|
HOCA
Fert
çerçevesinde, hem zulüm, hem de hak kanununa göre suçsuz ilk
din mazlumluğunu, inkılâp tarihine göz atar atmaz, İskilipli Atıf
Hoca'da görüyoruz. Bu muazzam şehit, hiçbir alâkası bulunmayan
şapka tepkisinin ruhu farzedilmek veya bu mevzuda şeriat ölçüsünü
temsil edici şahsiyet kabul edilmek gibi bir anlayışa kurban
gitmiştir. Zira Şeyh Said isyanından sonra yüz bulan rejim, artık
kavun koklarcasına din kokusu aldığı şahsiyetli insanları yaşatmamak
niyetindedir.
Atıf
Hoca'nın hayatı baştan başa macera ve çile doludur. Temsil ettiği
parlak dinî şahsiyet her devrin «din allerjisi» belirten
hareketlerini Atıf Hocaya yönelttiği için ilk tutuklanışı Meşrutiyetin
başında ve Mahmut Şevket Paşa suikastının şüpheliler kadrosu
içindedir. İttihatçılara, hususiyle «Donanma Cemiyeti»
faaliyetleri bakımından büyük yardımları dokunan ve bu iş için
«Nazar-ı Şeriatte Kuvay-ı Bahriye ve Berriye» isimli bir eser
kaleme alan Atıf Hoca, «Zâlime yardım edene Allah aynı zâlimi
musallat eder» mealindeki hadîs gereğince aynı İttihatçıların
zulmüne uğramış ve Komite kendisini Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi
üzerine harman ettiği din adamları arasında «Eser-i Cedid»
isimli bir vapura bindirerek Sinop Kale'sine sürmüştür.
Oradan
Çorum'a, arkasından Boğazlıyan'a peşinden Sungurlu'ya sürgün
ve derken:
—
Affedersiniz; bir yanlışlık oldu! Hitabıyle
serbest bırakılış...
Bir
de üstelik teselli mükâfatı: Atıf Hoca, İptidaî Dahil
Medresesi Umum Müdürü...
Medreseyi
kısa zamanda öyle ıslah ediyor ki, ismi her tarafa yayılıyor ve
hem madde, hem de mâna cepheleriyle örnek medresenin ne demek olduğu
görülüyor.
Ecnebiler
bile bu örnek medresenin manzarasına hayran... Bir gün Amerikan
elçiliğinden bir grup Atıf Hocayı ziyarete geliyor, ona İslâmiyet
hakkında sualler yöneltiyor ve ayrılırken ihtiramların en taşkınını
gösteriyor. Gruptan yaşlı bir Amerikalı Atıf Hoca'ya şöyle
hitap ediyor:
—
Keşke genç olsaydım da talebeniz sıfatıyle yanınızda
kalsaydım. Sizden feyz alsaydım...
Dünyaca
meşhur bir İtalyan müsteşriki de Şeyhülislamlık kapısına başvurarak
bazı suallerine cevap istiyor. Onu Atıf Hoca'ya gönderiyorlar. Atıf
Hoca'yla saatlerce görüşüp ilmine hayran kalan müsteşrikin sözleri:
—
Ben Arap ve Hind illerini gezdim ve birçok din âlimleriyle görüştüm.
Hiçbiri beni sizin kadar doyuramadı.
Yıllardır
fikrimi tırmalayan en karışık ve girift mes'eleleri siz çözdünüz.
Her tarafa yayılan şöhretinizin ne kadar haklı olduğunu şimdi
anlıyorum.
Atıf
Hoca, İslâm âleminin her tarafından mektuplar alıyor, birçok
dergide çıkan yazıları ve bazı risaleleriyle Fas'tan
Hindistan'a kadar adını ulaştırmış bulunuyordu. Hattâ
Fransa'da müsteşriklerin yayınladığı bir dergi, kendisinden yüksek
bir telif ücreti karşılığında İslâmiyete ait yazılar istemişti.
Bazı
ecnebi idareler altında bulunan İslâm toplulukları, Türkiye'ye
heyetler göndererek Atıf Hoca'yı ziyaret ettirirler ve başta
medreseler bulunmak üzere girişilecek ıslah hareketlerini Atıf
Hoca'dan öğrenmek isterlerdi.
Atıf
Hoca'dan faydalanmak isteyen İslâm âleminin başında Kırım
vardı. Atıf Hoca'ya, belki makamların en üstünü olan üç
ayaklı sehpanın hazırlanmakta olduğu günlerde, Kırım müslümanlarının
reisi İstanbul'a gelmiş, Atıf Hoca'yı Kırım'a davet etmiş ve
kendisine Evkaf Nezaretiyle beraber Kırım'daki bütün dinî müesseselerin
ıslahı işini sunmuştu. Fakat Atıf Hoca, bu teklife,
benzerlerine verdiği cevapla mukabele etmişti:
—
Vatanımdan ayrılamam! İslâmi kalkınma davasının ilk merkezi Türkiye'dir.
Başka bir yer olamaz! Atıf Hoca, yalnız ezberleme bir ilimle değil,
o ilmin tefekkür hassası ve en ince hikmetleriyle de doluydu. Yâni
gerçek ve derin mümin...
Hoca,
bir akşam Yıldız sarayında Vahidüddin'in iftar sofrasında...
Tam bir Avrupalı edasiyle yemek yiyor ve çatal - bıçağını bir
diplomat itinasıyle kullanıyor. Beyaz sarık altında bu zarafet
edası Sultanın gözünden kaçmadı:
—
Sizi tebrik ederim Hoca Efendi Hazretleri; çatal -bıçak
kullanmaktaki zarif ve hâkim edanızı pek beğendim. Halbuki çatal
- bıçakla yemek yemeyi günah sayanlar bile var...
Hoca
güzel yüzünü parıldatan bir tebessümle cevap verdi:
—
Hayır, Şevketmeab; bu işde hiç günah yoktur! Peygamber
Efendimiz, çatalın prensibini ortaya koyan ucu tırtıllı bir dal
parçasıyle de yemek yedikleri gibi, kendilerinden sonra icat
edilen temizlik vasıtaları ve faydalı âletlerin kullanılmasında
da hiçbir dinî engel düşünülemez!
Bundan
sonra Atıf Hoca, bazı yeniliklere karşı «bid'at» iddiasıyle
karşı duranların halini ve «bid'at» sınırlarının ince
noktalarını izah ediyor ve bütün iftar sofrasını kuşatanlarla
beraber Padişahın hayranlığını kazanıyor. Kendisine, ayrılırken
bir hediye vermek isteyen Hünkâr'a da, eşine az rastlanır bir
faziletin şu sözleriyle karşılık veriyor:
—
Kulunuzu ihsan almaya alıştırmamanızı niyaz
ederim, Efendim!
Padişah
büsbütün hayran...
Atıf
Hoca'da, maddî menfaat tiksintisi ve hediye kabul etmemek prensibi
o kadar kökleşmiştir ki, bir gün evine, karısının iyi baklava
yaptığı ifadesiyle bir tepsi getiren eski ve emektar bir odacısının
masum ricasını da reddetmiş ve ertesi günü, adamın kalbini
almak arzusuyle şöyle demişti:
—
Hediyeni kabul edemediğim için beni affet evladım!
Öyle bir meslek ve dâva üzerindeyim ki, maddî menfaatin miskal
kadarına bile tahammül edemem.
Atıf
Hoca, aynı zamanda İslâmî ruhun büyük hamle ve hareket
(aksiyon) mizacına da sahip...
«Teâli-i
İslâm: İslâm'ın Yükselişi» isimli bir cemiyet kurmuş ve İzmir'in
Yunanlılarca işgalinde ilk protesto sesi bu dernekten yükselmiştir.
Atıf
Hoca, bu derneğin kurucusu ve reisi sıfatıyle, yanına o devrin
din âlimlerinden bir heyet alarak, işgal altındaki İstanbul'da
bulunan İtilâf kuvvetleri mümessillerine gidiyor. Yunanlıların
İzmir'i işgal etmelerini şiddetle protesto ediyor ve istilâcıların
çehrelerini hayret ve dehşet çizgileriyle dolduran şu sözleri söylüyor:
—
Kötü politika yüzünden zebun düşmüş bir milletin zaafını
bu dereceye kadar istismar etmek, hiçbir din ve insaf ölçüsüne
sığdırılamaz! Gayeniz, Türk milletinin şahsında İslâm'a
darbe vurmaksa bunu açıkça bildiriniz ki, biz de ona göre başımızın
çaresine bakalım!
ESERLERİ:
Japonya
Büyük Elçisi Baron Uşida, İstanbul'a ayak basar basmaz, ilk iş
olarak, resmî ziyaretlerinin peşinden, şöhreti Japonya'ya kadar
erişen Atıf Hoca'yı ziyaret etmiş, onunla başbaşa saatler geçirmiş,
ayrılırken de şöyle demişti:
—
Sizin gibi birkaç hoca daha olsaydı, İslâmiyet bütün
Doğu'yu, bu arada da Japonya'yı fethederdi.
İşte
bu tesir ve mânanın sahibi Atıf Hoca, din yolundaki gayretlerinin
fikir zemini olarak «Atıf Efendi Kütüphanesi» ismiyle bir yayın
çerçevesi kurmuş ve şu eserleri kaleme alıp neşretmişti:
Mir'at-ül-İslâm
(İslâmın Aynası)
İslâm
Yolu
İslâm
Çığırı
Din-i
İslâm'da Müskirat
Nazar-ı
Şeriatta Kuvay-ı Berriye ve Bahriye
Tesettür-ü
Nisvan
Muayenetüt-Talebe
(Öğrenci Ölçüleri)
Medeniyet-i
Şer'iye
Ve
bu 8 eserden sonra, kendisini darağacına göndermekte âmil olan
veya kendisi gibi bir adamın yaşatılmaması fikrini ilham eden meşhur
eseri: «FRENK MUKALLİTLİĞİ»
«FRENK MUKALLİTLİĞİ»
Cumhuriyetin
birinci yılını tamamlamaya doğru gittiği bir zamanda (1340 -
1924) ve henüz İslâmî ölçüler hor görülmeye başlamamışken,
hususîyle Şapka Kanunundan mevsimlerce evvel çıkan bu eser, şahsiyet
ve asliyet müdafaacısı ve İslâm ruhuna tam uygun bir fikir yazısı
arz eder ve sahibini mimletmekten ve ilk fırsatta yok etmek fırsatını
aşılamaktan başka bir suç belirtmez. Zira Atıf Hoca, herhangi
ezberci bir şeriat adamı değil, din öfke ve hamlesine sahip, som
bir şahsiyettir ve böylelerinin yaşatılması, girişilecek bazı
işler bakımından çok korkulu...
TEVKİF EDİLİŞ
Sene
1926... Sonbahar... İskilipli Atıf Hoca'nın, Aksaray'da, Lâleli'de,
Fethibey caddesinde 1 numaralı evi...
Hoca,
ikinci kattaki odasında sedire oturmuş, akşam namazının ezanını
bekliyor. Birden yakındaki caminin minaresinden yanık bir ses...
Hoca ezanı, içinden, kelimesi kelimesine tekrar ettikten sonra kıbleye
dönüyor ve tekbir getirerek namaza giriyor.
Tam
o anda zil sesi... Kapı çalınmakta... Atıf Hoca'nın haremi
Zahide Hanım kapıda... Dışarıya sesleniyor:
—
Kim o?
—
Atıf Hoca'yı görmek istiyoruz?
—
Hoca namazda...
—
Siz kapıyı açın da bekleriz...
Kadın
kapıyı açıyor. Kılık ve edaları şüphe verici üç adam...
Sivil oldukları halde aynı meslekten olduklarını ihtar eden, üniformaya
benzer bir üslûp birliği içindeler... Başlarında, yeni kabul
edilmiş bulunan Şapka Kanunumuzun tatbikatına ait (fötr) biçimindeki
müstekreh örnekler... Şu, Anadoluluların (foter) dediği
nesne...
Meçhul
insanlar içeriye girip taşlıkta beklemeye başlıyorlar.
Zahide
Hanım yukarıya çıkıp selâm vaziyetinde bulduğu kocasına
vaziyeti haber veriyor:
—
Aşağıda meymenetsiz suratlı birkaç adam sizi görmek istiyor.
Hallerini beğenmedim.
Atıf
Hoca, gayet vakarlı, aşağıya inerken, en büyük telâşa, Melâhat
isimli biricik kızında şahit oluyor.
Gelenleri
gören genç kız fevkalâde ürkmüş, babasına koşmaktadır:
—
Baba, kim bunlar? Ne istiyorlar?
—
Sakin olun! Heyecana kapılmanın mânası yok... Ben de bilmiyorum
gelenleri... Şimdi göreceğim... Ama kaç gündür etrafımda
dolanan hafiye kılıklı insanlara bakılırsa herhalde polis...
Atıf
Hoca, gayet metin aşağıya inip gelenlerle karşılaşıyor:
—
Selâmünaleyküm...
—
Aleykümüs-selâm...
—
Ne istiyorsunuz?
—
Evi arayacağız!
—
Siz polis misiniz?
—
Evet, Birinci Şube memurlarından.
—
Bu hususta resmî bir vesikaya, mahkeme kararına mâlik misiniz?
—
Hayır; fakat aldığımız emir böyle!
—
Emir kâfi değil... Kanunî selâhiyetinizi tesbit edici bir vesika
lâzım... Ama buyurun, hakkımı aramıyorum, her tarafı
arayabilirsiniz!..
Memurlar
üst kata çıkarak Atıf Hoca'nın kütüphanesine giriyorlar.
Hoca, kendilerini, rahat iş görmeleri için yalnız bırakıyor ve
yatak odasına çekiliyor. Memurlar, girdikleri kütüphane odasında
tavana kadar yükselen kitap raflarına atılıyor ve tek tek
kitapları elden geçirmeye başlıyorlar. Yazı masasının da üstü
ve gözleri en küçük kâğıt parçasına kadar eleniyor ve
zavallı din adamının yıllardır en titiz emekle nizamladığı
oda, yangın yerine döndürülüyor.
Manzarayı
kapı aralığından takip eden kızı Melâhat, birdenbire yere düşüp
bayılıyor. Atıf Hoca bir taraftan kızını ayıltmağa çalışırken,
öbür taraftan da haremine, misafirlere kahve pişirmesini
tembihlemeyi ihmal etmiyor.
Zahide
Hanım nefretle haykırıyor:
—
Aman efendi, evimizi basanlara bir de kahve mi ikram edeceğiz?
Atıf
Hoca'nın cevabı:
—
Ziyanı yok hanım, onlar da insan ve müslüman. Ne yapsınlar,
emir kulu onlar...
Kahveler
pişirilip getiriliyor. Atıf Hoca onları memurlara eliyle ikram
ediyor.
Evin
aranması gecenin geç vaktine kadar sürdü. İş bittikten sonra
polis ekibinin şefi Hoca'ya şöyle hitap etti:
—
İşimiz bitti Hoca Efendi, alacaklarımızı aldık. Şimdi iş
sizi Müdüriyete götürmeye kaldı!
Haremi
ve kızı birer çığlık sesi çıkarırken Hoca'da çarpıcı bir
vekâr ve tevekkül:
—
Buraya kadar mı emir aldınız?
—
Evet, Hocam!
—
Elinizde, tabiî bir tevkif müzekkeresi de yok!..
—
Dedik ya, emir böyle... Hem biz sizi tevkif etmiyoruz ki... Beş
dakika için Müdüriyete kadar gelip birkaç tesbitten sonra
evinize döneceksiniz!
—
Öyle olsun, diyor Hoca; kapınıza kadar da gidelim. Buyurun!..
Hoca,
başına sarıklı fesini ve sırtına latasını geçirirken, kadınlar
hıçkıra hıçkıra ağlamaktadır. Melâhat, babasına sarılmış,
haykırmakta:
—
Baba beni kimlere bırakıp da gidiyorsun)?
—
Seni Allah'a emanet ediyorum... Allah'ın kaderine baş eğmeyi
biliniz!
Atıf
Hoca'nın darağacında şehid oluşundan bir müddet sonra bütün
bu tevkif tablosunu çizen Melâhat Hanım:
—
Babamı, diyor, işte bu son görüşümdü.
Atıf
Hoca'yı Müdüriyette bir hücreye tıkıyorlar. Penceresi tepeden
avlu tarafına açılan boş ve pis bir oda... İçinde (banko)
dedikleri tahta bir sıradan başka eşya yok...
Memurlar:
—
Şimdi çağırılırsınız! İşin biter, evine dönersin! Diyerek
Atıf Hoca'yı diri diri mezara gömmüşlerdir.
Ne
soran, ne arayan, ne de hesaba çeken... Fakat Atıf Hoca'yı en çok
üzen şey, bütün bunlar değil de, namazlarını kaybetmek kaygısı...
O gece yatsıyı kaçırmamak için abdest almak üzere kapısını
vurup izin almak istediği halde kendisine ses veren olmuyor. Sabah
namazı için de aynı şey... Bu Çin işkencesine benzer vaziyet
karşısında Hoca'nın çektiği acıyı hayal edebilmek lâzım...
Ne evinde suç belirtici bir şey bulunabilmiş, ne de suçunun ne
olduğuna dair bir itham karşısında kalmıştır.
Sabahleyin
Zahide Hanım Müdüriyette:.
—
Kocamı görmek istiyorum!
—
Hayır, diyorlar; göremezsin!.. Hiç kimseyle temas edemez!
Yasak!..
Bu
manzara karşısında içi burkulan bir polis memuru dayanamıyor ve
Zahide Hanım'a:
—
Bir dakika, hanım, diyor; ben gidip Hocayla görüşeyim, bir isteği
veya diyeceği olup olmadığını size haber vereyim!
Memur
gidip geliyor:
—
Cevabı şu: İyiyim merak etmesinler, Allah'a bağlansınlar! Bana
yalnız bir yatak göndersinler! Başka bir ihtiyacım yok!..
Kadıncağız
koşa koşa evine gidiyor; iman renkli ve İslâm kokulu, bembeyaz
ve misk gibi çarşaflarla kalın bir şilte çekip, Müdüriyete
getiriyor ve polis âmirine yalvarıyor:
—
Yanınızda bir dakika, bir dakikacık, görmeme izin vermez misiniz
bizim efendiyi?
—
Hayır, diyorlar; göremezsiniz!
Zahide
Hanım melûl melûl Lâleli'deki evine dönüyor.
Kızıyla
ağlaşırken, dertleşirken hiç beklenmedik bir anda çalınan kapı...
Kapıda, aynı kaşıktan çıkmış un helvaları gibi öbürlerini
andıran, sivil kılıklı biri:
—
Ben Birinci Şubedenim! Hoca Efendi'ye büyük saygı ve
sevgim var... Bütün eserlerini okudum ve bazı derslerinde
bulundum. Telâş ve ıstırabınızı tahmin ettiğim için sizi
teselliye geldim. Hiç merak etmeyiniz! Müdüriyete getirilen evrak
ve kitaplar arasında sorumluluğu gerektirir bir şey bulunamadı.
Pek yakında serbest bırakılması lâzım...
Fakat
Hoca, Müdüriyetteki loş hücresinde, yere serilmiş dantelâlı
ve işlemeli yatağına oturmuş, doğup battığını göremediği
güneşleri sayıklamakta ve günler geçtiği halde bir türlü
hesaba çekilmemekte, müdafaasını yapabileceği bir itham ile karşılaşmamakta...
Sadece eşkıya elinde bir rehine gibi, bekletilmekte...
Günün
birinde Zahide Hanım'ın kulaklarına, erimiş kurşun gibi dolan
bir haber:
—
Hoca'yı Trabzon'a gönderiyorlar!
Zahide
Hanım basma örtüsünü çekip Müdüriyete koşuyor ve Birinci Şube
Müdürünün karşısına dikiliyor:
—
Hoca'yı Trabzon'a gönderiyorlarmış... Öyle mi? Müdür kaşları
çatık bağırıyor:
—
Kimden aldın bu haberi? Hemen söylemezsen evine dönemezsin!
Zahide
Hanım, daha sert haykırıyor:
—
Kimden aldımsa aldım! Bana bu haberi filân memur verdi mi
diyeyim? Böyle bir şey olmuş olsa bile isim verebilir miyim?.. Hâlbuki
yok böyle bir memur! Ben kocam hakkında bilgi istiyorum sizden...
Hakkımı istiyorum! Bildirmeye mecbursunuz! Siz müslüman değil
misiniz? Nedir, şu Moskof gâvuruna yapılamayacak şeyleri, müslüman
bir din adamına reva görmeniz?
Kadın
öylesine çıkışıyor ve tepiniyor ki, müdür şaşırıyor ve
hiçbir mukabelede bulunamıyor, sadece öfkesi başına vuran bu
kadını başından savmayı düşünüyor:
—
Çekil, hanım, karşımdan ve evine git! Neticeyi tevekkülle
bekle! Biz de emir kullarından başkası değiliz!
Aynı
gün Zahide Hanım'ın kapısında, içi tam bir iman ve merhamet
ateşiyle kaynayan memur:
—
Hanım, hemen başını ört ve fırla! Hoca'yı Galata'dan kalkacak
olan vapura götürüyorlar... Belki yolda yakalarsın!
Deli
gibi fırlayan Zahide Hanım, köprü üstünde kocasını yakalıyor.
İki polis arasında, ancak katillere mahsus bir emniyet tertibatı
içinde Galata rıhtımına doğru götürülmektedir.
Zahide
Hanım kocasının üzerine atılıyor:
—
Efendi, efendi!
Polisler
Zahide Hanım'ı şiddetle iterek kocasıyla konuşmasına engel
oluyorlar. Arkadan gelen üçüncü bir memur, kadıncağızı yaka
- paça sürüklemeye başlıyor. Kadın, kaplan gibi atılıp kocasına
mendil içinde bir şey uzatıyor:
—
Para!
Ve
ancak bunu söyleyebiliyor.
Kadını,
manzaraya dehşetle gözünü diken bir halk yığını içinden sürükleyip
uzaklaştırıyorlar.
Atıf
Hoca'yı, Trabzon yerine Giresun'a götürdüler.Kendisini hesaba çekecek
İstiklâl Mahkemesi oradaymış. Bu mahkeme karşısında Atıf
Hoca, hilkat eliyle yontulmuş, nuranî bir masumiyet heykeli şeklinde
boy gösterdi.
Mahkeme,
Atıf Hoca'yı suçlandırıcı hiçbir vesika, delil, işaret, hattâ
şahadet bulunmadığını tesbit ve Hoca'yı İstanbul'a iade etti.
Öyle
ki, Mahkeme âzasından biri şu açık beyanda bulunmaktan
kendisini alamadı:
«—
Âlim ve fazıl bir din adamını türlü eziyetlere sokup boş yere
buraya kadar göndermişler!.. Ortada itham sebebi olabilecek hiçbir
şey yok!..»
Atıf
Hoca, İstiklâl Mahkemesi heyetiyle aynı vapurda İstanbul'a gönderildi.
Fakat evine gönderileceği yerde Polis Müdüriyetine teslim
edilmek şartıyle...
Atıf
Hoca, yine Müdüriyetteki mahut hücresinde... Bu defa, kontrolden
geçirilerek, evine bir mektup yazmasını kabul ediyorlar. İşte,
kelimesi kelimesine mektup:
«Bugün
Karadeniz vapuru ile İstanbul'a getirildim. İstiklâl Mahkemesi
heyeti de bizimle beraber İstanbul'a geldi. Giresun'da vukua gelen
bir hâdisede kitap dolayısıyle beni alâkadar zannettiler. Bilâhare
alâkam olmadığı tebeyyün eyledi. Orada olan sû-i zandan halâs
oldum. İnşaallah burada halâs olurum da yakında kavuşuruz.
Bizim talebeden Hamdi Efendi vasıtasıyle size bir sepet elma gönderdim.
Lehülhamd sıhhat ve afiyet yerindedir, inşaallah cümleniz
iyisinizdir. Tabiî Polis Müdüriyetine sevk olunduk. Orada yoklarsınız.
Kızım Melâhat merak etmesin, mektebe devam ve işine dikkat
etsin! Semih oğlan ne yapıyor. Yaramazlık ediyor mu? Mektebine
devam etsin, dersini güzel güzel okusun!
İnşaallah
yakında gelip onu dinleyeceğim. Baki sıhhat ve selâmetinizi
temenni eylerim.»
Atıf
Hoca'nın mektubunda, «Giresun'da vukua gelen bir hâdise» diye işaret
ettiği,, suçlandırılmasında esas tutulan bahane şudur:
Giresun'da
—belki de bir tertip eseri olarak— garip ve muvazenesiz bir
adam, sokak ortasında avaz avaz haykırarak şapka giymeyeceğini
ilân ediyor. Polisler adamı yakalıyorlar ve suale çekiyorlar:
—
Niçin giymez misin şapkayı?
Adam,
herhalde tertip icabı, rolünü şu cevabı vererek oynuyor:
—
İstanbul'da yüksek din âlimlerinden Atıf Hocayla mektuplaştım.
Kendisi, bana cevap olarak şeriatın şapka giyilmesine müsaade
etmediğini ve bu fiilin din gözüyle küfür olduğu cevabını
verdi. Ben de bunun üzerine şapka giymemeye karar verdim!
Hâdisenin
bir tertip eseri olduğu şuradan belli ki, kimse bu garip ve
muvazenesiz adama:
—
Şapka giymemeye karar verdinse bu kararını sokaklarda ve halk
arasında bağırmak lüzumunu neden duydun ve nereden aldın? Bunu
da sana Atıf Hoca mı telkin etti?
Diye
sormuyor?
İstiklâl
Mahkemesinin bilgisi dışında politikanın tertibi olan bu iş, İstanbul'dan
başlatılıp İstanbul'a intikâl ettiriliyor ve işte din vecdi içinde,
hain ve hasis dalavereleri görmesine imkân olmayan masum Hoca, sırf
FRENK MUKALLİTLİĞİ eserinin sahibi olduğu için, en âdi bir
tertiple, vak'a mahalli Giresun'da İstiklâl Mahkemesi karşısına
çıkarılıyor. Fakat oradaki Mahkeme, tertiplerin bu kadar âdisine
kıymet vermiyor, mahut garip ve muvazenesiz insan, Atıf Hoca'nın
kendisine yazdığını iddia ettiği mektubu çıkarıp gösteremiyor,
mektubu kaybettiğini söylüyor, Atıf Hoca da hâkimlere:
—
Ben bu adamın yüzünü rüyamda bile görmedim ve kimseden ne böyle
bir mektup aldım, ne de kimseye böyle bir mektup yazdım.
Deyince,
hakikat, anadan doğma bir çıplaklıkla meydana çıkıyor.
Ortada,
kala kala «FRENK MUKALLİTLİĞİ» isimli kitap kalıyor ki, bu mücerret
ilmî eser de, şapka kanunundan çok önce neşredildiği ve hiç
de böyle bir teşebbüsü tahmin yoliyle kaleme alınmadığı için
herhangi bir suç teşkil etmekten uzak bulunuyor.
Öyleyse,
İstiklâl Mahkemesinin kendisini takip dışı bırakmasına rağmen
nedir Atıf Hoca'nın üzerinde hiç gevşemeyen siyasi baskı?.. Şudur
ki, Atıf Hoca, herhangi bir fiil bahane edilerek ortadan kaldırılmalıdır.
Bu işi de, ilk verildiği Mahkeme yerine getiremediği, o derecede
kara bir vicdan taşımadığı için, şimdi bir başkasına,
birincinin yapamadığını yerine getirebilecek ikinci bir organa
başvurmak gerekiyor.
Öyle
oldu, Atıf Hoca, Ankara'da adalet tevziiyle meşgul olan en korkunç
İstiklâl Mahkemesine, « Kel Ali» namiyle maruf Ali Çetinkaya'nın
başkanlık ettiği Mahkemeye sevkedildi.
Kocasından
aldığı mektup üzerine doğru Müdüriyete koşan Zahide Hanıma
verilen cevap:
—
Hoca, bir saat kadar evvel Müdüriyetten çıkarılarak, Ankara'ya
gönderilmiştir.
Kadıncağız
derhal Haydarpaşa'ya koşuyor, orada kocasını buluyor ve memurların
merhametinden faydalanarak, tevkifinden beri ilk defa Atıf Hoca ile
doya doya konuşuyor ve işte Giresun Mahkemesine ait bütün tafsilâtı
kocasından orada alıyor.
Derken
düdük sesleri ve dönen tekerlekler... Atıf Hoca, üçüncü
mevki bir kompartımanın penceresinde, hüngür hüngür ağlayan eşine
diktiği gözleri yaşlı, küçüle küçüle kaybolmaktadır.
Ankara onun için, üç ayaklı sehpanın arsasından başka bir yer
değil...
Ankara
İstiklâl Mahkemesi Atıf Hoca'yla birlikte birçok hocanın
muhakemesine hazırlanmaktadır. Bunlar arasında
Uşaklı
Hoca Süleyman, Uşak İmam-Hatip Mektebi Müdürü Antepli Salih
Efendi, Bozrıklı Ahmed ve Sultaniydi Durmuş Hocalarla, Dağıstanlı
Şeyh Şerefüddin ve arkadaşları vardır. Bunların hepsi şapka
dâvasına muhalefetten ve Rize, Erzurum, Giresun, Sivas ve sair
yerlerdeki taşkınlıkları körüklemekten sanık...
Bilhassa
Uşak İmam-Hatip Mektebi Müdürü Antepli Salih Hoca, en fazla sıkıştırılanlardan...
Aralarında şapka hadiseleriyle hiçbir alâkası olmadığı halde
ithamın merkezi yerinde tek şahsiyet yine Atıf Hoca...
Mahkeme
Reisi Antepli Salih Hoca'ya soruyor:
—
İskipli Atıf Hoca'yı tanıyor musunuz? Kendisiyle herhangi bir münasebetiniz
oldu mu?
Salih
Hoca cevap veriyor:
—
İskipli Atıf Hoca'yı öteden beri tanırım. Kendisine bâzı
ticarî eşya da göndermiştim. İstanbul'a her gidişimde
kendisini ziyaret etmek mutadımdı.
Mahkeme
Reisi, şu gayet manalı nokta üzerinde duruyor:
—
Eserlerini okudunuz ve yayılmalarına çalıştınız mı?
Salih
Hoca, gayet safdil ve samimî, mukabele ediyor:
—
Evet, geçen yılın Şubat ayında, bana, «FRENK MUKALLİTLİĞİ»
isimli eserinden 60 nüsha göndermişti. Bunları satamadım.
Ramazanda İstanbul'a geldiğim zaman da, kendisini Hakkâklerdeki
kitapçı dükkânında gördüm.
Başkan,
bu ifade karşısında her suçu «FRENK MUKALLİTLİĞİ» eserinde
görürcesine Salih Hoca'yı sıkıştırıyor ve bu kitaptan
kendisine hangi tarihte gönderilmiş olduğunu soruyor. Salih Hoca,
günü gününe hatırlayamayacağı cevabını verince de dayatıyor:
—
Ayını olsun, hatırlayınız!
Kitabın
gönderildiği yıl ve ay malûm olunca, Başkan iç niyetini ağzından
kaçıyor:
—
Tamam! İşte o sırada bahriyelilerin serpuşlarında, şapkaya doğru
bir hareket olarak küçük bir «siper-i şems» (Güneş siperi)
kabul edilmişti.
İyi
ama, şapka kanununa arada bir hayli zaman mesafesi olduğu düşünülmüyor;
böylece, şapka aleyhindeki bir fikrin kanundan önceki intişarı
bile suç sayılmış oluyor.
Hukukî
vaziyet ve netice:
Atıf
Hoca, kanundan sonra şapka aleyhinde hiçbir tavır almamış ve bu
işe karışan fertlerin hiçbiri üzerinde telkinde bulunmamıştır.
Kanaatini
yalnız vicdanında saklamış ve bu kanaatin, şapka kanunundan çok
önce eserini yazmış olmasına rağmen sahibi olduğu için idam
edilmesi gerekmiştir.
Bu
sebepledir ki, şapka hâdiselerine katılanlara, kendi öz
fiillerinden evvel, Atıf Hoca'nın eserini okumuş olup olmadıkları
sorulmaktadır. Sanki hâdiseyi topyekün körükleyen yalınız bu
eserdir ve o yazılmış olmasaydı hiçbir hâdise çıkmayacak
olduğunda şüphe yoktur.
Aynı
tarihte, İstanbul'da Beşinci Asliye Ceza Mahkemesinde bir duruşma
cereyan ediyordu:
İstanbul'da
Evkaf Umum Müdürlüğü «Kuyud-u Vakfiye» Müdürü İzzeddin
Bey isimli biri, şapkaya sövüp saydığı için savcılıkça hâkim
huzuruna çıkarılmış ve kendisine bu şapka nefretini kimden aldığı
sorulmamıştı. Halbuki İstiklâl Mahkemesi için böyle değildi:
Onca, şapka aleyhtarı hareket, din duygusundan değil Atıf Hoca'nın
eserinden geliyordu.
İşte
yalnız bu maksatladır ki, İstiklâl Mahkemesi, şapka isyanına
karışanları Atıf Hoca etrafında halkalamak istedi ve aynen şu
kararı verdi ve isyancılara şöyle hitap etti:
«—
Harekâtınızın, Erzurum, Giresun, Rize, Sivas isyanlarında âmil
olan İstanbul'daki Atıf Hoca ve hempalarının meselesiyle alâkadarlığına
vâkıf olan heyet, dâvanızın onlarla birlikte bir kül olarak rûyetine
karar verdi.»
Atıf
Hoca'nın «hempaları» dedikleri şahıslar arasında sırf, dinî
hüviyetlerinden sanık olarak meşhur ilim adamı «Tahir-ül-Mevlevî»
ve daha birkaç kişi bulunuyordu.
Bu
muhakemeler arasında Maraş isyanı da ayrı bir yer tutuyordu.
Maraşlı maznunlardan eski Maraş Mebusu Nasib Efendi, Reisin:
—
Niçin şapka giymedin ve giymiyorsun? Sualine şu cevabı vermişti:
—
Maraş malûm, baştanbaşa MÜSLÜMAN diyarıdır. Lâzım olduğu
kadar şapka getirilmemiş olduğundan ben de başıma giyecek şapka
bulamamıştım. Bundan dolayı da buraya gelinceye kadar başım açık
gezdim. Bunun suç olduğunu bilmiyordum. Hiçbir kanunda da esasen
«Başı açık gezmek yasaktır ve cürümdür» diye bir kayıt ve
madde yoktur!
Maraş
şapka isyanı muhakemesinin Öbür sanıkları da aynı şeyi söylemişler,
kanunun neşri zamanında Maraş'ta ve hiçbir dükkânda şapka
bulunmadığını ve bu yüzden başaçık gezdiklerini bildirmişler
ve bunun suç sayılmayacağını ileriye sürmüşlerdir.
Bu
arada Süleyman oğlu Mehmet isimli birinin, Maraş isyan
kafilesinin başına geçip, elinde bayrak:
—
Şapka giymiyeceğiz!
Diye
bağırdığı tespit ediliyor ve reis maznunlara soruyor:
—
Ya buna ne dersiniz? Bu kafilede bulunanlar aynı suça iştirak
etmiş demek değil midir?
Cevap:
—
Olabilir efendim; takdirinize kalmış bir iş...
'
Epey uzun süren Maraş isyanı duruşması sonunda 7 idam, 7 kişiye
onbeşer, 9 kişiye onar, 1 kişiye de 3 yıl hapis kararı...
Ocak
(1926) ayının 21 inci Perşembe günü celsesinde Giresun şapka
isyanı ve irtica hareketi duruşmasına başlandi. Bu hareketle alâkaları
oldukları görülen Fatih Türbedarı Hacı Hasan, Konyalı Hoca
Tahir, Dağıstanlı Fettah, Eğinli Mustafa, Yağlıkçızade Hüseyin
Efendiler de işin içinde..
Reis
bunlara, hususiyle Yağlıkçızade Hüseyin Efendiye sual yöneltiyor:
—
İskilipli Atıf Hoca'yı tanır mısınız? Ve siz, Yağlıkçızade,
onun kitaplarından «Tesettür-i Nisvan: Kadınların örtünmesi»
adlı eserle «FRENK MUKALLİTLİĞİ»ni Isparta’ya gönderdiniz
mi?
—
Hayır!
Maraş
isyanı, bütün sebep ve müessirleriyle ortadadır ve bu bakımdan
Atıf Hoca, yer-yer bütün duruşmalarda, bâzılarının
kendisininkiyle birleştirilmesi şeklinde daima güdücü
farzedilmekte ve merkezî itham mevkiini muhafaza etmektedir.
Nihayet,
Maraş, Giresun ve Trabzon muhakemeleri peşinden, sıra Atıf
Hoca'nınkine geliyor.
MUHAKEME
Atıf
Hoca heyet önüne çıkarılmadan, aynı tarzda, fakat hafif bir
ithama hedef tutularak hesaba çekilen ve aralarında Ömer Rıza
(Doğrul) ve Dağıstanlı Seyyid Tahir gibi muharrirler de bulunan
bir grup vardır. Bunlardan «Yeni Kafkasya» mecmuası sahibi
Seyyid Tahir Efendi şu ifadeyi veriyor:
—
Anadolu, Kafkasya ve Asya Türklerini birbirine tanıtmak ve yaklaştırmak
için neşriyat yapıyorum. Hepimiz din kardeşiyiz ve bu kardeşlik
merkezinde birleşmeliyiz. Benim dâva ve gayem bundan ibarettir. Şapka
meselesinde herhangi menfi bir telkin ve rolüm olmamıştır.
Reis:
—
İyi ama, diyor; siz vaktiyle İsviçre'de bulunduğunuz sıralarda
şapka giymekte tereddüt etmemiş bir insan olduğunuz hâlde,
burada, şapka giymek istemediğiniz, üstelik başınıza sarık geçirdiğiniz
söyleniyor. Ne dersiniz?
—
Sarık, bellibaşlı şekliyle sünnettir; ve sünnete uymayı
istemek her Müslümanın hakkıdır.
«Tevhid-i
Efkâr» Gazetesi muharrirlerinden Ömer Rıza (Doğrul)un ifadesi:
—
1890 yılında Kahire'de doğdum. Mısırlıyım ve Mısır tâbiiyetindeyim.
Dinî ve içtimaî makaleler yazarım.
Ömer
Rıza'nın bu başlangıcı reis Ali Çetinkaya'yı fena hâlde
sinirlendiriyor:
—
Bu nasıl giriş? Mısırlı olduğunuzu söyliyerek kendinize bir
imtiyaz mı arıyorsunuz? Bu memlekette ecnebi rolü oynayarak bir
hak sahibi olabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Size, bu tavrı üzerinizden
atmanızı ihtar ederim!
Ömer
Rıza ezilip büzülüyor ve ağzından «estağfurullah,
affedersiniz!» kelimelerinden başka bir şey çıkmıyor.
Ömer
Rıza'nın bu tavrı o zamanın Halk Partili kalemlerine o kadar
giran geliyor ki, Falih Rıfkı Atay «Hâkimiyet-i Milliye»
gazetesinde başlıyor haykırmaya:
«—
Türk milletine şapka giydiriyoruz diye tekmil memleketi al kana
boyamak isteyen mürtecilerle beraber İstiklâl Mahkemesi
iskemlesinde tesadüf ettiğimiz bu halis Müslüman, İngiltere
devlet-i fahimesiyle müftehir bir Mısırlı gururiyle bakıyor.
İşte şeriat kahramanlarının içyüzü!., iki sene evvel Ankara
düşmanları tarafından bulandırılan su duruldukça, vaktiyle görmediğimiz
ne facialar meydana çıkacak, cübbelerini pasaport bohçasına çevirmiş
ne sarıklı ecnebilere tesadüf edeceğiz!»
1926
yılının 26 Ocak. Salı günü, Atıf Hoca, ilk defa İstiklâl
Mahkemesi huzurunda...
Başkanlık
makamında Kel Ali... Ayrıca Kılıç Ali ve Necib Ali'ler... «Ali»
isminin, mânada ve kelimede delâletine ters tarafından mazhar
üçüzlü çete...
Dinleyici
yerleri tıklım tıklım... Zira şapka isyanının ruhu kabul
edilen insan muhakeme edileceği gibi, onunla beraber Tahir-ül
Mevlevi de hesaba çekilecektir.
Umumî
efkârda kanaat şu:
Bütün
aramalara, taramalara rağmen Atıf Hoca üzerinde şapka isyanıyle
alâkalı en küçük bir itham vesilesi bulunmadığına en basit
bir teşvik ve tahrik izine rastlanmadığına göre berâet kararı
emindir.
Bu
umumî efkâr bilmiyordu ki, Atıf Hocanın mahkûm edilmesi için,
delil, vesika, itham unsuru diye bir şeye ihtiyaç yoktur ve o mübarek
adam, kendisiyle, hüviyetiyle ve şahsiyetiyle evvelden hükümlüdür.
Atıf
Hoca ışıklı çehresiyle, hâkim makamındaki tiplerin karşısında...
—
Oturunuz! Oturdu.
—
Şahit, kitapçı Abdülâziz!
Kitapçı
Abdülâziz şahit parmaklığında:
—
Ben siyasetle meşgul bir insan değilim. Kitap basmak ve satmakla
geçinirim. Bastığım ve sattığım kitapların güttüğü
gayelerle de hiçbir iştirakim yoktur. Atıf Hoca'yı Babıâli'de
ve irfan muhitlerinde herkesin tanıdığı gibi ben de tanırım.
Şimdiye kadar neşrettiği risale ve kitapları, arzettiğim gibi,
sırf meslekî alâkam dolayısiyle sattım. Bahsedilen «FRENK
MUKALLİTLİĞİ» kitabından da sattım. Kimlere sattığımı
bilemem. Bir seneden fazla zaman geçmiş bulunuyor. Yalnız şu
kadarını söyliyebilirim ki, benden kitap satın alanlar münevver
kişilerdir.
İkinci
şahit, yine Bâbıâlinin meşhur kitapçılarından Mihran
Efendidir:
—
Atıf Hoca'yı şahsiyle tanımam. Fakat kitap yazan bir âlim
olarak bilirim. Birçok eserini sattım. Bu arada, bahis mevzuu
eserden de 25 adet sattığımı hatırlıyorum.
—
Kimlere sattığınızı da hatırlıyor musunuz? Ermeni kitapçı gülümsedi:
—
Nasıl hatırlayabilirim. Vapur bileti satan gişe memuru kimlere
bilet verdiğini hatırlayabilir mi?
—
Ukalâlık etme! Dosdoğru cevap ver!
—
Başüstüne efendim! Kitap sattığım 25 kişi arasında bence
maruf hiç kimse yoktur.
—
Hangi tarihte sattığınızı da bilmiyor musunuz?
—
Kitabın yeni çıktığı zaman... Demek ki, iki yıl kadar önce...
Bir kitap, çıktığı ilk anlarda satılır. Sonra satış
seyrekleşir.
—
Yâni şapka kanunundan biraz evvel ve sonraki tarihlerde satmış
değilsiniz?
—
Evet efendim!
—
Çekilebilirsiniz! Tahir-ül Mevlevi Efendi, ayağa kalkınız!
Tahir-ül
Mevlevî ayakta...
—
Uğraştığınız iş nedir?
—
Darüşşefaka mektebinde edebiyat muallimiyim. İşim-gücüm
okumak ve okutmaktır.
—
Bağlı olduğunuz bir cemiyet var mıdır?
—
Evvelce İttihat ve Terakki Cemiyetindeydim. Bir aralık «Teâli-i
İslâm Cemiyeti»ne de girmiştim. Şimdi hiçbirinden değilim.
Arz ettiğim gibi yalnız okumak ve okutmakla meşgulüm.
—
«Teâli-i İslâm Cemiyeti»nden niçin ayrıldınız?
—
Bu cemiyete sâf mânada dine hizmet etmek, İslamiyete inkişaf
vermek için ilmî bir gaye uğrunda girmiştim. Adının da delâlet
ettiği gibi, Cemiyetin gayesi de esasen buydu. Fakat bir müddet
sonra bâzı cemiyet mensupları hedefi bulandırdılar. Yanlış
yola saparak ilmî gayeden uzaklaştılar. Cemiyeti siyasete âlet
etmek temayülüne düştüler.
Bunun
üzerine, Cemiyetin gidişini ilmî gayeme uygun görmediğim için
çekilmek zorunda kaldım.
Peşinden
mukadder sual:
—
Atıf Hoca'yı elbette tanırsınız! Nasıl tanırsınız? Ta-hir-ül
Mevlevi tereddütsüz cevap verdi:
—
Alim ve fazıl bir hoca olarak tanırım. Vatanına bağlı birçok
münevver yetiştirmiş, kanaatlerinde celâdet sahibi bir insan...
Atıf Hoca geçen Kurban Bayramı bana sokakta tesadüf etmiş ve Şeyhülislâm
Mustafa Efendi'nin «Kuva-yı Milliye» aleyhinde bir beyanname hazırlattığını
ve bunu bütün din âlimlerine imzalatmak üzere gezdirmekte olduğunu
söylemişti. O zaman doğru Şeyhülislâmlık dairesine giderek
Mustafa Sabri Efendiyi görmüştük. Bu harekete şiddetle itiraz
etmiş ve demiştik ki: «Nasıl olur-, vatan müdafaası yolundaki
bir harekete din temsilciliği makamı nasıl böyle bir mukabelede
bulunabilir? Hem, dinî kisvenin siyaset kılığına bürünmesi
nasıl caiz olabilir? Bu işten vaz geçin ve siyasetten elinizi çekin!»
20'bin nüsha basılıp dağıtılan bu beyannameyi imzadan, ben ve
Atıf Hoca kaçındık ve ona şiddetle karşı koyduk. Bunun üzerine
beni Ziraat Nezaretin -deki vazifemden attılar. Şu arzettiğim
keyfiyet beni ve Atıf Hoca'yı izah eder kanaatindeyim.
Reis
ihtar etti:
—
Bu hikâyeleri geçelim! Siz, Atıf Hoca'nın «FRENK MUKALLİTLİĞİ»
eserinden dağıttınız ve sattınız mı?
—
Evet, eserin intişarında 5 nüsha sattım.
—
Bu kadar yeter! Oturunuz! Reis Atıf Hoca'yı ayağa kaldırdı.
Atıf
Hoca, sakin ve mütevekkil, İstiklâl Mahkemesi üyelerinin
nazarları karşısında... Hep kendi mihveri etrafında gidip gelen
bu dolambaçlı yollardan sonra sıra kendisindedir.
İlk
sual:
—
Bu zamana kadar başka bir mevkufiyetiniz oldu mu?
—
Evet, 31 Mart hâdisesinde, aynen böyle, sebepsiz olarak tevkif
edilmiş ve bir hafta kadar tutuklu kalmıştım. Ondan sonra da
Mahmut Şevket Paşa vak'asından ötürü Sinop'a sürüldüm.
Sebebini hâlâ bilemediğim bu sürgün de birbuçuk yıl devam
etti.
—
Nasıl olur da sebebini bilmezsiniz?
—
Bildirmezlerse nasıl bileyim? Sorduğum hâlde doyurucu bir cevap
alamadım. Ancak, sonunda «Affedersiniz, bir hatadır oldu!»
dediler ve beni bıraktılar. Demek ki, sebep hatadan ibaretmiş!
Reis,
Atıf Hoca'ya, onu kemirmek isteyen gözlerle baktı:
—
Ne zamandan beri siyasetle uğraşıyorsunuz? Atıf Hoca'nın
dudaklarında mahzun bir tebessüm:
—
Hiçbir zaman siyasetle uğraşmadım. Kitaplarım arasında bile bu
mevzuda tek eser yoktur. Bütün hayatımı dinî ilim ve irfana bağlamış
bulunuyorum.
—
Ya teşkil ettiğiniz cemiyetler?
—
Onlar da ilmî cemiyetlerdir. Yalnız bir defa siyasete benzer bir
harekette bulundum ama, o da vatan kaygısıyladır ve günlük
politikanın üstündedir. Yunanlıların İzmir'i işgali üzerine
bir beyanname hazırlayarak, İstanbul'da, İtilâf Devletleri mümessillerine
vermiş ve bu şenî tecavüzü protesto etmiştik. Eğer bu
hareketimize siyasetle uğraşmak denebilirse, işte tek vak'am
bundan ibarettir.
—
Kurduğunuz cemiyetlerden de bahsediniz!
—
«Cemiyet-i Müderrisîn»i kurdum. İsminden de anlaşılacağı
gibi, müderrislerimizin haklarını korumak için... Böyle bir
cemiyetin siyasetle en küçük bir alâkası olamaz. Arzettiğim
gibi, ben, ilim adamıyım; siyasete, bir kuşun balığa yabancı
olduğu kadar uzağım. Ve bu zamana kadar ne siyasete yanaştım,
ne de bundan sonra yanaşabilirim.
Reis,
karanlık gözeriyle Atıf Hoca'nın saffet dolu yüzüne tükürdü:
—
Boyuna siyasetle uğraşmadığınızı söylüyorsunuz ama, sizin
ondan başka işiniz olmadığını iddia edenler var...
Atıf
Hoca mırıldandı:
—
Olabilir! Bir şeyin söylenmesi başka, yapılıp yapılmadığı
başka... Benim hayatım meydanda... İşimin gücümün siyaset
olduğunu söyleyenler, nerede, ne zaman, nasıl ve ne şekilde
siyaset yaptığımı göstersinler!..
—
Bu hususta en büyük delil «FRENK MUKALLİTLİĞİ» isimli
eserinizdir. Bu eseri ne zaman ve hangi gayeye hizmet etmek için
yazdınız?
—
Senelerce evvel ve mücerret bir gaye uğrunda yazdım... Şahsiyet
sahibi olma gayesi... Yoksa şu veya bu hükümet teşebbüsüne karşı
durma fikriyle değil... Taklitçiliğin her türlüsü kötüdür.
İşte karşınızda Japonya misali!.. Garbın bütün terakkilerini
elde ettikten sonra şahsiyete ve milli an'aneye sadık kalmanın örneği..
Japonlar, Asyalı bir topluluk adına, Avrupa’nın bütün ilmini,
fennini, usûlünü, sistemini devşirdikten ve benimsedikten sonra
kendi öz ruhuna sımsıkı bağlı kalmanın daima ibret dersini
verecektir. Benim de o eserde güttüğüm gaye, «hikmet mü'minin
kaybolmuş malıdır, nerede bulsa alır» mealindeki hadîs gereğince,
Avrupa'yı, iyi ve faydalı taraflarından ve bünyemizde eriterek,
hazmederek benimsemek... Fakat ruh cevherimizi asla fesada uğratmadan
bütün bunları kendi şahsiyet vahidimiz üzerine ekleyerek yapmak
ve âdi mukallit seviyesine düşmemek... İşte bu gayeyi güden, mücerret
fikirlerden ibaret olan ve asla müşahhas ve siyasî bir meseleyi
hedef tutmayan eserimi, daha evvel kaleme aldığım hâlde, 1340
(1924) yılında bastırabildim.
—
Eseri bastırmadan evvel kimseye gösterdiniz mi?
—
Bu suale bilhassa «evet» demek isterim. Hem de şuna
buna değil, resmî makamlara gösterdim. Eserden 8 nüsha kopya
ettim ve bunlardan ikişer nüshasını istanbul Maarif Müdürlüğüyle
Matbuat Umum Müdürlüğüne gönderdim. Okudular, tetkik ettiler
ve sonunda beni tebrike kadar vardılar, «Hoca Efendi, çok nazik
ve mühim bir mevzuata el atmışsın, emeklerin kutlu olsun, seni
takdir ve tebrik ederiz!» dediler. Usûl icabı olarak da eserin
resmî neşir müsaadesini verdiler.
—
Reis
şaşkın:
—
Demek böyle oldu?
—
Aynen böyle oldu? Alâkalı makamlardan sorulabilir. Resmi ruhsat
tezkeresi dosyamda mevcuttur. Takdim etmiştim. Reis durakladı, düşündü
ve homurdandı:
—
Şapka Kanunu'ndan soma bu kitaptan sattınız mı?
—
Asla!.. Kararname ve kanun çıktıktan soma kitaptan tek nüsha
bile satılmamıştır. Ama ondan evvel alıp okumuş olan birçok
insan bulunabilir.
—
Bu kitabın Şapka İnkılâbına karşı bir cereyan
doğurduğu, inkılâba aykırı duygu ve düşünceler aşıladığı
ve kötü tesirler bıraktığı iddiasına ne dersiniz?
Atıf
Hoca doğruldu:
—
Yanlıştır derim! Şapka İnkılâbı bu eseri hoş görmeyebilir,
sevimsiz, hattâ tehlikeli bulabilir; fakat kendisine karşı yazılmış
bir eser olmadığı için onu suçlandıramaz!
Atıf
Hoca bir an daldıktan sonra dudaklarını kıpırdattı:
—
Bu eser intişar ettiği zaman bir gazete aleyhimde bazı yazılar
yazmış, bana hakaret etmişti. Ben de bu gazeteyi mahkemeye vermiştim.
Aleyhimdeki yazıların hedefi, eserimin zararlı ve zehirleyici
olduğuydu. Mahkeme heyeti kitabın zararlı olmadığını,
hakaretin ise vâki olduğunu kabul ederek gazeteyi nakdi cezaya çarptırdı.
Bu karar da dosyamdadır. Lüzum görülürse mahkemeden
sorulabilir.
Reis:
—
«Son Telgraf» gazetesi, değil mi?
Atıf
Hoca:
—
Evet efendim! Şapka aleyhtarlığını yasaklayıcı
kanundan evvel yazılmış ve yayınlanmış, neşrine hükümetçe
tebrik edilerek izin verilmiş, üstelik zararsızlığı adalet
cihazlarından birince resmen doğrulanmış bir eserin, ne şekilde
suçlandırılabileceği bütün bir mesele...
Mahkeme
heyeti şaşkın ve ne yapacağı üzerinde apışıp kalmış
vaziyette... Mutlaka beraat ettirilmesi gereken adamı «mutlaka»
kaydıyle nasıl ölüme mahkûm edebilecek?
Atıf
Hoca'nın müdafaası o kadar keskin ve mantıkidir ki, artık onu
mahkûm edebilmek için:
—
Halis dindar olmak kabahati yüzünden asılacaksın!
Demekten
başka çare yoktur.
26
Ocak Salı günü tek celsede bu hale gelen ve bir çıkmaza giren
muhakeme, ondan sonraki safhalarda, hep Atıf Hoca'ya suç tedariki
için zorlamalarla geçti. Aynı teşvik ve telkincilik ithamıyle
mevkuf bulunanlar, geniş bir halka şeklinde Hoca'yla yüzleştirildiler
ve artık tekrarlana tekrarlana bayatlayan mahut sual karşısında
kaldılar:
—
«FRENK MUKALLİTLİĞİ» kitabından kaç tane sattınız?
Kanundan sonra da sattınız mı? Bu kitabı yaymakla hangi gayeye
hizmet şuurunu takip ettin |