. Yanında teğmen
Mustafa Asım Efendi ve 15 kişilik bir müfreze bulunuyordu.
Subaylar, aradıkları eşkiyanın köye gelip de Bahri’nin
evine saklandığını öğrendiklerinde binayı sarmışlardı.
Bu, Piran’ın çok evi gibi iki katlı bir basit yapıydı. O
zamanki adıyla Çalan mahallesindeydi. Şimdi mahallenin adı Yeşilyurt
olmuştur. Bahri’nin evi hâlâ durur. İki tarafına dükkân
ve kahvehanelerin sıralandığı toprak caddeden sola dönüldüğünde
dar bir sokağa girilir. Sokak, az ilerideki tepelere kadar uzanır.
Bugün evin o sokağa bakan pencerelerinde patiska perdeler ve çiçek
saksıları vardır.
O unutulmaz 13 şubat 1925 cuma günü, ikindi vakti, jandarmalardan
bir kısmı evin damına çıkmışlardı. Teğmenler kapının önünde
dolaşıyorlardı. Arada bir içeridekilere «Teslim olun!» diye
sesleniyorlardı. Fakat içerden küfürle mukabele ediliyordu.
Halk civara birikmişti ve hadiseyi hem merakla, hem de jandarmaya
karşı düşmanca seyrediyordu.
Şeyh Abdürrahim’in evinden Bahri’nin evine, gizlice haber uçuruldu.
Teslim, bahis konusu değildi. Şeyh Sait, emrindeki bu iyi vurucu
kimseler yakalandıktan sonra kendisinin tevkifine kalkışılmasından
korkuyordu. Teğmenlere tekrar şu ricayı saldı:
— Biz onlarla beraber geldik, yoldaşız. Kendilerini şu ara
bana bağışlayın ve ben buradayken bir şey yapmayın. Hele ben
gideyim, sonra ne isterseniz yaparsınız.Ama jandarma da, kuşlar
bir kere kafese girmişken onları salıvermek niyetinde değildi.
Şöyle bir anlaşmaya teğmenler rıza gösterdiler: Bahri’nin
evindeki 12 kişiden sekizini bırakmaya hazırdılar. Fakat dört
azılı katil mutlaka teslim olmalıydı.
Şeyh Sait bunu sağlayacakmış gibi bir tavır takındı.
Eşkiyanın plânı şuydu: Sekiz kişi, evden serbest çıkacaklardı.
Bunlar mahalleye bakan tepelere bir anda tırmanacaklardı. Zaten
silâhlıydılar. Oradan jandarmaya ateş açacaklardı. Aynı
zamanda, evde kalan dört kişi de bu ateşe katılacaktı. Şeyh
Abdürrahim ve adamları da yetişecekler, onlar da ateş
edeceklerdi. Zaten Şeyh, mavzeriyle sokaktaydı.
Plân aynen tatbik olunda. Jandarma üç yanından ateş yiyordu.
Üsteğmen Hasan Hüsnü Efendi, müfrezesine geri emrini verdi. Bir
ölü, iki yaralı bırakmıştı.»
Hadiseye kayınbaba gözlüğünden bakan bu satırlar, her şeye rağmen,
basit ve şahsi cinayet vak’alarının takibinden başka bir mâna
ifade etmeyen bir işde Şeyh Said’e ait hiçbir sorumluluk ve
onun devlete karşı isyan niyetinden hiçbir işaret bulunmadığını
göstermeye yeter. Aksine, Şeyh Said tarafından işin tatlıya
bağlanmasına çalışıldığını da gizleyemez.
Halbuki asıl gerçek, ne Şeyh Said’in Mahkemede anlatmaya çalışıp
da anlatamadığı, ne de birtakım devrimbaz kalemlerin anlatmaya
çalıştıkları, fakat yine anlatmadıkları gibidir ve üstelik
dikkatli bir göze en derin «acaba» şüphesini vermektedir.
Başlangıç hadisesinin içyüzü, en titiz incelemelerimize göre
şöyledir:
O taraflarda, Şeyh Said isimli, bâtınî irşad ve tasarruf
ehliyeti son derece şüpheli, Nakşî Şeyhi olduğu iddiasında,
daha ziyade muhitini sevk ve idare siyaseti ve satıh üstü güdüm
dehâsı bakımından hünerli, koyun sürülerini yüzlerce çobanın
otlattığı, çok zengin ve büyük nüfuzlu bir ağa vardır ve en
büyük meziyeti olarak bu adam şeriat bağlılığında müstesna
bir şiddet ve hiddet sahibidir. Fakat bu şiddet ve hiddetin kullanılacağı
yeri ve dereceyi tâyin edebilme irfanından mahrum…
İşte bu adam, Allah ve Resulüne bağlı her ferdin hak vermesini
gerektirici bir ruh haleti içinde, sonrasını gör-meksizin, daha
1925′in ilk basamaklarında olup bitenlerden üzgün ve rejime
o zamandan küskündür. Fakat bu duygusunu asla içtimaî bir fiile
çıkartmamakta, belki hiçbir gerçek kanun anlayışının suç
biçemeyeceği tarzda ruhlara aşılamakla yetinmekte ve kötülüklere
karşı elle, olamazsa dille, o da olamazsa kalble karşı durmayı
emreden hadîsin ancak üçüncü basamağına yapışabilmekte,
bazen de ikinci basamağa geçebilmektedir. Fakat bu ikinci
basamakta da (Forum) dedikleri toplum meydanına sızabilmek imkânından
mahrum bulunmakta ve sisli dağlar, buzlu ırmaklar arkasında,
ancak tebeşir noktaları halinde basit insanlara hitap
edebilmektedir. Bu düşünce tavrı ve tavır düşüncesi hiçbir
demokrasi şekil ve nev’inde suç değildir.
Geçelim hikâyeye:
İşte bu adam, çevresinde düğün davetlileri olarak 300-500 atlı,
Pîran köyünde kardeşi Şeyh Abdürrahim’in köy şatosu
denilecek konağına iniyor. Topluluk içinde kendisinin farkında
olmadığı, Jandarma tarafından harıl harıl aranan birkaç adam
öldürme mahkûmu vardır. Mahkûmlardan biri de o köydedir ve
evinde öbürlerini beklemektedir. Jandarma vaziyeti öğrenip de Pîran’a
bir / baskın yapmaya gelince bunlar hep birden Pîran’lı mahkûmun
evine çekilip siper alıyorlar. Jandarma kolunun başındaki
subay gayet akıllı bir hareketle Şeyh Sa-id’in karşısına çıkıyor
ve mahkûmların kanuna teslimi için Şeyhin vasıta olmasını
rica ediyor. Şeyhin karşılığı gayet ince, zarif ve anlayışlıdır:
— Hoş geldiniz, safa geldiniz! İsteğinizde haklısınız! Şu
var ki, biz şimdi bir dünya saadetini kutlama töreni içindeyiz.
Bu vaziyette bize katılanları teslim olmaya zorlayamayız. Şu gördüğünüz
silâhlı kalabalık da buna razı olmaz. Bir hadise çıkabilir.
Buyurun, siz ve askerleriniz de bize misafir olun, hep beraber
yiyip içelim, size izzet ve ikram gösterelim, siz de mahkûmları
kollamakta devam edin; düğün bitip biz de buradan ayrılmaya ve
kalabalık dağılmaya başlayınca onları alıp götürün! Hattâ
o zaman mahkûmları elimle teslim etmenin çarelerini düşüneyim!
Jandarma subayı bu haklı teklifi kabul etmiyor, mahkûmların sığındığı
evi kuşâtıyor ve neticesi malûm…
Bu güne değin hiç kimsenin duymadığı, bilmediği, merhum Van
mebusu İbrahim Arvas’tan dinlediğim ve o muhitin birçok yaşlı
adamına teyid ettirdiğim bu gerçek, işin bütün ruhunu ifşa
edici ve başlı başına muhkem bir (tez) belirtici bir mahiyet
arzeder ve bilmeyerek de olsa Şeyh Said’in isyana nasıl itildiğini
açığa vurur.
Şimdi en ince bir nokta:
Şeyh Said vak’a üzerine Vilâyet merkezine bizzat gidip durumu
izah edeceği ve hadisede hiçbir dürtüklemesi olmadığını göstereceği
yerde artık işi bir olup bitti kabul ediyor, yüksek bir dağ
tepesindeki köyüne çekiliyor ve üzerine hükümet kuvvetleri yüklenince,
birden, beslediği ruh haleti yüzünden, kendisini karşı koyma ve
isyana geçme hareketine mecbur ve memur sayıyor ve gümbürtü
kopuyor.
Şeyh Said isyanının tohum mânası bundan ibarettir ve ötesi hep
bu mânayı geliştirici ve gerçekleştirici tecelliler…
Pîran hadisesi üzerine, zaten derin bir şeriat kâbusu ve din
korkusu yaşayan hükümette hiçbir dikkat ve anlayış tavrı
peydahlanmadığı gibi, Şeyhde de bu dâvanın şartlarına ve doğuracağı
neticelere dair herhangi bir basiret ve takdir gözü açılmamıştır.
Elbette ki hükümette (hadise peşinden başa geçen inönü hükümeti)
uhdesinden gelinmek şartiyle, din gayzını büsbütün
alevlendirmek için bundan daha elverişli bir fırsat bulunmazdı;
ve 1925 kışı ve ilkbaharını takip eden hadiseler 20 yıl
boyunca, hep aynı hedefe, İslâmı kurtarmak hedefine yöneltilmek
üzere bu isyan, aranıp da bulunmaz bir istismar dayanağı teşkil
edecekti.
Teşhisimizin doğruluğuna en keskin hüccet, bizzat Dâmad Beyin
eserindeki itiraftır.
«Milli Dâmad» tarafından yazılan kitabın, 5, 6 ve 7 nci
sahifelerinden:
«Olay, Cumhuriyetin bir dönemeci almasının fırsatı yapılmıştır
ve bu mahiyeti itibariyle, söylediğim «işaret noktaları»ndan
birini teşkil eder.
1925’ler, Atatürk Devrimleri olarak bilinen inkılâp
hareketlerinin başladığı, fakat ilkel bir siyasî demokrasinin
de tatbik olunduğu yıllardır. Küçük bir zaman parçası, 1925
Türkiyesinde bunların ikisine birden devam olunamayacağını çok
kimseye ispatlamıştır. Muhalefet ister istemez çok geniş bir
muhafazakar kütleye dayanacaktı. İktidar ister istemez çok
ufak bir «avantgarde» ile yetinecekti. Kudret sahibini oy tayin
ettiği takdirde, muhafazakar, en azından pek ılımlı devrimci
Muhalefetin, iktidarı alacağı tabiiydi.
Ama 1925 Türkiyesinde kudretin başka ölçüleri bulunuyordu. İktidarın
başları, düşmanı denize dökmüş muzaffer ordunun muzaffer
komutanlarıydı. Memlekete onlar hâkimdiler. Demokrasi ile Devrimler
konusunda bir tercih yapmak durumuna geldiklerinde Devrimleri seçmişler
ve Demokrasiyi, hiç olmazsa erteleme kararı vermişlerdir.
Şeyh Sait ve isyanı, onları bir tercihi yapmak durumuna getiren
olaydır ve önemini buradan almaktadır.
Nitekim, asıl üç büyük devrim, Medenî Kanun Devrimi, Kıyafet
Devrimi ve Harf Devrimi Şeyh Sait İsyanından sonra yapılabilmiştir
ve «Takrir-i Sükûn» Türkiyesi bunların ortamı olmuştur.
Bundan dolayıdır ki, Cumhuriyetin bu önemli (işaret taşı)nın,
(Şeyh Sait ve İsyanı)nın bütün cepheleriyle bilinmesine, belki
bugün, her zamankinden de fazla bir lüzum, hattâ zaruret olduğuna
inanıyorum.»
Metin Toker Ankara – 1968
Biz, en sağlam metod olarak «Ulu Hakan Abdülha-mid Han» isimli
eserimizde de gösterdiğimiz gibi, savunduğumuz bir dâvanın Övücülerinden
ziyade yericilerinden kuvvet almak ve büyük usulcü (Sokrates)in
(Sofist)lere yaptığı şekilde hasım düşünceleri kendi silâhiyle
tepelemek yolundayız. Zira bilmekteyiz ki, yüce kudret, bunlara
daima ters tarafından doğruyu söyletmekte ve gerçeği ağızlarından
kaçırtmaktadır.
ANKARADA HAVA
Vak’adan bir hafta sonra, ikinci Cumartesi sabahı, o zamanlar bir
iki kulübecikten farksız, buna rağmen şehrin en haşmetli binası
Ankara Garında bir kaynaşma… Tek-tük, birkaç kırmızı fes ve
beyaz sarığın beneklediği, çoğu siyah, astragan kalpaklar
denizi… Başta, yanlama giydiği, sağ ve sol uçları sivri,
siyah astragan kalpaklı Devlet Reisi, keskinleme giyilen, ön ve
arka uçları sivri, siyah astragan kalpağı altında İsmet Paşa
bekleniyor.Sızlayıcı bir vicdan taşıdığını isyan
hadisesinin ihtilâtları sırasında gösterecek olan Başvekil Ali
Fethi Bey ve Kafadarları müstesna, bazı vekiller, yüksek memurlar
ve birçok Meclis âzası orada… Fethi Bey yok; zira hadiseyi
dikkatli ve ağır başlı bir plânda ele aldığı için aczine hükmedildiğini
ve yerini almak üzere İstanbulda tedavide bulunan İsmet Paşanın
palas pandras Ankaraya çağrıldığını biliyor.
Paşalar arası öpüşmeler, sarmaşmalar, dolaşmalar…
Öğle ve akşam yemekleri Çankaya’da… Evvelâ, ikili, sonra
Meclis Reisi Kâzım (Özalp) Paşa’nın katılmasiy-le üçlü,
derken Ali Fethi Beyin davetiyle dörtlü ve nihayet «Erkân-ı
Harbiye-i Umumiye Reisi» Fevzi (Çakmak) Paşa da işin içinde, beşli
toplanmalar ve karar:
— Doğu Anadolunun yarısını aşan bir sahada Örfi idare ilânı,
«Divan-ı Harb»ler kurulması ve ordu kuvvetiyle harekete geçilmesi…
Hadise önceden hazırlıklı ve bütün Doğu Anadolu çapında şümullüdür,
kısa zamanda topyekün memleketi sarmak istidadındadır ve karşısına
en sert şiddetle dikilmeyi emretmektedir.
Ali Fethi Bey ise bu görüşte değil:
— Hadise mahallîdir ve küçük bir saha içinde küçük bir imkân
ele geçirilmiş olmasından öteye bir kıymet ve ehemmiyet
belirtmemektedir. Onu büyütüp topyekün millete karşı bir hükümet
yumruğu indirilmesine vesile diye kullanılmamalıdır. Dâva
mahalli kuvvetler ve idarî siyaset incelikleriyle çözümlenebilir.
İki taraftan da akacak kanın müslüman olduğu ve hak hangi
tarafta olursa olsun böyle bir hareketin millete derin bir teessür
aşılayacağı ve dış düşmanlara fırsat hazırlayacağı
unutulmamalıdır.
Fakat hayır! Halk Fırkasının fikirsiz saldırganları, baştakiler,
hattâ Fethi Bey hükümetinin bazı âzası, mutlaka tepeden inme
ve silip süpürme, böylece en küçük İslâmî kıpırdanışın,
vatanı Moskofa satmaktan beter bir hiyanet olduğunu milletin suratına
çarpma taraflısı… Millet onlardır; ya onlar gibi düşünmeye,
yahut ta kalbinden, kalbinin iman noktasından vurulup gebertilmeye
ve arka üstü yatırılıp göğsünde bağdaş kurulmaya mahkûmdur.Heyhat
ki, hiç kimsede Şeyh Said’in yanlışını, millet kalbindeki
ebedi doğruyu söküp atmak yolunda bir istismar vesilesi yapma
hakkı olmadığını hatırlayan ve hatırlatan yoktur. O fena
yaptı diye dine fenalık etmek kudret ve selâhiyeti hiçbir fânide
hayal edilemez, diye düşünen yok…
Evet; Ankarada hava!.. Bu havayı elektrikleyici müessirlerin başında,
zafer gününe dek tertemiz bir zemin üzerinde akan İstiklâl Savaşından
sonra tutulmuş istikametler yüzünden rejime güvenlerini
kaybetme mevkiindeki paşaların kurdukları «Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası»… Her biri Millî Şahlanma hareketinin
gerçek kahramanı ve Türk vatanını 600 küsur yıllık bir
geliş içinde tam paylaşılacağı zaman kurtarmanın halis
idealistleri bu paşalar, kurdukları muhalefet partisiyle Türkün
ruh köküne doğru yol ararken aynı kökü yaralama ve kurutma
istikametindeki Halk Partisinin karşısına dikilmişler ve sırf
bu sebeple Şeyh Said isyanını ve benzeri «gericilik» hareketlerini
uzaktan beslemiş ve kışkırtmış olmak gibi bir suçlama altına
alınmışlardır. Ne taraftan olursa olsun, içinde en küçük İslâm
ve ahlâk kaygısı yaşatan mebuslar da öyle… Artık hak adına
cesur naralar fışkırtıcı Birinci Büyük Millet Meclisinin
havası silinip süpürülmüş olmakla beraber, hâlâ o havanın
artıklarından bazı esintiler kaldığı görülüyor, meselâ
muhaliflerden Erzurum mebusu Ziyaeddin Efendi, Şeyh Said davranışından
önce ve hiçbir şeyden haberi olmadan, ahlâkî gidişi şiddetle
kınıyordu.
Kınayıcıyı kınarken içyüzünü ele verdiğinden gafil Metin
Toker’den:
«Şeyh Sait’in ayaklanmasından sadece iki hafta evvel, Ziyaeddin
Efendi Meclis kürsüsüne çıkmış ve yeniliğin işret, dans,
plaj sefasından başka şey ifade etmediğini söylemişti. Fuhuş
artmıştı. Müslüman kadınlar edeplerini kaybetme yolundaydılar.
Sarhoşluk himaye, hattâ teşvik olunuyordu. En önemlisi (hissiyatı
diniye) rencide ediliyordu. Yeni rejim sadece ahlâksızlık getirmişti.
Bunlar terakki kisvesi altında, Batılılaşma diye, medeniyetçilik
adına yapılıyordu. Rezil bir idare memleketi çamurların içine
sürüklemişti. Ziyaeddin Efendi bu nutkuyla Cumhuriyetin ahlâkî
iflasını Türkiye’ye ilân etmişti.»(Şeyh Sait ve İsyanı -
s.21)
Bazı İstanbul gazeteleri de, bir müddet sonra İstiklâl
Mahkemesinde hesaba çekilmek üzere aynı tenkid istikamedinde
sesler çıkarıyor, o muhteşem zaferden sonra yolun şaşırıldığını
yazmaya kadar varıyor; ve ortada tek fikir çilesi ve tersinden
de olsa bir ideolocya gayreti bulunmaksızın sadece kaba bir İslâm
nefreti hissiyle, C.H.P. saldırganları, zehirli dişlerini Türkün
ruh köküne geçirmek için başbaşa vermiş plânlar
tertipliyordu.
Şeyh Said ayaklanışı bütün vatana şâmil gösterilecek,
hadiseye dış düşman tahrikleriyle alâkalı mânalar
verilecek, kısmî seferberlik ilânına kadar gidilip bütün o
havalide omuz üstünde baş ve taş üstünde taş bırakılmayacak;
ortalık sindirilince de neler yapılacağı, ne devrimlere yol açılacağı
görülecekti.
Öyle oldu; Mecliste «ben müslümanı müslümana kırdırmam!»
diyen Ali Fethi Beyi düşürdüler, ismetsiz İsmet Paşayı hükümetin
başına geçirdiler ve —miskin teferruat esnaflığına ne lüzum
var!— haydi büsbütün sıkılaştırılan, şimdiki adiyle sıkı
yönetim, haydi kısmî seferberlik, haydi «Hiyanet-i Vataniye
Kanunu»na ek, «dini alet ederek zihinleri karıştırma hareketine
girişenlerin vatan haini sayılacaklarına» ait madde, haydi şu,
haydi bu; ve peşinden meşhur «Takrir-i Sükûn Kanunu», huzur ve
sükûnu sağlama ismi altında gık demeyi yasakayıcı hükümler
ve onun da arkasından İstiklâl Mahkemeleri ve vicdan törpüsü
nice zulüm fermanları…
Bu havayı ve mânayı, güya benimseme edasiyle Milli Damad, farkında
olmadan ne de güzel tespit ediyor:
Aynı kitap — S. 44:
«Ankara’da, Meclisin, hem de Muhalefetin desteğiyle Fethi Bey
Hükümetinin tedbirlerini kanunlaştırması havayı yatıştırmadı.
CHP’nin radikalleri bu kadarla yetinecek insanlar değillerdi.
İstedikleri, devrimleri rahatça tamamlayacak bir ortamdı. Bu
ortamda ancak mezar sessizliği hâkim olacaktı. Hiç kimse yapılanları
tartışmayacaktı. Yapılan sadece övülebilecekti. 1925 Türkiyesinde
Gazi’nin, İsmet Paşanın ve onların etrafında yer almış «silâhendaz
mebuslar»ın memlekete müsaade etmeye niyetli bulundukları hürriyet
bundan ibaretti.»
Şeyh Said, zakkum ağacını, niyeti onu kesmek de olsa bir kere
sulamıştır ve artık 1945 yılma kadar bu ağaç meyva üstüne
meyva verecektir.
BUYUK HARFLERLE KAYDETMENİN YERİ GELMİŞTİR Kİ, BASİT VE
ZORLANMIŞ BİR İSYAN BAHANESİYLE TÜRKÜN MÂNEVİ İSMETİNİ LEKELEMEYE
KALKANLAR, «MİLLİ ŞEF» EMRİNDE HALK PARTİSİNİN ESKİ GÖZÜ
DÖNMÜŞ SALDIRGANLARI VE FİKİRSİZ KUDUZLARIDIR; KASDET-TİĞİMİZ
VE RUH PORTRELERİNİ RESMETTİĞİMİZ DE YALNIZ ONLARDIR.
HAREKET VE TEPKİLERİ
Şeyh Said’in hükümete, hükümetin de Şeyh Said’e karşı
hareketini inceden inceye anlatmaya, kaydettiğimiz gibi, lüzum görmüyoruz.
Biz sadece prensipler ve bu prensiplere teşhis zemini kuran
hadiseler üzerindeyiz. İşin takip ettiği maddi seyre ve bu
seyrin hikâye cephesine fazla kıymet veremeyiz.
Şeyh Said, baş kaldırışının dördüncü haftası içinde
Diyarbakır’ı kuşattı, o güne kadar taarruz imtiyazını ve teşebbüs
üstünlüğünü elinde tuttu; ve daha önce Palu ve Elâzığ’ı
zapt ve iki süvari alayını pusuya düşürerek esir etmiş bir fâtih
edasiyle büründüğü «emîr-ül mücâhidin: cihad edenlerin başbuğu»
sıfatı içinde, kendisine merkez yapmak üzere gözlerini Diyarbakır’a
dikti. Fakat hesapları yanlıştı; ve mutlak olan vecd ve imanının
yanında bu imanı koruyucu fikir kıymeti ve tedbir dehâsından
mahrumdu.
Onun İngilizlerin adamı ve müstakil Kürtlük ideali peşinde
olduğu şeni bir yalandır. Öyle olsaydı ilk başarılarının
ardından cenup istikametinde sınıra doğru sarkar, Irak kürtleri
ve İngilizlerle irtibat kurar ve dâvasına, gerilerini ve yardım
kaynaklarını sağlamış olarak bellibaşlı bir çevre içinde
girişirdi. Bu vaziyette, Türk hükümetinin
dine karşı tavrı da, kendi devletinin nizamını kurmak varken
onu fazla alâkalandırmamak gerekirdi.O, dini zedelenmeye doğru
giden bir Türk gibi hareket etti ve neticelerini hiç düşünmeden
kendi öz hükümetini, Ankarayı toslamaya davrandı. Bu davranışın
saka-meti yanında samimiyeti açıktır ve Şeyh Said’e Mahkemede
vereceği cevaptan da anlaşılacağı gibi, Kürtlük gayreti ve İngilizlerle
irtibat zilleti isnat etmek vicdansızlıktır. Birinci Dünya
Harbi sonlarından başlayarak, Mütareke yılları ve İstiklâl
Savaşı içinde, hem de kahraman edasiyle kimlerin İngilizlerle
emel birliği halinde bulunduğunu Türk milletinin gerçek aydınlan
bilir.
Vaziyeti, İtalya’da San Remo şehrinde dünyanın en çilekeş ve
içine kapanık hayatını yaşayan Vahidüddin Hân ve etrafının
uzaktan idare ettiği hakkında uydurdukları ve en hurda bir
vesika ve karineye bile bağlayama-dıkları roman da, yalanı
yalandan istifa ettirecek kadar namussuzca… Hele, İstanbul’da,
kendisini istikbalin müstakil Kürdistan emîri gördüğü ve bu
hedef etrafında iş çevirdiği söylenen Seyyid Abdülkadir ile
Şeyh Said arası münasebet iddiası büsbütün saçma…
Bu noktayı, Seyyid Abdülkaadir’in İstiklâl Mahkemesi karşısında
yeminler ederek ve Allah’ı şahit göstererek (kimi kimlere şahit
gösterdiğinin farkında değil) verdiği, şaşkınlığı
nispetinde masum ifade aydınlatmaya yeter.
İsmet Paşa’nın başa geçirilmesi arefesinde Terakkiperver
Cumhuriyet Partisi ifratçı bağlılarından Rüştü Paşa
Meclis kürsüsüne çıkar ve şöyle haykırır:
«— Hadisede ecnebi parmağı olduğunu zannetmiyorum! Çünkü
Genç ve Muş, memleketin ortasın-dadır. Ecnebilerle temas etmek
maksadı olsaydı, âsiler hududa yakın yerlere, meselâ Zahoya çekilip
orada, şimdiye kadar tek bir memurumuzun aralarına giremediği aşiretlerle
birleşebilirlerdi.»
İşte biraz evvelki görüşümüzün tam teyidi!..
İsmet Paşa’nın hükümet başına geçmesiyle yerin dibine geçirilmesi
ve diri diri gömülmesi mukadder görünen ilk muhalif paşaların
fırkası, bundan fazla, hattâ Ali Fethi Bey ayarında bir ses çıkarmamış
ve en yüksek tonunu Rüştü Paşa’da bulmuştur.İşte Dâmad
Bey’den (S. 60) yeni bir nakil:
«— Rüştü Paşa’ya göre Şeyh Sait’in hiçbir önemi
yoktu. Kuvveti, kendisine tâbi birkaç yüz atlı ile müritleriydi.
Muhalefet sözcüsü âsi Şeyhi (Hınıs’ta ders okutan biri)
olarak tanıtıyordu. Asıl, Cihan Harbinden doğan sefalet vardır
ki, Hükümet onu yenmeye muvaffak olamamıştı. Hükümeti temsil
eden valiler ve kaymakamlar gelişigüzel seçilerek gönderilmişlerdi
ve ehliyetsizdiler. Bunlar aşiret reislerine hulûs çakmışlar,
hep alttan almışlar, belki rüşvetlerini de yemişler ve onları
şımartmışlardı. Eğer onlar adam olsalardı, bir kaç çapulcunun
giriştiği bu hareketi zamanında haber alırlar ve olaya meydan
vermezlerdi.»
Ve bu satırlardan sonra olanca iddiasını çürütürcesine ve
kitabının yırtılıp atılmasını telkin edercesine şöyle
diyor:
«— Bu sözlerde gerçek payı çoktur.»
Evet, Himalâya boylu gerçeğin eteklerine yaklaşır gibi olduğu
sezilen muhalefet partisi, kendi kendisini kapatmak emrini aldı.
Fakat ne bu emri yerine getirdi, ne de direnişe geçebildi.
Şeyh Said Diyarbakır surları önünde çevrelenirken bir gece müzakeresinde
alınan Meclis karariyle «Takrir-i Sükûn» ve «İstiklâl
Mahkemeleri»ni yeniden kurma kanunları../ Artık Türkiye’de
ne serbest seyahat, ne dernekleşme, ne kelâm ve dâvaları müdafaa
hakkı, ne basın hürriyeti!.. Recep Peker İstanbul gazetelerini
«her sabah milletin suratına fışkırtılan sar’alı ifrazat»
diye vasıflandırmaktadır. Ve o anda Şeyh Said Diyarbakır’ın
bütün kapılarını tutmuş ve gece yarısı saldırıya geçmek
kararını vermiş durumda…
Gece yarısı yerine, 7 Mart yatsı vakti başlayan taarruz
muvaffak olamıyor: Diyarbakır’da Mürsel Paşa kumandasındaki
askeri birlikler kaleyi şiddetle savunuyor, isyancılar üzerine
top ateşi açıyor ve karanlıkta namlularından kıpkızıl
alevler ve ejderha sesleri fışkırtan bu madde kuvveti, bir iki
bin kişilik Şeyh Said kuvvetlerini fena halde yıldırıyor. Şeyh
Said emrindekilere şafak vakti çekilme emrini veriyor; böyleyken
sayıları her halde kendi kuvvetlerinden eksik olmayan ordu
birlikleri tarafından takip edilemiyor; şuraya buraya çekilip, şuraya
buraya saldırıp birtakım mevziî başarılarla teselli bulmaya
bakıyor ve nihayet, hükümete bıraktığı zaman payının başına
ne çorap öreceğinden gafil, seferberliği tamamlanmış 9.
Kolordu’nun ağına düşüp yakalanıyor ve bu iş burada bitiyor.
Bütün bu hadiselerin seyri de gösterir ki, Şeyh Said dış ve
yabancı desteklerle alâkalı olmaksızın sırf kendi başına ve
sadece inancı uğrunda hareket etmektedir. Fakat neticede müslümanlara
ve müslümanlığa zarar verecek bir işi ve had üstü davranışlardaki
musibeti takdirden âciz bulunmakta…
Şeyh Said ayaklanması tam 2. ay sonunda bastırılmış ve 14 -
15 Nisan 1925 gecesi, yolunu tayinden âciz ve İslâm davasının
nasıl güdüleceğinden gafil Şeyh emrindeki, çoğu «şeyh»
ve «ağa» lâkaplı elebaşılariyle teslim alınmıştır. Böylece
hükümete, korkunç bir hınç içinde Islâmın ve islamların
tepesine çullanmak fırsatiyle birlikte en kolay bir zafer ve
kuvvetine inanma tavrı hediye edilmiştir.
Artık görülmemiş bir hırs ve nefsaniyet şahlanışı içinde bütün
yurt sathına tırpan… Babıâli’nin bütün muharrir ve
gazetecileri, Hüseyin Cahid’inden Zekeriya Sertel’ine kadar, sağ
mı, sol mu, müslüman mı, İslâm düşmanı mı, aranmadan ve
bakılmadan İstiklâl Mahkemesi (Engizisyon)cularının karşısında…
Rejime köleliklerini ilân etmemiş ve bir şahsiyet muhafazasına
çalışmış olmaları yeter. Ve öz eliyle canına kıyması
kendisine kabul ettirilemeyen «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası»nın,
irtica yatağı olduğu isnadıyle, başları olan paşalar 1 yıl
sonra «Suikast» hadisesi bahane edilerek hesaba çekilmek üzere
kapatılışı… Şarktaki İkinci Mahkeme ise korkunç bir «biçer-döğer»
makinesi, halinde buğday tarlasında hasada çıkmışçasına Şeyh
Said ve adamlarına bir bardak su vermiş olanları bile sorgusuz
sualsiz asmakta ve hadisenin arka planındaki zemin üzerinde
kelle devşiriciliğine girişmiş bulunmakta… İtina ile muhafaza
içinde saklanan ön plândakiler ise bu çerezlerden sonra midelere
indirilmek üzere sofranın baş yemekleridir.
Ankara’da rejim gazetesi «Hakimiyet-i Milliye» yaza dursun:
«İnkılâbımızı yaşatmak, istiklâlimizi muhafaza, haricinin
tecavüzlerini karşılamak için kuvvetlenmek mecburiyetindeyiz.
Gene unutmamalıyız ki siyasette merhamet yoktur. Kuvvet ve menfaat
vardır. Ve nihayet, kuvvetin celbedeceği hürmet ve muhabbet vardır.»
Ve İsmet Paşa Meclis kürsüsünde kabara dursun:
«— Yeniden iktidara geldiğimiz zaman devletin kanun kuvvetinin
vehn (bitiklik) ve zaafa uğradığı görülmüştü. Her şeyden
evvel Cumhuriyetin kuvvetini göstermek lâzımdı, istiklâl
Mahkemelerinin faaliyetleri bilhassa hayırlı ve feyizli olmuştur.»
Artık mânevi kıtaller yolu açılmıştır.
HESABA ÇEKİLMEManzaraları, kendi gözlüğünden olsa da,
istidatlı bir talebenin başarılı tahrir vazifesi halinde canlı
tesbit edebilen Metin Toker’den okuyalım:
«Mayısın beşiydi. Akşam üstüydü. Saat dördü geçmişti. Bütün
Diyarbakır sokağa dökülmüştü. Kadın, erkek, çoluk, çocuk…
Şehrin büyükleri, Vali Mithat Bey, 3. Ordu Müfettişi Kâzım
(İnanç) Paşa, Kolordu Komutanı Mürsel Paşa Hükümet konağının
önündeydiler. Yanlarında İstiklâl Mahkemesi heyeti de vardı.
Başkan Mazhar Müfit Bey ve arkadaşları…Kafileyi getiren kıta,
kahraman 19. Alaya mensuptu. Askerlerin göğüslerinde, yolda
halk tarafından takılmış çiçekler vardı. Tüfeklerinin ucuna
da çiçekler geçirilmişti. (Ankara’nın taşına bak) marşını
söylüyorlardı“.
En önden bir müfreze gidiyordu. Onun arkasında Şeyh Sait, Şeyh
Şerif, Şeyh Sait’in damadı Şeyh Abdullah. Kasım Bey ve ötekiler
bulunuyordu. Hepsi hayvanlara bindirilmişlerdi. Hepsi özel
muhafaza altındaydılar. Sait bilhassa dikkati çekiyordu.
Macerası sırasında daha bir incelmiş, güneş ve kardan yanmıştı.
Fakat oldukça halsiz hali vardı. Yakalandıktan sonra midesinden
rahatsızlanmış, yemek yiyememişti.
Asilerin arkasından bir piyade müfrezesi geliyordu. Kafileyi bir
süvari müfrezesi tamamlıyordu. Halk askerleri heyecanla alkışlıyordu.
Kıta Hükümet konağının önünde bir geçit resmi yaptı.
Şeyhler ve arkadaşları içkale kapısına götürülmüşlerdi.
Orada atlarından indirildiler. Yaya olarak, kendilerini bekleyen
erkânın huzuruna iletildiler. Bir heyecan dalgası etrafı kaplamıştı.
Şeyhlere iyi muamele edildi.Mürsel Paşa Şeyh Sait’e sordu:
— Hoş geldiniz. Yolculuğunuz nasıl geçti? Yorulmadınız ya?
Şeyh Sait şu cevabı verdi:
— Sefer zahmettir.
Sonra Paşa ile Şeyh arasında şu konuşma cereyan etti:
— Hastalığınızı duydum. Şimdi nasılsınız?
— Hamdolsun, iyiceyim.
— Yemek yemeğe başladınız mı?
— Hayır. Henüz ürküyorum.
— O halde tedavinize devam etsinler. Doktorlar bakıyorlar değil
mi?
— Evet. Allah hepsinden razı olsun…
Paşa yumuşak bir sesle kıta komutanına emir verdi:
— Götürün. İstirahat etsinler…
Başta Şeyh Sait, bütün âsiler, yargılanmalarının sonuna
kadar kalacakları hapishaneye sevk edildiler.
Şeyh Sait vekarını muhafaza etmişti.»
Şeyh Said’in arkasından Şeyh Şemseddin ve adamları
getiriliyor. Onda, Şeyh Said’in aksine, korku ve riyakarlık
edası… Cumhuriyetçidir, Şeyh Said’in katline fetva vermiştir,
o taraftaki bütün din âlimleri hükümete düşman oldukları
halde, bir o, hükümetten yanıdır.Eğer bu nakil ve aynı adam
hakkındaki başka nakiller doğruysa Şeyh Said’in Şeyh Şemseddin’i
hain kabul
etmekte haksız olmayacağını her taraf teslim eder. Nitekim
nakillerin sahibi de, ulvilik iddiasındaki bu sefil adamın iğrençliğini
kabul etmektedir. Şeyh (!) Şemseddin, Ali Saip isimli İstiklâl
Mahkemesi cellâdının, müritlerini dört ayak üzerinde
gezdirmesinden kinaye:
— Hayvanlardan da müridin var mı? Sualine, sanki olabilirmiş
gibi:
— Hayır, yoktur! Cevabını verecek ve:
— Nakşîlik insan üstü insan olabilmenin terbiye ocağıdır ve
hayvanların orada yeri yoktur!
Diyemiyecek kadar alçak ve bizzat tarikat nazarında mahkûmdur.
Yazıklar olsun, böylelerine bakıp mahrem, masum ve münezzeh
hakikatin ırzına geçenlere; din ve tarikatı, böylelerinin mânasına
bağlayanlara!
Kapatılmalarında bu türlü şeyhlerin âmil olduğu tekkeler
mevzuunda en ince teşhisi, «Altun Silsile»nin 33 üncü kahramanı
ve eserimizin son bahsi, Büyük Veli Es-seyyid Abdülhakîm Arvasi
Hazretleri bildirmişlerdir:
«— Tekkeleri hükümet kapatmadı, onlar kendilerini çoktan
kapatmışlardı.»
Şu var ki, bu türlü tekkelerin kapatıcısı gerçek din tekkesi
olmalıydı, küfür tekkesi değil… Duvarda başının üstünde
«İstiklâl Mahkemesi yalnız Allah’tan korkar!» levhasını
asan Mahkeme eğer Allah’tan korksaydı hakla bâtıl arasını ayırdedebilir
ve bâtıllara hak diye bakıp aslında hakkı iptal etmekten
gayri niyeti olmadığını belli etmezdi.
Müstakil Kürdistan kurmak emel ve gayreti iddiasiyle İstanbul’da
yakalanıp Diyarbakır’a getirilen Seyyid Abdülkaadir ve grubu önce
sorguya çekilip asıldılar. Sabah rüzgâriyle, beyaz gömlekli
cesetleri hafif hafif sallanan 8 kişi…
Derken Şeyh Said’in muhakemesi…
En sert bir dille savcı tarafından idamı istenen Şeyh Said müthiş
bir tevekkül ve her şeye hazır bir vekâr görünüşü içinde
ve suallere tek tek cevap vermekte…
Hulâsa ve meal olarak: «Tahsiliniz?» sualine:
— Medrese okudum. Fıkıh, mantık, bedî, beyan vesaire…—
«Bu işi nasıl yaptınız?» sualine:
— Şeriat hükümleri tatbik edilmezse kıyam vacibtir. «Neticelerini
düşünmediniz mi?» sualine:
— Şeriatımız uğrunda ölürsek dinsiz gitmeyiz. «Müslümanı
müslümana kırdırmak caiz mi?» sualine:
— Hazret-i Ali bağlılariyle Hazret-i Muaviye bağlıları da müslümandı.
«Ayaklanmanın başlangıç vesilesi nasıl oldu?» sualine:
— Pîran köyünde jandarma subayına «bu adamları tutmayınız,
etraf silâhlı bir kalabalıkla çevrili, bir vuruşma çıkabilir,
kalabalık dağılsın, o zaman teslim alın, ben de yardımcınız
olurum.» dedim, fakat dinletemedim. Vuruşma kaçınılmaz oldu
ve sonra benim üstüme yöneldi. Yoksa ben dâvamı sulh ve anlaşma
yoliyle halledecektim. Kader böyle bir patlamayı oldu - bitti
haline getirdi. Ben de sürüklendim?
«Her şeyi kadere bağlıyorsunuz. Cüz’i iradeyi inkâr mı
ediyorsunuz?» sualine:
— İnkâr etmem! Her şeyi ihtiyarımla yaptığım besbelli…
Eğer Pîrandaki patlama meydana gelmeseydi isteklerimi
Ankara’ya yazılı olarak bildirecektim.
«Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin eski idarelerde olduğu gibi bu
isteklere baş eğebileceğini sanıyor muydunuz?» sualine:
— Kabul etmeyebilirdi. O zaman da ben hicret eder veya köyüme çekilip
sessiz sedasız otururdum. Böyle bir hadiseyle mecbur hale gelmiş
olmazdım.
«Bunca müslüman kanının akmasına sebep oldunuz! Bu günahı düşünmediniz
mi?» sualine:
— Evet, bunun günah olduğunu kabul ederim. Ne yapalım ki, bu
yola girmeye cebredildik ve bu cebre mukavemet edemedik.
Bu noktada Şeyh Said en mahrem din inceliklerinden birini nihayet
anlamış ve bunu itiraf soyluluğunu göstermiş olmak makamındadır.
Cevapları gayet keskin, tavrı gayet ağırbaşlı ve hali gayet
pervasızdır. Hakkında da sözde Şeyh Şemseddin’e yöneltilen
sahte şeyhlik ve nefsanî istismarcılık ithamlarından hiç biri
yoktur. İsyana önceden tertibatı olup olmadığı sualine sadece
«hayır, yoktu!» diye karşılık veriyor, fazla düşünmeden İslâm
vecdi ve iman kuvvetiyle ileriye atıldığını söylüyordu. Onu
muhakkak ki, iman Öfkesi çıldırtmıştı. Dâva üzerinde en
emin ve işin iç kesimlerini belirten görüş budur.
— Diyarbakır’ı düşürseydiniz ne yapacaktınız?
— Orada tutunmaya bakacaktık. Ankara’ya yazacak, şeriat
isteyecek ve anlaşma yolu arayacaktık. Biz Kürdistan değil,
Allah için ayaklandık,
— Kendinize «emir-ül-mücahidin» ve peşinden «emir-ül müminin»
unvanını yakıştırmışsınız. Bu unvanların ikincisi sadece
halifelere aittir. Buna nasıl yellenebildiniz? Bunu bir yakınınızın
yazdığı mektuptan öğreniyoruz.
— Yazan küstahlık etmiş ve bana bu unvanları kendi kendisine
yakıştırmış… Ben ikinci unvanı asla kullanmadım.
Birincisinden de nefsim bakımından çabucak istikrah ettim ve «hâdim-ül-müminîn:
müminlerin hizmet edicisi» sıfatını benimsedim.
«Sorguya mahkeme üyesi Ali Saip Bey devam etti. Şeyh Sait din hükümlerinin
zedelendiğini ileri sürmüştü. Ali Saip Bey Bununla neyi
kastettiğini sordu. Şeyh Sait dedi ki:
— İçki yasağı kaldırıldı. (İslâm’a kılıç çeken, İslâm
değildir) hadîsinden haberiniz yok mu?
Ali Saip cevap verdi:
— Hamdolsun, hepimiz müslümanız. Kuran okuyoruz. Zekât
veriyoruz.
Şeyh Sait önce direndi:
— Din ahkâmından hangisi var? Ali Saip Bey sertleşti:
— İslâm’da senden daha âlimi yok mudur?
— Çoktur…
— O halde?
Şeyh Sait yavaş bir sesle:
— Aklımın kıtlığından Dedi.»
Mahut kalemin çizdiği şu tablo Kur’an okuduğu ve zekât verdiğinden
bahseden din cellâdı karşısında Şeyh Said’in ne metanetli,
yerine göre istihzalı ve daima hâkim ve dâvasına sadık bir
duruş ifade ettiğini göstermez mi?
Bundan sonra sayıları 50′yi bulan öbür sanıklara geçiliyor.
Bunlardan çoğu, kelleyi kurtarmak taktiğiyle Şeyh Said’i suçlama
yoluna sapıyorlar ve Şeyhin maksat ve gayesi etrafında türlü lâflar
ediyorlar.
— Ne dersiniz?
— Hepsi yalan, iftira!. Canlarını kurtarmak için söylenen sözler…
— Şeyh yalan söyler mi?
— Eh, söyler ya… Allah bilir.
Şeyh Said, dinin kalmadığını hangi mebusun beyanından çıkardığı
sualine Ziya Hoca’nın adını veriyor ve Ali Saip ona soruyor:
— Bu beyandan memnun oldunuz mu?
— Tabiî memnun oldum.«Aferin ona, keşke her mebus böyle
olsa!» dedim.
— Yani her mebus hoca mı olsun?
— Müslüman olsun, kâfi!..
— Evet, iyi olurdu.
Bizim dine aykırı yolda olduğumuzu nereden çıkarıyorsunuz?Şeyh
Sait yavaş bir sesle ve tane tane cevap verdi:
— Her halinizden belli…
Netice:47 kişi hakkında idam, birkaç kişi için de beraat ve
hapis kararı ile Mahkeme Reisinin son anda ölülere hitap edici
(romantik), hınç dolu ve oh çekici nutku:
— «Müstakil Kürdistan gayesine yürüdünüz! Senelerce düşündüğünüz
kıyamı yaptınız! Cumhuriyet ordusu sizi mahv ve perişan etti.»
«— Bu halk sizlerin tasallutundan kurtarılmış olarak
Cumhuriyetimizin feyizli yollarından ilerliyerek mesut ve müreffeh
yaşayacaktır.»
Ve jandarmalara emir:
«— Mahkûmları götürünüz!»
Götürdüler ve 29 Haziran günü sabaha karşı meydan yerinde,
neye memur olduklarını bilmeyen, üçer ayaklı, kafasız ve gövdesiz
heyulalara benzer sehpaların yanına getirdiler. Bu defa Şeyh Said,
İdamlıklar dizisinin en önünde değil, orta yerindedir. İstiklâl
Mahkemesi âzası, kumandanlar, memurlar ve kabarık bir halk yığını…
Herkes panayıra koşarcasına, biraz sonra can verecek bedbahtları
seyretmek için meydana üşüşmüş, memedeki çocuğunu kapıp
sökün eden annelere kadar gelmeyen kalmamış ve ortalığı «eğlencelik!»,
«buz gibi ayran!», «karamela!» diye nâra atan satıcılar
kaplamıştır. Bu ne hazin manzara!.. Aynı manzara kısa bir müddet
sonra «Suikast» mahkûmları asılırken İzmir’de de meydana gelecek
ve İttihatçıların Maliye Nazırı, tamamıyle suçsuz ve şöhretine
kurban Cavid Bey, cellâdına şöyle diyecekti:
— Kuzum, beni çabucak as da bu manzarayı görmeyeyim.
Şeyh Said’i en önde görmeyen büyük (engizitör) Ali Saip haykırıyor:
— Said Efendi nerede?
Gayet rahat, yumuşak ve ciğer delici bir ses yükseliyor:
— Buradayım Saip Bey!
O Ali Saip ki, geceleri hücresinde Şeyh Said’i ziyaret eder,
onunla halleşir ve şöyle derdi:
— Mahkemede her şeyi doğru söylersen seni kurtarırım! Sürgün
cezasıyla kurtulursun. Seninle Hınıs’ta kuzu yeriz!
Şeyh Said, üç ayaklı hayûlaların fonu önünde ve alaca karanlıkta
yanlamasına iki köşesi sivri astragan kal-pağıyle seçtiği Ali
Saip cellâdına —cellâtlardan af dilerim!— diyor ki:
— Hani doğruyu söylersem beni kurtaracaktın!
Ali Saip, bir ölüm mahkûmu karşısında o güne dek hiçbir
kalpsizin takınamadığı şu alay tavrına bürünüyor:
— Ne yapalım Sait Efendi, seninle Hınıs’ta kuzu yiyemeyeceğiz!.
Sait mahzun, serzenişine devam etti:
— Ben doğruyu söyledim. Cezamı hafifletmeliydin!
Ali Saip Bey takıldı:
— Şeyh Efendi, bundan daha hafif ceza olur mu? İdam yolunda bu,
katı bir istihza idi. Sait acı bir gülüşle mukabele etti:
— Bundan daha ağırını söyle bakalım, Saip Bey! Başını
salladı:
— Artık kuzu filân kalmadı. Ne olurdu, Edirne’de 101 sene
verseydin.Pazarlığın bir şartının bu olduğu belliydi.
(Şeyh Sait ve İsyanı-s. 134)
Metin Toker’in tespitlerine göre, o farkında olmasa da bir idam
meydanında değil, hokkabazlar panayırında-yız. Postunu yüzmek
üzere bulunanların iğrenç yılışıklığına karşı,
asalet, metanet ve haysiyet yalınız Şeyhte…
Sait durdu ve Ali Saip Bey’e hitaben dedi ki:
— Seni severim. Ama rûz-u mahşerde seninle muhakeme olacağız!Saip
Bey şu cevabı verdi:
— O gün, babasız bıraktığın masum çocuklar, hânumanlarmı
söndürdüğün biçârelerle muhakeme edileceksin!Şeyh Sait mırıldandı:
—Boynuzsuz keçinin âhını boynuzludan alırlar… Mahkemenin diğer
üyesi Müfit Bey sordu:
—Sait Efendi, beni mi daha çok seversin, Saip’i mi?
Şeyh Sait ikisini şöyle bir süzdü. Gülümsedi. (Aynı kitap,
aynı sahife)
Eski Roma cenaze alaylarındaki tediyeli sahte ağlayıcılar
gibi, meydanı, adalete (!) yalancıktan alkış tutanlar doldurmuştu.
Tıpkı Yassıada muhakemelerinde görüleceği üzere…
Bakınız:
«Teker teker sehpaya çekiyorlardı. Fakat halk, şeyhleri bizzat
asmak istiyor, kimi kim asacak diye kavgalar çıkıyordu. Bütün bölgeyi
aylarca dehşet içinde bırakmış olan âsilere karşı hınç
ve kin o kadar büyüktü. Her bir asılanı halk hararetle alkışlıyordu.
Bilhassa subay eşleri ve kızları ateşli, heyecanlıydılar.
Eşlerinin, babalarının hayatlarıyle oynamış bulunanlar, işte,
cezalarını çekiyorlardı. Şehitlerin aileleri de oradaydılar. Gözleri
yaşlı, fakat Cumhuriyet kanunlarının intikamlarını aldığından
dolayı memnundular.
Yirmi sehpa doldu.
Diyarbakır Valisi Mithat Bey Şeyh Sait’e sordu:
— Türklerin en büyük düşmanı kimdir? Şeyh Sait cevap verdi:
— İngilizler…
— Eee?..
Şeyh Sait başını salladı.— Ahmet Zihni Bey’in Fütuhat-ı
İslâmiye’sinde yazılıdır. Mehdinin hurucunda (çıkışında)
Türkler 300 bin asker vereceklerdir. Demek ki, Türkler kıyamete
kadar İslâmiyeti koruyacaklardır.
Mürsel Paşa sordu:
— Din kalktı diyorsun. Namazını kılmıyor muydun? Camilerde
ezan okunmuyor muydu?
Şeyh Sait, ibadetine kimsenin karışmadığını itiraf etti.
Evet, namazını her isteyen kılabiliyordu ve camilerde ezan
okunuyordu.
Başını eğdi. Bir süre öyle kaldı. Sonra, kendi kendine mırıldandı:
— Fena yaptık. Bundan sonra iyi olur inşallah!…
İdam sırası Şeyh Sait’e gelmişti. Gömleği giydirdiler.
Sesini çıkarmadı. Mütevekkil bir hali vardı. Sehpaya doğru
sakin ilerledi. Bir dua okuyordu. Sandalyenin üstüne çıkarıldı.
İlmik boğazına geçirildi.Bir tekme. Kadınlar haykırdılar:
— Kahrol! Kahrolmuştu.
Kahrolmuştu ve hiçbir şey olmamıştı. Halbuki, Diyarbakır’ın
yarısı o gece evinde değil, dışarıda yatıyordu. Bir efsane
şehirde dolaştırılmıştı: Şeyh Sait asılırken zelzele
olacaktı, idam sahasındaki halkın içinden bir alkış daha
koptu. Bir kadın bağırdı:
— Hani alçağın kerameti! İpi bile kopmadı.»
Bu tüyler ürpertici, vicdan yakıcı dil, Dâmad Beyindir ve
kitabın 135′inci sahifesini karalamaktadır. İdam sırasında
zelzele olacağını hayal eden halk böyle mi konuşurdu? Şeyh
Said’i son nefesine kadar «altuncuklarım, al-tuncuklarım!»
diye sayıklatan bu Bey, İstiklâl Mahkemesi azasının Doğudan
kaç torba altunla döneceğini hesaba katmıyor muydu?
Şimdi, eski Van mebusu merhum İbrahim Arvas’ın «Tarihî
Hakikatler» isimli hatıralarına (s. 37-38-39) bakalım:
«Bu işin neticesi ve kötülüğü safha safha meydana çıkıyordu.
Şark mebuslarından İsmet Paşa’ya itimat edenlerle etmeyenler
ve korkudan kaçıp da reye iştirak etmeyenler ve kaçıp da rey
vermeyenler dahil, hepsinin bütün akraba ve taâllukatım kamilen
nefy ve teb’id ettiler. İftira, tezvir ve tasnî kampanyasının
makinaları şiddetle çalıştırılıyor; dünyada görülmedik kötülükler
ve fenalıklar isnad ediliyor ve hakikatmış gibi mevki-i muameleye
konulup cezalandırılıyordu. Hele İstiklâl Mahkemesinde Elâziz’de
kelle müzayedesi yapılıyordu. Beş yüz altına bir kelle alınıp
satılıyordu. Jurnali hazırlayan serkomiser ile Ali Saib’in çete
arkadaşı Aşkitanlı Pasonun da fazla olarak elli altunu vardı.
Bu suretle Şark İstiklâl Mahkemesi Reisliğinden Ankara’ya dönen
Ali Saib Bey altmış bin altunla geldi. Ve netice olarak Şark vilâyetlerinde
kulplu ve kulpsuz altunun kökü kesildi.
Şark İstiklâl Mahkemesi müddeiumumisi Süreyya Orgeevren ise Büyükada’da
merhum bir müşirin fevkalâde ziynetli ve muhteşem köşkünü
satın aldığında Atatürk kendisini çağırtmış, Riyaset-i
Cumhur muhasebesinden de iki memur istemiş; Süreyya Örge-evren’in
gerek mebusluktan ve gerekse İstiklâl Mahkemesi müddeiumumiliğinden
almış olduğu tahsisatını hesab ettirmiş; bütün aldığı
tahsisat; harcırah da dahil, köşkün alım fiatına tekabül
etmemiştir. Ve Atatürk Süreyya’ya hitaben «Siz benim şerefimle
oynadınız, çaldınız, çırptınız; utanmaz herif!» diyerek
kovmuş ve bir tokat da aşketmiş… Müddeiumuminin birkaç cümle
ile şarkılar aleyhindeki zulmü ile kin ve adavetini gösterir
misaller arz edeyim: Ne kadar baba oğul mahkûm varsa evvelâ babanın
gözü önünde oğlunu astırır, sonra babayı asardı. Bu
hususta babanın feryad ve figanları zerre kadar katı kalbine
tesir etmezdi. Şark İstiklâl Mahkemesi reis ve âzalarının
hepsi belâlarını buldular. Ve her biri ayrı bir dert ve ıstıraba
müptelâ oldu.»
Ve Doğudan Batıya doğru, sel halinde korkunç bir sürgün…
Sanki arkalarından Moskof geliyormuş gibi bir itiş, kakış:
«Merhum ağabeyim Abdullah Bey ve amcazadem Van müftüsü Şeyh
Masum Efendi, Erzurum Kongresi zamanında Rumeli Anadolu Müdafaa-i
Hukuk Cemiyetine girmiş ve Van vilâyeti heyet-i temsili-ye azasında
bulmuşlardı. Böyle olduğu halde Masum Efendi ile dört kardeşi
ve iki oğlu ve ağabeyim Abdullah Bey Van’dan sürülen ilk
kafilenin içinde idiler.»
KIYMET HÜKMÜ
İşte, eserimize başlarken sonunda vereceğimizi kaydettiğimiz
kıymet hükmünün yeri!.Şeyh Said bir din mazlumu mudur?
İçimiz onun macerası ve bu macera münasebetiyle ortaya döktüğümüz
kirlilik, küçüklük ve zulüm püskürtülen yüzünden öylesine
bunalmış, bulanmış ve burkulmuş bulunuyor ki, artık fazla
fikir hamaratlıklarına hacet görmüyor ve uzun tahlilimizi şu
kısa terkip noktasında perçinliyoruz:
Şeyh Said zorla itilmiş olmasına rağmen din hikmetleri bakımından
pekâlâ mukavemet edebileceği ve mukavemet etmekle mükellef
bulunduğu hadiselerin tek sorumlusu olmakla beraber, bilmeyerek
uyandırdığı ve artık hep uyanık kalmasına sebep olduğu
ejderhanın yine bizzat mazlumudur. O, kendisine düşen zulüm
payının kefaretini ödedi; ya ödemelerine imkân olmayanların
hali ne olsa gerek?..
Necip Fazıl Kısakürek - Son Devrin Din Mazlumları
|
|