|
|
OSMANLI'YA KARŞI İNGİLİZ TEZGAHI
Harem-i Nebevî
müderrislerinden Abdurrahman b. İlyas tarafından kaleme alınıp,
Sadaret’e takdim edilen raporda, İngilizlerle işbirliği yapan İbn-i
Suud ailesi ve Kuveyt Emîri Mubarek el-Sabah’ın faaliyetleri ve
onlara karşı İbn-i Reşid ailesinin mücadeleleri anlatılmaktadır.
Binbir gâileyle uğraşan Osmanlı Devleti ise, bu gelişmeler
karşısında denge politikası takip etmek zorundaydı.
Bugün dünyanın hemen hemen en sıcak çekişmelere açık bölgelerinden
birisi olan Basra Körfezi ve civarı, geçen (Yirminci) yüzyılın
başında da hayli hareketliydi. Bir taraftan, Osmanlı hakimiyetini
yıkıp kendi nüfuzunu arttırma çabasındaki İngilizlerin faaliyetleri,
diğer taraftan birbirlerine üstünlük sağlamak üzere çeşitli
entrikalar çeviren mahallî güçlerin ve kabilelerin çıkar kavgaları,
Basra Körfezi’ni, Orta Arabistan’ı, hattâ Hicaz’ı cadı kazanına
çevirmişti.
Osmanlı Devleti, son yüzyılında yaşadığı binbir türlü gâileye
paralel olarak, buralarda da güç ve nüfuz kaybına uğramıştı. Ve
durumun farkında olan II. Abdülhamid, hattâ ondan sonraki II.
Meşrutiyet dönemi yöneticileri, bölgenin bir oldu bittiyle elden
çıkmaması için, daimî teyakkuz halinde bulunuyorlardı. Gerçi, takip
edilen politikalar, doğurdukları sonuçlar itibariyle tartışılır
olmakla birlikte biz, konunun bu yönünü anlatmak değil, bölgenin o
günkü durumunu özetleyen bir raporu sunmak istiyoruz.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan söz konusu rapor (BOA, DH-MUİ
17/4-22, Lef 5/1), 21 Aralık 1909′da, Medine’de Harem-i Nebevî
müderrislerinden Abdurrahman b. İlyas tarafından kaleme alınarak
Sadaret’e takdim edilmiştir. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bölge
ile ilgili, benzeri binlerce belge olmasına rağmen, bu belgenin
önemi, eksikleri de olsa, adeta o coğrafyanın 19. yüzyıl tarihini
özetlemesinden kaynaklanmaktadır.
Kutsal mekânlar yağmalanıyor
Basra Körfezi ve Orta Arabistan tarihinde önemli rol oynayan dış
faktörlerin yanısıra, burada, oldukça güçlü ve bedevî Arap
kabileleri üzerinde hayli etkili olan Suud, İbn-i Reşid, ve
Kuveyt’teki el-Sabah aileleri ve özellikle bunlardan Suud ailesiyle
özdeşleşmiş bulunan Vehhabîlik mezhebi de ayrı bir ağırlık
taşımaktaydı.
İşte Abdurrahman b. İlyas, bu hususları dikkate alarak, raporunda
önce İbn-i Suud ailesinin Vehhabîlik ile ilişkilerini dile
getirmektedir:
“İbn Suud (Muhammed b. Suud), köklü bir Arap kabilesi olan Aneze
urbanından olup, Benî Temîm diyarı denilen Necid kıtasında Dır’iyye
namıyla bir köyün emîri idi ve yaygın bir nüfuza sahip değildi. Şeyh
Muhammed b. Abdilvehhab, Mısır’da öğrenim gördükten sonra (genelde
bu kanaat yanlıştır; onun, her ne kadar Mısır’a gitmiş ise de burada
tahsil gördüğüne dair pek bilgi bulunmamaktadır) kendi adına ihdas
ettiği mezhebi, Hicaz’da neşretmek [yaymak] istemiştir. Ancak, orada
emeline ulaşamayınca, Necd içlerindeki Dır’iyye’ye giderek, buradaki
ahalinin dinî konulardaki cehaletinden de istifadeyle, Vehhabî
mezhebini neşretmeye muvaffak olmuştur. Bir süre sonra Emîr İbn
Suud’a bu mezhebi kabul ettirmiştir. İttifakları akabinde bu ikili,
çevredeki Bedevî kabileleri arasında da mezheblerini yaymağa
başlamışlardır. 1785 senesinde Muhammed b. Abdilvehhab, İbn Suud ile
birlikte, Vehhabîlik sayesinde Hicaz, Şam ve Irak havalisindeki bir
hayli halkı idareleri altına almışlardır.”
İbn Suud - Muhammed b. Abdilvehhab işbirliğiyle bölgede
gerçekleştirilen ve özellikle gerek Sünnî ve gerekse Şiî
Müslümanların kıymet verdikleri, ancak Vehhabîler’in bunları şirk
alâmeti saydıkları kutsal mekânların yağmalanması ve soyulmasından
bahseden rapor şöyle devam etmektedir:
“O esnâda Necef ve Kerbelâ’ya tecavüz ile Vehhabîler, mübarek
makamların kubbelerini yıkarak, buralarda mevcud olan kutsal
emanetler ile kıymetli eşyaları gasb eylemişlerdir. Haremeyn’e
(Mekke ve Medine’ye) tecavüz ederek, kısa bir muhasaradan sonra
Mekke’yi ve Medine’yi zaptetmiş ve Hz. Peygamber’in kabrini yağma ve
Ashâb-ı Kirâm hazretlerinin kabirlerini yerle bir etmişlerdir.
Vehhabîler, Mekke ve Medine’yi istilâları sırasında, mahmel-i
şerîfin ve hacıların da Hicaz’a girmesine engel olmuşlardır.”
İbn Suud’un, kendilerine uymayan Mekke ve Medine ahalisini “mezhebi
muktezasınca şirk ile ittiham ederek tecdid-i imana davet ettiğini”
kaydeden Harem-i Nebevî müderrisi Abdurrahman, daha sonra “Yapılan
münazara ve görüşmelerden elde edilen bilgilere göre; Vehhabîler, bu
mezhebe mensub olmayan diğer ehl-i İslâm’a müşrik nazarıyla bakmakta
ve bunların mezheblerine girmeleri için zorlanmalarını kendilerine
vacib görmektedirler. Ayrıca, davetlerine uymayanların katlinin de
gerekliliğine inanmaktadırlar” demektedir.
Osmanlı Devleti ve Vehhabîlik
Bilindiği gibi, Vehhabîlik hareketi başlar başlamaz, Osmanlı Devleti
bölgedeki idarecilerini uyarmıştı. Ancak, maalesef güçlü bir merkezî
kontrolden uzak olan bu idareciler, zamanında gerekli tedbirleri
alamadıkları için, tehlike Mekke ve Medine’ye kadar uzandı. Osmanlı
Devleti, o sıralarda pek çok iç ve dış gâile ile boğuştuğundan,
doğrudan müdahale edemeyecek ve meseleyi Bağdat ve Şam valilerinin
birlikte çözmelerini isteyecekti. Ne var ki, bundan da netice
alınamayınca, Mısır üzerinden yapılacak müdahale, tek çıkar yol
olarak kalacaktı. Raporda bu husus şöyle aktarılmaktadır:
“Medine-i Münevvere ahalisinin sürekli şikâyetleri ve Bâbıâlî’ye
müracaatları üzerine Vehhabîler’in te’dib ve terbiyesi, Mısır Valisi
Mehmed Ali Paşa’ya havale olundu. Mehmed Ali Paşa’nın Mısır’dan
gönderdiği kuvvetler, Vehhabîler’i, merkezleri olan Dır’iyye’ye
kadar takib etmiş ve burayı tahribden sonra Vehhabî emîrinin oğlu
Faysal ve Abdullah b. Suud yakalanarak Mısır’a götürülmüş ve orada
haps olunmuşlardır.” (Abdullah b. Suud, bilâhare İstanbul’a
getirilerek idam edilmiştir.)
Bâbıâlî’nin kerhen görev verdiği Mehmed Ali Paşa, elde ettiği
başarıyla hem Mısır’daki itibarını pekiştiriyor, hem Mısır dışında
söz sahibi olacak duruma geliyordu. Devlet ise, hizmetlerine muhtaç
bulunmakla birlikte, onun özellikle Hicaz’da nüfuz kazanmasını
istemiyordu. Bu sebeple, Abdurrahman b. İlyas’ın haklı olarak
yaptığı tesbite göre, “Hicaz bölgesinin Mısır’a bağlı ve Mehmed Ali
Paşa’nın idaresi altında bulunduğu müddet zarfında dahî, kadı ve
şeyhu’l-haremin İstanbul’dan tayinine devam edilmiştir.”
Osmanlı Devleti ile Mehmed Ali Paşa arasındaki hâdiselerin 1841
Londra Protokolüyle bir neticeye bağlanması üzerine, Mısır
kuvvetleri, Hicaz ve Suriye’den geri çekilmişlerdi. Ancak, durumu
hazmedemeyen Mehmed Ali Paşa, Mısır’da hapiste bulunan Faysal b.
Suud’u serbest bırakmıştır. Raporda bu gelişmeler de şöyle
aktarılmaktadır:
“Bölgenin geri alınmasından muğber olan Mehmed Ali Paşa tarafından,
Faysal salıverilmişti. O da Dır’iyye’nin tahrib edilmiş olmasından
dolayı, Riyad denen mevkie giderek, burayı kendisine idare merkezi
yapmıştır. Faysal’ın Necid’e dönmesinden sonra, Vehhabî mezhebinde
bulunanlar, yeniden kendisine bağlılıklarını arz etmişlerdir. O da
güç kazanarak Ahsa ile sair birtakım bölgeleri idaresine alarak
gittikçe güç kazanmağa başlamıştır ki, Ahsa, ancak merhum Midhat
Paşa’nın Irak valiliği sırasında Vehhabîler’in elinden geri
alınabilmiştir (1871).
Faysal, üç evlâd bırakarak vefat etmiştir. Büyüğü Abdullah,
ortancası Suud ve en küçükleri Abdurrahman’dır. (Faysal’ın ayrı
eşten Muhammed isminde bir oğlu daha vardı.) Faysal’dan sonra,
kendilerine tâbi kabilelerin idaresi, 1873 senesine kadar
Abdullah’ın elinde kalmıştı. Ancak, aynı sıralarda iki kardeş
arasında meydana gelen muhalefet yüzünden, Abdullah ve Suud
birbiriyle savaşmaya başladılar. Yine de idare bir süre daha
Abdullah’ın uhdesinde ve idare merkezi de Riyad’da kalmıştır.”
İbn Reşid sahneye çıkıyor
Rapor, bundan sonra aile içi çekişmelere dikkati çekmekte, bölgede
önemli bir güç olarak ortaya çıkan diğer bir aileden, yani İbn
Reşid’den söz etmektedir:
“Faysal’ın ikinci oğlu Suud’un vefatından sonra, oğulları, amcaları
aleyhine ayaklanırlar ve onu yenip azlettikten sonra da hapsederler.
O sıralarda İbn Suud’un nüfuzu zaafa dûçar olmasına paralel,
Reşidîler ailesinden Muhammed b. Reşid, bölgede kuvvet ve nüfuz
sahibi olmuştu. İşte Faysal’ın oğlu Abdullah, ona müracaat ederek,
yeğenlerine karşı yardım istemiştir. Muhammed İbn Reşid de onu bu
gailelerden kurtarıp, Riyad emîri olarak kalmasını sağlamıştır.
Ancak Abdullah, yeğenlerinin tekrar kendisine karşı ayaklanması
üzerine, artık mukavemet edemeyeceğini anlayarak, hâmîsi olan İbn
Reşid’e sığınmıştır. Bunun üzerine Muhammed İbn Reşid, büyük
kuvvetler ile hareket ederek, Riyad ve etrafını zaptetmiş ve söz
konusu Suud’un oğullarını da ortadan kaldırmak suretiyle bölgede
Suud ailesinin nüfuzuna son vermiştir (1881).”
Abdurrahman b. İlyas’ın ifadesine göre, Necid’den çıkarılan
Abdurrahman b. Faysal’ın maiyetindeki Suud ailesi perişan vaziyette,
Kuveyt Emîrine sığınmıştır. “Abdurrahman dahî (o sıralarda Suud
ailesinin reisi) Kuveyt’e Emîr Muhammed el-Sabah nezdine iltica
etmiştir. Osmanlı Devleti ise Muhammed el-Sabah’ın delaletiyle,
sürgündeki Abdurrahman b. Faysal ve maiyetindekilere beş bin kuruş
maaş bağlamıştır.”
Kuveyt Emîrinden ve Kuveyt’in stratejik öneminden de bahsedilen
raporda, bu konuda şu bilgilere yer verilmektedir:
“Kuveyt Emîri Muhammed el-Sabah’ın üç kardeşi bulunmaktaydı.
Bunlardan Mübarek, diğer kardeşleri ile işbirliği halinde, Muhammed
el-Sabah’ı öldürerek Kuveyt emirliğini ele geçirir.
Kuveyt, Basra vilâyetinin güneyinde ve Umman sahilinde, Basra’ya
yakın ufak bir iskele ise de, mevki bakımından haiz-i ehemiyettir.
Bir kaç sene evvel, Necd Kıtası ahalisinin ayaklanıp anarşi meydana
getirdikleri sıralarda, Hindistan’dan gelen ticarî eşya; Kuveyt’ten
ithal edilmeye başlanmıştır. Bu ithalattan gümrük resmi alınmıyordu.
Öte yandan Kuveyt’in Necd’e yakın olması münasebetiyle herkes
buradan gelen mallara, ucuz olduğu için rağbet etmeğe başlamış ve bu
yüzden de Kuveyt kasabası, günden güne gelişerek Necd’in iskelesi
makamında fevkalade büyümüş ve her yönüyle önem kazanmıştır. Diğer
taraftan Necd, Irak ve Şam taraflarındaki Bedevî Arap kabile ve
aşiretlerinin ellerindeki yasak silahlar da buradan ithal ve tevzi
edildiğinden, bölge ayrı bir önem kazanmıştır.”
İngilizler’in entrikaları
“Mubarek el-Sabah ise, ithal edilen her tüfekten 2 riyal vergi
alarak geçişine müsaade etmektedir. Mubarek el-Sabah’ın, büyük
biraderi Muhammed’i ve diğer kardeşini öldürmekten maksadı,
yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere, Necd kıtasında nüfuz
kazanarak bu yolla servetini arttırmaktı. Hattâ kardeşini
öldürmesinden evvel, İngiliz gemileriyle bazı yabancılar Kuveyt’e
gelerek Mubarek ile görüşmüştür.”
Raporda, Kuveyt Emîri Mubarek’in, siyasî cinayetlerini, İngilizlerin
teşvikiyle işlediği, yukarıdaki ifadelerle ima edildikten sonra,
Mubarek el-Sabah’ın, esas hedefine varabilmek için Necd içlerinde
giriştiği diğer faaliyetleri anlatılmaktadır:
“Mubarek, arzularına ulaşmak maksadıyla tedarik eylediği kuvvetler
ile karadan onbeş gün yolculuk yaparak Kasîm yakınlarına ulaşmış ve
o sıralarda bölgede nüfuz sahibi olan İbn Reşid ile çatışmaya
girmiştir. İbn Reşid, kendisine mensup Şammar ve diğer kabileler ile
birlikte Mubarek’in üzerine hücum ederek onları yenmiş ve Kuveyt’e
kadar takip eylemiştir. Akabinde de Kuveyt’i istilâ etmek için
devlete müracaat etmiştir. Nedense, Basra Valisi Muhsin, kumandan
Feyzi Paşalar ile Basra Nakîbi ve Ebu’l-Huda’nın aracılığıyla bu iş
önlenmiş ve nihayet Mubarek el-Sabah da İngiliz himayesine müracaat
ederek kurtulmuştur.” Raporda bahsedilmemekle birlikte, İbn Reşid’in
bu arzusunun, bölgede özellikle İngilizlerle daha büyük problemlerin
doğmaması için, II. Abdülhamid tarafından önlendiği, başka
belgelerde zikredilmektedir.
İşte, Mubarek ile Necd Emîri bulunan İbn Reşid’in bu çekişmeleri
sırasında, Kuveyt’te babası Abdurrahman ile birlikte mülteci
durumunda bulunan, bugünkü Suudî Arabistan’ın kurucusu Abdülaziz İbn
Suud yeniden siyaset sahnesine çıkmıştır. Rapora göre, Mubarek,
Osmanlı Devleti’nin kararlılığından ve siyasî şartların
elvermemesinden dolayı, gerçek niyetlerini açığa vuramıyor, her
vesileyle Abdülaziz İbn Suud’u kullanmayı tercih ediyordu. Nitekim,
onu teçhiz ederek, atalarının geldiği yer olan Necd içlerine
gazvelere göndermiş ve birkaç yıl içinde Riyad, Kasîm, Uneyze ve
civarını ele geçirmesini sağlamıştır. Böylece, düşmanı olan İbn
Reşid’in nüfuz sahasını daraltmıştır.
Suud-İbn Reşid çekişmesi
Bundan sonra bölgede yeniden başgösteren Suud-İbn Reşid çekişmeleri
de şöyle özetlenmektedir:
“Abdülaziz İbn Reşid, Suud ile her ne kadar uğraşmış ise de muvaffak
olamamış, hattâ savaş sırasında Suud’un adamları tarafından
öldürülmüştü (1906). Onu müteakib, büyük oğlu Mut’ab, Emîr-i Necd
namıyle yerine geçmiştir. Bir sene icra-yı nüfuzdan sonra, aynı
aileden Ubeyd’in oğlu, bazı tarafların teşvikleri üzerine Mut’ab’ı
ve iki kardeşini katletmiştir. Bunun üzerine Abdülaziz’in küçük
oğlunu, dayıları olan Essubhan kabilesi, Medine’ye kaçırarak,
muhtemel bir ölümden kurtarmışlardır.
Bir müddet sonra da, topladıkları birtakım kabileler ile Necd
içlerine giderek, eski idare merkezleri olan Hail’i ele geçirirler.
Dayılarının teşebbüsleriyle, küçük yaştaki Suud İbn Reşid,
geleneksel gücü de dikkate alınarak, Osmanlı Devleti tarafından
kaymakam tayin edilerek, kendine ve etbaına maaş tahsis edilir.
Ancak, idare onun adına dayıları tarafından yürütülür. Hattâ bunlar
devlete müracaat ederek, Muhammed ve Abdülaziz b. Reşid zamanlarında
kendilerine verilmiş olan silahların kaybolmasından dolayı İbn
Suud’a karşı mukavemet etmek için, 2000 tüfek isterler. Devlet, bu
isteklerine olumlu yaklaşmakla birlikte, arzu ettikleri tüfekleri
verememiştir.”
Bütün yukarıdaki ifadelerden sonra şu neticelere varılmaktadır:
“Hulasa-i kelâm, İbn Suud, İngilizlerin nüfuzu altında, Kuveyt Şeyhi
Mubarek el-Sabah’ın bir icra vasıtasıdır. Serveti bütün bu
teşebbüslerine müsait olmadığı halde, İbn Reşid’e karşı kendi
güvenliğini sağlamak isteyen Mubarek el-Sabah’ın serveti, İbn
Suud’un faaliyetlerine kaynak teşkil etmektedir. Onun bu
faaliyetlerinden maalesef Osmanlı Devleti değil, İngilizler istifade
edecektir. Öte yandan, bağlı bulunduğu mezhebin mahiyeti itibariyle
de İslamlar ve belki Osmanlı hükümeti aleyhinde bulunmasının sebebi
pek aşikârdır. Çünkü, İslam olmak, ancak kendilerinin mezhebinde
bulunmakla olur. Kendi mezhepleri dışındakiler, İslam
sayılmamaktadır. Kendi itikadlarına göre, bu gibilerin katli bile
vacibdir.”
Bölgede sürdürülen bu faaliyetleri yakından takip eden birisi olduğu
anlaşılan Harem-i Nebevî müderrisinin, dönen dolapların sonuçlarını
da iyi kestirdiği anlaşılmaktadır. Nitekim, ileriki yıllarda
-raporda da belirtildiği gibi- bütün bu entrikalardan İngilizler
istifade etmişlerdir. Raporun müteakip satırlarında, İbn Reşid’in,
İbn Suud’a karşı desteklenmesi gerektiği vurgulanmaktaydı. “Zîra,
İbn Reşid, hiçbir zaman hükûmet-i İslamiye aleyhinde faaliyetlerde
bulunmadığı gibi, İbn Suud gibi de imamet iddiası gütmemişti.
Ayrıca, yabancı bir hükûmete de temayül etmemiş ve taraftar
olmamıştı.”
Bu ifadelerden, rapor sahibinin İbn Reşid taraftarı olduğu anlamı da
çıkabilir, Ancak, gerçekte de, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra
Osmanlı Devleti, Necd’de zaman zaman, İbn Suud’a karşı, siyasî bir
iddiası bulunmayan İbn Reşid’i desteklemiştir. İlk anda, bu
siyasetin birçok mahzurları olduğu akla gelse bile, yine raporda
iddia edildiği gibi: “şayet, İbn Reşid ve ona bağlı kabileler
olmasaydı, Necd bölgesi ile birlikte Mekke ve Medine’nin, tıpkı 19.
yüzyılın başında olduğu gibi, tekrar İbn Suud’un eline geçmesi
muhakkaktı.”
Denge politikası
Öte yandan, Osmanlı Devleti, hiçbir zaman iki tarafın da büyük bir
güç haline gelmesini istememiş ve daima birbirlerini dengeleyecek
şekilde kalmalarını sağlamıştır. Bunun en bariz örneklerinden biri,
daha önce zikredildiği gibi, İbn Reşid ailesi Suud ailesini Necd’en
çıkardığı zaman, Osmanlı Devleti’nin bu ailenin tamamen ortadan
kalkmasına rıza göstermemesi ve Kuveyt’te yaşamalarına izi vererek,
sefalete düşmemeleri için de ayrıca maaş tahsis etmesiydi.
Abdurrahman b. İlyas, zamanın nezaketinden bahsederek, devletin
bölgede gücünü iyice göstereceği güne kadar iki tarafı da idare
edecek politikaların güdülmesini tavsiye ettikten sonra, bu işte en
büyük rolü Mekke Emîrinin oynayabileceğini söylemektedir:
“İşte bu noktada da nazar-ı dikkate alınacak zat, Mekke Emîri
hazretleridir. Emîr’in iyi idaresi ve defalarca Bedevîlere karşı
icra eylediği gazvelerin neticesinde, Necd bölgesinde hükûmetin
nüfuzu vücud bulmuştur. Aynı şekilde bunun gelecekte de görülmesi
tabiîdir. Birkaç sene evveline gelinceye kadar, Vehhabî mezhebinin
Mekke-i Mükerreme yakınlarına kadar sirayet eylediği görülmüştü.
Mekke Emîri, geçenlerde üzerlerine yaptığı gazvesinde, bunlar
müzmahil olmuşlardır. Öte yandan, Mekke Emîri, bu hususa yetkili
kılınması halinde, hükûmetce de masraf yapmaya ve bölgeye asker
sevkine gerek kalmayacaktır.”
Raporda, öteden beri birbirlerine karşı gazve suretiyle elde
ettikleri malları aralarında paylaşarak geçinmekte olan kabilelerin
bağlı olduğu İbn Suud’a, hükümetin emaret namıyla bir nüfuz vermesi
de tehlikeli bulunmakta ve bunun hükümet aleyhinde onun
silâhlandırılması anlamına geleceği zikredilmektedir. Zîra, İbn
Suud’un, İngiliz taraftarı ve Osmanlı hükümetinin düşmanı olduğu
ısrarla vurgulanmaktadır.
Esasında Osmanlı Devleti, 1904 yılında, Abdülaziz’in babası
Abdurrahman’ı Riyad kaymakamı olarak tayin etmişti. Ancak, işler
fiilen, oğlu Abdülaziz’in elinde idi. Anlaşılan, raporun sahibi,
Abdülaziz’in de tıpkı babası gibi, bir devlet makamını işgal
etmemesini istiyordu. Raporun ne kadar etkili olduğu bilinmemekle
birlikte, II. Meşrutiyet’in başlarında, gerçekten de İbn Suud’a
karşı takınılan tavrın aynı çerçevede olduğu, diğer belgelerde
görülmektedir.
1909 yılında kaleme alınan bu raporda dile getirilen hususların
haklılığı, kısa bir zaman sonra ortaya çıkmıştır. Önce, İbn Suud,
Necd içlerinde teşkilatlanmasını tamamlayarak, 1913′te, Osmanlı
hükümet merkezi olan Ahsa’yı ele geçirmiştir. Osmanlı Devleti,
kendisini bölgenin vali ve kumandanı olarak ilan etmesine rağmen, o,
I. Dünya Savaşı sırasında, İbn Reşid’i bahane ederek, tarafsız kalıp
devlete yardım etmemekle, İngilizlerin arzularına yardımcı olmuştur.
Aynı şekilde Kuveyt Şeyhi Mubarek de İngilizlerle dostluğunu
sürdürmüş ve onların himayesine girmiştir. İbn Reşid ise, savaş
boyunca Osmanlı Devleti’nin yanında yer almış ve Irak cephesinde
Osmanlı ordusuna hayli hizmetlerde bulunmuştur.
(Dr. Zekeriya Kurşun, Tarih ve Medeniyet, Sayı: 30)
|
|