|
|
SULTAN ABDÜLHAMİD'İ VE OSMANLILARI NİÇİN KÖTÜLEMİŞLER
MEHMED
HOCAOĞLU'NUN BİR HATIRASI
Mehmed Hocaoğlu
Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler (İstanbul, 1976) kitabının
yazarıdır. Aşağıdaki yazı M. Hocaoğlu’nun Abdülhamid Han ve
Hatıraları; Belgeler isimli kitabının Giriş kısmından iktibastır
(Türkiyat Matbaacılık, İstanbul, 1989).
Okul sıralarında iken, tarih kitapları ve hocalarımız Sultan
Abdülhamid Han’ı Kızıl Sultan diye adlandırıp; aydınları denize
attırdığını, sürgüne yolladığını, hür düşünceye izin vermediğini,
memleketi casuslarla (hafiyeler) doldurduğunu, sarayında süt banyosu
yaparak cariyeleriyle gün geçirdiğini, her şeyden korkan, evhamlı
bir Padişah olduğunu anlatıp, yazdıkları halde, onun zamanını
yaşamış yaşlılar bütün bunların tam tersini, II. Abdülhamid
zamanının tam manasıyla altın devri olduğunu söylemişlerdi. Bize
anlatılan ve yazılanların gerçeklere tamamiyle aykırı olduğunu da
belirtmişlerdi. Demokrasi ve hür düşüncenin 1950′de başlaması
üzerine tarihin üzerine indirilmiş bu ağır ve karanlık perde yavaş
yavaş aralandı. Gerçekler birbiri arkasından gözükmeye başladı.
1955′de Türkiye Büyük Millet meclisinde, basın kanunu hakkında
şiddetli tartışmalar yapılıyordu. Bir yaz günü Ankara’da Prof. Osman
Turan ile Özen Kıraathanesinde oturuyorduk. Bir masa ötede Hamdullah
Suphi Tanrıöver’in sesini duyan Osman Turan, ona doğru bakınca bizi
masasına çağırdı. Gittik. Şuradan buradan konuşulurken söz basın
kanunu üzerindeki sert tartışmalara geldi. O sıralarda mahut
gazetelerden birisi, kendi düşüncesine ters düştüğü halde, Sultan
Abdülhamid Han lehinde tefrika yayınlıyordu. Söz buraya gelince
Hamdullah Suphi Tanriöver’e : – “Beyefendi! Sultan Abdülhamid
birinci Osmanlı Mebusan Meclisini kapamamış olsaydı, şimdiye kadar
demokraside bir hayli mesafe almış ve bugünkü sert tartışmalara da
yer kalmamış olacaktı.” dedim.
Hamdullah Suphi Tanrıöver büyük bir kızgınlıkla sandalyasından
kalkıp oturduktan sonra :
– “Sen ? Birinci Osmanlı Mebusan Meclisi’ni bilir misin?” dedi.
Yaşımın bunu bilmeme imkan vermediğini söyleyince :
– “Tarih kitaplarında resmini görmedin mi?”
– “Gördüm.”
– “Hani (eliyle tarif ederek) lahana başlı hocalar ve yanlarında dal
fesli (sadece fes sarıksız demek) kişilerin resmini gördün mü?”
– “Evet, gördüm.”
– “İşte, o lahana başlı hocalar bu memleketin gerçek sahibinin
temsilcisi idiler. Fakat bunlar medresenin yetiştirdiği, günün
gidişinden, politikanın gerçek yüzünden, hıristiyan mebusların kötü
niyetlerinden habersizdiler. Dal fesliler de Rum, Ermeni, Yahudi,
Arnavut, Durzi, Nasturi ve diğer milletlerin temsilcileri idiler.
Bunlar Avrupa’da okumuş, politikanın bütün inceliklerini bilen;
devleti içinden yıkmak isteyen hainlerdi. Bu şeytanlar o saf ve
temiz hocaları çabucak kandırıp arkalarına kattılar. Memleket
çıkarına ters düşen, devleti içinden çökertecek hareketlere
giriştiler. Eğer Sultan Abdülhamid Birinci Mebusan Meclisini
dağıtmamış olsaydı, İmparatorluk daha o günden dağılmış olacaktı.
Buna göre sen ne dersin, İmparatorluk mu çökmeliydi, yoksa Mebusan
Meclisi mi dağılmalıydı ?” dedi.
– “Şüphesiz meclisin dağılması daha iyidir.” dedim.
– “Öyle ise, Sultan Abdülhamid de senin dediğini yaptı. Meclis’i
dağıtarak İmparatorluğu otuz üç sene daha yaşatmayı başardı.” dedi.
Hamdullah Suphi Tanrıöver’in bu sözleri kafamı allak bullak etmiş,
çocukluğumda yaşlı halkın söylediklerine hak kazandırmış oluyordu.
İsyan edercesine :
– “Beyefendi! Öyle ise neden başında bulunduğunuz Maarif Vekilliği
Sultan Abdülhamid’i bize kötü tanıttı ?”
Güldü. Derin nefes aldı. Eliyle havada bir çizgi yaptıktan sonra :
– “Bir inkilap yapılmış, saltanat kaldırılmış, cumhuriyet ilan
edilmişdi. Politika gereği saltanat ve sultanları kötülemek lazımdı.
Biz de öyle yaptık.” dedi.
|
|