Abdülgani Abdülhalık

 

Çeviren: Dilaver Selvi

 

ŞULE YAYINLARI

 

 

 

DR. ABDULGANI ABDULHALIK

Sunuş ..................................9

Çevirenin Sunuşu......................... 11

Önsöz ................................15

Giriş / Sünnetin Delil Olmasından Maksat Nedir? .................21

1. BÖLÜM SÜNNETİN DELİL OLMASI DÎNÎ BÎR ZARURETTİR, BU KONUDA MÜSLÜMANLAR ARASINDA BİR İHTİLÂF VÂKİ OLMAMIŞTIR..........123

    Basrah Mu'tezile İmamlarından Bazıları Sünnetin Delil Olduğunu İnkâr Etmiş midir? ...33

    İmam Şafiî İle Münazaraya Giren, Mu'tezilî Değildir ............    44

    İmam Şafiî'nin Hasmı, Şayet Sünnetin Delil Oluşunu İnkâr Ediciyse O, Râfizîdir .......  48

    Sünnetin Delil Oluşu, Zaruret-i Diniyyedendir, İnkâr Edilemez ....................    52

2. BÖLÜM  SÜNNETİN HÜCCET OLUŞUNUN DELİLLERİ...........55

    Birinci Delil: İsmet..............................................................    56

    İkinci Delil: Rasûlullah'm Zamanında, Ashâfa-ı Kirâm'ın Sünnete Sarılmasını Allah Teâîâ'nın Tasvip ve Takdir Etmesi .......60

    Üçüncü Delil: Kur'ân-ı Hakîm...........................................................    69

        Birinci Grup Âyetler ........................................................................    70

        İkinci Grup Âyetler ...............................................    74

        Üçüncü Grup Âyetler ........................................................... 76

        Dördüncü Grup Âyetler ................................................. 83

        Beşinci Grup Ayetler .................................................................. 84

    Dördüncü Delil: Sünnet-i Şerîf ................................................. 88

        Birinci Grup Hadisler.......................................................... 88

        İkinci Grup Hadisler ............................................................................... 99

        Üçüncü Grup Hadisler .................................................... 101

    Beşinci Delil: Sadece Kur'ân-ı Kerîmle Amel Etmenin Güç ve Zor Olması ..................104

    Altıncı Delil: Vahiyle Bildirilen Veya Vahiy Derecesinde Olan Sünnet ........ 116

    Yedinci Delil: İcmâ............................................. 125

        Ümmetin İmamlarının Sünnete Sımsıkı Sarıldıklarını, Gösterdiği Yola Râm Olduklarını, Ona Uymaya Teşvik ve Muhalefetten Men Ettiklerini Gösteren Haberler ...........  129

        Önceki Büyüklerin Sünnetle Delil Getirdiklerini, Sünnete Muhalefet Edenleri Reddettiklerini ve Sahih Sünneti Öğrendiklerinde Ona Ters Düşen Görüşlerinden Derhal Döndüklerini Gösteren Haber ve Rivayetler .............153

        Geçmiş Büyüklerin, Hadîs-i Şeriflerin Mevkiini Yüksek Tuttuklarını, Hadis Meclisinde Edeble Oturduklarını, Hadis Ehlini Övgüyle Anıp Onlara Şefkatle Davrandıklarını, Hadislerin Rivayet ve Hıfzına Çok Dikkat Ettiklerini Gösteren Haber ve Nakiller..................  168

3. BÖLÜM SÜNNETİN DELİL (HÜCCET) OLUŞUNU  İNKÂR EDENLERİN ORTAYA ATTIKLARI ŞÜPHELER VE BUNLARIN CEVABI............179

    1. Şüphe ........................................... 180

    2. Şüphe ........................................................... 186

    3. Şüphe ................................................... 189

        Delillerin Korunmasında Râvilerin Adaleti ............................... 197

        Sünnetin Hüccet (Delil) Oluşunda, Kitabet (Yazım) Lâzım Değildir .......... 198

        Kitabet (Yazı) Katiyyet İfade Etmez .................................................. 200

        Kitabet, Kuvvet Bakımından Hıfzdan Düşüktür ........................... 200

        Araplarda Ezber, Kitabetten Daha İleri ve Daha Kuvvetlidir ...........................  201

        Sahabe ve Tâbün'in Ezberleme Güçleri Daha Fazladır ..................................  203

        Ezberlemenin Faydaları.................................................................... 204

        Kur'ân'ın Katiyyeti, Lafzı Tevatürle Sabit Olmuştur.......................  205

        Bu Konudaki Delil ve Değerlendirmeler................................................ 207

        Fürûa Ait Meselelerde Zannî Delillerle Amel Edilir.................... 208

        el-Cübbâî'nin Bu Konudaki Şüpheleri........................................... 211

        Hz. Peygamber'in (s.a.v), Yalnızca Kur'ân'ın Yazılmasını Emretmesindeki Hikmet ......219

        Sünnetin Yazımının Yasaklanması O'nun Delil Olmadığı Anlamına Gelmez ....... 222

        Sünnetin Yazımına Getirilen Yasağın Hikmeti ................................ 225

        Sünnetin Yazımına Müsaade Edilmesi .................................................... 229

        Sünnetin Yazımına İzin Veren Hadislerle, Yasaklayan Hadislerin Telifi ................... 242

        Sünnetin, Sahabe Devrinde Yazımı ve Tedvini ............................. 247

        Sahâbe'nin Sünnetin Yazımı Konusundaki Tutumlarının Değerlendirilmesi .......... 254

        Sahâbe'nin Sünnetleri Rivayetten Kaçınmaları ve Bunu Yasaklamaları (Özel Durumlara Hastır).................... 262

        Sahâbe'yi Hadis Rivayetinden Kaçmaya ve Bunu Yasaklamaya Sevkeden Sebepler.....267

    4. Şüphe: Sünnetin Hüccet Olmadığına Dair Rasûlullah'tan (s.a.v) Rivayet Edilen Haberlerin Aslı Nedir? ............ 275

SONUÇ  SÜNNETİN DELİL OLUŞUYLA İLGİLİ BAHİSLER..........287

    1. Bahis: Kitab (Kur'an)'m Karşısında Sünnetin Derecesi ..................................... 287

    2. Bahis: Sünnetin, Kur'ân ve O'nun Dışındaki Şeylere Delâlet Etmesi Bakımından Çeşitleri ...... 297

    3.Bahis: Sünnetin Hüküm Koymada Müstakil Oluşu ...........................  305

        1. Mesele: Sünnetin Müstakil Hüküm Koymasının Cevazı ...................................  307

        2. Mesele: Müstakil Sünnetin Delili Yahut Sünnetin Hüküm Koymada Müstakil Oluşunun Ne İle Sabit Olduğu ................... 309

        3. Mesele: Rasûlullah'tan (s.a.v) Müstakil Sünnetin Sâdır Olması ..............318

   Muhaliflerin Şüpheleri ......................................................................... 321

    Muhaliflerin: "Sünnette Zikredilen Herşey Kitab İçin Bir Açıklamadır" Şeklindeki İddialarını Açıklarken İleri Sürdükleri İsbat Yolları............... 328

    Sünnetin Kur'ân'ın Bir Açıklamasından İbaret Olduğunu Savunanlardan Bir Grupla İhtilânmız Lafzı, Diğeriyle Hakikidir .................................. 337

    İmam Şafiî'nin Bu Mesele Hakkında İki Değerlendirmesi ....................................  338

Sonsöz .............................................................. 341

 

 

 

DR. ABDULGANI ABDULHALIK

1908'de Kahire'de doğdu. Babası Ezher âlimlerinden Muhamnıed Abdülhâhk'tır. Küçük yaşta Kur'ân-ı Kerîm'i ezberledi ve Ezher Üniversitesi'ne bağlı enstitülerde orta öğrenimini tamamladı. 1935 yılında Ezher Üniversitesi Şeriat Fa-kültesi'nden mezun oldu.

Yüksek lisans tezini verdikten sonra 1940 yılında Hücciyyetü's-Sünne isimli çalışmasıyla doktor unvanını aldı. Ezher Üniversitesi'nde uzun yıllar Usulu'l-Fıkıh Bölümü'nün başkanlığını yaptı. 500'ü aşkın yüksek lisans ve doktora tezinin danışmanlığında bulundu.

Suudi Arabistan, Endonezya, Irak, Libya, Fas ve Ürdün gibi ülkelerin üniver­sitelerinde misafir hoca olarak dersler verdi. 1983 yılında Kahire'de vefat etti.

Başlıca eserleri şunlardır:

1- Hücciyyetü's-Sünne.

2- İmam Şafiî'nin Ahkâmu'l-Kur'ân isimli eserinin tahkiki.

3- Ebû Muhammed Abdurrahman b. Ebî Hatim er-Râzi'nin {el-İlel, el-Cerhu ve't-Ta'dîl kitaplarının yazarı) Adâbu'ş-Şâfiî ve Menâkibuhu isimli eserinin tahkiki.

4- îbn Kayyım el-Cevziyye'nin et-Tıbbu'n-Nebevî kitabının tahkiki.

5- İbnü'n-Neccâr'ın, Munteha'l-İrâdât fi Cem'i'l-Mukni isimli eserinin tahkiki.

6- el-İmam el-Buhârî ve Sahîhuhu.                                   :

7- Usulu'l-Fıkh ligayri'l-Hanefiyye (İbrahim Abdülhamid ye Hasen Vehdân ile beraber).

8- Muhâdarât fi UsÛLu'l-Fıkh.

9- Buhusun fi's-Sünne el-Muşrife.

10- el-îcma Hakîkatuhu ve Hucciyyetu.hu.

 

 

 

Sunuş

Bu eser;

Hakemliğinde ve hükümlerinde bütün müminlerin ittifak ettiği Kur'ân-ı Kerîm'in Hz. Peygamber (s.a.v)'i bize nasıl takdim ettiğini; O'nun asıl görevinin ve gönderiliş amacının ne olduğunu, O'na karşı bakış, değerlendirme ve tutumumuzun nasıl olması gerektiğini, baş­ta Sahabiler olmak üzere, Tabiîn, Tebe-i Tabiîn ve onlara önderlik eden imamların Sünnet'e karşı saygı, edep ve aşklarını ele alıyor...

 

Sünnet'in etrafında oluşturulmak istenen şüphelerin, ne za­man, nereden ve kimlerden kaynaklandığını, bazı müslümanlarm bütünlüğü dikkate almadıkları için, Kur'ân'a nasıl ters düştüklerini; bazı âyetleri yorumlamaya çalışırken, nasıl diğer âyetlere ve İslâm'ın genel edebine aykırı hareket ettiklerini, bunun sebep ve sonuçlarını tespit ediyor...

 

Dini hükümlerde Sünnet'in zaruretini, aklın yerini, şahsî gö­rüşlerin değerini, Kur'ân'ı açıktan reddedemeyen oryantalist ve İs­lâm düşmanlarının nasıl Sünnet'i etkisiz hale getirmeye çalıştıkları­nı açıklıyor...

 

Sünnet'in kalp ve ruhî hayatları başta olmak üzere müminlerin sosyal yaşantılanndaki bütün güzelliklerin kaynağı oluşuna da dik­kati çeken eser, ilâhi huzurun ve rızanın Sünnet'ten uzak gerçekleşe­meyeceğini ilmi bir üslûpla ispat ediyor.

Şule

 

Çevirenin Sunuşu

Hamd olsun; Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz'i bütün âlemlere ve özellikle mü'minlere bir rahmet, hûr ve sürür olarak gön­deren Allah Teâlâ'ya.

Bütün insanlığa ilâhî edeb ve kemâlatı Öğretmede en güzel ör­nek olan Hz. Rasûlullah (a.s)'a sonsuz salât ve selâm, O'nun âl-u ashâb ve ahbabına nihayetsiz hürmet ve ihtiram olsun.

Geçen asırlar ve içinde bulunduğumuz zamanda, müslüman toplumların bazılarının mübtelâ olduğu bir hastahk vardır ki; bu, sünnet-i seniyye üzerinde şüphe, itiraz ve sonuçta inkâr hastalığıdır. Bu insanlar, hadislerin tesbit, tedvin ve nakil yolu üzerinde birtakım şüpheler ortaya atarak; dinin ikinci asıl kaynağını zedelemekte ve sonunda, güya dini ve Kur'ân'ı, aslî hüviyetine kavuşturacağız diye, sünneti devre dışı bırakmaktadırlar.

 

Sahabe, Tabiîn ve müçtehid imamların kendilerini bağlamaya­cağını rahatça söyleyebilen bu anlayış sahiplerinin iddiaları şudur:

"Madem ki hadisler üzerinde bunca şaibe ve şüphe var; başka­larının uygulaması ve içtihadı da bizi bağlamaz, bu durumda biz; doğrudan Kur'ân'la muhatab olup kendi akıl ve dirâyetimizle,ilâhî hükümleri birinci kaynaktan tesbit ve tatbik ederiz!"

 

Bu fikrin asıl tehlikeli yanı; onu, fikirleri baştan kabul görme­yecek kâfir ve müşriklerin değil, kendini müslüman sayan kimsele­rin ortaya   atıp   savunmaları ve cahil   müslümanların   da gerçek zannedip* bu tür düşüncelerin peşine takılmalarıdır. Değerli okurlar!

 

Elinizdeki eserin müellifi Dr. Abdülganî Abdülhâhk (Rahme-tullahî aleyh), 194O'lı yıllarda, bu fikirlerin tartışıldığı ve yayılmaya çalışıldığı bir dönemde, konunun önemine binâen, bu eseri hazırlaya­rak ümmetin istifadesine sunmuştur. Biz de zamanımızda yayılma meyli gösteren bu tür fikirlere ve şüphelere cevap ve insaf ehline irşâd vesilesi olacak bir çalışmayı düşünürdük. Tam bu sırada mer­hum müellife ait Hücciyyetü's-Sünne adlı eser elimize geçti. İnceledi­ğimizde; bunun bizim düşündüğümüzden daha çaplı ve faydah bir ça­lışma olduğunu tesbit ettik. İlmî araştırmalarımızın yoğunluğuna rağmen, bu eserin acilen ümmete sunulmasını zarurî gördük ve Cehâb-ı Hakk'tan yardım ve muvaffakiyet dileyerek, eseri tercümeye başladık.

 

Müellif, kitabında asıl konuya girmeden önce, "Sünnetin mez­heplere göre mânâları" ve "Peygamberlerin ismeti" konularını, çok detaylı ve uzun bir şekilde, iki ayrı mukaddimede işlemişti. Biz, mü­ellif gibi bu konuların bilinmesini zarurî gördüğümüz halde; okuyu­cuyu doğrudan asıl konu ile yüzyüze getirmek için bu iki mukaddi­meyi tercüme etmedik. Gerçekten her mukaddime birer ayrı kitap­çık olacak kadar detaylı bilgi vermekte idi.

 

Müellif, alıntı yaptığı kaynaklara, bazen, sadece müellifin veya kitabının meşhur adını vererek, bazen de cild ve sayfa numaralarını belirterek atıflarda bulunmuştur. Biz, bütün hadis ve haberlerin mümkün olduğunca numaralı şekilde kaynaklarım tesbit ettik. Bu şekilde, eserin güvenilirliğini ve müellifin dayandığı kaynakların sağlamlığını ortaya koymak istedik. Hem de araştırma yapacaklara bir kolaylık olmasını düşündük.

 

Tercümede, dilin rahatlığını ve mânânın bütünlüğü içinde su­nulmasını hedef aldığımızdan; az da olsa, asıl metne" göre bazı ekle­melerimiz olmuştur.

Her bölümde dipnotlar, l'den başlayarak, yeniden numaralan­dırılmıştır. Kitabımızın Arapçasımn üçüncü bölümü, Prof. Muham-med Ebû Şehbe'nin yine bu alanda yazılmış Difâun ani's-Sünne adlı eserine tamamen eklenerek neşredilmiş, bu eser, Rehber Yayın­cılık tarafından Sünnet Müdafaası, I ve II başlığıyla tercüme ettiri­lip istifâdeye sunulmuştur. Bu vesileyle mevcut tercümeyi inceledik; gerçekten, adı geçen   bölümün tercümesini başarılı bulduk; zaman zaman, mânayı toplama ve cümle dizilişinden istifade ettik. Bunu be­lirtmeyi bir borç bilir, mütercim arkadaşlara üstün başarılar, yayı­nevine hayırlı hizmetler dileriz.

 

Değerli okurlar!

Tercümesini sunduğumuz bu eser, gerçekten bir ilaç gibidir; faydası iman ve insafa, sonuç Cenâb-ı Hakk'm takdirine bağlıdır.

Kitabın her bölümü ayrı bir devadır. Özellikle, ikinci bölümde Ashâb ve Selef-i Sâlihîn'in sünnete karşı örnek edeb ve tavırlarının ibretle okunmasını şiddetle tavsiye ediyoruz. Bütün peygamberlerin, gıyaben ümmeti olmayı arzuladıkları, Cibril-i Emin'in, huzuru saa­detlerinde edeble oturduğu, Cenâb-ı Hakk'ın, hakkında: "Rasûlüm! Sen, çok büyük bir ahlâk üzerindesin" diye şahitlik yaptığı, o nûr in­san, Yüce Peygamber (s.a.v) olmadan ve örnek alınmadan Kur'ân na­sıl anlaşılır, ilâhî edeb nasıl yaşanır ve Allah'ın rızasına nasıl ulaşı­lır? Bunu da temiz vicdanlara soruyoruz.

Beşer sıfatımız ve şaşar vasfımızdan kaynaklanan hatalarımızı tesbit ve tebliğ edenlerden Allah razı olsun.

Tek arzumuz; Cenâb-ı Hakk'ın, bu mütevâzi çalışmayı, bize ve bütün Ümmet-i Muhammed'e, ahlâkı Kur'ân ve her şeyi nûr olan Hz. Peygamber'in (s.a.v) sünnetini sevmede ve onu ihya edip ihya olmada bir vesile-i rahmet ve sebeb-i inayet yapmasıdır.

Hamd olsun âlemlerin Rabbi olan Allah'a.

Dr. Dilâver Selvi

 

ÖNSÖZ

Hamd olsun Allah Teâlâ'ya. O, bizim için din olarak İslâm'a ra­zı oldu. Onu çok şerefli bir din yaptı; yüceltti, tertemiz ve bereketli kıldı, aydınlatıp âleme yaydı. O'nu destekleyip kuvvetlendirdi. Din olarak ondan başkasını kabul etmedi. Kendisine İslâm'ı nasib ederek bahtiyar yaptığı kimseye; rızasını, mağfiretini ve rahmetini nasib et­ti. Emrine muhalefetle başka yollar arayana; dünya ve âhirette, ha­yatta ve mematta pişmanlık, perişanlık, zillet ve alçaklık takdir etti.

Yüce âyetinde: "Kim, İslâm'dan başka bir din (ve hayat şekli) ararsa (o bulduğu) kendisinden kesinlikle kabul edilmeyecektir ve o kimse, âhirette hüsrana düşenlerden olacaktır," buyurdu.

 

Allah'tan başka ilâh olmadığına ve O'nun hiçbir ortağı bulun­madığına, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)'in O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet ederim. Allah (c.c) O'nu, Araplar içinde en faziletli, hasebçe en şerefli, nesebde en keremii, cömertlikte en ileri olan Kureyş kabilesinden seçmiştir ve kendisini, vahyini emin bir şe­kilde tebliğ edip Kitabı'nı açıklaması için göndermiş, O'nu bütün nebi ve rasûllerin hâtemi yapmış, kıyamete kadar ümmetin önünde ilâhî hücceti O'nunla ortaya koyup ayakta tutmuştur.

 

İsâ aleyhisselâmdan sonra, risâletin bir süre kesilmesiyle in­sanlar dalâlete saplanmış, azgınlıkta son hadde varmış, körü körüne taklide takılıp kalmış, cehalete bulanmış ve tamamıyle isyana dal­mış iken Allah (c.c), O'nu, (mü'minleri Cennetle) müjdeleyen, (kâfirleri Cehennemle) korkutan, Allah'ın izniyle O'na davet eden bir nûr ve aydınlatıcı olarak, hak din ile gönderdi. O da gür bir sesle Rabbinin emrini duyurdu, risâletini tebliğ etti, emaneti yerine getir­di, hayrı emretti, serden sakındırdı. İnsanları dalâlet ve felâketten çekip hidâyete davet etti. Dinin temel prensiplerini ortaya koydu; farzlarını bildirdi, hükümlerini beyân edip usûl ve edeblerini açıkla­dı. Ümmetine hayır tavsiyede bulundu. Ölüm emri gelinceye kadar, Allah yolunda cehd ve cihad etti. Zikredenlerin zikri, gaflet ehlinin de gafleti devam ettiği müddetçe Allah'ın salât ve selâmı, Efendimiz Hz. Muhammed'e olsun. Allah, öncekiler ve sonrakiler içinde, mahlûkatına yaptığı en temiz ve en efdal selâm ile O'na selâm etsin. Allah O'na yapılan salât-u selâmla bizi ve sizi en güzel şekilde temiz­lesin. Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi O'nun üzerine olsun. Al­lah, bizim adımıza O'nu en güzel derecelerle mükâfatlandırsın. Hiç şüphesiz Allah, O'nun sebebiyle bizi helâktan kurtardı; bizi, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet içinde yarattı. Razı olduğu din ile şereflendirdi. O din için meleklerini ve kendilerine in'am ve ihsanda bulunduğu kullarını seçti.

Zahiren ve bâtınen, din ve dünya adına, elde ettiğimiz her ni­metin bize ulaşmasına, dinimiz ve dünyamız için başımıza gelecek bütün felâketlerin bizden uzaklaşmasına tek sebep, Hz. Muham-med (s.a.v) Efen dimi z'dir. O (s.a.v), hayrın öncüsü, doğrunun mürşi­di, dalâlet ve felâketten alıkoyan, dünyada ümmetini irşâd ederken hep nasihat yolunu tutan bir saadet rehberidir.

 

Allah Teâlâ, ibrahim (a.s) ve âline salât ettiği gibi Efendimiz Muhammed'e (s.a.v) ve âline de salât etsin. O, son derece hamde lâyık ve pek yüce bir Rab'dir.

Yüce Allah, dinin imamları, hidâyete ulaşanların yıldızları, az­gınlık yolunda gidenlerin engeli, sünnet yoluna sülük ederek, Hz. Peygamberin (s.a.v) edeb, hâl ve gidişatına sımsıkı sarılan, O'nun nurlu yolunu takip, hâlini taklid, fiillerini tatbik eden, sözlerini araş­tırıp koyduğu esasları yaşatan ve yücelten, O'nun getirdikleri ile şe­reflenen ashâb, ahbâb, dost ve etbâmdan razı olsun.

Ayetin beyanıyla: "Onlar; Rablerinden gelen hidâyet yolu üze-rindedirler ve onlar, gerçekten kurtuluşa eren kimselerdir."[1]

 

Bundan sonra, şunu ifade etmek istiyorum: Ben, Şeriat-ı İslâmiyye Fakültesinde, ihtisas talebelerine, "İslâm Hukuk Tarihi" derslerine girerken fakülte idaresi, fakülte hocalarından üç şahsın hazırladığı bir kitabı, talebelerin ders olarak okuması ve bu sahada imtihanda temel bir eser olarak ellerinde bulunması için talebelere dağıtmıştı. Kitapta, İslâm hukukunun geçirdiği devrelerden dördün­cü devre işlenirken araştırmacılar, Mu'tezile mezhebinin sünnete karşı tutumlarından bahsetmekteydiler. Orada, Mu'tezile'den bir fır­kanın Rasûlullah'tan (s.a.v) sâdır olan sünnetle içtihadda bulunma­yı (onunla hüküm çıkarmayı) inkâr ettiğini söylüyorlar ve İmam Şafiî'nin de el-Ümm adlı eserinin yedinci cüz'ünde özel bir bâb aça­rak bu fırkanın şüphelerini zikredip, onlara cevaplar verdiğini ileri sürüyorlardı. Halbuki benim, bundan önce diğer usûl kitaplarından edindiğim bilgiye göre müslümanlar arasında sünnet ve onun hü­kümlerde kaynak olması konusunda, hiçbir çekişme mevcut değildi ve bütün eserlerde, sünnetin zarûret-i diniyyeden olduğu belirtilmek­teydi.

 

Bahsettiğim çalışmayı yapanların bu meselede ileri sürdükleri­nin, haktan ve doğruluktan uzak olduğunu gördüm. Çünkü usûl âlimleri, bu konuda geniş vukûfîyet sahibi idiler ve büyük olsun kü­çük olsun, müslüman cemaatın selefi ve halefi arasındaki ihtilâfları naklederken son derece titiz davranıyorlardı. Şayet, sünnetin hücciy-yeti (delil oluşu) konusunda herhangi bir ihtilâf bulunsaydı, mutlaka onu naklederlerdi. Nitekim âlimler, icmâ ve kıyas konusunda vâki olan ihtilâfları zikretmişlerdir. Gerçi bu muhalefet sahipleri tutuna­mamış ve silinip gitmişlerdir; fakat usûl âlimleri, yine de bu ihtilâfları tesbit ve nakletmişlerdir. Sünnetin hüccet olması konu­sunda herhangi bir ihtilâf vâki olsaydı; bazıları ona vâkıf olmasa bi­le, diğer âlimler onu gözden kaçırmayıp tesbit ve tasrih ederlerdi. Görülüyor ki, âlimlerin bu konuda herhangi bir ihtilâfı yoktur; aksi­ne, sünnetin hücciyyeti (hükme kaynak olması) konusundaki ulemânın icmâsı, yukarıdaki araştırmacıların el-Ümm kitabından anladıklarının bâtıl olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Sonra ben, el-Ümm kitabıyla, onunla birlikte basılmış, yine İmam Şafiî'ye ait Cimâu'l-İlim kitabına müracaat ettim. Eserleri, baştan sonra okudum; bahsi geçen araştırmacıların görüşünü destek­leyen ve doğruluğunu ortaya koyan herhangi bir ibare ve mânâya rastlamadım. Bilakis, onların söylediklerinin tam tersinin ifade edil­diğini gördüm. Halbuki İmam Şafiî'nin (r.h) yazı ve ifadelerinden anlaşılan, sünnetin hücciyyetini inkâr eden hiçbir müslümanm bu­lunmadığıdır. Hem İmam'm ibare ve ifadelerinden alınacak ve anla­şılacak olan bütün mânâ şudur: "Bazıları, bütün haber ve hadisleri reddetmekte ve onlarla hüküm çıkarılamayacağını söylemektedirler. Çünkü bu kimseler, Rasûlullah'tan (s.a.v) bize kadar sahih, sağlam bir haberin nakledilmediği görüşündedirler."

 

Bundan çok hayrete düştüm ve -Allah kendilerini muhafaza et­sin- bu üstadlarm İmam Şafiî'nin sözlerini ele alışlarına ve bu tür bir mânâ ile yorumlamalarını çok yadırgadım. Onların, bu sözü baş­ka bir kaynaktan alarak aktarmalarını ve oha dayanarak bu görüşe varmalarını ne kadar arzulardım.

 

Sonra, İslâm Hukuk Tarihi konusunda yazılmış olup elde mev­cut diğer kaynaklara müracaat ettim. Tarihu't-Teşrîi'-İslâmî kitabı­nın yazarı, Üstad el-Hüdarî'nin kitabında, yukarıdaki görüşü kay­dedip desteklediğini ve sünnetin hücciyyeti konusunda zikrettiği ihtilâfı, onun da İmam Şafiî'nin ifadelerine dayandırdığını gördüm.

Bu sırada, Mecelletu'l-Kânun ve'l-îktisadda, Üstad Şeyh Ab-dülvehhab Hallaf m İslam'da Üç Temel Delil adıyla neşrettiği, kıy­metli bir araştırmasına müttalî oldum. Çalışmayı incelediğimde, onun da Üstad Hüdarî'nin ortaya koyduklarını kaydettiğini gördüm. Üstad, her ne kadar muhalif firkaya cevap verirken: "Onlar, sünneti bizatihi sünnet olarak inkâr etmiyorlar; ancak sünnetin bize gelişini nazar-ı dikkate alarak bütün haberleri reddediyorlar." şeklinde bir yaklaşımda bulunmuşsa da sünnet konusundaki muhaliflerin delille­rinin detayını görmek ve okumak isteyenleri, İmam Şâfiînin el-Ümm kitabıyla, Dr. Tevfik Sıdkı ile Ezher âlimlerinden birisi ara­sında geçen ve İslâm Sadece Kur'ân'dır başlığı ile Mecelletü'l-Me-nar'da yayınlanan tartışmaya havale etmiştir.

 

Bunun üzerine ben de bu dergiye müracaat ettim ve işaret edi­len yazıyı bulup inceledim; her iki tarafin sözlerini okudum. Dr. Tev-fik'in, sünnetin hüccet oluşunu inkâr ettiğini, doğru dürüst bir hazır­lık yapmadığı bir konuda konuştuğunu, işin aslını bilmediğini, ulu orta, körü körüne fikirler ileri sürdüğünü, bizatihi sünnetin hüccet olmasıyla, onun elde ediliş yollarını ve onların güvenilirliği konusu­nu birbirine karıştırdığını, sırf lâf olsun diye konuşan kimseler gibi olduğunu, söylediklerinin hak ölçüsüne uyup uymadığına, halk ya­nında kabul görüp görmediğine bakmadan ve buna hiç aldırış etme­den fikir beyân ettiğini gördüm.

 

Sonra, Muhammet! İs'âf en-Neşşâşîbî'ye ait el-İslâmü's-Sahîh adında bir kitap elime geçti. Müellifin, kitabının mukaddime­sinde, Dr. Tevfik'in sözlerine benzer ifadeler kullandığını gördüm. Fakat yazar, sözlerinde neyi kasdettiğini açıkça belirtmemişti. Bu konunun İslâm hukukunda ve şer'î hükümlerin istinbâtmda büyük bir önem ve ehemmiyeti bulunduğundan dolayı, sünnetin hücciyyeti (dinî hükümlerde delil oluşu) konusunda bir kitap yazmayı ve bunun zaruretini ortaya koymayı gerekli gördüm.

 

Kitabımda, müslümanlar arasında bu konuda, herhangi bir ihtilâfın bulunmadığını, İmam Şafiî'nin sözünden de kesinlikle yu­karıdaki iddianın anlaşılmayacağım ortaya koydum. Sonra sünnetin, dinî nıesâilde bir delil olduğunu, hiçbir şek ve şüpheye mahal bırak­mayacak şekilde, kesin delillerle açıkladım. Bizatihi sünnetin hüccet oluşuyla, nakle dayanan haberlerin delil oluşu arasındaki farkı be­lirttim. Aynı zamanda, Dr. Tevfik ve benzerlerinin ortaya attığı ve takıldıkları birtakım şüphelere de cevaplar verdim. Asıl konuya gir­meden, ismet konusunun ele alınmasını da gerekli gördüm. Çünkü ismet (Hz. Peygamber'in (s.a.v) hatadan korunması), sünnetin hüc-ciyyetini isbat konusunda temel bir unsurdur ve bu konudaki diğer deliller hep buna dayanmaktadır. Ayrıca sünnetin ne mânâlara gel­diğini açıklamayı da; sünnetin usûldeki mânâsı ile diğer mânâları arasındaki farkın belli olması açısından gerekli gördüm.

Bunların yanında, kitabın sonunda, sünnetin hüccet olmasıyla ilgili iki meseleye değinmeyi de uygun buldum. Bunlar; delil olma ko­nusunda sünnetin, Ritab (Kur'ân)'la aynı.değerde olduğu ve sünnetin hüküm koymada müstakil oluşu konularıdır. Bu iki konuya değin­mek zorunda kaldım; çünkü bazı imamlar bu konuda çekişmeye gir­mişler ve değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Ben de bu konulardaki hak olan görüşü açıklamak istedim. Böylece kitabımız; iki mukaddi­me, üç bölüm ve bir hatimeden oluşmuştur:

Birinci mukaddime; sünnetin mânâlarını,

İkinci mukaddime; peygamberlerin ismetini işlemektedir.

Bölümler ise,

1. Bölüm: Sünnetin hüccet oluşunun dinî bir zaruret olduğunu,

2. Bölüm: Sünnetin hüccet oluşunun delillerini,

3. Bölüm: Sünnetin hüccet oluşu konusunda ileri sürülen şüp­heler ve bunlara verilen cevapları ithiva etmekte ve işlemektedir.

Hatime (sonuç) bölümü ise sünnetin hücciyyetiyle ilgili bahisle­ri içermektedir. Kitabın adım, "Hücciyyetü's-Sünne" (sünnetin dinde delil oluşu) koydum. Ele aldığım her bahsi, ancak o konuda yazılmış, büyük veya küçük, bulabildiğim bütün kaynaklara müracaat ettik­ten sonra işleyip ortaya koydum. Mevcut her eseri nazar-ı dikkate al­dım. Çünkü bazen küçük bir kitapta bulunan bilgiler, büyük kitaplarda bulunmayabiliyor. Her yazdığımı, ancak onun sahih ve doğru olduğuna yakînen inandıktan sonra yazdım. Ele aldığım konuda eser yazan kim olursa olsun, muasır veya önceki devirlerde yaşasın, fikri benim mezhebime uysun veya uymasın, hiçbir fikre şartlanmadan sadece gerçeğin peşine düştüm. Eserini veya fikrim incelediğim kim­senin hata ettiğini tesbit ettiğimde ona muhalefet etmede hiç tered­düt etmedim. O konudaki tercih ve tesbit ettiğim görüşün isabet yö­nünü de açıkladım. Bununla birlikte, tenkid ettiğim şahsa hürmet ve ihtiramla faziletini itirafı elden bırakmadım. İlmini takdir, derecesi­ni tebcil ettim.

 

Bazı bahislerde sözü uzattığım, bazı ibare ve ifadeleri çokça tekrarladığım, kapalı geçilecek noktaları genişçe açıkladığım için ve­ya başka sebeplerden dolayı tenkid edilebilirim. Fakat, bütün bun­lardaki maksadım; konuyu hakkıyla işlemek, istifadenin tam olması­nı temin, meseleleri genişçe izah edip araştırıcının karışıklık ve şüp­heye düşmemesini sağlamaktır. Üzerime düşeni yapmada muvaffak olduğumu ümid ediyorum. Bu muvaffakiyetim ancak Allah Teâlâ'nm tevfik ve inâyetiyle olmuştur. Hem O'ndan başka (asıl) güç ve kuvvet sahibi yoktur.

 

Bu arada ben, bu çalışma sayesinde fıkıh, fıkıh usûlü ve İslâm Hukuk Tarihi alanında üstad derecesine (doktora) ulaşmak için ge­rekli imtihanları geçmeye muvaffak oldum. Bu dereceye ulaşmak için bu alanda bir konunun araştırılıp kitap halinde ilgili mercilere su­nulması gerekliydi. Ben de Şeriat Fakültesi'ndeki doktora imtihanını yöneten heyete, bu kitabımı takdim etmeyi uygun buldum. Allah'ın izniyle, bu sayede üstadlık payesine ulaştım.

Biz şükründen âciz iken hak etmediğimiz nimetlerini üzerimize akıtan ve ihsanlarını devam ettiren, bizi, insanların ihya ve irşadı için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet içinde yaratan Allah Teâlâ'dan, bizi, Kitabı'm ve Rasûlü'nün sünnetini güzelce anlamak, kavlen ve fiilen onlara uymak nimetiyle nzıklandırmasını niyaz ede­riz.

Dr. Abdülganî Abdülhâlık

 

GİRİŞ

SÜNNETİN DELİL OLMASINDAN MAKSAD NEDİR?

Hiç şüphesiz, Allah Teâlâ, tek hüküm koyucudur ve O'ndan başka ilâh yoktur ve yine bir gerçektir ki; hiçbir kulun diğer kullar üzerinde kendi tasarrufu ile hükmetme yetkisi yoktur. Bu hakikati, Kur'ân-ı Kerîm şöyle ifade eder: "Hüküm ancak Allah'a aittir.”[2] Bu konuda bütün müslümanlar aynı görüştedirler ve yine, Cenâb-ı Hakk'm hükmüne kesin olarak uymanın vâcib olduğunda ittifak halindedirler.

Sonra ilâhî hükümler, Allah'ın zâtına ait nefsî hitablar oldu­ğundan; bizim, bir delil ve işaret olmaksızın bu hükümlere muttali olmamız mümkün değildir. Bu sebeple Allah Teâlâ, bize, hitab ettiği hükümleri bilmemiz veya kesin bir kanaatla hükmün dayanağını bi­lip amel etmemiz için önümüze Kitab, sünnet, icmâ, kıyas gibi delil ve işaretleri koymuştur.

Buna göre sünnetin delil olmasının mânâsı şudur: Sünnet, Al­lah'ın hükmüne bir delil olup bize ilâhî hükmü bilmede yakın ilim ve kanaat verir, onu bize izah eder ve kapalı yönlerini açıklar.

 

Bu durumda bizler, sünnet vasıtasıyla ilâhî hükmü kesin ola­rak bildiğimizde veya onun Cenâb-ı Hakk'a ait olduğuna kanaat et­tiğimizde, ona uymak ve onunla amel etmek üzerimize vâcibdir. Bu­nun için âlimler şöyle demişlerdir: "Sünnetin delil olmasından maksad, gereğince amelin vâcib olmasıdır."

Demek ki sünnetin delil olmasıyla anlatılmak istenen; onun ilâhî hükümleri açıklaması, kapalı yönlerim açması ve ona delâlet et­mesidir. Bu da onun delâlet ettiği şeyle amel etmenin vâcib olmasını gerekli kılar. Çünkü bu durumda o, Allah'ın hükmü olmaktadır.

 

Bu açıklamadan anlaşılmıştır ki: "Sünnet, Kur'ân'ın haricinde hüküm ortaya koyar, bu yetkiyi elinde bulundurur ve Hz. Peygamber kendi başına hüküm koyucudur" demek, doğru değildir. Hem böyle bir şeyi, hiçbir kimse söylememiştir.

 

Allah Teâlâ, "Peygambere itaat ediniz"[3]  buyurarak, Peygam-ber'e itaati vâcib kılmıştır. Bu emir, Hz. Peygamber'in de tek başına hüküm koyucu olduğunu, ondan çıkan emir ve yasakların, Allah Teâlâ'dan değil, kendisinden kaynaklanan hükümler olduğunu göste­rir. Çünkü Allah'ın Peygamber'e itaati vâcib kılmasının mânâsı, Hz. Peygamber herhangi bir fiili emredip gerekli kıldığında, ona uyma­mızın vâcib olmasından başka bir şey değildir. Şu halde, burada iki hüküm vardır: Biri, Hz. Peygamber'e uymanın gerekli oluşu ki bu hüküm, Allah Teâlâ'dan gelmektedir; diğeri de fiilin gerekli oluşu ki, bu da Hz. Peygamber'den kaynaklanmaktadır. Demek ki, "Hz. Pey­gamber de hüküm koyucudur," dersen, cevaben derim ki: "Hayır, öy­le değildir. Asıl hüküm koyan, Hz. Peygamber'e ve O'ndan sâdır olan emirlere uymayı gerekli kılan Allah Teâlâ'dır."

 

Buradan anlaşılacak olan şey şudur: Allah Teâlâ, Hz. Peygam­ber'den sâdır olan ifadeleri, kendisinin o fiili gerekli kıldığına bir de­lil ve işaret yapmıştır.

Buna göre "Peygambere itaat ediniz" sözünün mânâsı: "Pey­gamber'den bir emir ve nehiy sözcüğü çıktığında, biliniz ki, emredi­len şeyi size ben vâcib kıldım ve nehyedileni de ben haram yaptım," demek olur. Nitekim güneş öğle vakti tepe noktasından kaydığında: "Öğle namazı vâcib oldu," denilir.

 

Bu izahımıza göre şunu söyleyebiliriz: Eğer Cenâb-ı Hakk'ın Peygambere uyunuz emri olmasaydı, Hz. Peygamber'in emri bize vâcib olmazdı. Şu halde, her ne kadar Hz. Peygamber zahiren hüküm koyucu görünüyorsa da aslında, hüküm koyup emir veren sadece Al­lah Teâlâ'dır.

 

1.BÖLÜM

SÜNNETİN DELİL OLUŞU DİNÎ BİR ZARURETTİR. BU KONUDA MÜSLÜMANLAR ARASINDA BİR İHTİLÂF VÂKİ OLMAMIŞTIR

Hiç şüphesiz, dinî akide ve şer'î bir hüküm konusunda, Hz. Peygamber (s.a.v)'den rivayet edilen bir hadisle istidlal etmenin ve hüküm çıkarmanın sahih olması, iki şeye bağlıdır :

1- Hadisin, Hz. Peygamber (s.a.v)'den sâdır olduğu şekilde tes-bit edilmesi. Bu durumda hadis, hüküm kaynaklarından bir asıl ve delil olmaktadır.

2- Hadisin Hz. Peygamber (s.a.v)'den, güvenilir râviler yoluyla rivayet edildiğinin tesbit edilmesi.

Bu ikinci durum, Tabiîn ve onlardan sonra kıyamete kadar ge­leceklerle, Sahâbe'den bazıları için sözkonusudur. Sahâbe-i Kiram, Hz. Peygamber (s.a.v)'den sâdır olan fiil ve sözleri, bizatihi gözüyle görüyor, kulağıyla işitiyordu. Bu durumda, ikinci şıkkın gereği kal­mamıştır. Çünkü onun, buna ihtiyacı kalmamakta, hadisi tesbit ve tebliğinde müşâhedesiyle hareket etmektedir. Ancak bazıları uyku, başka yerlerde bulunmak ve benzeri sebeplerden dolayı Hz. Peygam­ber'in her fiil ve sözüne şâhid olamıyordu. Bu durumda, hadiseyi biz­zat gören başka bir sahabeden rivayet ve dinleme yoluyla öğrenme durumunda kalıyordu. O zaman da "tâbi" durumunda oluyordu.

 

Sonra âlimler, ikinci şıkta hadisin, Hz. Peygamber (s.a.v)'den gelişini tesbit için tutulan yol konusunda, pek çok değişik görüşler ileri sürmüşlerdir:

Bazıları, bize bir hadisin, Hz. Peygamber'e ait olduğunu ne il­men, ne zannen, ne tevatür yoluyla ne de âhad yolla gösterecek her­hangi bir yol yoktur, demişlerdir. Bu durumda onlar, Hz. Peygamber (s.a.v)'den rivayet edilen bütün hadislerle ameli inkâr, haberleri red­detmiş oluyorlar.

 

Bu kimselerin inkâr ve itirazı, hadislerin Hz. Peygamber'den geliş şekline ve bu rivayetlerin delil olmasına değil, güvenilir ve ka­bul edilir herhangi bir yolla, böyle bir tesbitin bulunmadığı sebebine dayanmaktadır.

 

İmam Suyûtî (911/1505), Miftâhü'l-Cenne fil-Ahbâri bi's-Sün-ne kitabında bu grubun şüphelerini açıklayarak şöyle demiştir: "Sünnetle hüküm çıkarmayı inkâr eden bazı kimseler, Rasûlullah'ın peygamberliğini kabul etmekte, fakat ilk halifeliği Hz. Ali'nin hakkı görmektedir. Sahâbe-i Kiram (r.a), Hz. Ebû Bekir'e halifeliği teklif ve ona bey'at ettiklerinde, bu sapık kimseler -Allah onlara lanet etsin-Sahâbe-i Kirâm'a: 'Zulüm yaptılar, hakkı sahibine vermediler,' diye kâfir dediler ve yine bu grub, -Allah kendilerine lanet etsin- hakkını aramadı diye, Hz. Ali'yi de kâfirlikle itham ettiler ve bu anlayış üze­rine, bütün hadisleri redde gittiler. Çünkü onların düşüncesine göre hadisler, kâfir kimselerin rivayeti ile gelmiş oluyordu. Allah/ Allah! bu ne sapık düşünce! Innâ lillah ve Innâ ileyhi râciûn!"

Âlimlerin bir kısmı da, "Hadisler ancak tevatür yoluyla tesbit edilebilir," deyip bütün âhad haberleri[4]  reddetmişlerdir.

 

Âlimlerin bir kısmı ise hadislerin mütevâtir ve âhad yollarla gelişini kabul ettikleri halde, haber-i vahidin şartlarında birçok fark­lı görüşe sahip olmuşlardır:

Hanefîler, haber-i vahidin kabulü için şu şartları ileri sürmüş­lerdir:

1- Hâvisi, hadise muhalif amel etmeyecek.

2- Hadis, umûmî belvâ durumunda olan bir konuda olmayacak.

3- Kıyasa ters düşmeyecek.[5]

Mâlikîler, haber-i vahidin, Medine Ehli'nin ameline ters düşme­mesini şart koşmuşlardır.

Şâfiîler ise haber-i vahidin mürsel olmama şartını ileri sürmüş­lerdir.

Haricîler, Sahâbe'den sadece kendisini idare ve yönetime lâyık gördükleri kimsenin rivayet ettiği hadisleri kabul etmektedirler. On­lara göre hadis, Sahabe arasında çıkan fitneden önceki hadistir. Fit­neden sonra ise, kendi zanlarınca, çoğunluk zâlim imamlara tâbi ol­dukları için onları tamamen terk ettiler ve onlara düşman oldular. Böylece cumhur, onların güvenini alacak kimseler olmaktan çıkmış oldu.[6]

 

Şia'nın bir kısmı da imamlarının veya imamların sülâlesinden gelen kimselerin rivayet ettikleri hadislere güveniyor, bunların dışın­daki kimselerin rivayet ettikleri hadisleri terk ediyorlardı. Çünkü Hz. Ali'yi imam ve halife kabul etmeyen kimse, bu iş için ehil ve em­niyetli değildir, diyorlardı.[7]

 

Bu konuda, bunlardan başka, daha pek çok ihtilâf mevcuttur.

Burada biz, bu ihtilâfları açıklama, haklı olanları beyan etme durumunda değiliz. Çünkü kitabımızın konusu bunlar değildir. An­cak bunlara kısaca değindik ki, okuyucu yanılarak bu ihtilâfları ve onlardan bazılarını, sünnetin delil olma hususundaki ihtilâf olduğu­nu zannetmesin.

 

Şimdi, ilk meseleyi ele alalım. İnceleyeceğimiz konu şudur: Rasûlullah (a.s)'dan geldiği sabit olduktan sonra, sünnetin delil olu­şu ve bu konuda herhangi bir ihtilâfın olup olmadığı.

 

Tesbitlerimize göre bazı âlimler, sünnetin birtakım özel durum ve alanlarda delil oluşunu kabul etmemektedirler. Meselâ, sünnetin hüküm koymada müstakil oluşunu inkâr eden ve Kur'ân'dan bir âyet bulunmayan konularda sünnetle hüküm koymayı kabul etmeyenler­le, sünnetin Kur'ân'ı nesh etmeyeceğim savunan ve benzeri görüşler ileri süren kimseler gibi. Bunların açıklaması ileride gelecektir. Biz, şimdilik bu konulardan söz etmeyeceğiz. Bizim üzerinde durduğu­muz konu, genel olarak sünnetin delil oluşunu tesbit etmek ve "hiç­bir halde ve hiçbir şekilde sünnetle hüküm çıkarılmaz," diyerek bu konuda çekişmeye giren, herhangi bir âlimin olup olmadığım ortaya çıkarmaktır.

 

Biz, Gazâlî (505/1111), Âmidî (617/1220), Pezdevî (483/1090) ve eserlerinde bunların yolunu izleyen bütün usûl âlimlerinin kitap­larında, açıkça veya işaret yoluyla, sünnetin delil olması konusunda bir ihtilâfın bulunduğu konusunda bir kayda rastlayamadık. Bu zevat, daha önceki âlimlerin kitaplarını ve görüşlerini iyice araştır­mış, en zayıfına kadar bütün ihtilâfları incelemiş ve onlara en güzel cevaplarla karşılık vermeye özen göstermiş kimselerdi.

 

Tesbitlerimizde, onların, sünnetin hüküm kaynağı oluşuna delil getirmek için pek uğraşmadıklarını gördük. Bu konuda bazılarının yaptığı bütün şey, sünnetin delil oluşunun dayandığı noktaları ifade etmek olmuştur ve bununla, sünnetin delil oluşunu kabul etmeyene cevap vermeyi de düşünmemişlerdir. Onlar, bu konuda, herhangi bir delil açıklamakla sünnetin, bütün muhaliflerin çekişmesinden, tered­düt edenlerin endişesinden uzak, mevkiinin yüksek olduğunu anlat­mak istemişlerdir.

Tesbitlerimize göre Kemal Ibnu Hümam (861/1457), sünnetle hüküm çıkarmanın ve sünneti bir delil kabul etmenin dinî bir zaruret olduğunu kaydetmektedir.[8] Sa'du Taftazânî (793/1390) ise bu konuda, ondan Önce et-Telvih isimli eserinde şunları söylemiştir:

Eğer, "Ulemânın işini anlayamadım; onlar, icmâ ve kıyas gibi usûl meselelerini isbat ederken yaptıklarını, Kitab ve sünneti isbat ederken yapmıyorlar; öncekileri genişçe ele aldıkları ve bir sürü delil­le destekledikleri halde, Kitab ve sünneti kısaca zikredip geçiyorlar. Bunun sebebi ne olabilir?" dersen, derim ki: "Usûl ilminde, araştır­manın gayesi, delile muhtaç olan şeylerdir. Kitab ve sünnetin delil oluşu, halk arasında malum ve meşhur olduğu için apaçık ortada­dır. Icmâ ve kıyas böyle değildir. Bunun için âlimler, hüküm için is-batı kolay olmayan konulara daha çok değindiler. Şaz kıraatlar ve haber-i vâhid gibi."[9] Müsellemü's-Sübût müellifi ve şârihi, bu konuda der ki: "Kitab, sünnet, icmâ ve kıyasın delil oluşu, kelâm ilmine ait konulardır. Fakat usûl âlimleri, icmâ ve kıyasın delil oluşunu ge­nişçe incelemişlerdir. Çünkü -Allah kendilerini kahretsin- Haricî ve Râfizîlerden bir grup ahmak, icmâ ve kıyas hakkında çok itiraz ve gürültü yapmışlardır. Kitab ve sünnetin delil oluşuna gelince; dini bütün olan ümmet, bu konuda ittifak halindedir. Bunun için fazla izaha gerek yoktur."[10]

Yukarıdaki izah, müellifin kitabından kısaltılarak alınmıştır.

 

Evet, İsnevî (772/1370), Şerhu'l-Minhâc adlı eserinde, İbn Burhan'dan şunu nakletmiştir: "Dehrîler[11],  Kitab ve sünnet konu­sunda muhalefet ederler.”[12]

Fakat bu kimselerin muhalefetinin hiç kıymeti yoktur. Çünkü biz, İslâm dairesine girmiş kimselerden, bu konuda farklı görüş ileri sürenini arıyoruz. Müslüman olmayanın inkâr ve itirazı bizi etkile­mez.

 

Dehrî gibi kimselere gelince, bu konuda onlara delil getirmek ve bu meselede onları muhalif kabul etmek bile abestir. Biz, onlara mezheplerinin temeli konusunda delil getirip bozuk fikirlerini iptal ve Allah Teâlâ'nın varlığı, Hz. Peygamber (s.a.v)'in bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğini kendilerine istat ederiz. Bundan sonra onlara, sünnetin delil olduğunu isbat etmemiz gerekmez. Çün­kü O'nun peygamberliğini kabul eden, sünneti de kabul eder.

 

Hayret ediyorum! Bu konuda müslümanlar arasında bir müna­kaşanın olması, başında azıcık aklı olan birisinin: "Ben müslümanım," deyip de sonra, bütünüyle sünnetin delil olması konusunda çe­kişmeye girmesi nasıl düşünülebilir? Böyle bir durumda o kimsenin, başından sonuna kadar İslâm'ı, bütün olarak kabul etmediği ortaya çıkmaktadır.

 

Hiç şüphesiz, bu dinin temeli ilâhî Kitab'dır. Sünneti bütünüyle inkâr ederek Kur'ân'ın Allah'ın kelâmı olduğunu söylemek yeterli de­ğildir. Çünkü bu ilâhî kitabın Allah'ın kelâmı olduğu ancak doğrulu­ğu mucizeler ile sabit olan Hz. Rasûlullah'm (a.s): "Muhakkak bu, Allah'ın kelâmı ve O'nun kitabıdır," demesiyle sabit olmuştur. İşte Peygamber (s.a.v)'in bu sözü de münkirlerin hüccet ve delil değildir diye reddettikleri sünnetin içine girmektedir. Böyle bir anlayış ancak dinden çıkma, zındıklık ve dini kökünden yıkmayı hedefleyen bir inkâr değil midir?

Eğer sen, "Kur'ân-ı Kerîm'in Allah'ın kelâmı olduğunu ancak Hz. Peygamber'in sözüyle anlarız; iddianı kabul etmiyoruz, onun Al­lah'ın kelâmı olduğu bizatihi kendi i'cazı ile sabit olmuştur/' dersen, cevaben derim ki:

Evet, Kur'ân'ın tamamı, ondan bir tek sûre ve hatta üç âyet hakkında, "Bunların Allah'ın kelâmı olduğu, kendi i'cazları ile sabit olmuştur. Bu konuda Hz. Peygamberimiz (s.a.u)'in ayrıca sözüne ha­cet yoktur," denebilir. Bu, i'cazı isbat etmek içindir. Ancak iki veya bir âyeti ve âyetin bir kısmım ele aldığımızda, bunlarda i'caz özelliği ortaya çıkmamakta ve dolayısıyla onların Allah'ın kelâmı olduğunu bilmemiz, sadece i'caz anlayışı ile hâsıl olmamaktadır.

 

Bu durumda onun Allah'ın kelâmı olduğunu, ancak doğruluğu Kur'ân'm tamamı veya bir sûresinin i'cazı ve başka mu'cizelerle orta­ya çıkan Hz. Peygamberimiz (s.a.v)'in: ''O, Allah'ın kelâmıdır," sö­züyle bilebiliriz.[13]

 

Bizler, dinî bir akide veya şer'î bir hüküm konusunda, Allah'ın Kitabı'ndan bir delil getirirken, bir âyeti veya âyetin bir kısmını delil olarak kullanmaktayız. Şayet Hz. Peygamber (s.a.v)'in bu sözü hüc­cet olmasaydı, bir âyet veya onun bir kısmıyla delil getirmemiz müm­kün olmazdı.

 

Malumdur ki, bir âyetin veya bir kısmının Kur'ân'ın bir parçası olması, dinî bir zarurettir. Bunu inkâr, bir müsiüman için hiçbir hal­de caiz değildir. Ayetlerin bir kısmı ile şer'î bir hüküm konusunda delil getirmek de aynı şekilde dinî bir zaruret ve inkârı caiz olmayan bir durumdur. Bu iki zarurî iş, sünnetin delil olmasına bağlı olunca aynı şekilde sünnet de zarûret-i diniyyeden olmaktadır. Artık İslâm Dini'ne baş eğip teslim olmuş bir kimsenin, sünnetin delil oluşunu inkâra yeltenmesi veya bu konuda şüpheye düşmesi, nasıl mümkün olur ?

 

Hayret ediyorum! Ulemânın, üzerinde icmâ ettiği, zarurî olarak dine ait olduğu bilinen ve inkârı da dinden çıkmayı gerektiren pek çok mesele -meselâ namazın rek'atlannm sayısı gibi- sünnete dayalı iken ona: "Dinî bir zaruret değildir," demek, nasıl mümkün olur? Hem zarurî olan şeyler, -onlar gibi düşünürsek- zarurî olmayan bir şeye nasıl bağımlı olabilir?

Bu meselelerin, sadece Kur'ân'dan anlaşılacağını zannetmek, elbette bâtıldır. Bu tür bir çaba, muhali gerçekleştirmeye uğraşmak­tır ki sonuç alınamaz. Hem bizden önceki âlimler, bütün meseleleri Kur'ân'dan çıkarmaya bizden daha kudretli ve dirayetli iken bundan âciz kaldıklarını itiraf etmişlerdir.

 

Bunca zarurî mesele, sünnetin delil oluşuna bağlı iken bir mü'minin bu konuda çekişmeye girmesi, nasıl sözkonusu olabilir? Hem bu konuda çekişmeye girmek, ona dayalı bütün meselelerde de çekişmeyi gerektirir. Bu da sonuçta dinden çıkmaya götürür. Çünkü iman, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, din olarak getirdiği-şeyleri kesin ola­rak tasdik etmektir.

 

Eğer, "Bu hükümlerin delili, icmâdır; icmâ da delil olarak sün­nete bağlı değildir," denilirse, derim ki: Bu, boş bir sözdür. Çünkü icmânın bir dayanağı olması lâzımdır. Bu gibi konularda dayanak, Kitab değildir. Çünkü bunların Kitab'dan anlaşılması mümkün de­ğildir. Kıyas da değildir. Şayet kıyası, akılla izah edilebilecek temeli olan konularda, icmâ için dayanak kabul etsek bile yukarıdaki iddia­yı doğru bulamayız. Çünkü bu meselelerin pek çoğunda akıl için bir hareket alanı olmadığı gibi kendisine bakılıp kıyas yapılacak başka bir temel de yoktur. Bundan anlaşılır ki, icmânın dayanağı sünnet­tir. Hatta âlimler, bu meselelerde, sünnetten başka delil ve dayanak bulunmadığına ittifak etmişlerdir. Bu da onların sünnetin delil olu­şunda ve gerekliliğinde ittifak hâlinde olduklarını gösterir. Sonra, kelâm ve usûl ilminde kesin olarak kabul edilmiştir ki hiçbir istisna­sı olmadan, bütün müslümanlar, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, tebliğle il­gili haberlerinde kasden yalan söylemekten masum olduğunu, yanı-larak böyle bir şey vuku bulunca da onda ısrar etmeyip hemen düzel­teceğini kabul ve itiraf etmektedirler. Hz. Peygamber (s.a.v)'in seh­ven, tebliğde hata edebileceği görüşü, Kâdî Ebû Bekir Bâkıllânî (403/1013) ve onunla aynı görüşte olanlara aittir.

 

Hz. Peygamber (s.a.v)'in doğruluğu, elbette sünnetin delil olma­sını gerektirir. Hem bir müslümamn, Hz. Peygamber (s.a.v)'in hata ve yalandan masum olduğunu kabul ve itiraftan sonra, O'nun aşağı­dakine benzer sözlerinin delil oluşunu inkâr etmesi nasıl düşünülebi­lir? İşte onun sözleri:

"Dâva sahibine, delil getirmesi gerekir."[14] "Ameller ancak niyetlere göre değerlendirilir."[15]

"İnsanlar, Allah'tan başka ilâh yoktur, deyinceye kadar kendi­leriyle savaşmakla emrolundum."[16]

"Cebrail bana namaz kıldırdı."[17]

"Ey insanlar! Ben ancak size, Allah'ın emrettiklerini emrediyor, O'nun nehyettiklerini size yasaklıyorum."[18]

"Size, iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız müddet­çe, asla sapıtmayacaksınız; onlar da: Allah'ın Kitabı ve benim sünne-timdir."[19]

 

Bir müslüman, bu ve benzeri tebliğle ilgili haberlerin delil olu­şunu kabul edince artık O'nun emir, nehiy, fiil ve takrirlerinin delil oluşunu nasıl inkâra gider. Hz. Peygamber (s.a.v)'in, yukarıda ge­çen: "Ben size ancak Allah'ın emrettiklerini emrediyorum," sözüyle, "Size iki şey bıraktım," sözünü kabul ve bunların hüccet oluşunu iti­raf ve yine sünnetin delil olduğunu ifade eden pek çok âyetin, bu ko­nuda hüccet olduğunu kabul ettikten sonra bir mü'min, sünnetin de­lil oluşunu nasıl inkâr eder?

Bütün bunlardan sonra Hz. Rasûlullah (a.s)'m söz, fiil ve tak­rirlerinden herhangi birisinin, dinde hüccet oluşunu inkâr etmek, gü­neşin doğduğu söylendiği halde 'Vakit şimdi gecedir," demek gibi boş ve tuhaftır.

 

Sünnetin dinde delil oluşunu inkâr etmenin, dinden çıkmayı ge­rektireceğini, İbn Abdilberr'in (380/990) Câmiu Beyani'l-İlm ve Fadlihi adlı kitabında zikrettiği şu ifadeler göstermektedir: "Sert ilimlerin aslına gelince bunlar, ikidir: Kitab ve sünnet.

 

Sünnet iki kısma ayrılır:

1-  Mütevâtir sünnet: Bu, kalabalık bir topluluğun, kalabalık bir topluluktan alarak naklettikleri sünnettir. Bu çeşit sünnet, kesin delillerden oluşmaktadır. Bu konuda hilaf yoktur. Kim, ümmetin icmâını reddederse, Allah'ın naslarından bir nassı reddetmiş olur. Bu kimseye tevbe telkin edilir; tevbe etmezse, müslümanların icmâ et­tiği yoldan çıkıp cemaatın gidişatını terk ettiği için kanının dökülme­si yani öldürülmesi helâl olur.

2- Ahad haberler: Bunlar, güvenilir yol ve sağlam senetlerle, Hz. Peygamber (s.a.v)'den nakledilen sünnetlerdir. Dinde hüccet ve önder olan ümmetin âlimlerinin çoğunluğuna göre bu çeşit sünnetle amel etmek gerekir. Bazı alimler: 'Haber-i âhad, hem ilim, hem amel ifade eder,' demişlerdir."

 

Müellifin birinci kısımda söylediklerine bakıldığında onun, mütevâtir sünneti inkâr eden kimsenin dinden çıktığına hükmettiği görülüyor. Bu hüküm, o kimsenin, tevatür yoluyla Hz. Peygamber (s.a.v)'den geldiği sabit ve kesin olduktan sonra, sünnetin bizatihi dinde delil oluşunu inkâr ettiği için verilmiştir. Yoksa bu yolla gele­nin, sünnet veya başka bir şey oluşunu nazar-ı itibara almadan, mütevâtirin haddizatında ilim ifade etmesini inkâr ettiği için kendi­sine kâfir denmemiştir. Aksi takdirde, meselâ, varlığı tevâtüren sabit olan Bağdad'ı inkâr edenin de dinden çıkması gerekirdi (her mütevâtir haberi inkâr, kişiyi dinden çıkarmaz ancak mütevâtir sün­neti inkâr, bu kötü neticeyi doğurur).

 

İbn Hazm (456/1062), el-İhkâm fi Usûli'l-Ahkâm adlı eserinde, sünnetin dinde hüccet oluşunun delillerini sayarken şöyle demiştir:

Allah Teâlâ buyurmuştur ki: "Anlaşamadığınız herhangi bir şeyde, hüküm Allah'a aittir." (Şura, 10).

 

Yukarıda açıkladığımız gibi Allah Teâlâ, bizi Peygamberinin sö­züne ve hükmüne sevkediyor. Şu halde, tevhide inanmış bir müslü-raana, herhangi bir konuda ihtilâf vuku bulduğunda meseleyi hâl için Kur'ân ve sünnetten başka bir şeye başvurması ve bu ikisinde bulduğu hükme uymaması caiz değildir. Bir konuda delil varken baş­ka yollara başvuran kimse fâsıktır. Kur'ân ve sünnetin emri dışına çıkmayı helâl, onların dışında herhangi bir kimseye itaati vâcib gö­ren kimse ise kâfir olur. Bu konuda hiçbir şüphe yoktur. Muham-med b. Nasr el-Mervezî (334/945), İshak b. Rahuveyh'in şöyle de­diğini nakletmiştir: "Her kime, Hz. Peygamber (s.a.v)'den senedi ve sıhhati sağlam bir haber ulaşır da -takiyye durumu hariç[20]- onu reddederse, o kimse kâfirdir."

 

Bu konuda İshak in sözünü delil olarak getirmedik. Onun gö­rüşünü zikretmemiz, câhil bir kimsenin, bu hükmün sadece bize ait olduğunu zannetmemesi içindir. Biz, sahih bir yolla, Hz. Peygamber (s.a.v)'den gelen bir hükmün hilâfına hareket etmeyi helâl gören kimsenin kâfir olduğuna, Allah Teâlâ'nın Peygamberine yaptığı şu hitabı delil olarak getirdik: "Hayır, Rabbine yemin olsun ki> onlar, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden nefisleri hiçbir darlık duymadan tam bir teslimiyetle bo­yun eğmedikçe, iman etmiş olmazlar." (Nisa, 65).

 

Bu âyet, düşünen ve sakınan, Allah'a ve âhiret gününe iman eden ve onu, Allah Teâlâ'mn, Rasûlü'ne indirmiş olduğunu yakînen bilen kimseye, konunun ciddiyeti için yeterlidir. Öyleyse insan, ken­disini kontrol etsin. Eğer Rasûlullah (a.s)'m, kendisine kadar ulaşan sahih sünnetinde, vermiş olduğu hükümlere karşı, içinde bir şüphe ve itiraz, falan ve filancanın sözlerine meyil yahut bir başkasının kı­yas ve istihsanma rağbet buluyor veya ihtilâfa düştüğü konularda, Hz. Peygamber (s.a.v)'i bırakıp başkalarını destekliyorsa bilsin ki; sö­zü gerçek olan Cenâb-ı Hakk, onun mü'min olmadığına yemin etmiş­tir. Allah Teâlâ, elbette doğru söylemiştir. O kimse mü'min olmayın­ca, belli ki kâfirdir. Üçüncü bir yol yoktur. Ve bu kimse bilsin ki, ken­disine tâbi olduğu Sahabe, Tabiîn, İmam Mâlik, Ebû Hanîfe, Şafiî, Süfyan es-Sevrî, Evzâî, Ahmed ve Dâvud gibi imamlar -Allah kendilerinden razı olsun- dünyada, âhirette ve şâhidlerin huzura gel­diği gün, ondan uzak ve beridirler.

 

İbn Hazm, devamla şunları zikretmiştir:[21] Allah Teâlâ buyur­muştur ki: "Onlara; Allah'ın indirdiği Kur'ân'a ve Peygamberin hük­müne gelin denildiği zaman; münafıkların, düşmanca senden yüz çe­virdiklerini görürsün." (Nisa, 61).

 

Bu âyet karşısında insan, nefsi adına Allah'tan korksun; bu âyeti okurken ürpersin ve bu âyette zikredilen, sonu âfet olan sıfat­lardan şiddetle kaçınsın. Bir kimse, bilgi ve derin anlayış sahibi ol­makla emrolunduğumuz dinî bir hüküm ve meselede, birisiyle münazaraya girer de hasmı kendisini, Allah Teâlâ'mn indirdiğine ve­ya Hz. Peygamber (s.a.v)'in bildirdiğine davet edince, onlardan yüz çevirerek muhatabım bir kıyasa veya falanın ve filanın sözüne çağı­rırsa bilsin ki, Allah Teâlâ ona, münafık ismini vermiştir.

 

İbn Hazm (456/1062), kitabının başka bir yerinde de şöyle de­mektedir :[22] "Şayet bir kimse, 'Biz, ancak Kur'ân'da bulduklarımızla amel ederiz' derse, hiç şüphesiz, ümmetin icmâsıyla kâfir olur. Böyle düşünen bir kimseye, namaz olarak, zeval ile akşam arasında bir rek'at, fecrin doğusuyla da diğer bir rek'at gerekmektedir. Çünkü sa­dece Kur'ân'dan anlaşılan namaz bu kadardır.[23] Ve namaz diyebil mek için de en az bir rek'at kılınması kâfidir. En fazlası için ise bir sınırlama yoktur. Böyle düşünen ve bunu söyleyen kimse, şirke düş­müş bir kâfirdir. Kanı ve malı helâldir. Böyle bir görüşe ancak üm­metin küfründe birleştiği bazı müfrit Râfizîler sahiptir. Tevfik Al­lah'tandır."

 

Şayet bir kimse, sadece ümmetin icmâ ettiği hükümleri kabul edip de hakkında nas bulunan, ihtilâf ettikleri bütün şeyleri terketse ümmetin icmâsıyla bu kimse fâsık olur. Bu iki mukaddimedeki açık­ladıklarımız, zarurî olarak, nakli kabul etmeyi gerektirmektedir.

 

Basrah Mu'tezile İmamlarından Bazıları Sünnetin Delil Oluşunu İnkâr Etmiş midir ?

Muarızlarımızdan birisi, şöyle diyebilir: "Sen, sünnetin hüccet oluşunu isbat için epeyce söz söyledin. Fakat bu konuda vakıa, seni ve kendilerinden nakiller yaptığın kimseleri yalanlamaktadır. Şöyle ki: Allah kendisine rahmet etsin, Üstad Hüdarî'nin (134511927) Târihu't-Teşrî'iUİslâmî adlı eserinde, İmam Şafiî'nin (204/819) Cimâu'l-İlm adlı kitabından yapmış olduğu nakilden, bazı Basrah Mu'tezile imamlarının, sünnetin delil oluşunu inkâr ettikleri anlaşıl­maktadır."

Bu konuda asrımızdaki yazarlardan pek çoğu Hüdarî'ye tâbi olmuşlar, onlar da aynı durumu tesbit etmişlerdir.[24]

 

Hüdarî'nin dediği şudur: "Birinci noktaya, yani sünnetin Kur'ân'ı tamamlayan hukukun temellerinden bir kaynak olmasına gelince; bir topluluk, sünneti tamamen terkedip, sadece Kur'ân'la ye­tinmişlerdir. "[25]

 

İmam Şafiî, el-Ümm isimli eserinin yedinci bölümünde "ha­berleri tamamen reddeden grubun sözlerini anlatma babı" diye özel bir bâb tahsis etmiştir. Orada, onların sözlerini zikretmiş ve bu grup­tan, kendisiyle konuşan bir adamın diliyle, onlara birtakım deliller getirmiştir. Adam, kendisine şunları söylemiştir:

Sen, bir Arapaın; Kur'ân da mensup olduğun milletin diliyle in­miştir. O'nu ezberlemeye sen daha müsait ve daha dirayetlisin. O'nda, Allah'ın farz olarak indirdiği birtakım hükümler mevcuttur. Şayet birisi, Kur'ân'm bir harfini değiştirse sen, onu tevbeye davet ediyorsun; adam tevbe ederse kurtuluyor, yoksa öldürüyorsun.

Cenâb-ı Hakk, Kur'ân'da: "Bu Kitabı, sana, her şeyin bir açık­laması olarak indirdik," (Nahl, 89) buyurmaktadır.

 

Bu durumda, senin veya bir başkasının, Allah'ın farz kılmış ol­duğu bir konuda, bazen: "Bu farz, umûmîdir," bazen: "Bu, husûsî­dir," bazen: "Bu emir, farzdır," bazen de: "Buradaki emir, delâlet içindir," demeniz, nasıl caiz oluyor?

Sizdeki bu durum, hadislerde daha çok görülmektedir. Bir râvi, diğerinden bir veya birkaç hadis rivayet ediyor. Rivayet zinciri, Hz. Peygamber (s.a.v)'e kadar uzanıyor. Ben, seni ve senin yolunda olan­ları, karşılaştığınız ve görüştüğünüz veya sizinle karşılaşanlardan benim gördüğüm hiçbir kimseyi, sözü karıştırmak, unutmak veya ha­disinde hata etmek gibi kusurlardan temize çıkardığınızı görmedim. Yine sizin, hadis râvilerinin çoğu için: "Falanca, şu hadiste, filanca bu hadiste hata etmiştir," dediğinizi gördüm. Hatta birisi, sizin ken­disiyle helâl ve haram hükmü verdiğiniz özel durum bildiren bir ha­dis için: "Rasûlullah (a.s) bunu söylemedi; ancak siz veya size, bunu rivayet eden hata etmiştir yahut size bildiren yalan söylemektedir," diyecek olsa, sizin onu tevbeye davet etmediğinizi ve onun hakkında: "Ne kötü söz ettin," demekten başka bir şey yapmadığınızı biliyorum.

 

Peki, zahiren aynı mânâ ve hükmü bildiren Kur'ân hükümle­riyle vasfettiğiniz kimselerin verdiği haberleri birbirinden ayırmak caiz midir? Onlarm haberini, Allah'ın Kitabı yerine koyabilir misi­niz? Hem siz, onların bir kısmını alıp bir kısmını bırakıyorsunuz.

 

Hüdarî (1345/1927), kitabında devamla der ki: Sonra hasmı, şöyle dedi: "İçinde, zikrettiğim bu durumlar bulunan haberleri alır­ken; size, bu haberleri kabul etmenizi kim emrediyor ve onları redde­dene karşı deliliniz nedir?"

"Bu durumda ben, içerisinde şek ve vehim bulunan hiçbir habe­ri kabul etmiyorum. Ancak tek bir harfinde şek ve şüphe etmek caiz olmayan, doğruluğunu, Allah'ı ve Kitabı'nı şâhid tuttuğum haberleri kabul ederim. Yoksa, tam ilim ve yakın ifade etmeyen bir şeyi, öyley-miş gibi kabul etmek caiz mi olacaktır1?"

Hüdarî demiştir ki: "Anlatılan bu sözden ve getirilen deliller den anlaşıldığına göre imam Şafiî'nin muhatabı, sadece râvilerinde hata ve unutmanın bulunabilmesi sebebiyle, kesin ilim ifade etmeyen haberleri reddetmekte, mütevâtir sünnet gibi ilim ifade eden bir yolla sabit olan sünneti reddetmeyip onunla amel etmektedir."

Fakat İmam Şafiî, yukarıdaki görüşü eleştirip reddederken, bazı hatalarım anlayan hasmı: "Bir grup var ki, bizatihi sünneti red­detmekte, bir başka grup da Kur'ân'm açıklaması olmayan sünneti kabul etmemektedir," diye açıkça itirafta bulunarak şöyle devam et­miştir:

"Bu konuda insanlar iki gruba ayrılmıştır. Bir grup, Allah'ın Kitabı'nda bir açıklama olan konuda başka haberi kabul etmemekte­dir."[26]  İmam Şafiî araya girerek:

"Böyle düşünen kimseye ne gerekir? Bu anlayış, onu nereye gö­türür?" diye sorunca, hasmı:

"işin aslı halledilmiş olmaktadır; bunun için pek sıkıntısı ol­mayacaktır," demiştir. Bunun üzerine İmam Şafiî:

"Peki, Kur'ân'da, namaz emri geçiyor. Başka haber kabul edil­mezse, namazdan ne anlayacağımız ve ne kadar kalacağımızı kim be­lirtecek? Kur'ân'da, zekât emrediliyor. Peki, zekât neye denir, zekât için en az miktar nedir; bunu kim belirtecek? Kur'ân'da, namaz için kesin ve açık bir vakit belirtilmemiştir. Bir mükellef, biri gündüz, bi­ri gece, günde iki rek'at namaz kılacak olsa kendisine ne gerekir ve ona ne denir?" diye sorunca hasmı:

"Allah'ın Kitabı'nda ne emrediliyorsa farz olan odur; başkası gerekmez ve istenmez," demiştir.

 

Sonra hasmı, yukarıdaki sözüne devamla: "Bir başka grup da ancak hakkında Kur'ân'da bir açıklama bulunan konularda gelen haberleri kabul etmektedir," demiştir.

Bu iki görüşün bâtıl olduğu açıktır.

Hüdarî demiştir ki: "İmam Şafiî, bize, bu görüşe sahip olan kimseyi açıklamadı. Tarih de bu şahsiyet hakkında açıklama yapmı­yor. Ancak İmam Şafiî, Kur'ân'm dışında gelen özel haberi redde­denlerle yaptığı münazarada, bu görüşe - yani haberleri tamamen reddeden mezhebe- sahip kimsenin, Basralı olduğunu açıklamıştır. O zaman Basra, kelâm ilminin yayıldığı bir merkez idi. Mu'tezile mez­hebi burada ortaya çıkmış, imamları burada yetişmiş, kitapları bu beldede yayılmıştı. Ayrıca bunlar, hadisçilerle çekişmeleriyle tanınır­lar. Herhalde, bu görüşün sahibi de onlardandır." İbn Kuteybe'nin (276/889), Te'vilu MuhtelefVl-Hadis isimli eserinde gördüklerim de bu kanaatimi kuvvetlendirmektedir. O, kitabının başında şöyle de­miştir:

"Allah Teâlâ, seni, tâatıyla hoşnut, bereketiyle himaye etsin. Se­ni, hakk yolda rahmetiyle muvaffak ve ona ehil yapsın. Gönderdiğin yazıyla, bana, tesbit ettiğin bazı şeyleri bildiriyor sun. Onlar, kelâmcıların hadisçileri ayıplamaları, onları küçük düşürmeleri, ki­taplarında onları fazlaca kötülemeleri, yalan şeyleri nakletmek ve çe­lişik haberleri rivayet etmeleri yüzünden onlara ağır konuşmaları gi­bi hallerdir. Sonuçta, ihtilâf vâki oldu. Birbirini ayıplama çoğaldı. Aradaki bağlar koptu. Müslümanlar, birbirine düşman oldu. Birbiri­ni küfürle suçlamaya başladı ve her grup, fikrini destekleyen bir ha­dise dayanıp kendi görüş ve mezhebine bağlandı."

 

Hüdarî,   devamla  der  ki:   "İbn Kuteybe,  sonra,  birbirine muhalif grupların tutunduğu hadisleri sıralayıp peşinden, kelâm âlimlerinin   beliğlerinden Nazzâm   (221/835)    ve   Câhız'dan (255/869) rivayet edilenlere benzer, sünnet ehline yapılan şiddetli iti­razları kaydetmiştir. Sonra, ikinci bölümde, kelâmcılara yaptığı kı­namaları ve ayıpladığı noktaları zikretmiş, bu hareketine kelâmcıla­rın, kıyası iyi bildikleri, sağlam düşürtce ve geniş mütâlâa vasıtaları­na sahip olduklarını iddia etmelerine rağmen insanların en fazla ihtilâfa düşen grubu olmalarını sebep göstermiştir. Öyle ki; Ebû Hu-zeyf Hallâf (230/844), Nazzâm'a (221/835) muhalefet etmekte, en-Naccâr ikisine ters düşmekte, Hişam b. el-Hakem (148/765) Naccâr'ın aksini söylemekte,   aynı şekilde Sümâme  b.  Eşref (213/828) bir öncekilere zıt bir görüş ileri sürmekte ve bu, böyle de­vam edip gitmektedir. Sonuçta, her birisinin, dinde kendi görüşüyle amel ettiği bir mezhebi ve bu mezhep üzerinde kendisine tâbi olan ta­raftarları oluşmuştur.

 

İbn Kuteybe, daha sonra Nazzâm'ı kötü bir dille vasfetmiş, ashabının kendini kötülediği noktalan saymış ve icmâya ters düştü­ğü bazı fıkhı meseleleri zikretmiştir. Meselâ, Nazzâm'a göre kinaye lafızlarıyla yapılan boşama geçerli değildir; söyleyen, boşamaya niyet etse bile hüküm aynıdır. Hangi hâlde uyunursa uyunsun uyku, ab-desti bozmaz v.s.

 

Sonra Nazzam'ın kusurlu bulduğu Sahabe fakihlerinden ileri gelen zevatı zikredip, onlar hakkındaki yanlış değerlendirmeleri düzeltmekte, peşinden Ebû Huzeylî'yi ele alıp onu da kötü bir şekilde tanıtmakta, arkasından TJbeydullah 6. el-Hasenî (Ö.168)'yi değer­lendirmektedir. Bu şahıs: 'Hangi mezhepten olursa olsun, bütün müçtehidler, görüşlerinde isabet etmişlerdir,' demektedir."

 

İbn Kuteybe, daha sonra ehl-i rey'e geçiyor; onların da çelişki­lerini dile getiriyor ve ilk olarak Ebû Hanîfe'yi (r.h) ele alarak nas-lara muhalif olarak hükme bağladığı bazı meseleleri zikrediyor. Son­ra Câhız'a (255/869) geçiyor, onun da ehl-i sünnete karşı sarfettiği alaylı ifadelerini ve onların birçok rivâyetleriyle alay edişini kaydedi­yor.

 

Sonra hadisçileri ele alıyor; onları, müslümanlara has Övgülerle vasfediyor ve şu değerlendirmeyi yapıyor: "Hadisçilere hücum eden­ler, onları, zayıf hadisleri naklettikleri ve zararlı olan garip hadisleri topladıkları için ayıplamaktadırlar. Halbuki hadisçiler, zayıf ve ga­rip hadisleri doğru kabul ederek nakletmiş değillerdir. Bilakis, birbi­rinden ayırmak ve her ikisini de belirtmek için çürüğü ile sağlamını, sahihi ile zayıfını biraraya getirmişlerdir. Onların yaptığı budur."[27]

Daha sonra, kelâmcıların, birbirine veya Kur'ân'ı Kerîm'e zıt zannetikleri hadisleri incelemeye ve muhaliflere cevap vermeye geç­mektedir ki, kitabını yazma sebebi de budur.

 

Hüdarî (1345/1927) demiştir ki: "Bundan anlaşılıyor ki, bazı şaşkın ve gafil kelâmcüar, İmam Şafiî'nin (204/819) risalesini yaz­dığı asırda veya ondan az önce, hadisçilere düşmanlığa başlamışlar­dır. Kelâmcıların çoğu da Basra'da idi. Bu durum, imam Şafiî (r.h) ile münazaraya giren şahsın da bunlardan birisi olduğunu te'yid et­mektedir.

 

Sonra Hüdarî şu neticeyi çıkarıyor: Bu görüş, hadisçilerin de-lillerindeki kuvvetini ortaya çıkarmakta ve sünneti, Kur'an'dan son­ra islâm Hukuku'nun temellerinden birisi olarak kabul eden mezhebi desteklemektedir."

 

Gördüğün gibi Hüdarî, İmam Şafiî'nin (r.h): "Bazı imamlar sünnetin delil oluşunu inkâr ediyor, bunlar Basralıdır" sözünden, bu kimselerin, Mu'tezile fırkasına mensup olduğunu anlıyor ve bu kana­atini de Ibn Kuteybe'den naklettiği sözlerle destekliyor.

Ben derim ki: Aslında, İmam Şafiî'nin ve onunla mücadeleye giren kimsenin sözünde, kesin ve zannî olarak, bazı imamların bizatihi sünnetin delil oluşunu inkâr ettiğini ifade edecek bir mânâ yoktur. Bu kimselerin inkârı, ancak sünnetin Kur'ân gibi her yönüy­le tam olarak tesbit edilmesinin mümkün olmayışından kaynaklan­maktadır. Bu durumda o kimse, haber-i vahidi ve mütevâtiri reddet­mektedir. Ona göre bunlar, tam ve kesin ilim ifade etmemektedir. Bu sebeple, Hz. Peygamber (s.a.v)'den sâdır olan hadisler, ister Kitab'ı açıklasın, isterse onda olmayan bir hükmü tek başına ortaya koysun, aynıdır.

 

Mütevâtiri reddedeni ele alalım: Gerçekten, İmam Şafiî ile münazaraya giren kimse, onun getirdiği deliller ile ikna olduktan, sonra, bu konuda ashabının iki görüşe sahip olduklarım, bunlardan birisinin, Kur'ân'da bir açıklama bulunan konularda gelen haberleri kabul etmediğini söylemiştir. İmam Şafiî, kendisine:

"Böyle düşünene ne gerekir?" dediğinde, adam:

"Bu, onun işlerini büyük ölçüde halleder," demiş. Bunun üzeri­ne İmam Şafiî, adama :

"Peki, namazın ne ve nasıl olduğunu, t-ek'atlarının, en azının ve en çoğunun ne kadar olduğunu, vakitlerini v.s. bize kim bildirecek? Kur'ân'da, namaz emri ve vakitlerini bildiren kapalı beyânlar oldu­ğu halde, sünnet olmadan, bu durumları nasıl tesbit edeceğiz?" şek­linde, daha önce geçen sorulan sorunca muarız, ilk inadından vazge­çerek bu görüşe sahip olanların, mütevâtir sünnetle sabit olan nama­zın rek'atlarımn adedi konusunda'bir şey diyemediklerini itiraf et­meye mecbur kalmıştır.

 

Kitab'ı açıklayan hadisleri inkâr edene gelince, daha önce geçti­ği gibi bu adamın iddiası şudur: Kur'ân'm tesbiti, kafidir. Tek harfi­ni inkâr eden kâfir olur. Kat'î ve kesin olan bir şeyin başka bir şeyle açıklanması mümkün değildir. Sünnetin tesbiti zannî olduğu için delâlet yönünden lafızlar arasında fark vardır. Ve onun sübûtunu inkâr, küfrü gerektirmez. Bu durumda mütevâtir ve Kitab'ı açıkla­yan sünnetle amel etmek caiz olmayınca, haber-i vâhid ile müstakil hüküm bildiren sünnetle amel hiç caiz olmaz.

 

Bu anlayış, bütün haberleri red mânâsı taşımaktadır. Bu kim­seye göre râviler, tevatür adedine ulaşsalar bile kendilerinde hata, yanılma ve yalan ihtimali olduğu için bütün haberleri reddetmekte­dir. Anlaşılıyor ki bu kimse, bizatihi sünneti ve onun delil oluşunu inkâr etmiyor, yanılıyor ve onun tesbitindeki şüphelere takılarak bü­tün rivayetleri inkâr ediyor. Bu adam, Hz. Peygamber (s.a.v)'in za­manında yaşasaydı, O'nun sözünü işitip fiilini görseydi, bu inkâra gidemezdi.

 

Bundan sonra, İmam Şafiî (r.h) ile onunla münazaraya giren şahsın sözlerinden yukarıdaki görüşümüzü ifade eden parçalar suna­cağız:

Üstad Hüdarî, şunu ifade etmiştir: "Anlatılan söz ve getirilen delillere bakacak olursak; muarız, sünnetin delil oluşunu inkâr etme­mektedir."

Ancak Üstad, daha sonra hasmın, İmam Şafiî'nin delilleriyle ikna olduktan sonra söylediği şu sözüne takılmıştır: "Bu konuda in­sanlar iki gruba ayrılmaktadır: Birisi, Kur'ân'da açıklama bulunan bir konuda, hiçbir haberi kabul etmemektedir..."

 

Ben derim ki, hasmın bu sözünden: "Vakıada, Allah'ın Kita-bı'ndan başka hiçbir delil yoktur. Çünkü O, hükümleri açıklamada, diğer bütün delillerden bizi müstağni kılmaktadır. Bizatihi sünnete gelince; aslen ister açıklayıcı olsun, ister müstakil hüküm ortaya koy­sun, o, bir delil değildir," mânâsı anlaşılmaz. Gerçi Hüdarî böyle anlamıştır ama asıl mânâ şudur: "Vakıada, sünnet bir delildir. An­cak Hz. Peygamber (s.a.v)'i görmeyen bir kimse için mütevâtir haber dahil, bütün haberlerde, râvilerin hata ve yalan ihtimali sebebiyle haberin, Rasûlullah (a.s)'dan geldiği tam kesin olmadığı için onunla herhangi bir hüküm ortaya koymak sahih değildir. Bu durumda o kimseye, mecburen, sübûtu kesin, tek kaynak olan Kitab'a dayanması ve sadece ondaki açıklamalara güvenmesi gerekmektedir. O zaman Allah (c.c), tam tesbit yapmaktan âciz kaldığı için o kimseyi, sünnet gibi başka bir açıklayıcı ile mükellef tutmaz. İnsan ancak bildiği ile mükellef olur." Tabiî ki bu hükümler, muarızın zan ve iddiasına gö­redir. Muarızın: "Allah'ın Kitabındaki açıklamalarla mükellefiz," sö­zünün mânâsı: "Bizim için uymamız gereken Allah'ın Kitabında olanlardır. Sünnetin beyânlarına gelince, onu tam olarak elde etme ve öğrenme imkânımız bulunmadığı için ona tâbi olma yükümlülüğü üzerimizden düşmektedir," demeye gelir.

 

Eğer sen: "İmam Şafiî (r.h), Hüdarî'nin nakletmediği delilleri serdederken, sünnetin delil olduğunu gösteren birtakım âyetler zik­retmiştir. Bu, ancak hasım, bilhassa sünnet hakkında çekişmeye gi­rerse yapılır. Halbuki hasım, onunla sünnetin bazı yönlerinde müca­deleye girmiştir," dersen, derim ki: "İmam Şafiî (r.h), bununla, Peygamber (s.a.v)'e ait haberle amelin vâcib ve râvilere güvenmenin gerekli olduğunu isbata zemin hazırlamayı kasdetmiştir. Şöyle ki; hasma önce şunu isbat etmiştir: Sünnetin delil ve kaynak oluşu, sadece Hz. Peygamber (s.a.v)'le aynı asırda yaşayanlara has değildir. Bilakis o, onlara ve onlardan sonra kıyamete kadar gelecek kimselere bir delil ve kaynaktır. Sonra hasma, Cenâb-ı Hakk'ın, Sahabemden sonra gelenlere, sünnetle ameli vâcib kılmasını ve sünnetin tesbitini ancak rivayet yolu ile öğrenebileceğimizi açıklamıştır."

 

Bunu, âyetleri zikrettikten sonra, cidalin asıl maksada çevril­mesi göstermektedir. Ayetleri dinleyen hasım şöyle demiştir: "Kur'ân-ı Kerimde bize farz kılınan, Hz. Peygamber (s.a.v)'in bize emrettiğini almak ve nehyettiklerinden de vazgeçmemizdir."

 

İmam Şafiî (r.h), diyor ki: Ben, adama:

"Bu farz, bize, bizden öncekilere ve sonrakilere aynı mıdır?" de­dim. Adam: "Evet," dedi. Ben: "Bu, bize, Rasûlullah (a.s/ın emrine uyma konusunda bir farzdır. Bu durumda Allah Teâlâ, bir şeyi farz kılınca bize, onu alacağımız kaynağı da göstermiştir, diyebilir mi­yiz?" dedim, adam: "Evet," dedi. O zaman ben:

"Peki, Allah Teâlâ'nın, Rasûlullah (a.s)'ın emirlerine uyma ko­nusundaki farzını yerine getirmek için sen veya Hz. Peygamber (a.s)'i görmemiş bir başkası, Rasûlullah (s.a.v)'dan gelen haberlerden baş­ka bir yol bulabilir mi? Aksi takdirde, bu emire nasıl imtisal edile­cektir?" dedim.[28]

 

İbn Haz m (456/1062) da el-İhkâm fi Usûli'l-Ahkâm kitabında, sünnetin delil oluşunu isbat ederken, bu usûlden hareket etmiş ve delil olarak önce şu âyeti zikretmiştir:

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere ve aranızdan seçtiğiniz idarecilerinize de itaat edin. Herhangi bir konuda çekişme­ye düştüğünüzde, onu, Allah'a ve Rasûlü'ne götürün. Eğer, Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsanız; böyle hareket edin." (Nisa, 59)

Daha sonra şöyle demiştir: "Açıktır ki; bir meseleyi Allah ve Rasûlü'ne götürmek, onu, Kur'ân'a ve Hz. Peygamber (s.a.v)'den ge­len hadislere arzetmektir. Bütün ümmet, bu hitabın, Hz. Peygamber (s.a.v)'in zamanında yaşayanlarla, bizden önce ve Efendimiz'den son­ra gelenlere yönelik olduğu gibi bize ve bizden sonra kıyamete kadar gelecek insan ve cin, herkese ait olduğu ve aralarında hiçbir fark bu­lunmadığı konusunda ittifak halindedir."

 

Kesin olarak bilmekteyiz ki, bizim, Rasûlullah (a.s) ile yüzyüze görüşme imkânımız yoktur. Hatta bir bozguncu çıkıp da: "Bu hitab, sadece Rasûlullah (a.s) ile karşılaşıp görüşmesi mümkün olanlara aittir " diyecek olsa bile bu fitnecinin, Allah Teâlâ hakkında, bunu söyleme imkânı olmadığı açıktır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v)'den başka, hiçbir kimsenin, Allah Teâlâ ile konuşmasına -bu mânâda-imkân yoktur. Öyleyse bu düşünce bâtıldır. Gerçekte, yukarıda zik­rettiğimiz âyette geçen bir dâvayı Allah ve Rasûlü'ne götürmekten maksad, ancak onu Allah'ın kelâmı olan Kur'ân'a ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in asırlar boyu, bize kadar nakledilen sünnetine (sözlerine) arz etmek ve meseleyi bunlarla halletmektir.

 

"Hem âyette, Hz. Peygamber'le karşılaşma veya konuşmadan bahsedilmemektedir ve buna delil de yoktur. Ayette geçen, sadece 'dâvayı götürme' emridir. Malumdur ki, bu götürme, bir hakem tayin etmedir. Allah Teâlâ'nın ve Rasûlullah (a.s)'ın emirleri, yanımızda mevcuttur. Hepsi, bize nakil yoluyla gelmiştir. Ayet-i kerîme, aramız­daki meseleyi bunlara arzedip onlarla çözmeyi emretmektedir. Her­hangi bir zorlama yapmadan ve âyetin zahirine ters düşmeksizin, anlaşılan budur."

Bununla birlikte aradaki ihtilâf, sadece Hz. Peygamber (s.a.v)'den rivayet ve nakil yoluyla gelen haberlerle amelin vâcib olup olmayışındadır. Yoksa, bizatihi sünnette değildir. Bunu, şuradan an­lıyoruz:

imam Şafiî (r.h), âyetlerle istidlal etmeden önce hasmın, sün­netin hüccet oluşunu kabul etmeyen görüşünü iptal etmiş ve ona bu­nun gereğini itiraf ettirmiş, o da İmam'ın anlattıklarıyla ikna olup görüşünden vazgeçmiştir. Ancak muhâtab, bu konuda daha fazla de­lil istemiş, o da bu konudaki ilgili âyetleri ve gerektirdiği hükümleri zikretmiştir.

 

Allah kendisinden razı olsun ve ilmi ile ümmeti menfaatlendir-sin, İmam Şafiî'nin konuşması şu minvalde devam etmiştir: Muha­tabıma dedim ki: "Kim, Allah'ın Kitabı'nın indiği dili ve Allah'ın hü­kümlerini iyi bilirse, bu bilgisi onu, sâdık ve sağlam kimselerin, Hz. Peygamber (s.a.v)'den naklettiği haberleri almaya ve O'nun, Allah'ın hükümlerindeki farklı beyânlarını kabule ve bu arada Rasûlullah'ın konumunu anlamaya götürür. Çünkü sen veya bir başkası -bizzat Rasûlullah'ı (a.s) - görerek, O'nun husûsî ve genel hüküm bildiren haberlerini, kendisinden dinlemediniz ve buna, rivayetten başka bir yol da yoktur."

 

O da: "Evet, böyledir," dedi. Ben:

"Sen, söylediğin şekilde hareket edince, onları bir kere daha tek­rar ettim," dedim. O:

"Rasûlullah'ın haberlerini kabul konusunda, ortaya konan de­lil karşısında beni bu şekilde mi buldun? Senden daha fazla delil is­teyişim, kendim için değildir. Hem sana muhalefet edene karşı delil ortaya koyuyor, hem de birinin kendi sözünden vazgeçip senin sözüne dönmesi, bana hoş geliyor," dedi.

 

İmam'ın, "Çünkü sen, Hz. Peygamber (s.a.v)'i görmedin," sözü­nü düşünürsen, ortaya şu çıkar: Gerçekten hasım, eğer bizatihi Hz. Peygamber (s.a.v)'i görseydi ve sözünü işitseydi, gördüğü ve duyduğu hükümlerle amel etmenin kendine vâcib olacağım itiraf etmiştir. İmam Şafiî (r.h) de Hz. Peygamber (s.a.v)'den rivayet edilen özel ve genel hükümlerin, bizatihi onu görmek yerine geçtiğini, dolayısıyla onlarla amelin vâcib olduğunu söylemiştir.

 

Eğer hasım, bizatihi Rasûluîlah (a.s)'ı görme durumunda da sünnetle amelin vâcib olduğunu inkâr etmiş olsaydı, bu durumda, o delilleri serdetmeden önce, âyetlerle delil getirmek gerekirdi. Fakat durum, bu noktada değildir. Hasmın, âyetleri delil getirmesi konu­sunda İmam Şafiî ile münakaşaya girmesi, sünnetin delil oluşunu inkâr için değil, sadece -özellikle- bu âyetlerin, sünnetin delil oluşuna delâlet edip etmediğini anlamak içindir. İmam Şafiî'nin (r.h), Cimâu'l-İlm kitabının başında zikrettiği şu sözler, sünnetin delil oluşunda hiçbir çekişmenin olmadığım göstermektedir. Orada demiş­tir ki: 'İnsanların ilim ehli dediği veya kendisini ehl-i ilim gösteren hiçbir kimsenin, Allah Teâlâ'nın, Rasûlullah'ın emrine ittibâ ve hük­müne teslim olmayı farz kıldığında muhalefet ettiğini işitmedim. Gerçekten, Allah Teâlâ, O'ndan sonra gelen herkese, kendisine uyma­yı emretmiştir. Allah'ın Kitabı.ve Rasûlü'nün (s.a.v) sünnetinden başka hiçbir kimsenin sözü bağlayıcı değildir. İkisinin dışındaki söz­ler, ancak onlara tâbidir. Onlara uyarsa kabul, uymazsa reddedilir­ler. Allah Teâlâ'nın, Hz. Peygamber (s.a.v)'in haberlerinin kabulü konusundaki farz emri, bizimle, bizden önceki ve sonrakilerle aynı­dır."

 

"Rasûluîlah (a.s)'ın haberlerinin kabulünün farz ve gerekli ol­ması konusunda, sadece bir grup ihtilâf etmiştir. İnşaallah, onların sözlerinden ileride bahsedeceğim."

İmam Şafiî (r.h), bu sözlerinde, birkaç meseleyi dile getirmiştir:

1- Rasûluîlah (a.s)'m emrine ittibâ ve hükmüne  teslim olmak vâcibdir.

2- Hiçbir halde, Allah'ın Kitabı ve Rasûlü'nün sünnetinden baş­ka, herhangi bir söz bağlayıcı değildir. İki kaynak dışındaki sözler, onlara tâbidir.

3- Allah Teâlâ, İmam Şafiî'nin asrında, ondan Önce ve sonra yaşayan herkese, Rasûluîlah (a.s)'m haberlerini kabul etmeyi farz kılmıştır.

Sonra, senin de gördüğün gibi İmam, muhalefeti anlatırken, son meseleyi tek başına zikretmiş ve "Haberlerin kabulünün farz ve gerekli oluşunda, sadece bir fırka muhalefet etmiştir," demiştir.

 

Şayet, birinci şıktaki hüküm -yani, ittibâ ve hükmüne teslim ol­ma- ihtilâf konusu olsa'ydı, o zaman: "Rasûluîlah (a.s)'ın emrine ittibâ, hükmüne teslim ve ondan gelen haberleri kabul etmenin farz ve gerekli oluşunda sadece bir fırka ihtilâf etmiştir," derdi. Hatta böyle de demeyip sadece: "Rasûluîlah (a.s)'dan gelen haberleri kabul etmenin farz oluşu, bize, bizden önceki ve sonrakilere birdir; ancak bir fırka hariç..." demiş olsaydı, hepsinden daha kısa olurdu.

Fakat bu kısa ibare, bütün zikrettiği meselelere de sirayet ede­ceği için bu durumu defedecek uzun ve ayrıntılı ifadeleri tercih et­miştir. Çünkü ihtilâf, bu son şıkta olmuştur. Yoksa, Rasûluîlah (a.s)'m emrine ittibânm vâcib olmasında ihtilâf yoktur.

 

Sonra, konuyu daha da açarak şöyle demiştir: "Sonra kelâmcı-lar, Rasûluîlah (s.a.v)'ın haberlerinin tesbiti konusunda farklı görüş­lere ve gruplara sahiptir. Bunlardan başka, fıkıhçılar da bu konuda farklı gruplara ayrılmıştır.

 

Bazıları ise tamamen taklid, basit görüş, gaflet ve acilen bir ye­re baş olma hastalıklarına mübtelâ olmuşlardır. Tanıdığım, her gru­bun sözlerinden bir kısmını, asıl hallerini gösterecek bir misal olsun diye, sana nakledeceğim, inşaallah."

 

Bir noktaya dikkat çekelim: İmam'ın: "Sonra kelâmcılar, Rasû­luîlah (a.s)'dan gelen haberlerin tesbitinde farklı görüşler ileri sürdü­ler" sözüne baktığında, aradaki hilafın, sadece haberlerin tesbitinin mümkün olup olmadığında olduğunu, yoksa sünnetin delil olmasında olmadığını görürsün.

 

Bu konu, böylece açıklanmış oldu; bir de şu nokta var: İmam Şafiî (204/819), Risâle'sin&e yaptığı gibi sünnetin delil oluşu konu­sunda açıklama yaparken "haber" kelimesini kullanmayıp, sadece "sünnet", "Rasûlullah'm emri", "fiili" veya benzeri bir kelimeyle ifa­de etmektedir. Sünnetin geliş yolu hakkında konuşmak istendiğinde ise burada yaptığı gibi "Rasûlullah'dan nakledilen haber" ifadesini kullanmaktadır. Buradaki ifadelerinde, sünnette ihtilâfı gösterecek bir tabir bulamazsın. İhtilâf olduğu yerlerde "sünnet" değil, "haber" tabirini kullanmaktadır.

 

Kitabımızın ikinci bölümünde, İmam Şafiî'nin, müslümanların icmâına dayanarak sünnetin delil oluşu konusundaki açıklamasını nakledeceğiz.

 

İmam Şafiî ile Münazaraya Giren Mu'tezilî Değildir

Sırf cedel olsun diye, İmam Şafiî'nin hasmını, sünnetin delil oluşunu inkâr eden birisi olarak kabul etsek bile, Hüdarî'nin düşün­düğü gibi onun, Mu'tezile'den olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü usûl, akâid ve mezhep kitablarında, Mu'tezile'den herhangi birinin, sünnetin delil oluşunu inkâr ettiği, nakledilmemiş tir. Kitap­larında olan şudur:

İmam Ebû Mansur el-Bağdâdî (429/1037), Usûlu'd-Din kita­bında, Nazzâm'm (221/835), "Mütevâtir haber, hüccet değildir," şek­linde düşündüğü ve onda yalanın bulunabileceğini söylediğini zikret­mektedir .[29]

Yine aynı eserde şunları kaydetmiştir: "Nazzâmiye fırkası de­mişlerdir ki: Ümmetin hata üzere birleşmesi caizdir. Mütevâtir ha­berler, delil olamaz. Çünkü onda yalan haber olması caizdir." Bu fır­ka, Sahâbe-i Kiram hakkında da tenkidlerde bulunmaktadır.[30]

Bağdadî, el-Fark Beyne'l-Fırak adlı eserinde şunları zikret­mektedir: "Nazzâm, zaruri ilim ifade etmeyen haberlerin delil olma­sını inkâr etmiştir."[31]

Yine, Nazzâm'dan şu rivayeti yapmıştır: "Mütevâtir haber, işi-tildiği anda nakledenlerinin bilinmediği, herbirinin görüş, anlayış ve gayeleri farklı olduğu için içine yalan katılması caizdir. Bunun ya­nında onun: 'Ahad haberlerin bir kısmı, zarurî ilim ifâde eder,' sözü de nakledilmiştir."

 

el'Mevâkıf kitabının sahibi Adûduddîn îcî (756/1355) de kita­bında şunları zikretmiştir: "Nazzâmiye fırkasına mensup[32]  olanlar, mütevâtir haberde yalan ihtimalinin bulunduğunu söylemişlerdir. Bu fırka, Râfizîlere meyletmiş ve imamla ilgili nassın bulunmasının vâcib olduğuna ve aslında böyle bir nass (âyet ve hadis) mevcut oldu­ğu halde, Hz. Ömer'in onu gizlediği fikrine sahip olmuşlardır. Esve-riyye fırkası da Nazzâmiye fırkası ile aynı görüştedir."

 

İmam Fahruddîn er-Râzî (606/1209) İ'tikâdâtu Fireki'l-Müslimîn ve'l-Müşrikîn adlı eserinde, Nazzâm'ın: "Haber-i vâhid, hüccet değildir," sözünü nakletmiştir.[33]

Aslında bu nakillerden, Nazzâmiyye ve onlara uyanların, bizatihi sünneti, sünnet olarak inkâr ettikleri çıkmaz. Bilakis, Mevâkıf sahibinin, onlardan naklettiği, imamla ilgili nassın bulun­masının vâcib ve gerçekten sabit olduğu halde Hz. Ömer'in onu giz­lediği şeklindeki fikirlerine bakıldığında, sünneti delil olarak kabul ettikleri anlaşılmaktadır.

 

Yine onların, mütevâtir haberin delil olarak kabul edilmeyişi için öne sürdüğü sebepler, mütevâtir haberin delil oluşunu, onun, Hz. Peygamber (s.a.v)'den söylendiği için değil, geliş yolundan dolayı inkâr ettiklerini göstermektedir.

 

İbn Kuteybe'nin (r.h) (276/889) sözünde de "Mu'tezile'den biri sünneti, sünnet olduğu için delil olarak kabul etmemektedir," gibi bir mânâ yoktur. Onun sözlerinden anlaşılacak olan mâna şudur:

Mu'tezile, kendileri dışındaki bir grubun rivayetlerinde, yalan katma ihtimali bulunduğu için onun yaptığı rivayetlerle hüküm çı­karmayı uygun görmemektedir. Yine onlar, haberler birbiriyle çelişki halinde ve Allah'ın sıfatlarını nefyetme görüşlerine ters olduğu için kabul etmemektedirler. Yoksa haber, Hz. Peygamber (s.a.v)'in sözü olduğu için bu inkâra gitmemektedirler.

 

Hem nasıl olur, bizzat İbn Kuteybe, onların da başkaları gibi hadislere yapıştıklarını itiraf etmektedir. Daha önce şöyle demişti: "Onlardan her grup, kendi mezhebine uygun gelen hadise sarılmak­tadır. "

Yine İbn Kuteybe, Mu'tezile'yi tenkid ettiği gibi Ebû Hanîfe'yi de tenkid etmiştir. Bunun mânâsı: "Ebû Hanîfe, sünnetle hüküm çıkarmayı inkâr ediyor," demektir, diyebilir iniyiz? Elbet­te, onun muradı bu değildir.

 

Burada şunu hatırlatalım: Ibn Hazm (456/1062), sünnetin delil oluşunu inkâr edenlerin, bazı aşırı Râfîzîler olduğunu söylemiş ve: "Onlar, küfürlerinde, ümmetin icmâ ettiği kimselerdi/' demiştir.

 

Sonra el-Bağdâdî (429/1037), Usûlu'd-Din kitabında şunları zikretmiştir: "Haricîler, hüküm koyan sünnetlerin ve icmânın delil oluşunu inkâr etmektedirler ve şer'î hükümlerde Kur'ân'dan başka delil yoktur, düşüncesindedirler. Bunun için de Kur'ân'da bahsedil­medikleri için recrni ve mest üzerine meshi inkâr etmekte, Kur'ân'da hırsızlık yapanın elinin kesilmesiyle ilgili âyet mutlak olup herhangi bir kayıt ve şart ileri sürmediği için hırsızlık yapanın elini, çalınan şey az olsun, çok olsun, her türlü halde kesmekte, kesmeyi gerektiren miktarı belirten rivayetle, malın korunma altında olmasını nazar-ı itibara alan rivayeti kabul etmemektedirler."

el-Bağdâdî, şunu da nakletmiş tir: "Râfizıler: 'Bugün, ne kıyas ne sünnet hatta Kur'ân bile delil değildir. Çünkü Kur'ân da Sahabe tarafından tahrif edilmiştir,' derler.[34]

Demek ki Haricîler, el-Bağdâdî'nin sözlerinden anlaşıldığına göre Rasûlullah'dan (a.s) gelen bütün haberlerin, rivayet ve nakil yollarını nazar-ı itibara alarak, bunlarla delil getirmeyi inkâr etmek­tedirler. Yoksa Hz. Peygamber (s.a.v)'in sözü olmasıyla inkâra gitmi­yorlar. Bu durumda, Nazzâmiye fırkası gibi düşünmüş olmaktadır­lar.

Ancak Haricîlerin yaygın görüşüne göre onlar, Ashâb arasında çıkan anlaşmazlıktan sonra halk arasında yayılan hadisleri inkâr et­mektedirler.

Râfîzîler ise kendilerinden rivayet edilenlere bakıldığında, küf­re girdiklerinde şüphe yoktur. Nitekim Ebû Mansur'un sözünden de bu anlaşılmaktadır.

 

Celâluddîn es-Suyûtî (911/1505), Miftâhu'l-Cenne kitabını[35] girişinde, bazı insanların, sünnetin dinde delil oluşunu inkâr ettiklerini açıklamış ve şöyle demiştir: "Allah size rahmet etsin. Bili­niz ki; bazı ilimler deva, bazıları da zaruret anında ağıza alınan hela gibidir. Uzun zamandır pek bilinmezken şimdilerde, kötü kokusu yayılan bir görüş ortaya çıktı. O da şu: Bir zındık Râfizî, sözünde fazla ileri giderek sünnet-i nebeviyye ve rivayet edilen hadislerle -Al­lah onların şeref ve yüceliğini artırsın- amel edilmeyeceğini, sadece Kur'ân'ın delil olacağını söylemiş ve bu sözüne de: 'Size benden bir hadis geldiğinde, onu, Kur'ân'a arzedin; eğer Kur'ân'da onu destekle­yen bir âyet bulursanız kabul edin, yoksa onu reddedin,' mânâsındaki bir hadisi delil getirmiştir.”[36]

 

Bu Rafızî'den, bu hadisi, ben de bu şekliyle işittim. Başkaları da işitti. Bazıları da bu sözün aslını ve nereden geldiğim bilmiyor. Ben, bu sözün aslını ve bâtıl olduğunu, insanlara açıklamak istedim. Gerçekten o, toplumu helake götürecek en büyük sebeplerden birisi­dir.

 

Allah Teâlâ, size merhamet etsin. Şunu biliniz ki, usûl ilminde bilinen şartları taşıyan, Hz. Peygamber (s.a.v)'e ait kavlî ve fiilî sün­netin delil oluşunu inkâr eden kimse, küfre girer ve İslâm dairesin­den çıkar. Yahudi, Hıristiyan veya Allah'ın dilediği bir başka küfür grubu ile hasredilir.

Rivayet edildiğine göre İmam Şafiî, bir gün hadis rivayet etti ve: "Bu, sahihtir," dedi. Dinleyenlerden birisi:

"Ey Ebû Abdullah! Sen de aynı kanaatte misin? " diye söyle­yince İmam'ın canı sıkıldı ve: "Be adam! Sen, beni hiç Hıristiyan ola­rak gördün mü? Bana kiliseden çıkarken rastladın mı? Belimde Hı­ristiyan kuşağı (zünnar) gördün mü? Rasûlullah (a.s/dan bir hadis rivayet edeceğim de aynı görüşte olmayacağım ha!" diye cevap verdi.

 

"Bu fâsid görüşün aslı şuraya dayanıyor: Zındıklar ve Râfizîlerden bir grup, sünnetin delil olarak kullanılmasını inkâr et­miş ve sadece Kur'ân'la yetinmişlerdir. Onların bunu yaparken deği­şik maksadları vardır: Bazıları, nübüvvetin, Hz. Ali'nin hakkı oldu­ğuna, Cibril aleyhisselâmın, peygamberlerin efendisine gelişinde ha­ta ettiğine inanmaktadırlar. Allah Teâlâ, zâlimlerin söylediklerinden çok beri ve yücedir.

 

Bunların bazıları da Rasûlullah'ın (s.a.v) nübüvvetini kabul etmiş fakat halifeliğin Hz. Ali'nin hakkı olduğunu ileri sürmüşler ve Sahâbe-i Kirâm'ın halifeliği Hz. Ebû Bekir'e tevdi etmeleri esnasın­da: 'Zulmettiler ve hakkı sahibine vermediler/ diye Ashabı küfürle it­ham etmişlerdir -Allah onlara lanet etsin-. Bu ilâhi rahmetten mahrum edilmiş zavallılar, aynı şekilde Hz. Ali için de hakkını aramadı, halifeliği almadı diye, 'kâfir oldu' dediler ve hadisleri tümüyle redde­dişlerini bu anlayışa dayandırdılar. Çünkü bunların bozuk fikirleri­ne göre hadisler, kâfir bir topluluğun rivâyetiyle gelmiş olmaktadır. İnnâ lillâh ve İnnâ ileyhi râciun..."

"Esasında, zaruret hâsıl olmasaydı, insanların birkaç asırdır kendisinden uzak ve rahat durduğu bu görüşün aslını anlatmayı, helâl ve hayırlı görmüyordum. Bu görüşte olanlar, dört imam zama­nında ve onlardan sonraki devirlerde de çokça bulunuyordu. Dört imanı ve onların ashabı, derslerinde, münazaralarında ve eserlerin­de bu görüş sahiplerini red için özellikle yer ayırıyorlardı."

 

Yine Suyûtî, Ebû Asım'm, şöyle dediğini nakleder: Ebû Hanîfe'ye sordum ve: "Ben bu kitapları (içtihadı görüşleri) işittim, hadisleri kimden dinlememi emredersin?" dedim. İmam (r.h):

"Şiî hâriç, görüş ve düşüncesinde âdil olanlardan dinle. Çünkü Şia'nın inancının temeli, Ashâb-ı Kirâm'ı dalâletle suçlamaya daya­nır," dedi.

Sonra Suyûtî demiştir ki: "Bu, imam Ebû Hanîfe (r.h) zama­nında Şiîler hakkında söylenmiş bir sözdür ve benim kitabın başın­da söylediklerimden daha ileri bir seviyededir."

 

İmam Suyûtî, bu konudaki derin anlayış ve geniş vukûfiyetine rağmen bize, bu meselede, müfrit Râfizîlerden iki fırka hariç, her­hangi bir ihtilâfı zikr etmemiş tir.

Bunlardan ikinci fırkaya bir sözümüz yok. Çünkü onlar, hadi­sin aslını değil, gelişine bakarak sıhhatini inkâr etmişlerdir.

 

Birinci fırka ise bizatihi sünnetin delil oluşunu inkâr etmekte­dirler ve bunlar kesin kâfirdirler. Çünkü onlar, Hz. Muhammed'in (s.a.v) peygamberliğini inkâr etmektedirler. Aslında sünnetin delil olmasında, bu tür fırkaların muhalefetinin, bize bir etkisi yoktur. Ni­tekim Yahudi, Hıristiyan ve diğer kâfirlerin bu konuda ve Kur'ân'm bizzat delil olmasındaki muhalefet ve inkârlarının bir tesiri olmadığı gibi.

 

İmam Şafiî'nin Hasmı, Şayet Sünnetin Delil Oluşunu İnkâr Ediciyse O, Râfizîdir

Şayet biz de el-Hüdarî'nin düşündüğü gibi İmam Şafiî ile münazaraya giren şahsın, sünnetin delil oluşunu inkâr ettiğini dü­şünsek ve bunu kabul etsek dahi bu, muhalifin Mu'tezile'den değil, Râfizîlerden olmasını icab ettirir. Hem bu fırkanın Basra'da oturma­sına ve İmanı Şafiî'nin onlardan birisiyle buluşup, şüphesini gider­mek ve onu İslâm dinine döndürmek için kendisiyle mücadeleye gir­mesine herhangi bir mâni yoktur. Yine Kur'ân'ı kabul ettiği için ken­disine Kur'ân'dan delil getirmesi de mümkündür.

 

Bütün bunlardan, önümüze çıkan şudur: İmam Şafiî (r.h) ile münazaraya giren şahıs, hangi yolla gelirse gelsin, sünnetin sübûtunu inkâr ediyor olabilir. O zaman bu adam, Nazzâmiye yahut Esveriyye fırkasından olabileceği gibi Suyûtî'nin zikrettiği ikinci gruptan da olabilir.

 

Yine bu adam, sünnetin delil oluşunu inkâr edenlerden de ola­bilir. O zaman da Suyûtî'nin sözünde geçen birinci fırkadan olmak­tadır.

Bütün bunlara rağmen diyoruz ki; bu tür muhalefetlerin, mese­lemizin önem ve zarûriyetine olumsuz bir tesiri yoktur. Çünkü sün­netin delil oluşunda muhalif olan kimse, peygamberliği inkâr etmiş olmaktadır ki o, mü'min değildir. Mü'min olmayanın muhalefeti bir zarar vermez. Hem sünnetin delil oluşunu inkâr eden kimse, başka bir meselede de çekişmeye girer.

Bütün bunlardan sonra açıkça ortaya çıkmıştır ki; müslüman-lardan hiçbir kimsenin, Mu'tezilî olması bir yana, imamlardan her­hangi birisinin, sünnetin dinde ve hükümde delil oluşunu inkâr etti­ğini düşünmesi doğru değildir.

 

Gerçekten bu düşünce, gördüğün gibi bâtıl olmasına rağmen büyük tehlike arzetmektedir. Çünkü bu anlayış, dine hücum etmek isteyen ve onun sağlam temelini yıkmak isteyen kimseye, sünnetin delil olma Özelliğim önemsiz göstermekte ve bu kimselere, sünnete itiraz kapısını açmaktadır. Halbuki o, öyle sağlam surlarla çevrilmiş­tir ki, kim olursa olsun, hiçbir kimsenin kötü niyetle ona yanaşması ve onda bir tahribat meydana getirmesi mümkün değildir.

Hiç şüphesiz Üstad Hüdarî (r.h), bu konuyu, güzel bir niyet ve temiz bir kalble ortaya koymuştur. Tehlikeli neticeler doğuracak bir hâli kasdetmemiştir. Bunu, şu ifadelerinden anlıyoruz: Bu görüş, ha-disçilerin kuvvetli savunması ve hadisin, Kur'ân'dan sonra İslâm hu­kukunun temellerinden biri olması sıfatıyla, sünnete dayanan görü­şün galibiyeti karşısında, yayılma imkânı bulamamıştır. Yine Hûdarî, sünnetin delil olduğuna dair ümmetin icmâsını nakletmiş ve Usûlü'l Fıkıh kitabında bunun zaruretini kaydetmiştir.

 

Gerçekte o, bu işi, araştırmaya ve gerçek yönünü ortaya koyma­ya çalışmış fakat yanılmıştır. Araştırma yapan âlimler, çoğu zaman bu tür sürçmelere mâruz kalırlar.

Eğer dersen ki: Sünnetin delil oluşunun dinî bir zaruret oldu­ğunu nasıl söylersin? Ve bu konuda âlimlerden naklettiklerin, nasıl sahih olur? Halbuki İbnu'l-Hacib" (646/1249) ve onun şârihi ile Ke­mal İbn Hümam (861/1457) ve Müsellemetü's-Sübût sahibi el-Bâhirî ve başkaları, "haberin kısımları bölümünde" şunu söylemek­tedirler: "Doğruluğu, nazar (düşünce, inceleme) yoluyla bilinen ilim­lerden biri de Hz. Peygamber'in haberidir."[37]

 

Aynı şekilde Akâidü'n-Nesefl kitabının sahibi ve onun şârihi de 'İlmin elde ediliş yolları" bölümünde, bu konuya değinmişler ve mü­ellif (Nesefî), şöyle demiştir:

İkinci nevi, mucize ile desteklenmiş Hz. Peygamber (s.a.v.)'in haberidir. Bu, istidlali ilmi ifade eder. Şârih ise (Taftazânî) şöyle açıklama yapmıştır: "Kesin ilim ifâade etmesinin sebebi şudur: Allah Teâlâ'nın, peygamberlik dâvasında kendisini tasdik için elinde muci­zeler ortaya çıkardığı kimse, getirmiş olduğu hükümlerde sâdıktır. Sâdık olunca da verdiği haberler kat% kesin ilim ifade etmektedir.

 

İstidlali olması ise netice itibariyle delile ve birtakım şeyleri gö-zönünde bulundurmaya dayandığı içindir. Şöyle ki, peygamberliği sabit olan kimsenin, bütün haberleri doğru, muhtevası gerçektir."[38]

 

Daha önce sen de bana, bazı usûlcülerin, sünnetle ilgili bahisle­re geçmeden önce sünnetin delil oluşuna temel teşkil ettiği için "İs­met" bahsini ele aldıklarını söylemiştin.

Aynı şekilde, İmam Şafiî (204/819) Risale 'sin de, İbn Hazm (456/1062) el-İhkâm, İbn Abdilberr (463/1071) Câmiu Beyâni'l-İlim adlı eserinde, sünnetin delil olduğunu isbat için Kur'ân, sünnet ve bunların dışında pek çok delil getirmişlerdir. Bu konuda bunca de­lil getirmeye çalışmaları, sünnetin zarûriyet-i diniyyeden olmasına ters düşer dersen, derim ki: Alimlerin: "Peygamberin haberi, istidlali ilmi gerekli kılar," sözünün mânâsı, böyle bir haberin, bu çeşit bir il­mi gerekli kılması, onun Allah'tan alınarak tebliğ edilen bir peygamber haberi olmayıp bizatihi kendisinden kaynaklanan bir haber ol­ması sebebiyledir. Hiç şüphesiz, bu durumda şöyle bir istidlale gidil­mektedir: Bu, peygamberliği ve tebliğinde yalandan masum olduğu mucize ile sabit olan zâtın haberidir. Bu şekilde olan bir şey doğru­dur.

 

Fakat böyle bir haberin, peygamberliği ve masumluğu sabit olan bir zâtın, Allah'tan yaptığı bir tebliğ olduğunu düşündüğümüz­de hiç şüphesiz o, kesin ve zarurî ilmi ifade eder. Nasıl böyle olmasın ki, bu durumdaki bir haber, kesin ilmi ifade eder. Yukarıda geçen Önermenin neticesinde de: "Bu şekilde gelen her haber doğrudur," ifadesiyle açıkça bunu belirtmiştir.

 

Şerhu'l-Akâid üzerine yapılmış Hayalî (862/1457) haşiyesine bakarsan, söylediklerimizin doğruluğunu görürsün.

Biz, "Sünnet hüccettir" derken, onun bir peygamberden sâdır olduğunu nazar-ı dikkate almadan "Hz. Peygamberin sözleri, fiilleri ve takrirleri bizatihi hüccettir," demek istemiyoruz. Bilakis, bunları söylerken onların, peygamberliği ve masumiyeti sabit olan bir zâttan meydana gelmiş şeyler olduğunu kasdediyoruz. Sünneti tarifimiz, bunu göstermektedir. Biz, sünneti tarif ederken şöyle demiştik: "Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v)'den sâdır olan şeylerdir." Tarifte özellikle peygamberlik vasfını kullandık.

 

Molla Ahmed (Hayalî), Sa'duddîn Taftazânfnin (793/1390) yukarıda geçen: "Peygamberin haberlerinin istidlali ilim ifade etme­leri, bazı delillere ve gözönünde bulundurulması gereken sebeplere dayanır," sözüne itiraz etmiş ve bazıları da: "Bu, gizli kıyas ve kı­yasla birlikte zikredilen hükümlere benzemektedir," demektedirler. "Bunlar tutarlı değildir," demiştir.[39]

 

Nesefî (537/1142), yukarıda naklettiğimiz sözlerden sonra: "Bu şekilde sabit olan bir ilim, kesinlik ve doğrulukta zarurî ilimle aynı derecede olmaktadır," demektedir.

Dikkat edersen, müellif önce "Bu haberler, istidlali ilim ifade eder," dedikten sonra, aralarındaki benzerlik sebebiyle onu zarurî il­me yaklaştırmış ve onun yerine koymuştur.

 

Ahmed Hayalî (862/1457), haşiyesinde, müellifin bu ifadeleri için şöyle demiştir: "Müellifin sözünden ve muradından ilk anlaşı­lan, onun bu haberleri, kesinlik ve doğruluk yönüyle zarurî ilimlere yakın bulmasıdır." Bu ifadeler sanki şu mânâya   geliyor: "Kesinlik ifade eden, vahye ue ilâhî desteğe dayanan nakli deliller, hata tehli­kesinden uzak, en doğru, en mükemmel bilgiyi verirler. Sırf akla da­yanan ilimlerse böyle değildir. Çünkü akla, hata, unutkanlık v.s. arız olur ve akıl, her zaman karışık ve bulanık hâllerden uzak kalamaz.

 

Sünnetin Delil Oluşu Zarûret-i Diniyyedendir, İnkâr Edilemez

Biz, sünnetin hüccet oluşu, dinî bir zarurettir veya (misal ola­rak söyleyelim) Öğle namazının farziyeti ve dört rek'attan oluşması zarûret-i diniyyedendir dediğimizde, bütün bunların bir delili, bir kaynağı vardır.

 

Bu gibi meselelerde "zarüriyet-i diniyye" derken, anlatılmak is­tenen şudur: Bunlar, ümmetin havassı, avamı, âlimi, câhili, yani her ferdi tarafından bilinen şeylerdir; hiç kimse bunlarda şüpheye düş­mez ve inkâra gitmez ki, gelip bizden delil ve kaynağını istesin. Bu gibi meselelerde herhangi bir münkire delil, şüpheye düşene açıkla­ma yapma ihtiyacımız olmadığı için bunlar, zarurî, kesin hükümler durumunda olmaktadır. Bunun için bu tür meseleleri inkâr edenin veya onlarda şüpheye düşenin dinden çıktığına hükmettik.

 

Çünkü imanın herkesçe kabul edilen tarifi şudur: "İman, Uz. Peygamber'in (s.a.v) Allah Teâladan alıp tebliğ ettiği kesin olarak bilinen bütün şeylerde kalb ile topluca tasdik etmektir."

Nitekim Taftazânî, Şerhu'l-Akâid'de, bu tanımı vermiş.[40] Molla Ahmed Hayalî de bu söze, şu açıklamayı getirmiştir: "Kesin olarak bilinen bütün şeylerde anlatılmak istenen, dinden olduğu ma'lûm ve meşhur olan şeylerdir. Öyle ki, bu şeyleri herkes, hatta de­lil ve incelemeden anlamayan kimseler bile bilir. Cenâb-ı Hakk'ın birliğini, namazın farz ve şarabın haram oluşunu bilmek gibi. İçti­hada dayanan meseleler böyle değildir, içtihadı inkâr edene kâfir ol­du denmez.'[41]

Zarûret-i diniyyenin mânâsı anlaşılınca, ulemânın: "Sünnetin delil oluşu dinî bir zarurettir," sözüyle, "Hz. Peygamber (a.s)'in ha­berleri, istidlali ilmi ifade eder," sözü arasında bir çelişki olmadığı anlaşılır.

 

Yine ulemânın, bazı meseleler için önce, "Bu zarûret-i diniyye­dendir," deyip de bizim bu meselede yaptığımız gibi sonra, onun de­lillerini açıklamaya çalışması arasında da bir çelişki yoktur.

Meselâ, Hz. Peygamber'in (s.a.v) sünnetini kabul etmenin ve namaz kılıp, zekât vermenin zarûret-i diniyyeden olduğunu söyledik­ten sonra, öncekine delil olarak: "Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin."[42]  âyetini, diğerlerine delil olarak da: "Namazı güzelce kılınız ve zekât veriniz,"[43] âyetini delil getirmek gibi.

Eğer sen: "Hz. Peygamber (s.a.v)'in haberini, onun zarurî veya istidlali olduğuna bakmaksızın ele aldığımızda, ilim ifade etmesi ka­bul edilmemiştir. Çünkü Kâdî Ebû Bekir Bâkıllânî (403/1013) ve ona tâbi olanlar, tebliğde sehven yalan vuku bulabileceğini caiz gör­müşlerdir.

 

Halbuki bir haberde, doğruluğunu ifade eden ilimle birlikte, sehven de olsa, yalan bulunabileceğini düşünmek doğru değildir. Bu durumda Kâdî'nin, tebliğle ilgili peygamber haberinin hüccet olma­dığı sonucuna varması gerekiyor. O zaman, bu haberlerin zarûret-i diniyyeden olması şöyle dursun, hüccet olmaları konusunda, icmâ dâhi oluşmamıştır," dersen, cevap olarak ve bu yanlış değerlendir­melerini düzeltmek için deriz ki:

Kâdî'nin bu fikre sahip olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü o, sehven yalanın caiz olması durumunda, hata vâki olduğun­da hemen uyarılmayı ve Allah tarafından tasvip görülmemesini şart koşmuştur, Yalana karşı bir uyarı bulunmadığı zaman, haberin doğ­ruluğuna karar veririz. Buradan anlaşılıyor ki Kâdî, Hz. Peygam­ber'in haberinin hüccet olması konusunda cumhurun görüşüne katıl­maktadır.

 

Bir de şu var, gerçekten Kâdî, kendi kanaatince mucizenin Peygamber'in sehven yalana düşmesine mâni olmayacağı görüşün­den hareketle, aklen bunu caiz görmüşse de naklen cevaz vermemiş­tir. Çünkü Hz. Peygamber'in buna düşmediği konusunda icmâ var­dır. Bu durumda, o da sehven de olsa, Hz. Peygamber (s.a.v)'den ya­lan çıkmadığı konusunda kesin kanaat sahibidir.

Zikrettiğimiz şeylerden anlaşıdı ki, Hz. Peygamber'in (a.s) fiil­lerinin delil oluşuyla ilgili benzeri müşkillerin giderilmesi, ihtilâf noktalarına göre farklı olmaktadır.

 

Hz. Peygamber (s.a.v)'in fiillerinde hatayı aklen caiz görenler, hemen uyarılmayı ve öyle bir durumda sükût edilmeyeceğini şart koşmuşlardır. Herhangi bir uyarı bulunmayınca, kesin olarak anla­rız ki, fiilde bir isyan ve hata yoktur ve o, kendisinden vazgeçilme­mesi gereken kesin bir delildir. Hem bunu caiz gören kimse, hatanın fiilen vuku bulmadığını söylediği halde aklen, olabilir, demektedir. Hatanın vâki olduğu söylense bile, bu çok az olmuştur, denir. Çoğun­lukta ise bu tür şeyler vuku bulmamıştır. Akla göre çoğunluğa tâbi olmak, pek nadir olan şeylere uymaktan daha önde ve Önce gelir.

Bu son cevabımıza karşı şöyle denebilir: O zaman fiil, az da ol­sa, hata ihtimali taşıdığı için amelde bir sakınca olmadığına, kat'î olarak değil, zannî olarak delâlet eder.

Buna da şöyle cevap verebiliriz: Fiilî delilin kat'î olması, aynı şekilde, hükme ait delâletinin de kat'î olmasını gerektirmez. Görmez misin, Kur'ân'm delil oluşu kesin iken bazen herhangi bir âyetin bir hükme delâleti, çeşitli ihtimallerden dolayı zannîdir.

Demek ki, bir şeyin kesin hüccet ve delil olması, onun, istenen şeye delâletinin zannî olmasını ortadan kaldırmaz. Allah, en iyisini bilir.

 

2. BÖLÜM

SÜNNETİN DELİL OLUŞUNUN DELİLLERİ

 

Daha önceki anlattıklarımızdan anlaşıldı ki; sünnetin delil olu­şu, dinî bir zarurettir. Aslında bu kadar açıklama, bize ve kalbinde zerre kadar imanı olan kimseye yeterlidir; delillerini söylemeye hacet yoktur.

 

Ancak zamanımızda iyice çığırından çıkmış fikrî hürriyet ve gerçeği araştırma perdesi arkasına gizlenerek İslâm'ı içten yıkmak ve aklı zayıf müslümanları oyalamak isteyen zındıkların düşmanlık­larını ve dinsizlerin patırtılarım kesmemiz için bu delilleri açıklama­mız, yerinde bir tutum olacaktır. Bütün kuvvet ve kudret Allah'a ait­tir, deyip söze başlıyoruz:

Sünnetin dinde hüccet olduğunu gösteren deliller yedi tanedir:

1. İsmet.

2. Allah Teâlâ'nın, Sahâbe-i Kirâm'm, Hz. Peygamber'in haya­tında sünnete sımsıkı yapışmalarını tasdik etmesi.

2. Kur'ân-ı Kerîm.

4. Sünnet-i Şerîf.

5. Sadece Kur'ân'la amelin mümkün olmayışı.

6. Sünnetin vahiy ve vahiy derecesinde iki kısımda oluşu.

7. İcmâ.

 

Birisi çıkıp: "Sen, sünneti onun hüccet oluşuna nasıl delil gös­terebilirsin; bu, aynı noktaya dönmek gibi bir şey değil midir?" diye­bilir, biz de deriz ki: Bir kimse, aşağıdaki gelecek ismet delilinin açıklamasını biraz düşünecek olsa bu itirazın cevabını anlar.

Çünkü biz, Hz. Peygamber (s.a.v)'in yalandan masum olduğu tebliğle ilgili haberini, O'nun, emir, nehiy, fiil ve tasviplerinin hüccet olduğuna delil gösteriyoruz. Bunun açıklaması ileride geniş olarak gelecektir.

 

Diğer bir ifadeyle biz, hasmın da hüccet olduğunu inkâr edeme­diği bir çeşit sünneti, o derece olmayan ve hasmın bazen eleştiri imkânı bulabildiği diğer bir çeşit sünnetin hüccet olduğuna delil gös­teriyoruz. Hasmın ilk kısmı inkâr edemeyişi, Peygamber (s.a.v)'in risâletini kabul eden herkese göre O'nun, bu haberlerinde hata ve ya­landan masum oluşunun apaçık bilinmesindendir. Bu durumda, inkâra gidenin, bunu tamamen azgınlık ve kibirden dolayı yaptığı or­taya çıkacaktır.

 

Nitekim biz, sünnetin hüccet olduğuna, Kur'ân'ı da delil gösteri­yoruz. Malumdur ki, delil gösterdiğimiz âyet veya bir parçasının Kur'ân'dan olduğu ancak Hz. Peygamber (s.a.v)'in haberiyle sabit ol­maktadır.

 

Aynı şekilde, hüccet olduğu haberle sabit olan Hz. Peygamber (a.s)'in emrini, O'nun fiillerinin ve tasviplerinin hüccet olduğuna delil gösteriyoruz.

Kısaca, delil olarak gösterdiğimiz kısmın hüccet oluşu, hüccet oluşuna delil gösterdiğimiz kısımla sabit olmamıştır. Burada aynı ye­re dönüş yoktur. Şimdi delilleri açıklamaya başlıyoruz.

 

Birinci Delil: İsmet

Bil ki Rasûlullah (s.a.v), mucizenin delâleti ve ümmetin icmâı ile tebliği zedeleyecek şeyleri kasden yapmaktan masumdur ve yine sahih görüşe göre bu konuda hata ve yanılmaya düşmekten de ko­runmuştur. Hem O'nun bu alanda hataya düşmesini kabul edenler, böyle bir durumda Allah Teâlâ tarafından hemen uyarılması ve tas­vip edilmemesinin şart olduğunda icmâ etmişlerdir.

Bu, şunu gerektirir: Gerçekten, tebliğle ilgili her haber, -Allah Teâlâ'nm tasvibinden sonra- icmâ ile doğrudur. Allah'ın katındakine uygundur. Bu durumda, ona yapışmak vâcibdir.

 

İşte bu şekilde, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Kur'ân hakkındaki: "Bu Allah'ın kelâmıdır," sözünün delil oluşu sabit olur. Yine hadîs-i kudsîdeki: "Rabbu'l-izzet şöyle buyurdu..." şeklindeki sözleriyle, Ebû Davud ve Tirmizî'nin, Mikdam b. Ma'dikerib'den (r.h) rivayet et­tikleri hadîs-i şerifte geçen: "Dikkat edin! Bana, Kitab (Kur'ân) ve beraberinde benzeri (değerde sünnet) verildi. Ensesi kalın, karnı tok bir adamın, koltuğuna yaslanarak: 'Size bu Kur'ân'la amel vâcibdir. Onda helâl bulduğunuzu helâl, haram bulduğunuzu haram sayın, başka şeye bakmayın,' demesi yakındır. Gerçek şu ki, Peygamber'in haram kıldığı, Allah'ın haram kıldığı gibidir, "[44] sözünün delil oluşu, bu şekilde sabit olmuştur.

 

Yine Huzeyfe'nin (r.h) rivayet ettiği hadiste geçen: "Bu, âlemlerin Rabbinin elçisi Cibril'dir. Kalbime şunları ilham etti: Hiç­bir nefis, ulaşması gecikse de rızkı tamamen eline geçmeden ölmez. Öyleyse Allah'tan korkun ve rızkınızı güzel yollardan arayın. Sakın, rızkınızın gecikmesi, sizi, onu Allah'a isyan ederek almaya sevketme-sin. Hiç şüphesiz, Allah katındaki şeylere ancak ona itaat edilerek ulaşılır,"[45] sözünün delil oluşu da onun masumiyeti ile sabit olur.

Bütün bu haberler, yalandan korunmuştur. Bu da gösterir ki, vahiy iki kısımdır:

Biricisi, Kitâb-ı Kerîm'dir ki o, tilâvetiyle ibâdet yapılan mu'ciz bir kelâmdır.

 

İkincisi de hadîs-i kudsî ve hadîs-i nebevidir ki, mânâsı vahye, ifadesi Hz. Peygamber (s.a.v)'e dayanır.

Bütün bunlar, Allah katından olunca, hepsi kıyamete kadar hal­kın önünde duran deliller olmaktadır.

Yine Hz. Peygamber (s.a.v)'in tebliğde yalandan korunmuş ol­masıyla, fem-i saadetlerinden çıkan:

"Ameller niyetlere göre değerlendirilir."[46]

"iddia sahibine delil, inkâr edene de yemin gerekir."[47]

"İslâm beş temel üzerine kurulmuştur,”[48] gibi ahkâma delâlet eden sözlerinin de yalandan korunmuş haberler ve deliller olduğu or­taya çıkmaktadır.

 

Yine bu sıfatı sebebiyle: "Ey insanlar! Ben, size ancak Allah'ın emrettiğini emrediyor ve O'nun size yasakladıklarından nehyediyo-rum," sözüyle az yukarıda, el-Mikdam rivayetinde geçen: "Allah Rasûlü'nün haram kıldığı, Allah'ın haram kıldığı gibidir,"[49] sözünün delil oluşu, sabit olmaktadır.

Bu ve benzeri haberler, yalandan korunmuştur/Bu da bize gös­terir ki, Allah Rasülû (s.a.v) ancak Allah'ın emrettiğini emreder ve O'nun yasakladıklarını nehyeder. Bu durum, bütün emir ve nehiyle-rinin delil olmasını gerekli kılmaktadır.

 

Yine bu delil sebebiyle Hz. Peygamber'in (s.a.v): "Benden gördü­ğünüz şekilde namaz kılınız, "[50] sözünün hüccet olduğu, sabit olmak­tadır. Bu söz hüccet olunca namazı açıklayan bütün fiillerinin de hüccet oluşu sabit olacaktır.

 

Aynı şekilde: "Hac ibâdetlerinizi benden öğreniniz,"[51]  sözünün hüccet olmasıyla da hacla ilgili fiillerin delil oluşu ortaya çıkmakta­dır.

Yine aynı delille, Ebû Davud'un (275/888) Irbaz b. Sâriye'den (r.h) rivayet ettiği hadisde geçen: "Size, Allah'tan korkmanızı, başı-nızdaki idareci bir Habeşli köle de olsa, dinleyip itaat etmenizi tavsi­ye ederim. Sizden uzun müddet yaşayanlar, pek çok ihtilâf görecek­tir. O durumda size, benim sünnetim ve hidâyet üzere yürüyen râşid halifelerin gidişatı gerekir. Onlara sımsıkı tutunun, azı dişlerinizle (canla-başla) sarılın. Sonradan uydurulan ve dine sokulan işlerden sakının. Şüphesiz (dince makbul olmayan) yeni şeyler bid'attır. Her bid'at, bir dalâlet; her dalâletin sonu ateştir,"[52] Peygamber sözleri­nin de delil olduğu ortaya çıkar.

Bu hadiste geçen sünnete sarılma emrinin hüccet oluşu sabit olunca Hz, Peygamber (s.a.v)'in söz, fiil yahut tasviplerinden oluşan bütün sünnetlerin birer delil olduğu da ortaya çıkmaktadır.

 

Yine Hz. Peygamber (s.a.v)'in tebliğle ilgili haberlerinde, yalan­dan masum olması sebebiyle ve bunun kesin delaletiyle, Hâkim en-Neysâbûrî'nin (405/1014), İbn Abbas (r.h)'dan rivayet ettiği şu hadişin de delil oluşu ortaya çıkmaktadır. Rivayet şudur: Rasûlullah (s.a.v), veda haccında, bize bir hutbe verdi ve bu hutbesinde buyurdu ki: "Şüphesiz şeytan, bu beldenizde Allah'tan başkasına ibâdet edil­mesinden ümidini kesmiştir. Fakat o, bunun dışında, basit gördüğü­nüz amellerinizle kendisine itaat edilmesine de razı olur. Bu hâle düşmekten sakınınız. Şüphesiz ben, size kendilerine sarıldığınızda hiç sapıtmayacağınız iki şey bıraktım: Bunlar, Allah'ın Kitabı ve PeyganıberVnin sünnetidir."[53]

 

Bu hadiste olduğu gibi Buharı (256/870), Müslim (261/874), Ebû Dâvud (275/888) ve İbn Mâce'nin (273/886) rivayet ettikleri: "Bizim işimizde (dinimizde), dinin kabul etmediği bir şeyi icad eden kişi ve işi reddedilir,"[54]  hadisi de bir delil olmaktadır.

 

Gerçekten şu iki haber, -yalandan masum iki haber olmaları se­bebiyle- Hz. Peygamber (s.a.v)'in kavlî, fiilî ve takriri bütün sünnet çeşitlerinin delil olduğunu, bunlara sarılmanın sapıklık olmadığını, asıl sapıklığın, onları terk edip aksine amel etmekte olduğunu gös­termektedir. Inşâallah, sana sünnetin bu konuda delil oluşunu göste­rirken pek çok hadisler zikredeceğiz, onları iyi düşün ve anla. Sakın şeytan, aklını karıştırıp seninle oynamasın.

 

Bütün bunlardan anladın ki, Hz. Peygamber (s.a.v)'in tebliğle il­gili haberlerinde masum oluşu, yukarıda geçtiği gibi bütün sünnet çeşitlerinin delil olduğunu isbat etmede, tek başına bize yetmektedir. Fakat bununla birlikte biz, diğer ismet çeşitlerini de açıklamak ve onun delâlet yönünü kuvvetlendirmek istedik. Bunun için diyoruz ki: Hz. Peygamber (s.a.v)'in, ümmetin üzerinde icmâ ettiği gibi tebliği zedeleyecek şeylerden korunmuş olması, sadece tebliğle ilgili haber­lerinde yalandan korunmuş olmasına ait değildir. Hiç şüphesiz hü­kümlerin tebliği, sözlü haberle olduğu gibi fiil ve tasvip, emir ve ne-hiyle de olmaktadır. Bütün bunlar, tebliğin bir çeşididir.

Şu halde, Hz. Peygamber (s.a.v)'in tebliğe ait haberlerin dışında, tebliği zedeleyecek şeylerden korunmuş olması, onun bütün fiil, tas­vip, emir ve nehiylerinin de bizzat delil olmasını gerekli kılmakta, bunun için başka bir habere ihtiyaç duyulmamaktadır. Yine bilmek­tesin ki Rasûlullah (s.a.v), günah işlemekten korunmuştur. Bu konu­da değişik görüşte olan ve bunun bazı çeşitlerini kabul edenler de bir hata anında, hemen uyarılmasını ve tasvip edilmemesini gerekli gör­müşlerdir.

 

Buna göre Hz. Peygamber (s.a.v), aslında kendisiyle tebliği kas-detmediği, herhangi bir yemeği yemek veya bir tür şeyi içmek gibi bir fiil yaptığında yahut herhangi bir fiile sükût buyurduğunda veya kendisinden -dünyevî konulardaki konuşmaları gibi- herhangi bir söz çıktığında, Allah Teâlâ tarafından uyarılmıyor ve bu haliyle tasvip görüyorsa o zaman, kendisinden meydana gelen bu şeylerin günah ve hata olmadığına kesin olarak hükmederiz. Bu durumda o şeyler, en azından, alınmasında sakınca bulunmayan bir delil olurlar.

 

Biz, Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendisiyle tebliğ kasdetmediği fiil­lerinin -meselâ, tabiî fiilleri gibi- delil oluşundan bahsettiğimizde, bununla maksadımız, onların vücûb veya mendûba delâlet ettiği de­ğildir ki bazıları, bu konuda bizimle çekişmeye girsin. Bundan kasdı-mız, onların, bu fiillerde bir sakınca bulunmadığına veya mübâh ol­duklarına delil olduklarını göstermektedir.

 

Aynı şekilde, Hz. Peygamber (s.a.v)'in dünya meseleleriyle ilgili emir ve nehiylerinin delil oluşlarından maksat da onların, vücûb, mendûb, haram veya mekruha delâlet etmesi değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s:a.v), bunlarla -bir âlimin câhili, bir dostun dostu irşadı gibi- sadece irşadı kasdetmiştir.

Demek ki, bu fiillerin delâletindeki hüccet olma, bir fiilin yapıl­masını veya yapılmamasını, kesin veya başka bir şekilde istemeyi ifade eden kullandığımız lügat mânâsında değildir. Bununla anlatıl­mak istenen, bu tür fiillerin, bir başkası tarafından işlenmesinin mübâh olduğunu göstermektir. Yine bildiğin gibi Hz. Peygamber (s.a.v)'in içtihadla ibâdet etmesiyle ve bunda bazen yanılabileceği ko­nusunda ihtilâf vardır. Caiz görenlere göre de hatasına göz yumul­mayacağı, aksine, derhal uyanlıp hatasının açıklanacağı bilinmekte­dir. Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından içtihadı bir hüküm ortaya kon­duğunda, Allah Teâlâ onu tasvip ve takrir ettiğinde hiç şüphesiz o, icmâ ile delil olur.

 

İkinci Delil: Rasûlullah'ın (s.a.v) Zamanında Ashâb-ı Kirâm'ın Sünnete Sarılmasını Allah Teâlâ'nm Tasvip ve Takdir Etmesidir

Bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v), ümmetini, sünnetine sarıl­maya teşvik ediyor ve ona muhalefetten de sakındırıyordu. Allah kendilerinden razı olsun, gerçekten Sahâbe-i Kiram da O'nun bu konudaki emrine yapışıyor, ona uyuyor, bütün söz, fiil ve tasviplerinde kendisine tâbi oluyor ve O'ndan sâdır olan her şeyi, kendilerine ittibâyı gerekli kılan bir delil olarak görüyorlardı.

 

Ancak bu hüküm, Hz. Peygamber (s.a.v)'in dünyevî konularla il­gili bir içtihadı olunca o zaman, bunun nasıl ve niçin olduğu konu­sunda kendisine danışıyorlardı.

Aynı şekilde, kendisinden dinî konularda bir içtihad vâki olunca -bir an onun olduğunu düşünelim- içtihad esnasında yahut hüküm bizzat tarafından açıklanınca veya o konuda Allah Teâlâ'nm takrir ve tasvibi gerçekleşmeden önce Ashâb-ı Kiram, hükmün işaret ettiği noktalarda kendisiyle konuşup tartışabiliyorlardı.

Yine indirilen bir hüküm, kendilerince anlaşılmaz bir durumda olunca, gerçek olduğuna inanmadıkları için değil, ancak hikmetini anlamak için onu, Hz. Peygamber (s.a.v)'e sorup hakikatim anlama­ya çalışıyorlardı.

 

Yine bazı vakitler, Hz. Peygamber (s.a.v)'in birtakım fiillerinde, -bu fiillerin, özellikle Efendimize has kılınmış olabileceğini düşün­düklerinden- kendisine tâbi olmuyorlardı. Yahut Rasûlullah (s.a.v)'ın, kendilerine emrettiği bir fiili, Efendimiz (s.a.v) yapmadığı zaman: "Bu emir, o işin mübâh ve ruhsat olduğunu bildirmek için­dir. Efendimiz (s.a.v), onu yapmadığı için emredilenin dışmdakini yapmak daha faziletlidir," diye düşündüklerinden o fiili yapmıyor­lardı. Yoksa bu çeşit davranışlar, Rasûlullah'a (a.s) uymanın vâcib olmadığını ve O'na muhalefetin de yasaklanmamış olduğunu kabul ettiklerinden kaynaklanmıyordu. Çünkü onların diğer davranışları, bunun aksini göstermektedir. Yine malumdur ki Sahâbe-i Kiram, Ki-tab'dan hüküm çıkarmaya ve içtihad yapmaya bizden daha muktedir idiler.

Bununla birlikte onlar, başlarına gelen bir hadisede, çözümü için sadece Kur'ânla yetinmiyorlar di. Bilakis, başlarına gelen her hadisede, sorma imkânı buldukları müddetçe Rasûlullah (s.a.v^a da­nışıyorlardı.

 

Eğer onlardan birisi, Efendimiz (s.a.v)'den uzakta bulunduğun­da başına bir hadise gelirse, onun halli için önce Kitab'da cevabını araştırır, O'nda bir cevap bulamazsa sünnette araştırır, orada da bir cevap bulamazsa kendi görüşüyle içtihad ederdi. Rasûlullah (s.a.v)'a döndüğü zaman da durumu O'na arz eder; eğer içtihadında isabetli ise Efendimiz (s.a.v) onu tasvip eder, hatalı ise hatasını gösterir, boyladığında Allah Rasûlü (s.a.v) de üç defa: "Evet, iki için de böyledir," buyurdu.[55]

İbn Abdilberr (463/1071), Muaz b. Cebel'den (r.h) şu nakli yapmaktadır. O, demiştir ki: Rasûlullah (s.a.v), beni Yemen'e vali olarak gönderdiği zaman bana: "Önüne bir dâva getirildiği zaman nasıl hüküm verirsin?" buyurdu.

 

Ben:

"Allah'ın Kitabı'yla hükme bağlarım," dedim. Efendimiz (a.s): "Allah'ın Kitabı'nda bir çözüm bulamazsan, ne yaparsın?" diye sordu. Ben:

"Allah Rasûlü'nün sünnetiyle hüküm veririm," dedim. Efendi­miz (s.a.v):

"Allah Rasûlü'nün sünnetinde de bir çözüm yoksa, ne yapar­sın?" buyurdu. Ben de:

"Kendi görüşümle içtihad ederim; meseleyi yüzüstü bırakmam," dedim. Bu cevap üzerine Rasûlullah (s.a.v) göğsüme vurarak:

"Rasûlü'nün elçisini, onun razı olduğu şeyde muvaffak kılan Al­lah'a hamd olsun..." diye hamd etti.[56]

 

İbn Abdilberr, Ebû Hureyre'den (r.h) rivayet ediyor: O, de­miştir ki: "Rasûlullah (s.a.v), bir gün, Ubeyy 6. Ka'b'ın (r.h) yanına vardı. O, namaz kılıyordu. Efendimiz (a.s): Ya Ubeyy! diye seslendi. Ubeyy, namaza devam etti. Allah Rasûlü'ne icabet etmedi. Namazı hafif tutup Allah Rasûlü'ne döndü. Allah Rasûlü, kendisine:

'Ya Ubeyy! Seni çağırdığımda bana icabet etmene engel olan neydi?' diye sordu. Ubeyy:

'Namaz kılıyordum, ya Rasûlallah,'dedi. Efendimiz (a.s): ' Sen, âyet-i kerîme'de: 'Size hayat veren şeye çağırdığı zaman Al­lah'a ve Rasûlü'ne icabet edin,' buyurduğunu bilmiyor musun? diye sorunca, Ubeyy:

'Evet, ya Rasûlallah! Biliyorum, inşâallah bir daha böyle yap­mayacağım, dedi."[57]

 

Buhârî, Ebû Vâil Şakik b. Selme'nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Sıffln savaşının yapıldığı ve iki hakemin hüküm verdiği günde Sehl b. Hanifin: 'Ey insanlar, dininize karşı kendi görüşünü­zü kusurlu görün. Ben, Ebû Cendel'in, anlaşma gereği düşmana tes­lim edildiği Hudeybiye gününü hatırlıyorum. O an, Rasûlullah (s.a.v)'ın emrini geri çevirmeye gücüm yetseydi, mutlaka yapardım. Bizi rezil duruma düşüren bu durum karşısında kılıçlarımızı omuz­larımıza koymamız, bize, bildiğimiz daha sonraki işleri kolaylaştır­dı. Fakat bugünkü iş, böyle değil,'dediğini işittim.'[58]

 

Ebû Ya'la el-Mevsîlî, Müsned ve Beyhakî, el-Medhal adlı eserinde, Hz. Ömer'in (r.h) şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Ey insanlar, dininizin hükümleri karşısında kendi görüşlerinizi kusurlu görün- Ben, Ebû Cendel'in, düşmana geri verildiği Hudeybiye gü­nündeki hâlimi hatırlıyorum. Ben, kendi içtihadımla, Rasûlullah (s.a.v)'ın emrini değiştirmeye çalışıyordum. Vallahi ben, haktan yüz çevirmiş değildim. Durum, şöyle cereyan etmişti: Rasûlullah (a.s) ile Mekke müşrikleri arasında anlaşma metni yazılıyordu. Efendimiz (s.a.v): 'Bismillahirrahmanirrahim yazın,' buyurdu. Müşrikler: 'Söy­lediklerini kabul ettiğimizi mi zannediyorsun? Söylediğin gibi değil, fakat Bismikellahumme yaz,* dediler. Rasûlullah (s.a.v), razı oldu; bense dediklerine yanaşmadım. Ben itiraz edip dururken Rasûlullah (s.a.v), bana: 'Ben razı olmuşken, sen razı olmuyor musun?' dedi. O zaman razı oldum."

 

İmam Ahmed (241/855) ve Buhârî (256/870), Hudeybiye hadi­sesini anlatırken şunları rivayet etmişlerdir: Hz. Ömer (r.h), demiş­tir ki: (Hudeybiye anlaşmasıyla Kabe'yi tavaf etmeden geri dönmeye karar verince) Rasûlullah'a (a.s) geldim ve:

"Sen, Allah'ın gerçek peygamberi değil misin?" dedim. "Evet, peygamberiyim," dedi. Ben:

"Bizler hak üzere, düşmanlarımız da bâtıl üzere değil mi?" de­dim.

"Evet öyledir," dedi. Ben:

"Öyleyse niçin dinimiz konusunda basit tavizler veriyoruz?" de­dim. Hz. Peygamber (s.a.v):

"Ben, Allah Rasûlü'yüm; O'na isyan edecek değilim. O, benim yardımcımdır," buyurdu. Ben:

"Sen, bize Kabe'ye gidip tavaf edeceğimizi söylemedin mi?" de­dim.

"Evet, bunu sana söyledim; sana, gelecek yıl muhakkak oraya gideceksin demedim mi?" dedi.

"Hayır," dedim.

"Sen, muhakkak oraya gidecek ve tavaf edeceksin," dedi. Dura­madım, Ebü Bekir'in yanına gittim. Ona:

"Ya Ebâ Bekir, bu zât, Allah'ın gerçek peygamberi değil mi­dir?" dedim.

"Evet, Allah'ın hak peygamberidir/' dedi.

"Biz, hakk üzere, düşmanlarımız da bâtıl üzere değil midir?" de­dim. Ebû Bekir:

"Ey adam! O, Allah'ın Rasûlü'dür.,Rabbine isyan etmez. Allah, O'nun yardımcısıdır. Sen, O'nun sözüne ve gidişine yapış. Vallahi O, hak üzeredir," dedi.

"Peki O, bize Kabe'ye gideceğimizi ve onu tavaf edeceğimizi söy­lemedi mi?" dedim.

"Evet, söyledi; sana gelecek yıl oraya gideceğini bildirmedi mi?" dedi.

"Hayır," dedim.

"Sen mutlaka oraya gidecek ve Kabe'yi tavaf edeceksin," dedi.

Hz. Ömer (r.a), anlatmaya devam ediyor: "Bu iş için çok uğraş­tım. Sonra Kitab'ın hükmü geldi. Fetih Sûresi nazil oldu. Allah Rasûlü, ilâhî haber ve hükümleri okuyup bitirince, ashabına:

'Kalkın, kurbanlıklarınızı kesin, sonra da traş olun,' buyurdu. Vallahi onlardan hiçbiri (üzüntüsünden) ayağa kalkmadı. Rasûlullah (s.a.v), aynı emri üç defa tekrarladı. Hiçbiri ayağa kalk­mayınca, hanımı Ümmü Seleme'nin çadırına girdi ve ona insanlar­dan gördüğü davranışı anlattı. Ümmü Seleme (r.h):

"Ya Nebiyellah! Sen bunu istiyor musun? Öyleyse çık, hiç kim­seyle bir şey konuşmadan kurbanlık deveni boğazla ve bir berber ça­ğır, başını traş etsin,' dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), dı­şarı çıktı; hiç kimseyle bir şey konuşmadan kuranlık devesini boğazladı. Sonra bir berber çağırdı; berber, başını traş etti. Ashâb bunu görünce kalktılar, kurbanlık ^evelerini boğazladılar ve birbirlerini0 traş etmeye başladılar. Öyle bir hâldeydiler ki, üzüntüden, neredeyse birbirlerini öldüreceklerdi."[59]

 

İbn Hacer el-Askalânî (852/1448), Fethu'l-Bâri adlı eserinde, yukarıdaki hadisin şerhinde: "Ashâb-ı Kiram, Rasûlullah'ın (s.a.v) kendilerine, müşriklerle savaşmaya izin vereceğini ve onlara gal$ aelerek umrelerini tamamlayacaklarını ümid ederek, verilen emre derhal uymaktan geri kaldılar," demiştir.

İmam Buhârî, Ebû Hureyre'den (r.a) rivayet ediyor. O, de­miştir ki: Hz. Peygamber (s.a.v), ashabına:

"Hiç ara vermeksizinpeşpeşe oruç tutmayın," buyurdu. Onlar: "Siz bunu yapıyorsunuz," dediklerinde Hz. Peygamber (s.a.v):

"Ben, sizin gibi değilim; Rabbim, bana yedirir ve içirir. Siz, bu­na dayanamazsınız," buyurdu. Fakat onlar, visal orucuna son ver­mediler. Hz. Peygamber (s.a.v), onlarla, iki gün ara vermeden oruç tuttu. Sonra yeni ayın hilâlini gördüler ve ara verdiler*. Bunun üzeri­ne Hz. Peygamber (s.a.v), onlara ta'zir yollu:

"Şayet hilâlgecikseydi, size bunu artıracaktım," buyurdu.[60]

İmam Mâlik (179/795), Muvatta adlı eserinde, Ata b. Yesar'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir adam, oruçluyken hanımını öptü ve bundan büyük haz aldı. Bunun üzerine, durumu sormak üzere ha­nımını Hz. Peygamber (s.a.v)'e gönderdi. Kadın, Ümmü Seleme'nin (r.h) yanına gitti ve hadiseyi anlattı. JJmmü Seleme (r.h), kendisine, Rasûlullah (a.s)'ın da oruçlu iken hanımlarını öptüğünü haber verdi. Kadın, bunu kocasına haber verince, kocası:

'Biz, Allah'ın Rasûlü gibi değiliz. Allah, dilediğini Peygamberi­ne helâl kılar,' dedi. Kadın, tekrar Ümmü Seleme'nin yanına gitfy. Hz. Peygamber (s.a.v)'iyanında buldu.'Efendimiz (a.s):

'Bu kadının derdi nedir? Ne istiyor?' diye sordu. Ümmü Seleme (r.h) de kendisine durumu haber verdi. O zaman Hz, Peygamber

(s.a.v):

'Ona, benim oruçlu iken hanımlarımı öptüğümü söylemedin mi?'dedi. Ümmü Seleme (r.h):

'Söyledim. O da gidip kocasına haber verince kocası, biz, Al­lah'ın Rasûlü gibi değiliz. Allah, Peygamberine dilediğini helâl kılar demiş,'deyince, Rasûlullah (s.a.v)gazablandı ve:

'Ben, sizin Allah'tan en çok korkanınızım ve O'nun çizdiği sınırı en iyi bileninizim,'[61]buyurdu."

İmam Buhârî ve Müslim, Hz. Ali'nin şöyle dediğini naklet-miştir: "Ben, kendisinden, çok mezi gelen bir adamdım. Bunu Rasûlullah (s.a.v)'a sormaya utandım ve Miktad b. el-Esved'den,

gidip Hz. Peygamber (s.a.v)'e sormasını istedim. O da gidip sordu. Efendimiz (s.a.v): 'Mezigelince abdestgerekir,' buyurdu."[62]

 

Tirmizî hariç, bir grup hadis imamı, İbn Ömer'den (r.a) şu ha*~ diseyi nakletmişlerdir: İbn Ömer, hayız halinde olan hanımını boşa­dı. Hz. Ömer, durumu Hz. Peygamber (s.a.v)'e anlattı. Allah'ın Rasûlü (s.a.v), buna çok kızdı ve hanımına dönmesini, sonra temizle­ninceye kadar yanında tutmasını, sonra tekrar hayız görüp boşamak isterse ona yanaşmadan boşamasını emretti ve Allah Teâlâ'mn em­rettiği iddetin bu şekilde olduğunu söyledi.[63]

 

İmam Ahmed, Buhârî ve Müslim'in, Ya'la b. Ümeyye'den rivayet ettiklerine göre O, şöyle demiştir: Ömer b. Hattab'a (r,a), "Kâfirlerin size kötülük etmesinden endişe ederseniz namazı kısalt­manızda size bir günah yoktur,"[64]  âyetini okudum ve: "Bugün in­sanlar, bundan emin değil midir?" dedim. Hz. Ömer (r.a): "Ben de senin gibi bu âyette hayrete düştüm ve Rasûlullah'a sordum. Efendi­miz (a.s): 'Bu, size Allah'ın bir ihsanıdır. Allah'ın ihsanını kabul edi­niz,[65] buyurdu."

Suyûtî (911/1505), demiştir ki: "Ulemâ, ashabın bu âyetten, düşman korkusu bulunmadığı zaman, namazı kısaltmanın kalktığı­nı anlamışlar; Hz. Peygamber (s.a.v), kendilerine her iki halde bu­nun bir ruhsat olduğunu bildirmiştir."[66]

 

Buhârî ve İbn Abdilberr, İbn Ömer'in (r.h) şöyle dediğim rivayet etmişlerdir: "Rasûlullah (s.a.v), Ahzab günü (Hendek Sava-şı'nda), 'Ben-i Kurayza'ya varmadan, kimse ikindi namazını kılma­sın,' buyurdu. Bazıları yolda iken ikindi namazına ulaştılar. Içlerinden bir kısmı: 'Ben-i Kurayza'ya varmadan namazı kılmayalım,' de­diler. Bazıları da: 'Hayır, kılalım. Rasûlullah bizden bunu istemedi,' diyerek ikindiyi kıldılar. Durum Hz. Peygamber'e (s.a.v) aktarılınca, hiçbirine kızmadı."[67]

 

Yine rivayet edilir ki, ashâbdan iki kişi, beraberce yolculuğa çık­tılar. Namaz vakti geldi. Yanlarında su yoktu. Teyemmüm abdesti alıp namazlarını kıldılar. Sonra, vakit çıkmadan su buldular. İçlerin­den birisi, su ile abdest alıp namazını iade etti, diğeri etmedi. Hadise Hz. Peygamber'e (s.a.v) intikal edince, ikisini de doğru buldu ve na­mazı iade etmeyene: "Sünnete uydun, kıldığın namaz sana yeterli­dir," dedi. Namazını iade edene de: "Sana da iki kat ecir vardır,"'bu­yurdu.[68]

 

İçlerinde, Hz. Ömer ve Hz. Muaz'ın (r.a) da bulunduğu sahabeden bir grup, yolculuk yapıyorlardı. Hz. Ömer ve Muaz'ın gusül abdesti almaları icab etti. Yanlarında su yoktu. Herbiri içtihadını ortaya koydu. Muaz (r.a), toprakla yapılacak temizliği su ile yapıla­na kıyas etti ve cünubluktan temizlenmek için bütün vücuduyla top­rakta yuvarlanıp sonra namaz kıldı. Hz. Ömer ise bunu yeterli bul­madı ve namazım tehir etti. Rasûlullah (s.a.v)'a döndüklerinde ken­dilerine işin doğrusunu açıklayarak Hz. Muaz'ın kıyasının yanlış ol­duğunu, çünkü onun, "Su bulamadığınız zaman temiz bir toprakla teyemmüm yapın, yüz ve ellerinize mesh edin,"[69]  âyetine ters düştü­ğünü söylemiş ve ona, teyemmümün yer ve şeklim gösterek: "Böyle yapman sana yeterlidir," buyurmuş Hz. Ömer'e de teyemmümün, küçük hadesi ortadan kaldırdığı gibi büyük (hayız ve cünubluk gibi) hadesi de ortadan kaldıracağını, hem âyet-i kerîme'de zikredilen ve teyemmümün yeterli olduğu, kadınlara dokunmakla kasdedilenin (Öpmek, ellemek gibi) cimâya sevkeden şeyler olmayıp, bizzat cimâ-nın kendisi olduğunu anlatmıştır.[70]

 

Bu ve bunlardan başka pek çok rivayet, bize az önce konu başın­da açıkladığımız delilin doğruluğunu göstermektedir.

 

Üçüncü Delil: Kitab-ı Kerîm Kur'ân-ı Hakîm'dir

Allah Teâlâ'mn Kitabı, sünnetin delil oluşunu kesin olarak ifade eden pek çok âyet-i kerîmeyle doludur.

 

Bu âyet-i kerîmeler, birkaç gruba ayrılmaktadır. Bazen bir âyet-i kerîme, birden fazla gruba ait olabilmektedir. Biz, burada beş gru­bu zikretmekle yetineceğiz.

 

Birinci Grup Âyetler:

Hz. Peygamber (s.a.v)'e iman etmenin vâcib olduğunu gösteren âyet-i kerîmelerdir.

Burada Hz. Peygamber'e imanla anlatılmak istenen, O'nun pey­gamberliğini ve Kur'ân'da zikri geçsin veya geçmesin, O'nun Allab katından getirdiği bütün şeyleri tasdik ve kabul etmektir. Yine Hz. Peygamber'e uymamanın ve hükmüne rıza göstermemenin imanla bağdaşamayacağını ifade eden âyet-i kerîmeler de bu gruba girer.

 

Şimdi ilgili âyet-i kerîmeleri ve ulemânın yaptığı bazı açıklama­ları sunuyoruz:

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah'a, Pey-gamberi'ne, indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği Kitab'a (tam manâsıyla) iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını ve kıyamet gününü inkâr ederse, tam manâsıyla sapıtmıştır."[71]

"Artık Allah'a, Rasûlü'ne ve indirdiğimiz nâra (Kur'ân'a) iman edin, Allah, yaptıklarınızdan tamamen haber dardır,'[72]

 

"Rasûlüm de ki: Ey insanlar! Gerçekten ben, sizin hepinize ge­len, Allah'ın peygamberiyim. O Allah ki, yer ve göklerin tasarrufu O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, diriltir ve öldürür. Onun için Allah'a ve O'nun bütün kelimelerine iman eden o ümmî Peygambere iman edin ve o Peygambere uyun ki, doğru yolu bulaşı-

nız.'[73]

 

Kâd-ı Iyâz (544/1149), demiştir ki: "Allah'ın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)'e iman, kesin bir farzdır. İman ancak O'nunla tamam olur ve İslâm ancak O'nunla sıhhat bulur,"[74]  Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: "Kim Allah'a ve Rasûlü'ne iman etmezse bilsin ki muhakkak biz, kâfirler için tutuşmuş bir ateş hazırladık."[75]

Allah Teâlâ, yine buyurur ki: "(Ey Rasûlüm) Gerçekten biz, seni (ümmetine) şâhid (Cennetle) müjdeleyici (Cehennemle) korkutucu bir peygamber olarak gönderdik ki siz insanlar, Allah'a ve Peygamberine iman edesiniz. Rasûlü'ne yardım edip O'nu yüceliksiniz ve sabah aksam Allah'ı teşbih edesiniz."[76]

 

Allah Teâlâ, buyurur: "Mü'minler ancak Allah'a ve Rasûlü'ne iman eden, sonra imanlarında asla şüpheye düşmeyen ve Allah yo­lunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar, gerçekten sâdık kimselerdir."[77]

 

Bir başka âyet: "Mü'minler ancak Allah'a ve Rasûlü'ne gönül­den iman etmiş kimselerdir. Onlar, o Peygamber'le toplu bir iş üze­rinde bulundukları vakit, O'ndan izin isteyip O da izin vermedikçe bırakıp gitmezler. (Rasûlüm) Şu, senden izin isteyenler, hakikaten Allah'a ve Rasûlü'ne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah'tan bağış dile; Allah çok mağfiret edici ve merhametlidir."[78]

 

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: "Allah Teâlâ, kendisine ve Rasûlü'ne imanı, diğer bütün amellerin başlangıcı ve kâmil imanın kaynağı yapmıştır. Bir kul, Allah'a iman edip de Rasûlü'ne iman et­mese, imanı tamam ve sahih olmaz. Hatta kabul görmez. "[79]

 

İbn Kayyım el-Cevziyye (751/1350) ise şöyle demektedir: "Al­lah Teâlâ, Ashâb-ı Kirâm'ın, Hz. Peygamber'le toplu bir işteyken on­dan izin almadan herhangi bir yola ve yere gitmemelerini, imanın gereklerinden kılınca, O'nun izni olmaksızın, ilmî bir mezhebe ve hükme gitmemeleri, daha öncelikli olarak imanın bir gereği olmakta­dır. Hz. Peygamber (s.a.v)'in böyle bir konudaki izni ise getirdiği va­hiy ve sünnetin o şeye izin verdiğini göstermesi ile bilinmektedir."[80]

 

Allah Teâlâ, buyurur: "Güçsüz durumda bulunanlar, hasta olanlar ve infak edecek bir şey bulamayanlar, Allah ve Rasûlü'ne sadâkatlerini korudukları takdirde kendilerine, cihaddan geri kal­dıkları için bir günah yoktur. İyilik sahiplerini ayıplamaya bir yol yoktur. Allah Gafur ve Rahlm'dir."[81]

 

Ebû Süleyman el-Hattâbî (388/998), demiştir ki: "Âyet ve ha­dislerde geçen nasihat, kendisi için nasihat yapılan ve samimiyet gösterilen kimse için hayır düşünüldüğünü ifade eden bir kelimedir. Nasihata tek bir mânâ vermek, doğru ve mümkün değildir. Nasihatın lügat mânâsı, ihlâs ve samimiyettir.

Buna göre Allah Teâlâ için nasihat, O'nun birliğine doğru bir şekilde itikad etmek, O'nu lâyık sıfatlarla vasfetmek, hakkında caiz olmayan şeylerden tenzih etmek, sevdiği şeylere rağbet, gazablandığı şeylerden nefret ve ibâdetinde ihlâs üzere hareket etmektir.

 

Allah'ın Kitabı için nasihat; ona iman, onunla amel, güzel oku­mak, kıraati anında huşu üzere olmak, onu yüceltmek, onu anlamak ve hükümlerine vâkıf olmak, haddi aşanların hevâlarına göre yo­rumlarından ve dinsizlerin hücumlarından onu korumaktır. Allah'ın Rasûlü için nasihat ise O'nun peygamberliğini tasdik etmek, emir ve yasaklarında kendisine var güçle itaat etmektir."

 

Ebû Bekir el-Acurî, demiştir ki: 'Allah'ın Rasûlü için nasihat, O'nu desteklemek, kendisine yardım etmek, hayatta ve vefat ettikten sonra himaye etmek; sünneti öğrenip savunarak, halk arasında yaya­rak, yüce ahlâkı ve güzel edebiyle ahlâklanarak O'na ait şeyleri ihya etmektir."

Ebû İbrahim İshak et-Tûcîbî (Ö.352 h.), demiştir ki: "Rasû-lullah (s.a.v) için nasihat, getirdiklerini tasdik, sünnetini tatbik, onu yaymak ve buna teşvik, Allah'a, Kitabı'na, Rasûlü'ne, O'nun sünneti­ne ve onunla amele davet etmektir."[82]

 

Allah Teâlâ, buyurur ki: "Onlara: Allah'ın indirdiğine ve Rasû­lü'ne gelin,' denildiği zaman, münafıkların, kibirlenerek senden yüz çevirdiklerini görürsün."'[83]

 

Yine Allah Teâlâ, buyurur: "(Bazı İnsanlar) Allah'a ve Rasû­lü'ne inandık ve itaat ettik diyorlar, sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Onlar gerçekten mü'min değillerdir."

"Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Rasûlü'ne çağrıldıklarında, içlerinden bir kısmının yüz çevirip döndüğünü gö­rürsün!"

"Ama eğer (Allah ve Rasûlü'nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise itaat içinde gelip boyun eğerler."

"Bunların kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve Rasûlü'nün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar1? Hayır, gerçekten onlar zâlim kimseler­dir."

"Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Rasûlü'ne çağrıldık­ları vakit, mü'minlerin sözü, ancak: 'Dinledik ve itaat ettik,' demele­ridir. İşte bunlar kurtuluşa erenlerdir."

"Kim Allah'a ve Rasûlü'ne itaat eder, Allah'tan içtenlikle korkar ve O'na isyandan sakınırsa, işte onlar, saadeti ele geçiren kimseler­dir."

"Bir de münafıklar, kendilerine emrettiğin zaman, muhakkak (savaşa ve hicrete) çıkacaklarına dair en kuvvetli yeminler ettiler. (Ey Rasûlüm, onlara) de ki: Yalan yere yemin etmeyin. Sizden istenen hâlis bir itaattir. Muhakkak Allah, bütün yaptıklarınızdan haber­dardır. "

"(Ey Rasûlüm) de ki: Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz Peygambere düşen tebliğ, size düşen de itaat etmektir. Eğer O'na itaat ederseniz hidâyete erersiniz; Peygam­bere düşen, sadece hakkı açıkça tebliğ etmektir."[84]

 

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: "Allah Teâlâ, bu âyet-i kerîmelerde insanlara, onların aralarında hüküm vermesi için Rasûlullah (s.a.v)'a davet edilmelerinin, aslında, Allah'ın hükmüne bir davet olduğunu bildirmiştir. Çünkü aralarında hakem, Allah'ın Rasûlü'dür. Allah farz kıldığı için O'nun Rasûlü'nün hükmüne tes­lim oldukları zaman hakikatte onlar, Allah'ın hükmüne teslim olmuş olacaklardır."[85]

 

Allah Teâlâ, buyurur: "Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü'min bir erkek ve kadına, kendi işlerinden dolayı Allah'ın ve Peygamberin hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur. Kim, Al­lah'a ve Rasûlü'ne isyan ederse açık bir şekilde sapıtmış olur."[86]

 

İbn Kayyım (751/1350), demiştir ki: "Allah Teâlâ, bir mü'min için Allah ve Rasûlü'nün hükmünden sonra başka şeyi seçme hakkı­nın bulunmadığını, böyle bir tutum içine girenin, apaçık sapıtacağı­nı haber vermiştir."[87]

 

Allah Teâlâ, buyurur: "Hayır, Rabbine yemin olsun ki, araların­da çıkan bir anlaşmazlıkta seni hakem yapıp sonra da verdiğin hü­kümden, içlerinden hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manâsıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar."[88]

 

İbn Kayyım el-Cevziyye, demiştir ki: "Allah Teâlâ, kullarının (büyük-küçük) aralarında çıkan her anlaşmazlıkta, Rasûlü'nü ha­kem yapmadıkça mü'min olamayacaklarına zâtı üzerine yemin etti.

 

İmanlarının kabulü için sadece O'nu hakem seçmeyi yeterli bul­mayıp verdiği karar ve hükümlerden, içlerinde herhangi bir darlık ve sıkıntının bulunmamasını ileri sürdü. Bununla da yetinmeyip veri­len hükme tam teslimiyetle boyun eğmelerini istedi.”[89]

 

İmanı Şafiî (r.h) demiştir ki: "En doğrusunu Allah bilir, bize ulaşan haberlere göre bu âyet-i kerîme, Zübeyr b. Avvam (r.a) ile arazi konusunda çekişmeye giren bir adam hakkında nazil olmuştur. Davayı, Hz. Peygamber'e götürdüklerinde, Allah Rasûlü, Zübeyr'in (r.h) lehine hüküm vermiştir. Verilen hüküm, Rasûlullah'a ait bir uy­gulama olup Kur'ân'da, buna dair bir âyet yoktur, Allah en iyisini bilir, Kur'ân da bu anlattığıma delâlet etmektedir. Çünkü bu konuda Kur'ân'da bir hüküm olsaydı, ilgili âyetler bulunurdu."[90]

 

İmam Şafiî (r.h), özetle şunu demek istiyor: Âyet-i kerîme'nin nüzulüne sebep olan hadisedeki hüküm, Allah'ın Kitabı'nda açıkça mevcut değildir. Hüküm, Allah Rasûlü'ne aittir. Çünkü bulunmuş ol­saydı imansızlık, Kitab'm hükmünü reddedişlerinden ve ona teslim olmayışlarından olur, Rasûlullah'm hakem seçilmeyişinden, hükmü­ne teslim olmayışından ve karara karşı iç sıkıntısından kaynaklan­mazdı. Bu durumda zahiren şöyle denilirdi: "Rabbine yemin olsun ki onlar, Kitab'ın hükmünü kabul edip ona teslim olmadıkça, iman et­miş olmazlar." Böyle bir ifade bulunmadığına göre bu hükmün, Rasûlullah'a ait olduğu anlaşılır.

 

İkinci Grup Ayetler:

Bu gruptaki âyetler, Rasûlullah (a.s)'m, Kitab'ı (Kur'ân'ı) açıklayıcı -Allah'ın hükmüne uygun olarak-, Allah Teâlâ katında makbul olacak şekilde şerh edici olduğunu ve Hz. Pey-gamber'in ümmetine Kitab'ı ve hikmeti (sünneti) öğrettiğini gösteren âyet-i kerîmelerdir.

 

Biz, hikmete, İmam Şafiî ve başkalarının dediği gibi sünnet mânâsını verdik. Hikmetin de Kur'ân mânâsına geldiğini kabul etme durumunda, Rasûlullah'm (s.a.v) onu ümmetine öğretmesinden anla­şılması gereken, Kur'ân'ı şerh, mücmelini beyân ve müşkilini tavzih etmesidir. Bu da O'nun Kitab'a getirdiği sözlü, fîîlî ve takriri açıkla­malarının delil olmasını gerektirir. Şimdi ilgili âyetleri görelim:

Allah Teâlâ, buyurur ki: "İnsanlara kendilerine indirileni açık­laman için sana Kur'ân'ı indirdik. Belki düşünüp anlarlar."[91]

"Biz bu Kitab'ı sana, sırf hakkında ihtilâfa düştükleri şeyi in­sanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidâyet ve rahmet olsun diye indifdik."[92]

"Nitekim kendi içinizden size, âyetlerimizi okuyan, sizi kötülük­lerden temizleyen, size Kitab'ı ve hikmeti ta'lim edip bilmediklerinizi öğreten bir Rasûl gönderdik."[93]

"And olsun ki, içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan (kötülük ve küfür kirinden) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü'minlere bü­yük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar, daha Önce apaçık bir sapıklık içinde idiler."[94]

"(Okuma yazma bilmeyen) ümmîlere, içlerinden, kendilerine âyetlerini okuyan, onları küfür ve isyan kirlerinden temizleyen, onla­ra Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O'dur. Şüphe­siz onlar, Önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler."[95]

"Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek üzere in­dirdiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın. Allah'tan korkun. Bilin ki Al­lah, herşeyi hakkıyla bilmektedir,"[96]

"Allah, sana, Kitab'ı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti, Allah'ın sana ihsanı çok büyüktür."[97]

"(Ey Peygamber hanımları!) Evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, herşeyin iç yüzünü bilen ve herşeyden haberdar olandır."[98]

İmam Şafiî (r.h) (204/819), demiştir ki: "Allah Teâlâ, 'Kitab' deyince Kur'ân'ı, 'hikmet' ile de -görüşlerine katıldığım ehl-i Kur'ân âlimlerin dediği gibi- Rasûlullah'm sünnetini kasdetmiştir. Bu gö­rüş, Kur'ân'ın ifadesine uymaktadır. Allah, en iyisini bilir. Çünkü Kur'ân, Önce Kitab'ı, peşinden hikmeti zikretmiştir. Allah Teâlâ da kendilerine, Kitab ve hikmeti öğretmekle kullarına yaptığı ihsanı zikretmektedir. Allah, en doğrusunu bilir. Buradaki hikmetin, Rasûlullah'ın sünnetinden başka bir şey olduğunu söylemek de uy­gun değildir. Sebebi şudur: Allah Teâlâ, hikmeti, Kitab'la yanyana zikretmiştir. Ayrıca Peygamberine itaati ve herkese onun emrine uy­mayı farz kılmıştır. Allah'ın Kitabı ve Rasûlü'nün sünnetinden baş­ka hiçbir söz için 'farz' denilmesi caiz değildir. Bunun sebebi de Al­lah Teâlâ'nın, Rasûlü'ne imanı, kendisine iman ile beraber zikr ve emretmesidir."[99]

 

İmam Şafiî (r.h), bu ifadeleriyle şunu açıklamak istiyor: Allah Teâlâ, bütün bu âyetlerde hikmeti, Kitab üzerine atfederek zikret­miştir. Atıfla, yanyana zikredilen iki şey aynı olmayacağı için bura­daki hikmet, sünnettir. Ayrıca hikmetin, Kitab ve sünnetin dışında başka bir şey olması da sahih değildir. Çünkü Allah Teâlâ, bize hik­meti öğreterek ihsanda bulunduğunu bildirmiştir. Böyle bir ihsan, ancak doğru, gerçek ve katındaki ilmine uygun bir şeyle olabilir. Şu halde hikmet, Kitab (Kur'ân) gibi uyulması gereken bir şeydir. Özel­likle Allah Teâlâ'nın, hikmetle Kitab'ı beraber zikrettiğini düşünür­sek, söylediğimiz daha rahat anlaşılır. Hem Allah Teâlâ, bize, ancak Kitabı'na ve Rasûlü'nün sünnetine uymamızı emretmiştir. Şu halde hikmetin sünnet olduğu ortaya çıkmaktadır.

 

Üçüncü Grup Ayetler:

Bu gruptaki âyetler, Hz. Peygamber (s.a.v)'e emir ve nehiylerinde mutlak olarak uymanın vâcib, O'na ita­atin Allah'a itaat olduğunu gösteren, kendisine muhalefetten ve sün­netini değiştirmekten sakındıran âyet-i kerîmelerdir.

 

Allah Teâîâ, buyurmuştur ki: "Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin ki, merhamet olunasınız."[100]

"De ki: Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin. Eğer itaatten yüz çevirir­seniz (şüphesiz bilin ki) Allah kâfirleri sevmez."[101]

"Ey iman edenler! Allah ve Rasûlü'ne itaat edin. Dinlediğiniz halde O'ndan yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde, işittik diyenler gi­bi olmayın."[102]

"Allah'a itaat edin. Peygambere itaat edin. İsyandan sakının. Eğer itaatten yüz çevirirseniz, biliniz ki, Rasûlümüze düşen, sadece apaçık tebliğdir."[103]

"Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; yoksa dağılırsınız ve gücünüz gider. Sabredin; şüphesiz Allah, sabredenler­le beraberdir."[104]

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin ve Peygambere de itaat edin. (İnkâr ve isyanlarla) amellerinizi boşa çıkarmayın."[105]

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulü'l-emre (idarecilere) de itaat edin. Herhangi bir konuda ihtilâfa düştüğünüzde, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Al­lah'a ve Rasûlü'ne götürün. Böyle yapmanız, sizin için daha hayırlı ve sonuç olarak daha güzeldir."[106]

Kâd-ı Iyâz (544)1149), Atâ'dan, İbn Abdilberr (463/1071) Beyâni'l-İlim'de ve Beyhakî (458/1066) el-Medhal'de Meymun b. Mihran'dan, şunu rivayet etmişlerdir: "Bir dâvayı Allah'a götür­mek, onu Kitabı'na arzetmektir."

 

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: "Alimlerin bir kısmı, âyette geçen ulü'l-emirden maksadın, Rasûlullah'ın düşmanı takibe gönder­diği seriyyelerin başındaki insanlar olduğunu söylemiştir. En doğru­sunu Allah bilir. Bize verilen haber böyle. Allah daha iyisini bilir; bu, şöyle diyenin sözüne benziyor: 'Mekke civarında yaşayan Araplar, disiplinli yönetim bilmezlerdi. Bir idarî disiplin içinde, bazısının di­ğerlerine itaat etmesini gururlarına yediremezlerdi. Allah Rasûlü'ne itaatle boyun eğdiklerinde, bu itaati, Rasûlullah'tan başkası için uy­gun görmüyorlardı. Bunun için Rasûlullah'ın başlarına tayin ettiği idarecilere itaat etmeleri emredildi. Bu, mutlak mânâda bir itaat de­ğildir. Kendileri ve idareciler için istisnaları vardır. Bunun için: 'Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz,, onu, Allah'a ve Rasûlü'ne götürün (onların talimatına göre halledin)' buyurdu." Al­lah, en doğrusunu bilir. Ulü'l-emre itaatten sonra böyle emir verilme­si, onlarla halk arasında bazı anlaşmazlıkların olacağını ve bunun hâl çaresinin, Allah ve Rasûlü'ne götürmek olduğunu gösteriyor ve âyet şunu da ifade ediyor: İhtilâfa düştüğünüz zaman, bu konuda Al­lah ve Rasûlü'nün hükmünü biliyorsanız, onlara arzedin; eğer bilmi­yorsanız, yanına vardığınızda Rasûlullah'a veya sizden onunla bulu­şan birisine sorun. Çünkü bu, kimsenin itiraz etmediği bir farzdır. Ayet-i kerîme'de: "Allah ve Rasûlü, herhangi bir işe hüküm verdiği zaman, mü'min bir erkek ve kadın için o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur."[107] buyuruhnuştur.

 

Rasûlullah (s.a.v)'ın vefatından sonra, bu şekil bir çekişmeye düşen kimse, meseleyi, önce Allah'm (Kitabı'nda getirdiği) hükmüne, sonra da Rasûlü'nün (sünnetiyle ortaya koyduğu) kararma götürür. Eğer o konuda, Kitab ve sünnette veya herhangi birinde bir hüküm ve açıklama yoksa, başka âyet-i kerîmelerde belirtildiği gibi Kitab ve sünnete dayanarak kıyasa gider.[108]

 

Hafız İbn Hâcer (852/1448), Fethu'l-Bâri adlı eserinde, önce ulemânın, âyette bahsedilen ulül-emrin kimler olduğu hakkındaki ihtilâflarını açıklıyor ve ulü'1-emr, idareciler mi yoksa âlimler midir? görüşleri içerisinden birinci gurubun tercihe şayan olduğunu belirtip bir önceki âyetin de buna delâlet ettiğini söylüyor. Bu âyet şudur: "Allah size, mutlaka, emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde, adaletle hükmetmenizi emreder."[109]

Daha sonra şunları naklediyor: Âyet-i kerîme'de, hakikatte ita­at edilen sadece Allah Teâlâ olmakla birlikte ''Allah'a itaat edin," şeklinde itaat fiilinin tekrar edilmesi ve bunun ulü'î-emr için ayrıca kullanılmaması, mükellef olunan şeylerin kaynağının sadece Kur'ân ve sünnet olduğunu göstermek içindir. Sanki şöyle denilmiş oluyor:

"Kur'ân'ın size emrettiği konularda, Allah'a itaat edin. Ayrıca Kur'ân'dan açıkladığı konularda ve sünnetiyle ortaya koyduğu hu­suslarda Peygambere de itaat edin."

Yahut âyetin mânâsı şöyle olur:

"Tilâvetiyle ibâdet yapılan vahiyle (Kur'ân'la), size emrettiği şeylerde Allah'a itaat edin ve Kur'ân olmayan vahiyle (sünnetle), size emrettiği şeylerde de Peygambere itaat edin..."

Tâbiîn'den bir zâtın, Benî Ümeyye idarecilerinden birine verdiği cevap ne kadar güzeldir. İdareci, kendisine: "Allah Teâlâ, 've sizden olan idarecilere itaat edin,' âyetinde sizin bize itaat etmenizi emret­miyor mu?" diye sorunca, o zât:

"Hayır, siz, hakka muhalefet ettiğiniz için size itaat ortadan kalkmıştır. Çünkü, aynı âyetin devamında: 'Herhangi bir konuda an­laşmazlığa düşerseniz -eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız-onu Allah'a ve Rasûlü'ne götürün,' buyurulmaktadır.[110]  Sizse bunu yapmadınız," demiştir.[111]

 

Şerefüddîn et-Tayyîbî (743 h.), demiştir ki:[112] "Allah Teâlâ: 'Peygambere itaat ediniz/ buyururken, itaat ediniz fiilini ikinci kez zikretti ki, Hz, Peygambere mutlak ve müstakil olarak itaatin vâcib olduğu anlaşılsın. Fakat ulü'l-emir'de aynı emir tekrarlanmadı. Al­lah Teâlâ, bununla, idareciler içinde kendisine itaatin vâcib olmaya­cağı kimselerin de bulunabileceğine işaret etmiş ve bu: Aranızda herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüz zaman, onu, Allah ve Rasûlü'ne götürünüz,'âyetiyle açıklamıştır."

 

Âyette, sanki şöyle denilmiş oluyor: "Eğer idarecileriniz, hakka uymazlarsa, onlara itaat etmeyin ve ihtilâfa düştüğünüz şeyi (hallet­mek için) Allah'ın ve Rasûlü'nün hükmüne müracaat edin."

 

Îbnu'l-Kayyım (751/1350), demiştir ki: "Allah Teâlâ, kendisine ve Rasûlü'ne itaati emretti. Peygambere emrettiklerini, Kitab'a (Kur'ân'a) arzetmeksizin, bizatihi kendisine itaatin vâcib olduğunu bildirmek için 'Peygambere de itaat ediniz,' buyurarak 'itaat' emrini tekrarladı. Hz. Peygamber (s.a.v), bir emir verdiği zaman, o emir Kur'ân'da bulunsun bulunmasın, mutlak ve müstakil olarak kendisi­ne itaatin vâcib olduğunu bildirdi. Çünkü O'na Kitab ve beraberinde benzeri değerde sünnet verilmiştir.

 

Allah Teâlâ, ulü'l-emre müstakil olarak itaati emretmedi. Aksi­ne fiili hazfedip onlara itaati, Peygambere itaatin içinde emretti. Bu­nunla onlara, ancak Peygamberin itaatine bağlı olarak itaat edilece­ğini, onlardan, Peygamberin taatine uygun emir verene itaatin vâcib; onun getirdiği hükümlerin tersine emir verenlere hiçbir şekilde itaat etmenin gerekmeyeceğini bildirmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v), sahih hadislerinde şöyle buyurmuştur:

Yaratana isyanda, kula itaat yoktur:'[113] 'İtaat ancak hayırda olur.'[114]

İdareciler hakkında: 'Sizden kim, bir günahı emrederse, asla kendisine kulak verilmez ve itaat edilmez,'[115] buyurmuştur.

 

Hz. Peygamber (s.a.v)'e, başlarındaki komutan ateşe girmelerini emretmiş, ona girmek isteyen bazı kimseler kendisine haber verilince:

'Eğer ona girselerdi, bir daha ondan çıkamaz, Cehennemde de ondan kurtulamazlardı,'[116] buyurmuştur.

 

Halbuki onlar, ateşe, komutanlarına bir itaat olarak giriyorlar­dı ve bu emre uymanın, kendilerine vâcib olduğunu zannediyorlardı.

Fakat onlar, yanlış ve noksan içtihad yaptılar, Allah'a isyan olan bir emre uymaya kalktılar, Rasûlullah (s.a.v)'tan o konuda bir emir gelmemesine ve dinde de bu iş yasak olmasına rağmen onlar, her konuda emre itaat gerekir, fikrine vardılar; böylece içtihadların-da hata ve acze düştüler. 'Bu yaptığımız, Allah ve Rasûlü'ne bir itaat midir, yoksa değil midir?' diye hiç araştırmaksızın, nefislerine azap etmeye ve onu helake kalkıştılar. Onlar, bunu bilmediklerinden de ol­sa, emre itaat ediyoruz diye yaptılar. Sonunda, yukarıdaki tehditle karşılaştılar. Bunun yanında bir de Allah'ın, Peygamberiyle gönder­diklerine apaçık ters düşen konularda, bir başkasına itaat eden kim­senin hâlini düşün!..

 

'Sonra Allah Teâlâ, rnü'minlere -eğer imanlarında sâdık iseler-anlaşmazlığâ düştükleri şeyleri, Allah ve Rasûlü'ne götürmelerini emretti ve böyle yapmalarının, dünyada kendileri için daha hayırlı, âhirette de sonucun daha güzel olacağını bildirdi.'

'Bu âyet-i kerime, birçok şeye işaret etmektedir:

1- Mü'minler, bazen muhtelif konularda ihtilâf ve anlaşmazlığa düşebilirler; ancak bununla, imandan çıkmış olmazlar.

. 2- Âyet-i kerîme'de: 'Herhangi bir şeyde çekişmeye düşerseniz...' şeklindeki şartın, umumîlik ifade eden bir kelime ile zikredilmesi, küçük-büyük, açık-gizli, mü'minlerin anlaşmazlığa düştüğü herşeyi içine almaktadır. Şayet anlaşmazlığa düşülen şeylerin hükmü, Al­lah'ın Kitabı'nda ve Rasûlü'nün sünnetinde açıklanmasaydı veya bunlar kâfi gelmeseydi Allah, onlara götürme emrini vermezdi. Çün­kü Allah Teâlâ'nın, bir anlaşmazlık olunca, onu bu çekişmeyi halle­demeyecek bir mercie götürmeyi emretmesi mümkün değildir.

3-  Ümmet, dâvayı Allah'a götürmenin, O'nun Kitabı'na arzet-mek, Rasûlullah (s.a.v)'a götürmenin ise hayatta iken kendisine, ve­fatından sonra da sünnetine arzetmek olduğuna icmâ etmişlerdir.

4- Allah Teâlâ, herhangi bir anlaşmazlık hâlinde, meseleyi Allah ve Rasûlü'ne götürmeyi, imanın bir gereği ve zarureti yapmıştır. Öyle ki, bu arz yapılmayınca iman da ortadan kalkacaktır. Bir şeyi gerektiren sebebin yok olmasıyla, ona bağlı olanın da yok olması gibi. Özellikle bu iki şey arasındaki mülâzemet ve gereklilik daha kuv­vetlidir. Çünkü bu, iki taraflıdır. Onlardan birisi yok olursa, diğeri de ortadan kalkacak durumdadır.

 

Sonra Allah Teâlâ, meseleyi, Allah ve Rasûlü'ne arzetmenin, kendileri için daha hayırlı ve sonuç olarak da daha güzel olduğunu bildirmiştir."[117]

Allah, kendisine rahmet etsin; müellif, kitabında çok güzel pit ve çok doğru izahlarda bulunmuştur. Rasûlullah (s.a.v)'a itaati emreden âyetleri sunmaya devam edelim:

Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: "Ey iman edenler! Sizi hayat ve­ren şeye çağırdıklarında, Allah'a ve Rasûlü'ne icabet edin. Biliniz ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Şüphesiz O'nun huzu­runda hasredileceksiniz."[118]

"Biz, her peygamberi, -Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Rasûl de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı çok fazla affedici, esirgeyici bulurlardı."[119]

"Peygamber size neyi verdi ise onu alıp yapın; sizi neden sakın­dırdı ise ondan da sakınıp kaçın."[120]

"Kim, Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ederse işte onlar, Allah'ın ken­dilerine lütûflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır."[121]

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Al­lah, işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim, Allah ve Rasûlü'ne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur."[122]

"Muhakkak ki sana bîat edenler, ancak Allah'a biat etmektedir­ler. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Artık kim ahdini bo­zarsa, kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah, ona büyük bir mükâfat verecektir."[123]

"Biz, seni insanlara Peygamber olarak gönderdik, şahid olarak Allah yeter. Kim, Peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına koruyucu ve gözetici gönder­medik."[124]

İmam Şafiî (204/819), demiştir ki: "Allah Teâlâ, yukarıdaki son iki âyette, onların Hz. Peygamber (s.a.v)'e bey'atlarının kendine yapılan bey'at, ona itaatlerinin de kendine yapılan itaat olduğunu bildirmiştir."[125]

Yine Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: "Kim, Allah'a ve Peygambe-ri'ne itaat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koya­caktır. Onlar, orada devamlı kalacaklardır. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de Allah ve Peygamberi'ne isyan eder ve Allah'ın koydu­ğu sınırları aşarsa, Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır."[126]

"(Ey müzminleri) Peygamberi, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper edinerek (savaştan veya baş­ka bir işten) sıvışıp gidenleri, muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu se­beple, O'nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesin­den veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsın­lar."[127]

"Kendisine doğru yol belli olduktan sonra, kim, Peygambere karşı çıkar ve mü'minlerin yolundan başka bir yola girerse, onu, gir­diği yolda ve sapıklıkta bırakırız; âhirette de Cehenneme sokarız. O, ne kötü bir yerdir."[128]

"Kim, Allah'a ve Peygamberi'ne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli olandır."[129]

"Şu muhakkak ki Allah, kâfirleri rahmetinden kovmuş ve onla­ra çılgın bir azap hazırlamıştır. Onlar, orada ebedî olarak kalacak­lar, kendilerini koruyacak ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklar­dır. Yüzleri ateşte eurilip çevrildiği gün, 'Eyvah bize! Keşke, Allah'a itaat etseydik. Peygambere de itaat etseydik,' derler."[130]

"inkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğ ru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır. Ey iman edenler, Allah'a itaat edin. Peygambere itaat edin. (İnkâr ve is­yanla) amellerinizi boşa çıkarmayın."[131]

 

Dördüncü Grup Ayetler:

Burada vereceğimiz âyetler, Hz. Peygamber'den sâdır olan bütün söz ve fiillerde Ö'na tâbi olmanın ve kendisini örnek almanın vâcib olduğunu, Allah'ın muhabbetinin tah­sili için O'na uymanın gerekli bulunduğunu gösteren âyet-i kerîmelerdir.

Allah Teâlâ, buyurmuştur ki: "Rasûlüm, onlara de ki: Eğer siz, Allah'ı seviyor (ve sevdiğinizi iddia ediyor)sanız; derhal bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, çok affedi­ci ve çok merhametlidir."[132]

 

Kâd-ı Iyâz (554/1149), Şifâ'da, Hasan el-Basrî'nin (110/728), şöyle dediğini nakletmiştir: Bazıları Hz. Peygamber (s.a.v)'e gelerek, "Ya Rasûlallah! Biz, gerçekten Allah'ı seviyoruz," dediler. Bunun üzerine: "De ki: Eğer siz Allah'ı seviyor (ve sevdiğinizi iddia edi­yorsanız; hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin."[133] âyeti nazil oldu.

Lâlckâî, es-Sünnet adlı eserinde, Hasan el-Basrî'nin şöyle de­diğini rivayet etmektedir: "Onların Allah'ı sevmelerinin alâmeti, Rasûlullah (s.a.v)'ın sünnetine uymaları oldu."

Allah Teâlâ, buyurdu ki: "Andolsun ki, sizden Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı arzulayanlar ve Allah'ı çok zikredenler için Rasûlullah'ta (takip edeceğiniz) pek güzel bir örnek vardır."[134]

Muhammed b. Ali Hâkim et-Tirmizî (285/898), demiştir ki: "Peygamber (s.a.v)'i örnek almak, O'na uymak, sünnetine tâbi olmak ve sözde veya fiilde kendisine muhalefet etmemektir."

Kâd-ı Iyâz da müfessirlerden pek çoğunun, âyetteki "üsve"ye (örneğe) bu mânâyı verdiğini nakletmektedir.[135]

Yine aynı konuyla ilgili olarak Cenâb-ı Hakk, şöyle buyurmuş­tur: "(Mûsâ duasına devamla): 'Rabbim, bize bu dünyada ve âhirette iyilik ver. Şüphesiz biz sana döndük.' Allah, buyurdu ki: Dilediğime azabımı isabet ettiririm. Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır (Dünyada mü'mine de kâfire de şâmildir). Fakat âhirette onu, küfürden sakı­nanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimizi iman etmiş olanlara has kı­lacağım."

 

"Onlar ki, yanlarında bulunan Tevrat ve incil'de ismini yazılı buldukları ümmî peygambere ve Rasûle tâbi olurlar. O (Rasûl), ken­dilerine iyiliği emrediyor, onları fenalıklardan alıkoyuyor; onlara, (nefislerine) haram ettikleri temiz şeyleri helâl kılıyor, murdar şeyleri de haram kılıyor, onların ağır yüklerini, üzerlerindeki bağları indiri­yor. Onlar, O'na iman ederler, kendisine ta'zim ve yardım ederler, onunla gönderilen nûr'a (Kur'ân'a) uyarlar. İşte bunlar, kurtuluşa eren kimselerdir."m)

Örnek almakla ilgili başka bir âyet: "(Rasûlüm), Hani, Allah'ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: 'Eşini yanın­da tut, Allah'tan kork!' diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insan­lardan çekinerek içinde gizliyordun. Halbuki asıl korkmana lâyık olan Allah'tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince, biz onu sana nikahladık ki, evlâtlıkları, kanlarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o ka­dınlarla evlenmek isterlerse) mü'minlere bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir."[136]

 

Beşinci Grup Âyetler:

Burada zikredeceğimiz âyetler, Allah Teâlâ'mn, Hz. Peygamber (s.a.v)'i kendisine vahy-i metlûv yoluyla veya vahy-i metlûv dışındaki vahyettiği şeylere uymakla ve kendisi­ne indirilen bütün şeyleri tebliğ etmekle mükellef tuttuğunu, kendi­sine indirilen şeyleri değiştirmek, bozmak veya herhangi bir şeyi noksanlaştırmaktan nehyettiğini ifade eden âyet-i kerîmelerdir.

 

Vereceğimiz bu âyetler, aynı zamanda Allah Teâlâ'mn, Rasûlü'nü, kendisine indirilen bazı şeyleri gizlemesini veya değiştir­mesini isteyen kimselerden koruduğunu, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, tebliğ emrine tamamen uyduğunu, peygamberlik vazifesini hakkıyla yerine getirdiğini, onu en mükemmel şekilde îfâ ettiğini ve insanları sırat-ı müstakime götürdüğünü ifade etmektedir. Bu âyetler, ayrıca Allah Teâlâ'mn, Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendisine indirilen bütün şeyleri tebliği vasıtasıyla, ümmet için İslâm dinini tamamladığını, Hz. Peygamber (s.a.v)'in büyük bir ahlâk üzere olduğunu göstermek­tedir. Ahlâk, bütün ihtiyarî söz ve fiillerin kaynağıdır. Hz. Peygam­ber (s.a.v), büyüklük ve güzellikte Allah katında en son noktada olunca, kendisinden meydana gelen söz ve fiiller de aynı şekilde en güzel hâlde olmaktadır.

Şayet Hz. Peygamber (s.a.v), Allah Teâlâ'mn emrettiklerinin hilâfına bir hüküm bildirseydi ve fiilî uygulamada bulunsaydı yahut yasak olan bir şeyi emredip, helâl ve hayır olandan nehyetseydi; teb­liğ emrine uymuş ve sırat-ı müstakime sevketmiş olmaz, bilakis üm­metini sapıtmış ve yukarıda zikrettiğimiz bütün sıfatlarda, Allah Teâlâ'mn hüsn-i şehâdetini kaybetmiş olurdu.

 

Bütün bunlar, sünnetin gerçek bir delil ve ona yapışmanın vâcib olduğunu göstermektedir.

İşte ilâhî emir ve şahidleri:

Allah Teâîâ, buyurmuştur ki: "Ey Peygamber! Allah'tan kork, kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, herşeyi bilici ve her hükümde hikmet sahibidir. Rabbinden sana vahyedilene uy. Mu­hakkak Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır."[137]

"Sana Rabbin tarafından vahdeyilene tâbi ol. Ondan başka ilâh yoktur. Müşriklerden yüz çevir."[138]

"Sonra, (ey Rasûlüm) seni dinden bir yol (şeriat) üzere görevli kıldık. Onun için sen, o şeriata uy da ilmi olmayanların arzu ve is­teklerine uyma." Câsiye, 18.

"Ey Rasûlüm, sana da bu hak Kitab'ı (Kur'ân'ı), kendisinden önceki kitabları hem tasdikçi, hem onların üzerine bir şahid olarak indirdik. O halde sen, ehl-i kitab arasında Allah'ın gönderdiği hü­kümlerle hüküm ver. Sana gelen bu haktan ayrılıp da onların arzu­ları arkasından gitme. Ey insanlar! Sizden her bir peygamber için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi hepinizi tek şeri­ata bağlı bir ümmet yapardı. Fakat sizi, size verdiği dinle imtihan edip iyiyi kötüden seçmek için sizi serbest bıraktı. O halde siz, hayırlı işler yapmakta birbirinizle yarışın. Sonunda hepinizin dönüşü Al­lah'adır. O gün, din hakkında düştüğünüz ihtilâfları, Allah size ha­ber verecektir."

"Ve şu emri de indirdik; Aralarında, Allah'ın indirdiği hüküm­lerle hüküm ver. Onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından, seni şaşırtırlar diye, kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüz çevirirlerse, bil ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle, başlarına mutlaka bir musibet getirmek di­liyor. Şüphesiz insanların çoğu fâşıktırlar."[139]

"Ey şanlı Peygamber! Rabbin tarafından sana indirilen şeyleri tamamen tebliğ et. Eğer tebliği tam yapmazsan, Allah'ın peygamber­lik görevini yerine getirmiş olmazsın. Allah, seni insanların zararla­rından koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah, kâfirler topluluğuna mu­vaffakiyet vermeyecektir."[140]

Bir başka ilâhî mesaj:

"Ey Rasûlüm! İşte sana, böylece emrimizden bir ruh (Kur'ân) vahyettik. (Halbuki daha önce) Sen kitab nedir, iman nedir bilmiyor-dun. Fakat biz, o Kitab'ı bir nûr yaptık. Onunla kullarımızdan dile­diğimize hidâyet vereceğiz ve muhakkak sen, doğru bir yola (islâm'a) çağırıyorsun. O Allah'ın yoluna ki, göklerde ve yerde ne varsa hep onundur."[141]

"(Ey Rasûlüm!) Eğer senin üzerinde Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir topluluk, seni haktan kesin şaşırtmaya az­metmişti. Aslında onlar, kendilerinden başkalarını saptıramazlar ve sana hiçbir şekilde zarar da veremezler. Hem nasıl zarar verebilirler ki; Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti indirdi, daha önce bilmediklerini öğretti. Allah'ın senin üzerindeki lütfü ve ihsanı çok büyüktür."[142]

Bir başka uyarı:

"Artık yemin ederim, gördüklerinize ve görmediklerinize! Şüp­hesiz o Kur'ân, şerefli bir Peygamber'in (Allah'tan) getirdiği sözdür. O bir şâir sözü değildir. Siz, pek az inanıp tasdik ediyorsunuz. Bir kâhin sözü de değildir. Siz, pek az düşünüyorsunuz. O, âlemlerin Rabbinden indirilmedir. Eğer o Peygamber, bazı sözler uydurup bize isnad etmeye kalkışsaydı, elbet onu kuvvetle yakalar ve kendisinden intikam alırdık. Sonra da onun hayat damarlarını kesip atardık. O vakit, sizden kimse buna mâni de olamazdı."[143]

Bir başka tasdik:

"Ey Rasûlüm de ki: 'İşte benim yolum (vazifem) budur (Allah'ın dinine davettir). Ben, bir görüş ve anlayış üzere, insanları, Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana tâbi olanlar, böyleyiz. Allah'ı bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Ben, müşriklerden değilim."[144] Diğer ilâhî tasdik ve şahidlikler:

"Rasûl, kendilerine iyiliği emrediyor, kötülükten nehyediyor; on­lara (nefislerine) haram ettikleri şeyleri helâl kılıyor, murdar şeyleri de haram kılıyor, onların ağır yüklerini, üzerlerindeki bağlarını in-diriyor.”[145]

"Şüphesiz sen, onları, sırât-ı müstakime çağırıyorsun." Mü'minûn, 73.

"Yasin! Kur'an-ı Hakîm'e yemin olsun ki, şüphesiz sen, dosdoğ­ru bir yol üzerinde (tarafımızca) gönderilmiş peygamberlerdensin. O Kur'ân, Azız ve Rahim olan Allah tarafından indirilmiştir."[146]

"Sen, Allah'a tevekkül et. Şüphesiz sen, apaçık bir hak üzeresın.[147]

"Bugün size, dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm'ı seçtim ve razı oldum."[148]

"Nün! Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun ki, muhakkak sen, Rabbinin nimet ve himayesiyle, mecnun değilsin. Ve sana hiç bitme­yen bir sevap var. Gerçekten sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin."[149]

Sonra Allah Teâlâ, kıyamet gününde ümmetine karşı O'nun şehâdetini kabul edeceğim haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: "Ey müslümanlar, böylece sizi seçkin ve şerefli bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hak şahidleri olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şahid olsun."[150]

Şüphesiz Allah Teâlâ, ancak içi ve dışıyla adalet ve hak üzere olan, kendisinden tebliğ veya başka konularda adaleti ortadan kaldı­ran söz ve fiiller çıkmayan kimsenin şahidliğini kabul eder. Çünkü Allah (c.c), O'nun (s.a.v) gizli, açık, bütün hâllerini bilmektedir.

Bu bahsi, Allah Teâlâ'nm, Hz. Peygamber (s.a.v) hakkındaki şu övgüsüyle bitiriyoruz:

"Rasûlüm! Biz, seni ancak âlemlere bir rahmet olasın diye gön­derdik."[151]

"Ey Peygamber! Şüphesiz biz, seni (ümmetinden tasdik edip et­meyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kâfirleri Cehennemle) bir korkutucu olarak, hem Allah'a, O'nun iz­niyle bir davetçi ve insanlara nûr saçan bir kandil olarak gönder­dik."[152]

Aslında düşünen ve anlayanlar için şu iki âyette anlatılanlar, bu konunun halledilmesi için yeterlidir.

 

Dördüncü Delil: Sünnet-i Şerîf

Sünnetin delil olduğunu gösteren pek çok hadîs-i şerîf rivayet edilmiştir. Bu bölümün başında, bunu ifade eden ve savunan rivayetler geçti. Bu konuda çok çeşitli haberler vârid olmuştur. Bun­ları dört grup altında toplamamız mümkündür.

 

Birinci Grup Hadisler:

Burada vereceğimiz hadisler, ana baş­lıklarıyla şu konuları ortaya koymaktadır:

1- Hz. Peygamber (s.a.v), kendisine, Kur'ân ve onun dışında ha­dis olarak vahyedilen şeylerde yalan söylemekten masumdur.

2-  Hz. Peygamber (s.a.v)'in açıkladığı ve ortaya koyduğu hü­kümler, Allah Teâlâ'nın hükmüyle ortaya konmuştur. O'nun katın­dan gelmiştir. Rasûlullah'm bizatihi kendisinden değildir.

3-  Hükümleri sadece Kur'ân'dan almak ve anlamak mümkün değildir; bu konuda sünnetin desteği şarttır.

4- Sünnetle amel, Kur'ân'la amel demektir.

5- Allah Teâlâ, ümmete, Hz. Peygamber'in sözünü alıp uygula­mayı, O'nun emrine itaati ve sünnetine uymayı emretmiştir.

6-  Kim, Rasûlullah (s.a.v)'a itaat eder, sünnetine yapışırsa, Al­lah'a itaat etmiş, hidâyeti bulmuş, Cenneti ve en büyük mükâfatı (cemâlullahı) haketmiş olur. Kim de O'na isyan ederse ve hadisini reddedip, kendi görüş ve hevâsına göre hareket ederse, Allah'a isyan etmiş, yolunu sapıtmış, helake düşmüş, Cehennemi ve Allah'ın lanetini hak etmiş olur.

7-  İman ancak O'nun getirdiği şeylere bütünüyle uymakla ta­mam olur. O'ndan (s.a.v), hakkın dışında bir şey çıkmaz. Hidâyet yo­lunun en hayırlısı, O'nun getirdiği yoldur.

8-  Hz. Peygamber (s.a.v)'in getirmediği ve tasvip etmediği, in­sanların kendi hevâ, heves ve şehvetlerine göre icad ettikleri herşey, bid'at ve merduttur; kabul görmez, amel edilmez.

Bütün bunlar, sünnetin delil olmasını gerekli kılmaktadır. ,   İşte konu ile ilgili hadisler:

Ebû Dâvtıd, Tirmizî ve Hâkimin, Mi k da m b. Ma'di-kerb'den (r.a) rivayet ettiklerine göre Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyur­muştur: "Dikkat edin! Bana, Kitab (Kur'ân) ve onunla bir misli veril­di. Dikkat edin, karnı tok bir adamın, koltuğuna yaslanarak size: 'Bu Kur'ân'a yapışmanız gerekir. Onda helâl bulduklarınızı helâl, haram bulduklarınızı haram sayın (Başka kaynağa bakmayın),' de­mesi yakındır. Dikkat! Allah Rasûlü'nün haram kıldıkları, Allah'ın haram kıldıkları gibidir. Dikkat edin, ehil eşek, bütün yırtıcı tırnaklı hayvanlar ve zimminin yitiği, size helâl değildir. Ancak sahibinin ih­tiyaç hissetmeyip terk ettiği yitik alınabilir. Kim, bir kavme misafir olarak inerse, onların, o misafiri ağırlamaları gerekir. Aksi takdirde ona, kendisine yetecek miktar mal ve erzak alarak onları cezalandır­ma hakkı doğar."[153]

Ebû Dâvud, Irbaz b. Sâriye'nin (r.a) şöyle dediğini rivayet et­miştir: Rasûlullah (s.a.v), bir gün aramızda ayağa kalktı ve: "Sizden birisi, koltuğuna yaslanmış bir halde oturarak Allah Teâlâ'nın, bu Kur'ân'dakinden başka, herhangi bir şeyi haram kılmadığını mı zan­nediyor'? Dikkat edin! Şüphesiz ben de birtakıfn şeyleri emrettim, ba­zı şeyleri öğütledim ve bazı şeylerden de nehyettim. Onlar, miktar olarak Kur'ân kadar, belki daha fazladır. Şüphesiz Allah, size, izni olmaksızın ehl-i kitab'ın evlerine girmeyi, onların kadınlarını dövme­yi, üzerlerine düşeni size verdikten sonra, meyvelerini yemeyi helâl kılmamıştır."[154]

İmam Beyhakî, Medhal adlı kitabında, Talha b. Nüdayle'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kıtlık olduğu yıl, (aşırı pahalılık karşısında) bazıları, Rasûlullah'a (a.s) gelerek: Ya Rasûlallah! Biz­ler için fiyatlara, narh[155]  koyun, dediler.' Hz. Peygamber (s.a.v) de:

'Allah Teâlâ, emretmediği bir sünneti (uygulamayı) sizlere sünnet olarak koymamı benden istemiyor. Fakat siz, Allah'tan, lütfuyla size genişlik vermesini isteyiniz,' buyurdu."[156]

Tabarânî'nin, (360/970), Câmiü'l-Kebîr'de, Hasan b. Ali'den (r.h) rivayetine göre o, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v), Tebük Gaz-vesi'nin olduğu gün, minbere çıktı. Allah'a hamd ve senadan sonra şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Ben, size ancak Allah'ın emrettiklerini emrediyorum ve O'nun nehyettiklerinden de nehyediyorum. Rızkınızı güzel yollardan arayın. Canımı kudret elinde tutan Allah'a yemin ederek söylüyorum: Sizden birinin, rızkını aradığı gibi eceli de onu arar. Rızkınızın size ulaşması zorlaşırsa onu, Allak Teâlâ'ya itaatle ele geçirmeye çalışınız."[157]

Ebu'ş-Şeyh, Ebû Nuaym ve Deylemî, Rasûlullah'ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Kur'ân, kendisinden hoşlan­mayana karşı zordur; aşılmaz, anlaşılmaz görünür. Halbuki o, (her konuda) hakemdir. Kim, benim hadisime yapışır, onu anlar ve hıfze­derse, Kur'ân'la birlikte hareket etmiş olur. Kim, Kur'ân'ı ve hadisi­mi hafife alırsa, dünya ve âhirette perişan olur. Ümmetime sözüme yapışmalarını, emrime itaat etmele-rini ve sünnetime tâbi olmalarını emrettim. Kim, benim sözüme razı olursa, Kur'ân'a razı olmuş olur." Çünkü Allah Teâlâ: "Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi nehyederse ondan da vazgeçin,"[158] buyurmaktadır.[159]

İmam Beyhakî, Medhal adlı eserinde, Cündüb b. Abdul­lah'tan (r.a) şu nakli yapar: Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: "Kim, Kur'ân'a kendi görüşüyle fikir beyân ederse isabet etmiş de olsa hata yapmış olur."[160]

Tabarânî (360/970), Evsaf da, Hz. Ömer (r.a)'den rivayet edi­yor. O, demiştir ki: Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Benden sonra ümmetim için en çok korktuğum, Kur'ân'ı, hevâsına göre te'vil edip onu konulduğu mânânın dışında yorumlayan kişidir."[161]

Ebû Ya'lâ el-Mevsîlî, sahih bir senedle, İbn Abbas (r.h)'dan, O'nun şöyle dediğini rivayet ediyor:

Rasûlullah, buyurdu ki: "Kim, ilimsiz olarak Kur'ân hakkında konuşursa, kıyamet günü ağzına ateşten bir gem vurulmuş olarak ge­lir."[162]

İbn Abdilberr (380/990), Rasûlullah (s.a.v)'m şöyle buyurdu­ğunu rivayet etmiştir: "Ümmetim için en çok korktuğum, diliyle çok bilgili, Kur'ân'la mücadele yapan münafıktır."[163]

Yine İbn Abdilberr, Ukbe b. Âmir el-Cühenî'den (r.a), O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: "Üm­metim için en çok korktuğum (yanlış değerlendirilecek) iki şeydir: 1-Kur'ân, 2- Bol servet. Kur'ân'a gelince münafıklar, onu mü'minlerle mücadele etmek için öğrenirler. Servet sahiplerine gelince onlar, ra­hatlığın ve şehvetlerinin peşine düşüp namazlarını terkederler."

İbn Abdilberr, bu hadisi, yine Ukbe b. Âmir'den iki ayrı yol­dan daha rivayet etmiştir. Birinde, şu farklı lafızlar mevcutur: "Kur'ân'ı Öğrenirler ve onu Allah'ın indirdiği mânânın dışında yo­rumlarlar." Diğerinde ise şu farklılık vardır: "Kitab'a gelince birta­kım gruplar, Kur'ân'ı önlerine açıp onunla, mü'minlerle mücadeleye girişirler. "[164]

İmam Buhârî ve Müslim, Huzeyfe (r.a)'den, O'nun şöyle dedi­ğini rivayet etmişlerdir: Rasûlullah (s.a.v), bize şöyle buyurdu: "Mu­hakkak emanet, semâdan, bazı er kişilerin kalb merkezine indi. Kur'ân da indi. Siz, Kur'ân'ı okuyun ve (onun hüküm ve inceliklerini anlamak için) sünnetten (gerektiği kadar) öğrenin."[165]

Yine İmam Buhârî ve Müslim, Ebû Hureyre'den (r.a), O'nun şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Bana itaat eden Allah'a itaat, ba­na isyan eden Allah'a isyan etmiş olur. Benim emirime (görevlendir­diğim kimseye) itaat eden bana itaat etmiş olur." Buhârî'nin rivaye­tinde şu ziyâdelik mevcuttur: "Emirime isyan eden bana isyan etmiştir.”[166]

İmam Ahmed, Ebû Ya'la ve Tabarânî, İbn Ömer'in şöyle de­diğini rivayet etmişlerdir: Rasûlullah (s.a.v) ashabından bir grubun içindeydi. Bir ara ashabına: "Siz, bana itaat edenin, Allah'a itaat et­miş olacağını ve bana itaatin, Allah'a itaatten bir parça olduğunu bilmiyor musunuz?" buyurdu. Onlar da: "Evet, biliyoruz; buna şa-hidlik ederiz," dediler. Rasûlullah (s.a.v):

"Emir ve imamlarınıza itaat etmeniz, bana itaat olmaktadır," buyurdu.[167]

Fethu'l-BârVde şöyle denmiştir: "Hadîs-i şerif de, idarecilere itaatin vâcib olduğu ifade edilmektedir. Ancak bu, verilen emrin is­yan ve günah olmamasına bağlanmıştır. Halika isyanda mahlûka itaat edilmez."[168]

Buhârî, Câbir b. Abdullah (r.a)'tan, O'nun şöyle dediğini riva­yet etmiştir: Rasûlullah uyurken yanma melekler geldiler. Onlardan bazıları: "O, uyuyor," dedi. Bazıları da: "Gözü uyuyor, fakat kalbi uyanıktır," dedi. Kendi aralarında:

"Bu dostunuz için (verilecek) bir misal var. Hadi onun durumu­nu bir misâlle anlatın," dediler. Bazıları: "O, uyuyor," dedi. Bazıları da: "Gözü uyuyor, fakat kalbi uyanıktır," dedi. Sonra O'nun misâlini anlatmaya başladılar:

"Bu zâtın durumu, yeni bir ev yapıp, bir ziyafet tertip eden, da­ha sonra da ziyafete çağırmak için etrafa davetçi gönderen kimseye benzer. Kim, davetçiye uyarsa eve girer, ziyafetten yer. Kim de davet-çiye uymazsa, eve de giremez, ziyafetten de yiyemez. Sonra araların­da: 'Bunu bir yorumlayın da neyi, kime misâl verdiğinizi anlasın,' dediler. Bazıları: 'O, uyuyor/ dedi. Bazıları da: 'Gözü uyuyor, fakat kalbi uyanıktır, siz anlatın. O, anlar/ dedi. O zaman misâli:

'Ev, cennettir. Davetçi, Muhammed (s.a.v)'dir. Kim, Muham-med'e uyarsa, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de Muhammed'e isyan ederse, Allah'a isyan etmiş olur. Muhammed (s.a.v), insanlar ara­sında (hak ile bâtılı, mü'minle kâfiri birbirinden) ayırım noktasıdır.’[169] şeklinde açıklamıştır."

Ebû Said el-Hudrî (r.a), demiştir ki: Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurdu: "Kim, helâl ve temizinden yer, sünnet dairesinde amel eder ve insanlar da şerrinden emin olurlarsa, Cennete girer." Ashâb:

"Ya Rasûlallah! Bugün ümmetin içinde böyleleri çoktur," dedi­ler. Efendimiz (s.a.v):

"Bu, benden sonra gelen bir kavim içinde olacak," buyurdu. Ha­disi Hâkim rivayet etmiş ve "isnadı sahihtir," demiştir.

İmam Buhârî ve Hâkim, Ebû Hureyre (r.a)'den, O'nun şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: 'Yüz çe-iirenler hariç, ümmetimin tamamı Cennete girecektir," Ashâb sordu:

"Ya Rasûlallah! Yüz çevirenler kimlerdir?" Allah Rasûlü (s.a.v):

"Bana itaat eden Cennete girer, bana isyan edense Cennetten yüz çevirmiş olur,"[170] buyurdu.

Beyhakî el-Medhal'de, İbn Abbas (r.h)'dan, Rasûlullah (s.a.v)'ın şöyle dediğini nakletmiştir:

"Kim, ümmetimin fesada gittiği zamanda sünnetime yapışırsa ona, yüz şehid sevabı verilir."

Bu hadisi, Tabarânî, Ebû Hureyre yoluyla rivayet etmiştir. Aliyyü'l-Kâri'ye ait Şifâ şerhinde de aynı haber mevcuttur.

Tirmizî, Kesir b. Abdullah'dan, o, babasından, o da dedesin­den, Rasûlullah (s.a.v)'m şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Şüphesiz bu din, garib olarak başladı. Garib olarak (sahibine) dönecektir. Benden sonra, insanların bozduğu sünnetimi ihya ve ıslah eden ga-riblere ne mutlu."[171]

Nasr el-Makdisî de el-Hucce alâ Tarîki'l-Muhacce adlı eserin­de bu hadisi yukarıdaki senedle şu lafızlarla rivayet etmiştir: "... Benden sonra sünnetimi ihya eden ve onu insanlara öğretenlere ne mutlu."

Tirmizî, Enes b. Mâlik'ten (r.a), O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v), bana şöyle buyurdu: "Ey yavrum, hiçbir (mü'min) kimseye kalbinde kin ve düşmanlık bulundurmadan sa­bahlayıp akşamlayabilirsen, bunu yap. Oğulcuğum, bu (ahlâk) be­nim sünnetimdir. Kim, benim sünnetimi sever ve ihya ederse beni sevmiş olur. Beni seven de Cennette benimle olur."[172]

Tirmizî, Abdullah b. Amr b. Â^dan (r.a), O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: "Vallahi, Benî İsra­il'in başına gelenler, bir ayakkabının eşine benzemesi gibi aynen be­nim ümmetimin başına da gelecektir. Hatta onlardan birisi, açıktan annesine yaklaşmışsa, benim ümmetim içinde de onu yapan olacak­tır. Israiloğulları yetmiş iki millete ayrıldı. Benim ümmetim de yetmiş üçe ayrılacak. Biri hariç, hepsi Cehennemdedir,"

Ashâb: "Kimdir onlar, ya Rasûlallah?" diye sorunca, Hz. Pey­gamber (s.a.v) şöyle buyurdu: ''Benim ve ashabımın yolunda olanlar­dır."[173]

İmam Buhârî, Ebû Mûsâ el-Eş'ârî'den (r.a) rivayet ediyor: Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurdu: "Benimle, Allah Teâlâ'nın beni va­sıta kılıp gönderdiği şeylerin misâli, şöyle bir adamın hâline benzi­yor: Adam, kavmine gelerek:

'Ey kavmim! Ben (size saldırmak üzere gelen), bir orduyu gözle­rimle gördüm. Hiç şüphesiz ben, büyük bir tehlikeyi haber veren bir uyarıcıyım. Kurtulmak için başınızın çaresine bakın,' diye feryat etti. Kavminden bir grup, adama inandı ve hemen gece yarısı yola çıka­rak ellerindeki mühlet içinde yol aldılar. Kavminden bir grup da adamı yalanlayıp yerlerinde sabahladılar. Sabaha doğru ordu, bun­lara saldırdı, kendilerini helak edip köklerini kazıdı. İşte, bana itaat edip getirdiklerime uyanın misâli birinci grup gibidir. Bana isyan edip hak olarak getirdiklerimi yalanlayanın misâli de yerinde bekle­yip helak olanlar gibidir." [174]

İbn Hibban (354/966), Abdullah b. Ömer'den, O'nun şöyle de­diğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: "Her amel için bir dinçlik ve iştiyak zamanı vardır. Kim, önceki amelindeki dinçlik ve iştiyakı kesilince yeni amelinde benim sünne-time yönelirse o, doğ­ruyu bulmuş olur. Kim de sünnetin dışına yönelirse helak olmuş olur.”[175]

Kâd-ı Iyâz, Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Allah Teâlâ, bir kulunu, yapıştığı sünnet sayesin­de cennetine kor."[176]

Tirmizî -hasen bir tarikle- ve İbn Mâce, Amr b. Avf el-

Müzenî'den (r.a) rivayet etmişlerdir: O, demiştir ki: Hz. Peygamber (s.a.v), Bilâlb. Harise:

"Bil, ya Bilâl," buyurdu. Bilâl (r.a):

"Ya Rasûlallah,  neyi bileyim?" diye sordu. Hz. Peygamber "Bil ki, kim benim kaybolmuş bir sünnetimi ihya ederse, onunla amel edenlerin sevabının bir misli kendisine yazılır. Amel edenlerin sevabından da hiçbir şey eksiltilmez. Kim de Allah ve Rasûlü'nün ra­zı olmadığı bozuk bir bid'at ortaya koyarsa, onunla amel edenlerin günahlarının bir misli de ona yazılır. Onların da günahından hiçbir şey eksiltilmez."[177]

Hâkim, Tabarânî ve İbn Hıbban'm, Hz. Âişe (r.a)'den rivayet ettiklerine göre O, demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurdu:

"Şu altı kimseye Allah ve duası makbul bütün peygamberler lanet etmiştir:

1- Allah'ın Kitabı'na ilâve yapan,

2- Allah'ın kaderini yalanlayan,

3- Allah'ın aziz kıldığını zelil, zelil kıldığını aziz etmek için zor­la ümmetimin başına geçen,

4- Allah'ın haram kıldığını helâl gören,

5- Allah'ın yakınlarıma yapılmasını haranı kıldığını helâl sa-

yan,

6- Sünnetimi terkeden." [178]

Tabarânî, el-Kebîr'de, İbn Abbas (r.h)'dan, O'nun şöyle dedi­ğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: 'Yeryüzünde Al­lah'ın sultanını zelil kılmak için uğraşan kimseyi, Allah Teâlâ -kıyamette kendisi için hazırladığı azap bir yana- dünyada da zelil-ü rüsva eder."

Müsedded, şu ziyâdeyi rivayetinde zikrediyor: "Allah'ın yeryü­zündeki sultanı, Allah Teâlâ'nın Kitabı ve Rasûlü'nün (s.a.v) sünne­tidir."[179]

Yine  Tabarânî,   el-Evsaf&a,  Câbir b. Abdullah (r.a)'dan, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: Kime benden bir hadis ulaşır da onu yalanlarsa, şu üç şeyi yalanla­mış olur: Allah'ı, Rasûlü'nü ve kendisine anlatılan hadisin hükmü­nü."

İbn Abdilberr, Kesir b. Abdullah b. Amr b. Avf dan, o baba­sından, o da dedesinden, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurdu: "Size, kendilerine sımsıkı yapıştı­ğınız zaman, asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum: Allah'ın Ki­tabı ve Rasûlü'nün sünneti"[180]

Hadisi, Hâkim uzunca bir şekliyle İbn Abbas (r.a)'dan rivayet etmiş ve "senedi sahihtir," demiştir.

Aynı hadisi, Beyhakî de el-MedhaPde, Ebû Hureyre (r.a)'den, sonundaki şu ziyâdeyle rivayet etmiştir: "Size, kendilerine yapıştık­tan sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bıraktım: Allah'ın Kitabı ve benim sünnetimdir. Bu ikisi, Cennette havz'a gelinceye kadar birbi­rinden ayrılmayacaklardır."

İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurmuştur: "Size, Allah Teâlâ'nın Kitabından bir emir ve hüküm verildiği zaman, onunla amel gerekir. Onu terk etme konusunda hiç­bir kimse için özür olamaz. Meselenizin hükmü, Allah'ın Kitabı'nda yoksa, Peygamberin sünneti geçerlidir. Peygamberin sünneti bulun­mazsa, ashabımın sözüne müracaat edin. Şüphesiz ashabım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olursanız, hidâyeti bulursunuz. Ashabımın ihtilâfı sizin için rahmettir."[181]

Tirmizî, Abdullah b. Amr (r.h)'dan, Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Sizden birinizin hevâsı (düşünce ve arzuları), benim getirdiğim şeylere tâbi olmadıkça, o tam iman etmiş olmaz."

Kâd-ı Iyâz (544/1149), Ebû Hureyre'den (r.a) rivayet ediyor. O, demiştir ki: Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurdu: "İnsanlar Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet edip, bana ve getirdiklerime iman edinceye kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Bunu yaptık­ları zaman, benden, kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Ancak mallarından, dinin emrettiği kısmı alınır. Onların (iç) hesapları Al­lah'a aittir."

Hadisi, Müslim ve diğer kütüb-ü sitte sahipleri de rivayet et­mişlerdir. Ancak onların rivayetinde: "...Bana ve getirdiklerime iman edinceye kadar..." kısmı yoktur. Müslim'in lafzı şöyledir: "İnsanlar­la, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah'ın Rasûlü olduğurna şehâdet edinceye kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Bunu söyledikleri zaman..." devamı yukarıda geçtiği gibidir.

Aliyyü'1-Kâri (1014/1605), Suyûtî'den (911/1505), bu hadisin mütevâtir olduğunu nakletmiştir.

İmam Ahmed, Müsned'de Rasûlullah (s.a.v)'m şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kim, bana uyarsa o, bendendir. Kim, sünnetimden yüz çevirirse o, benden değildir."[182]

Ebû Dâvud, Temim ed-Dârî'den, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki:

"Din nasihattir, din nasihattir, din nasihattir." Ashâb:

"Kim için nasihattir, ya Rasûlallah?" diye sorduklarında, Efen­dimiz (s.a.v):

"Allah için, Kitabı için, Rasûlü için, müslümanların imamları için ve bütün müslümanlar içindir," buyurdu.

Daha önce, Hattâbî (388/998) ve başka âlimlerden, Allah, Al­lah'ın Kitabı ve Rasûlü için nasihatin ne mânâya geldiğini zikretmiş­tik.”[183]

"Müslümanların imam (ve idarecilerine) nasihata gelince o, hak dairesinde kendilerine itaat, onlara hakta kalmaları için yar­dım, gerektiğinde hakkı emretmek, kendilerine en güzel olanı hatır­latmak, haktan gaflete düştüklerinde veya müslümanların işlerini gözardı ettiklerinde kendilerini uyarma olup, onlara karşı ayaklan­ma ve halkı tahrikle, aleyhlerine kalbleri ifsadı terk etmektir. Bütün müslümanlara nasihata gelince bu, onlara din ve dünya işlerinde faydalarına olanı göstermek ve bu konuda kendilerine söz ve fiillerle yardım etmek, gaflete düşenleri uyarmak, câhilleri aydınlatmak, muhtaç olanlara yardım etmek, kusurlarını örtmek, kendilerine ge­len zararları defetmek ve faydalı şeyleri hizmetlerine sunmaktır."[184]

Beyhakî, Medhal'de, Abdullah b. Amr (r.a)'dan, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v)'tan duyduğum herşeyi ez­berlemek isteyerek yazıyordum. Kureyş, beni bundan nehyetti ve: "Sen, Rasûlullah (s.a.v)'tan işittiğin herşeyi yazıyorsun. Halbuki O da bir insan, kızgınlık ve hoşnutluk hâllerinde konuştuğu olur (hep­sinin yazılması doğru olmaz,)" dediler. Bunun üzerine, ben de yaz­mayı bıraktım. Durumu Allah Rasûlü'ne (s.a.v) söyledim, buyurdu ki: 'Yaz! Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, ondan -eliyle ağzına işaret etti- haktan başkası çıkmaz."[185]

Hadisi, İmam Ahmed, Ebû Dâvud, Hâkim, Dârîmî ve başka­ları da rivayet etmişlerdir. Hadisin sıhhatini kitabımızın üçüncü bö­lümünde tahkik edeceğiz, inşâallah...

 

Müslim, Câbir b. Abdullah (r.h)'dan, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v), bir hutbe verdi ve hutbesinde bu­yurdu ki: "Bundan sonra muhakkak sözlerin en hayırlısı, Allah Teâlâ'nın Kitabı'dır. Hidâyetin en hayırlısı da Muhammed'in hidâyetidir. İşlerin en kötüsü (dinin ruhuna uymayan), sonradan icad edilmiş şeylerdir. (Dinin tasvip etmediği) herşey bid'attır. Her bid'at, sapıklıktır."

Hadis, Şifâ'da biraz farklı ve kısa lafızlarla rivayet edilmiştir.

Dârimî, Câbir b. Abdullah (r.a)'dan, O'nun şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hz. Ömer (r.a), bir gün Rasûlullah'a (s.a.v) gelerek:

"Bazı Yahudilerden hoşumuza giden söz (ve haber)ler işitiyoruz. Onların bir kısmını yazmamızı uygun görür müsünüz1?" diye sordu. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v):

"Yahudi ve Hıristiyanların sonunu düşünmeden birtakım işler yapıp şaşırdıkları gibi siz de mi şaşkınlığa düşmek istiyorsunuz? Şüphesiz ben, size apaçık, tertemiz haberler (ve din) getirdim. Şayet Mûsâ hayatta olsaydı, bana uymaktan başkası, kendisine caiz ol­mazdı, " buyurdu.

Ebû Dâvud ve İbn Mâce'nin Abdullah b. Amr (r.a)'dan rivayet ettiklerine göre O, şöyle demiştir:

Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu ki: "(Asıl) ilim üçtür. Bunun dışındakiler -sahibi için- bir ihsandır. Asıl olan ilimler: Muhkem âyet, ayakta duran (yaşanan) sünnet, âdil hüküm vermek (ve taksim yapmak)."[186]

Şeyhân (Buhârî ve Müslim), Ebû Dâvud ve İbn Mâce'nin rivayetlerine göre Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurmuştur: "Kim, bi­zim dinimizde, onun tasvip etmediği bir şey icad ederse o, (kişi ve işi) reddedilir."[187]

 

İkinci Grup Hadisler

Burada vereceğimiz hadisler, şu konuları ortaya koymaktadır:

1- Hz. Peygamber (s.a.v)'in sünnetine yapışmak.

2- Sadece Kur'ân'da olanı alıp onunla amelden, Kur'ân'da olan bir hüküm getirmediği zaman sünneti terketmekten, hevâya uymak­tan ve kendi görüşüyle yetinmekten nehiy.

3- Allah'ın Rasûlü, ancak O'nun farz kıldığını emreder ve sadece O'nun sakındırdıklarını nehyeder. Daha önceki haberlerde geçtiği gi­bi...

Ebû Dâvud, Tirmizî ve İbii Mâce'nin Irbaz b. Sâriye'den (r.a) rivayet ettiklerine göre o, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v), bir gün bize namaz kıldırdı. Sonra bize dönerek etkili bir vaaz verdi. Öy­le ki gözlerimiz yaşardı, kalplerimiz duygulandı. Cemaatten bir kişi:

"Ya Rasûlallah ! Bu vaazınız, sanki veda edecek bir kimsenin konuşmasına benziyor. Bizlere ne tavsiyede bulunursunuz?" dedi. Al­lah Rasûlü (s.a.v):

"Size, Allah'tan korkmanızı, başınızdaki idareci Habeşli bir kö­le de olsa, dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Şüphesiz, sizden (benden sonra) yaşayacak olanlar, pek çok ihtilâflar görecektir. Sizin, benim sünnetime ve hidâyet üzere giden râşid halifelerimin gidişatına sarılmanız gerekir. Onlara yapışıp canla-başla sahip çı­kın. (Dinin tasvip etmediği) sonradan dine sokulan şeylerden sakını­nız. Şüphesiz, (bu sıfattaki) her yeni şey, bida'ttir. Her bid'at dalâlettir. (Tevbe edilmeyen) her dalâletin sahibi ateştedir."[188]

Müslim, Râfî b. Hudeyç'ten (r.a), Rasûlullah'm (a.s) şöyle bu­yurduğunu rivayet etmiştir: "Siz, dünya işlerinizi daha iyi bilirsiniz. Ben de dinle ilgili işlerinizi en iyi bilirim. Size, dininizle ilgili bir şey emrettiğim zaman onu alıp yapınız."[189] Buhârî ve Müslim, Ebû Hureyre'den (r.a), Rasûlullah (s.a.v)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Ben size bir şey söylemediğim müddetçe, beni kendi hâlime bırakın. Sizden öncekile­rin helak oluşu, ancak peygamberlerine çok sual sorup, onlara muhalefet etmeleri yüzünden olmuştur. Öyleyse size herhangi bir şeyi nehyettiğim zaman ondan kaçının, bir şeyi emrettiğimde de gücünüzün yettiği kadar, onu yapın."[190]

Yine Buhârî ve Müslim, Hz, Âişe'den (r.h), O'nun şöyle dedi­ğini rivayet etmişlerdir: Raşûlullah (s.a.v), yapılmasında ruhsat olan bir iş yaptı. Bir grup kimse de onu yapmaktan uzak durdular. Bu ha­reketleri Rasûlullah'a (a.s) ulaştı. Bunun üzerine, ashabına bir ko­nuşma yaptı; Allah'a hamd ve senadan sonra: "Bazılarına ne oluyor ki, benim yaptığım bir işi yapmaktan çekiniyorlar. Vallahi, ben, on­ların Allah'ı en iyi bileni ve O'ndan en çok korkanıyım," buyurdu.[191]

Hafız İbn Hâcer (852/1448), İbnu'd-Din ed-Dâvudî'den şunu nakletmiştir: "Rasûlullah'ın (a.s) ruhsatla amel ettiği bir işten çekin­mek, en büyük günahlardan biridir. Çünkü böyle yapan kimse, ken­disini, Allah Rasûlün (s.a.v)'den daha muttaki görmektedir."

"Ben derim ki: Böyle düşünenin dinden çıktığında şüphe yoktur. Fakat hadiste işaret edilen kimse, Hz. Peygamber (s.a.v)'in geçmiş ve gelecek günahlarının affedildiğini, O, bir iste ruhsatla amel ettiğinde günahları af garantisi verilmeyen kimseler gibi olmadığını, günahla­rı affedilmeyen kimselerin kurtuluşa ermesi için azimet ve zor amel­ler yapmaya muhtaç olduğunu sebep göstermiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v) de onlara, her ne kadar günahları affedil­miş olsa bile, bununla beraber, insanların Allah'tan en çok korkanı­nın kendisi olduğunu haber vermiştir. Demek ki Hz. Peygamber (s.a.v), ruhsat olsun, azimet olsun, her ne tür amel etse, amelinde son derece takva ve haşyet içindedir. Günahlarının affedilme nimeti O'nu, amelinde gevşekliğe götürmemiş, bilakis O, bu nimetin şükrü­nü eda için çırpınmıştır. O'nun, bazen amelinde ruhsatla hareket et­mesi, azimet olanı, gayret ve dinçlikle yapmasına yardım içindir."[192]

İmam Şafiî, Ebû Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce, Ebû Râfî'den (r.a), Raşûlullah (s.a.v)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Sakın, sizden birini, koltuğuna yaslanmış bir halde kendisine em­rettiğim veya nehyettiğim bir haber geldiğinde: 'Bunu ben bilmi-yo-rum. Biz Kur'ân'da bulduğumuza tâbi oluruz,' derken bulmayayım."[193]

 

Üçüncü Grup Hadisler

Bu kısımda vereceğimiz hadisler, Hz.Peygamber (s,a.v)'in hadis­lerinin dinlenmesi, onların ezberlenmesi ve onları kendi asrında ya­şayanların, daha sonra gelecek olanlara tebliğ etmesiyle ilgili emirle­rini ve bu işi yapanlara büyük bir ecir vaadini ifade etmektedir.

O'nun bu emirleri, sünnetin hüccet olmasını gerekli kılmakta-" dır.

İmam Şafiî (r.h), demiştir ki; "Raşûlullah (s.a.v), kendi sözü­nün dinlenip ezberlenmesi ve hakkıyla aktarılmasını tavsiye etmiştir. Bu da O'nun, ancak kendisine tebliğ yapılanlara hüccet olan şeyleri emrettiğini gösterir. Çünkü bu, ya yerine getirilmesi gereken bir helâl, ya kaçınılması gereken bir haram veya uygulanması icab eden bir had veyahut alınıp verilmesi gereken bir mal veyahut da din ve dünya ile ilgili bir nasihattir."

Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendisi adına yalan söylemekten ve ha­disini gizlemekten nehyetmesi, bunu yapanları şiddetli bir azabla tehdit etmesi ve kendisi adına yalan söylemenin, başkası adına yalan söylemek gibi olmadığını bildirmesi de onun haberlerinin, daha son­rakiler için bir delil ve kaynak olduğunu gösterir.

Bunun böyle olmasının tek sebebi şudur: Hadîs-i şerîf, Allah Teâlâ'nın hükümlerini kapsayan bir delildir. Bu durumda, Hz. Pey­gamber (a.s) adına yalan söylemek ve ondan sâdır olan herhangi bir şeyi gizlemek, Allah'ın hükmünü değiştirmeye, insanların ondan câhil kalmasına ve Allah'ın indirdiklerinin dışındaki şeylerle amele götürür.

Hadis-i şerifler, bahsettiğimiz konumda olmasaydı Hz. Peygam­ber (s.a.v)'in dışındaki bir kimse adına yalan söylemek ve ondan sâdır olan şeyleri gizlemekle, Raşûlullah (a.s) adına yalan söylemek ve ondan sâdır olan şeyleri gizlemek arasında bir fark olmaz, onun adına yalan söyleyenle, haberlerini gizleyen kimse, bu şiddetli tehdi­di haketmezdi.

Beyhakî Medhal'de ve Dârimî Sünen'ınde, Ebû Zerr'in (r.a) şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Raşûlullah (s.a.v), bize, iyiliği emretmek, kötülükten nehyet-mek ve insanlara sünnetleri öğretmemiz konusunda gevşek ve âciz olmamamızı emretti.'[194]

Raşûlullah (s.a.v), veda haccında vermiş olduğu hutbede şöyle buyurmuştur: "Dikkat edin! Sizden burada bulunanlar, bulunma­yanlara sözlerimi ulaştırsın. Kendisine haber ulaştırılan nice kimse­ler, onu ilk işiten ve nakledenden daha anlayışlı ve kavrayışlıdır."[195]

Beyhakî (458/1066) demiştir ki: "Şayet sünnetin delil oluşu sa­bit ve zarurî olmasaydı; Hz. Peygamber (s.a.v), veda hutbesinde, ken­disini dinleyenlere, dinleriyle ilgili işleri öğrettikten sonra: 'Dikkat! Sözlerimi tebliğ edin,' demezdi."

İmam Şafiî (r.h), İbn Mesud'dan (r.a), Rasûlullah (s.a.v)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Benden işittiği hadisi ezberle­yip hıfzeden ve onu başkalarına tebliğ eden kimsenin, Allah, yüzünü ağartsın. Nice fıkha kaynak olacak ilimleri taşıyan vardır ki, fakih değildir. Nice fıkıh yüklü kimseler, kendisinden daha fakih (anlayış­lı) olana ilim nakleder. Uç şey vardır ki, müslümanın kalbi, onlarda hıyanetlik içinde olmaz. Bunlar: Allah için ihlâsla amel, müslüman-lara nasihat ve cemaatlarına devam. Şüphesiz müslümanların birbi­rini hakka daveti, onları serden korur ve destek olur."[196]

İbn Abdilberr, bu hadisi kısa olarak rivayet etmiştir. Hatib Tebrizî (737/1336), Mişkâtu'l-Mesâhih'te şöyle der: "Hadisi, Şaftı, Beyhakî -Medhal'de- Ahnıed, Tirmizî, Ebû Dâvud, İbn Mâce ve Dârimî, Zeyd 6. Sâbit'ten (r.a) rivayet etmişler; ancak Ebû Dâvud ve Tirmizî, 'Üç şey var ki, onlarda hiyânetlik yapmaz...' kısmını zik-retmemişlerdir." Suyûtî, Miftâhu'l-Cenne isimli eserinde, hadisin ilk kısmını rivayet etmiş ve "Bu hadis mütevâtirdir," demiştir.

Nasr el-Makdisî, el-Hucce ala Târiki'l-Muhacce adlı eserinde Hz. Ali'den, Rasûlullah (s.a.v)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Size, benden, ashabımdan ve önceki nebilerden sonra bütün bunlar adına kimlerin halife olduğunu söyleyeyim mi? Onlar, Allah için, Al­lah yolunda Kur'ân'ı ve hadislerimi taşıyıp başkalarına nakledenler­dir."[197]

. Tabarânî el-Evsat'da, İbn Abbas'tan (r.h), O'nun şöyle dediği­ni nakleder: Rasûlullah (s.a.v): "Allah'ım! Halifelerime rahmet eyle," buyurdu. Biz, "Ya Rasûlallah! Sizin halifeleriniz kimlerdir? " diye sorduk. Efendimiz (s.a.v): "Benden sonra gelip hadislerimi rivayet eden ve onları insanlara öğretenlerdir,"buyurdu.[198]

el-Makdisî, el-Hucce kitabında, Berâ b. Âzib'den (r.a), Rasûlullah (s.a.v)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim, ken­disine faydalı olacak iki hadisi öğrenir veya başkasına faydalanaca­ğı iki hadis öğretirse, bu yaptığı iş, altmış yıllık (nafile) ibâdetten da­ha hayırlıdır."[199]

Ebû  Nuaym   (430/1038),  Hilye'de,   İbn  Abbas'tan  (r.h), Rasûlullah'm (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim, ümme­time, uygulanmasıyla bir sünnetin yerine getirildiği veya bir bid'atm ortadan kalktığı bir hadis ulaştırırsa ona Cennet vardır."[200]

el-Makdisî, el-Hucce'de, Ebû Hureyre (r.a)'den, Rasûlullah (s.a.v)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim, ümmetim için kendilerine dinî işlerinde faydası olacak kırk hadis ezberlerse, kıyamet günü âlimlerle birlikte hasredilir."[201]

Makdisî, hadisi başka bir senedle, Ebû Hureyre'den şu lafız­larla rivayet etmiştir: "Kıyamet günü peygamberlerle beraber haşro-lunur." Yine müellif, bir başka yolla, Ebû'd-Derdâ'dan (r.a): "Allah o kimseyi kıyamet günü fakih olarak diriltir, ben de kendisine şahid olurum," lafzıyla, İbn Abbas'tan da (r.h): "Kıyamet günü ben ona şefaatçi olurum,"ifadeleriyle rivayet etmiştir.

Buhârî, Abdullah b. Amr'dan (r.a), Rasûlullah (s.a.v)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Benden (duyduğunuz) bir âyet de ol­sa onu tebliğ edin. Hadislerimi de rivayet ediniz ve yalan söylemeyi­niz. Kim, kasıtlı olarak benim adıma yalan söylerse kendini, Cehen-nem'deki yerine hazırlansın."[202]

Tabarânî, Evsafda, Ebû Bekir'den (r.a), Rasûlullah (s.a.v)'m şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim benim adıma kasıtlı ola­rak yalan söyler veya emrettiğim bir şeyi reddederse, Cehennem'deki yerine kendini hazırlasın."[203]

Yine Tabarânî, el-Kebîr'de, Selman el-Fârisî'den (r.a), Rasûlullah'm şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim, benim adı­ma kasıtlı olarak yalan söylerse, Cehennemide gireceği yere kendisini hazırlasın. Kim, benden kendisine ulaşan bir hadisi reddederse, kıyamet günü onun hasmı ben olurum. Size, benden yaklnen tanımadığınız bir hadis ulaştığı zaman: 'Allah en iyisini bilir,'deyiniz."[204]

Buhârî ve Müslim, Muğire'den (r.a), Rasûlullah'm şöyle bu­yurduğunu rivayet etmişlerdir: "Benim adıma yalan söylemek, baş-, kası adına yalan söylemek gibi değildir. Kim, kasden benim adıma yalan söylerse, ateşteki yerine hazır olsun."[205]

el-Makdisî el-Hucce'de, Ebu'd-Derdâ'dan (r.a), Rasûlullah (s.a.v)'m şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Kim, sabah ve akşam sünnetimi öğrenmek arzusuyla yola çıkarsa, sabah akşam Allah yo­lunda cihad eden kimse gibi sevaba ulaşır. Kim, Allah Teâlâ'nın ken­disine öğrettiği bir ilmi (isteyeni ve duyurulma gereği varken) gizler­se, Allah Teâlâ, kıyamet günü ağzına ateşten bir gem vurur."[206]

Yine el-Makdisî'nin, Muaz b. Cebel'den (r.a) rivayetine göre Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurmuştur: "Ümmetimin arasında bid'at-ler yayıldığı ve ashabıma dil uzaltildığı zaman âlim, ilmini ortaya koysun. Eğer bunu yapmazsa, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanla­rın laneti üzerine olur."[207]

Velid b. Süleyman'a: "İlmin ortaya konması nedir?" diye soru­lunca, "Sünnetin açıklanmasıdır," demiştir.

 

Beşinci Delil:

Sadece Kur'ân-ı Kerîm'Ie Amel Etmenin Güç ve Zor Olmasıdır

Kendisine bir vahiy gelmeyen ve Allah tarafından vahiyle des­teklenmeyen hiçbir kimsenin, sadece Kur'ân'dan, İslâm şeriatının hüküm ve tafsilâtını anlaması mümkün değildir. Bunun için o kimse­ye, vahiy yoluyla gelen veya Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendi içtihadıy­la Kur'ân'dan çıkardığı ve Allah Teâlâ'nın tasvip ettiği sünnete bak­ması gerekir. Ancak bu. şekilde, Allah'ın murâdını anlamak ve Kur'ân'dan, hükümlerin tafsilâtını ortaya çıkarmak mümkün olur. Çünkü bunun için tek yol sünnettir.

Şayet sünnet, hüccet (hükümlerde delil ve kaynak) olmasaydı, müçtehidlerden hiçbirinin ona bakması ve bu konuda ondan destek alması sahih olmaz ve hiçbir kimse, mükellef olduğu şeyi anlamazdı. Bu durumda hükümler yok olur, teklif ortadan kalkar ve Allah Teâlâ için mümkün olmayan bir abes meydana gelmiş olurdu.

 

Zikrettiğimiz bu konularda, bir müçtehidin tek basma, kendi görüşüyle hareket etmesi mümkün değildir. Çünkü Kur'ân, i'cazda en yüksek noktada, belagat ve fesâhatta en ileri seviyede olduğu için pek yüksek mânâlar ve söyleyenle kendisine vahyedilenin dışında kimsenin bilemeyeceği, çoğu bize kapalı, pek çok esrar ve ilim hazi­neleri ihtiva etmektedir.

İmam Buhârî rivayet ediyor: Rasûlullah Efendimiz (s.a.v)'e, kırmızı tüylü (en değerli) develerden zekât verilip verilmeyeceği so­rulduğunda: "Bana (şu ana kadar) bu hususta: 'Kim, zerre miktar hayır işlerse, âhirette onu görür (sevabına nail olur); kim de zerre miktar şer işlerse âhirette onu görür.'[208] mealindeki, geniş manâlı ve mevzuunda tek olan âyetten başkası inmedi," buyurdu.[209]

Şimdi, soruya ve cevaba iyi bak. O'nun, bu âyetten, sorulan so­runun hükmünü nasıl çıkardığına dikkat et. Bir başkasının bunu yapmaya gücü yeter mi..?

Kur'ân-ı Kerîm, aynı zamanda birtakım mücmel (kapalı) ve müşkil âyetleri ihtiva etmektedir. Amel için onları açıklayacak, te'vil ve tefsir edecek bir şerh gerekmektedir. Bu şerh ve açıklamanın, Al­lah Teâlâ katından olması gerekir. Çünkü kullarım mükellef tutan, O'dur. Ayette neyin kasdedildiğini en iyi O bilir; başkası buna vâkıf olamaz. İşte bu açıklama, vahiyle bildirilmiş olan veya Rasûlullah (a.s)'m kendi içtihadıyla ortaya koyduğu ve Allah tarafından tasvip gören sünnettir.

 

Bunun için Allah Teâlâ, şöyle buyurmuştur: "Kendilerine indi­rileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye, sana bu Kur'ân'ı indirdik." W)

Bu dediğimize örnek olabilecek birkaç misal verelim: Allah Teâlâ, âyetinde: "Gereği üzere namazı kılınız ve zekâtı veriniz," bu­yurmaktadır.

Bu âyetten, namaz ve zekâtın farz olduğu anlaşılmaktadır. Fa­kat farz kılınan bu namazın mahiyeti ve keyfiyeti nedir? Ne zaman yapılır? Kaç rek'at kılınır? Kime farzdır? Ömürde kaç defa farz olur? Bunlar, sadece bu emirle bilinmemektedir.

Aynı şekilde zekâtı ele alalım. Zekât nedir? Kime farzdır? Hangi maldan gerekir? Miktarı ve farz olma şartı nedir? Sadece yukarıdaki emirden bunların cevabı anlaşılabilir mi?

 

Bir başka âyette Allah Teâlâ buyurmuştur ki: "Şimdi siz, akşa­ma ulaştığınızda ve sabaha kavuştuğunuzda Allah'ı teşbih ediniz."[210]

Bu âyetten teşbihin vâcib, vaktinin de kısaca sabah ve akşam olduğunu anlıyoruz.

Fakat buradaki tesbihden kasdedilen nedir? "Namaz kılınız.," âyetindeki namaz mıdır? Yoksa "Sübhânallah" demek gibi başka bir şey midir?

Bir başka âyette ilâhî emir şudur: "Kur'ân'dan kolayına geleni oku..."[211] Bu âyetten, kolay olan şeyin kıraatinin vâcib olduğunu an­lıyoruz. Fakat bu kiraatla ne kasdedilmektedir? O, namaz mıdır? Yoksa Kur'ân okumak mıdır? Namaz olduğunda, tek rek'at yeterli midir? Yeterli olduğunu düşünelim. Peki, bu bir rek'atta neler yapı­lacak, nasıl kılınacaktır?

 

Başka bir âyette şu emir verilir: "Ey iman edenler! Rükû ve sec­de edin."[212]  Bu âyetten rükû ve secdenin farz olduğunu anlıyoruz. Fakat bunların yapılış şekli nasıldır? Bunlardan murâd nedir? Na­maz mıdır, yoksa başka bir şey midir? Kasdedilen namaz ise rükû ve secdelerin adedi aynı mı olacak; biri, diğerinden farklı mı olacak?.. Bunlar, bu âyetten anlaşılmamaktadır.

Bir başka iîâhî emir: "Şüphesiz Allah ve melekleri, Peygambere salât etmektedirler. Ey iman edenler, siz de Peygambere salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin."[213]  Ayette geçen "salât'la ne kasdedilmektedir? Bu, Allah Teâ-lâ'mn/'Salâtı (namazı) kılınız," âyetindeki namaz mıdır, yoksa başka bir şey midir? Allah'ın, melek­lerin ve bizim salâtımız nedir? Nasıl olur?

Şu âyete bakalım: "Altını ve gümüşü biriktirip, onları Allah yo­lunda infâk etme-yenlere, acıklı bir azabı müjdele."[214] Bu âyetten, mal biriktirmenin ve infâk etmemenin haram olduğunu anlıyoruz. Fakat mal yığmaya mukabil, yapılması istenen infâkla ne kasdedili-yor? Bu infâk şekli, âyet-i kerîme nazil olduğu zaman Sahâbe'nin anladığı gibi bütün malın infâk edilmesi inidir, yoksa bir kısmının ve­rilmesi midir? Bu kısmın da miktarı ne kadardır? Bunlar, ifade edil­memiştir.

 

Şu âyete bakalım: "Hacc ve umreyi Allah için tamamlayın."[215]  Âyet-i kerîmeden, hacc ve umrenin eksiksiz yapılmasının farz oldu­ğunu anlıyoruz. Fakat bunlardan kasdedilen nedir? Câhiliye döne­minde Arapların hacc ve umre adına yaptıkları bütün fiiller mi, yok­sa başka bir şey mi? Hacc ve umre nedir? Ömürde kaç kere farzdır? Âyette bu konular açıklanmamıştır.

Bir başka âyeti ele alalım. Allah Teâlâ buyurmuştur ki: "îman eden ve imanlarına zulüm karıştırmayan kimseler (var ya), işte gü­ven onlarındır. Ve doğru yolda olanlar da onlardır."[216]  Allah Teâlâ'mn emniyet ve hidâyet için bulunmamasını şart koştuğu zu­lüm nedir? Sahâbe-i Kirâm'ın anladığı gibi bütün günah çeşitleri mi­dir?[217]  Yoksa ondan bir çeşit midir? Öyleyse bu çeşit hangisidir? Bü­tün bunları, direkt olarak âyetten anlama imkânımız yoktur.

 

"Hırsızlık eden erkek ve kadının yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan (başkalarına) bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah Azız ve Hakîm'dir."[218] Bu âyet-i kerîmeden, hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerinin kesilmesinin farz olduğunu anlıyoruz. Fakat el kes­meyi icab ettiren bu hırsızlık, lügat mânâsından anlaşılan bütün hır­sızlık çeşitleri midir, yoksa başka bir şey midir? Eğer başka bir çeşit ise, o nedir? Şartlan ve çalınması el kesmeyi gerektiren malın mikta-n (nisabı) nedir? Sonra bu kesmenin şekli nasıl olacaktır; el omuzdan itibaren mi, dirsekten aşağı mı, yoksa bilekten bu tarafı mı kesile­cektir? Ve bu kesme işi, hırsızlık tekerrür ettikçe tekrarlanacak mı­dır? Bu ve bunlara benzer pek çok konu açıklama istemekte ve bunu âyetten anlama imkânımız da bulunmamaktadır. Kur'ân'da, buna benzer pek çok âyet-i kerîme vardır.

Şimdi bir an, bu ve benzeri âyet-i kerîmelerde zikrettiğimiz du­rumları açıklayan sünneti, zarûret-i diniyyeden sünnet vasıtasıyla bilinen şeyleri ve fakihlerin sünnete dayanarak elde ettikleri kıyas ve benzeri delilleri kullanmak suretiyle içtihadlanyla ortaya koyduklan hükümleri bir kenara bırak. Evet, bütün bunları bir kenara bı­rak ve sonra düşün; yukarıda bahsettiğimiz ve benzeri durumlara ce­vap vermeye kim güç yetirebilir? Şayet bir kısmına cevap verilebildi­ğini düşünsek bile bu, hepsi için mümkün müdür?

Kimse buna güç yetiremediği zaman, bu vazifeleri yerine getir­memiz mümkün olabilir mi? Hem Allah Teâlâ'nın bizden gizlediği ve ne istediğini açıklamadığı birtakım vazifelerle bizi yükümlü tutması düşünülebilir mi? Böyle bir şeyin Allah Teâlâ'dan sâdır olması, hem muhal hem de abes değil midir?

 

Bütün bunlar, Allah Teâlâ'nın, Kitabı'nda kapalı olarak zikret­tiği bu tekliflerle bizi yükümlü tutmadığını -çünkü O, bizim akılları­mızın, ilâhî muradı anlamaktan âciz olduğunu en güzel şekilde bil­mektedir- ancak onları bize açıklayacak, tefsir edecek bir şârih ve müfessir tayin ettiğini göstermektedir. O da bütün bunları, vahiy ve onun desteği ile yapan Rasûlullah'tır (s.a.v).

İbn Hazm'm (r.h) sözleri de bu söylediklerimizi desteklemekte­dir; o, el-îhkam'&a şöyle demektedir: "Kur'ân'ın hangi âyetinde, öğle namazının farzının dört ve akşamın üç rek'at olduğunu, ruhunun, secdenin, kıraatin ve selâmın yapılış şeklini, oruçta sakınılacak şey­leri, altın, gümüş, koyun, deve ve sığır zekâtlarının ne şekilde oldu­ğunu ve bunların ne kadarından ne kadar zekât alınacağını, haccın vakti, Arafat'ta vakfe, orada ve müzdelifedeki namaz, taşların atıl­ması, ihramın şekli, hacda sakınılacak şeyler gibi hacla ilgili amelle­ri, hırsızın elinin kesilmesini, haram kılan süt emme şeklini, haram olan yiyecekleri, hayvan boğazlama ve kurban kesmenin usûlünü, hadlerin hükümlerini, boşamanın nasıl vuku bulacağını, alış-veriş hükümlerini, faizin ne ve nasıl oluştuğunu, hüküm ve dâvaların te­ferruatını, yemin çeşitlerini, hapis sebeplerini, mehirler ve diğer fıkhı meselelerin açıklamasını bulabiliriz? "

 

“Kur'ân'da birtakım hükümler vardır ki, eğer onlarla karşı kar­şıya bırakılsak, nasıl amel edeceğimizi anlayamayız. Onları anla­mak için tek müracaat kaynağı, Hz. Peygamber (s.a.v)'den gelen na­killerdir. İcmâ da bir kaynaktır; fakat o, bazı meselelerde hükme medar olur. Biz, bütün bunları, Kitâbu'l-Merâtib adlı eserimizde top­layıp zikrettik. Demek ki, zarurî olarak hadise başvurmak lâzımdır."[219]

"Şayet bir kimse, 'Biz, ancak Kur'ân'da bulduğumuzu alır, uy­gularız' derse, icmâ-i ümmet ile kâfir olur. Böyle düşünen bir kimseye namaz olarak öğle ile akşam arasında bir rek'at, fecrin doğusuyla da diğer bir rek'at kılması gerekli olmaktadır.[220]  Çünkü namaz di­yebilmek için en az bir rek'at olması yeterlidir. En fazlası için de âyette bir sınır yoktur. Bunu söyleyen kimse, malı ve kanı helâl müş­rik bir kâfirdir. Böyle bir görüşe, sadece ümmetin kâfir olduklarında icmâ ettiği bazı müfrid Râfizî'ler sahiptir. Hidâyet ve tevfik Allah'ın elindedir."

"Şunu da bilelim: Eğer bir kimse, sadece ümmetin icmâ ettiği hükümleri alıp hakkında nass bulunan konularda ihtilâf ettikleri bütün hükümleri terketse, ittifakla fasık olur."

 

İmam Şafiî (r.h), (204/819) er-Risâle ve Cimâu'l-îlm adlı eser­lerinde, ibn Hazmın söylediklerine benzer şeyler zikretmiştir. Daha Önce, Ustad Hüdarî'nin, kendisinden yapmış olduğu nakillerde bu konuyla ilgili bahisler geçmişti. Şimdi onun, Risâle'de geçen bazı sözlerini zikredelim:

Allah-kendisine rahmet etsin, O, Risâle'de demiştir ki:[221]

"Allah'ın Kitabı'nın tam olarak anlaşılması için şunların bilin­mesi gerekir;

1- Bütün Kur'ân'ın kendisiyle nazil olduğu Arapça.

2- Kur'ân'ın nâsih ve mensûhu.

3- Farz, edeb, irşâd ve ibâha ifade eden hükümler.

4-  Allah'ın Kitabı'nda farz kıldığı ve Peygamberi'nin diliyle (sünnet yoluyla) açıkladığı hükümlerde, Peygamberi'ne verdiği açık­lama görevi ve yetkisi.

5- Allah'ın farz kıldığı bütün hükümlerde muradının ne ve kim­ler olduğu, hükmün bütün kullarına mı yoksa bazısına mı hitab etti­ği.

G- İnsanlara farz kıldığı taat ve ibâdetler.

7- Darb'i meseller ki bunlar, Allah'ın taatına sevkeden, O'na is­yandan sakındıran, nefsanî kazların getirdiği gafleti ortadan kaldı­ran; nafile ve faziletlere iştiyakı artıran birtakım misallerdir. Âlimle­rinde ancak bildikleri konularda konuşmaları gerekir."

İleride yine İmam Şafiî'den bazı nakiller yapacağız inşâallah.

 

Allah'ın Kitabı'nı, sadece âyetlerle ve aklımızla anlayamayaca­ğımız konusunda ve sünnet olmadan bunun mümkün olmadığı husu­sunda pek çok hadîs-i şerifler vârid olmuştur. Yine bu konuda Sahabe ve onlardan sonrakilerden sayısız haber rivayet edilmiştir. Hepsi de aynı konuda ittifak halindedir.

Şimdi bunlardan bir kısmım zikredelim:

İbn Ebî Müleyke, Hz. Ebû Bekir (r.a)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Allah'ın Kitabı'ndan bir âyet hakkında kendi görü­şümle bir şey söyler veya bilmediğim bir konuda konuşursam, hangi yer beni üzerinde taşır ve hangi semâ beni gölgelendirir."

İbn Abdilberr, Amr b. Dinar'dan, Hz. Ömer'in (r.a) şöyle de­diğini rivayet etmiştir: "Sizin için sadece iki adamdan korkuyorum: Biri, Kur'ân'ı asıl mânâsının dışında yorumlayan, diğeri de mü'min kardeşinin aleyhine sultana şikâyete koşuşturan."

Yine İbn Abdilberr, Abdulazîz b. Ebî Hâzim'den, Hz. Ömer

(r.a)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bu ümmet için imanı kendi­sini kötülükten koruyacak mü'minle, fışkı açık fâsıktan korkmuyo­rum. Fakat diliyle süsleyerek Kur'ân okuyan ve sonra onu asıl mânâsının dışında yorumlayan adamdan korkuyorum."

Beyhakî el-Medhal'de, Lâlekâî es-Sünne'de, Hz. Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Kendi görüşüyle hüküm çıkaran­lardan sakının. Şüphesiz onlar, sünnet düşmanıdırlar. Rasûlullah (s.a.v)'ın hadislerini ezberlemek ve öğrenmek kendilerine zor geldiği için kendi görüşleriyle konuşmaya başladılar. Böylece, kendileri hak­tan saptı; başkalarını da sapıttılar."

 

Dârimî ve Lâlekâî es-Sünne'de, Hz. Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Sizinle, Kur'ân'ın müteşâbih ve hükmü kesin ol­mayan âyetleriyle mücadeleye giren birtakım insanlar gelecektir. On­ları, sünneti bilenlere götürün. Şüphesiz sünnet âlimleri, Allah'ın Ki-tabı'nı en iyi bilenlerdir." Lâlekâî, Hz. Ali'den benzeri bir rivayet nakletmiştir.

 

İbn Sa'd, Tabâkâfmda, İkrime yoluyla, İbnu Abbas'm şöyle dediğini nakleder: Hz. Ali (r.a), beni Haricîlere gönderdi ve: "Onlara git. Kendileriyle tartış; fakat Kur'ân'la delil getirme. Çünkü Kur'ân'ın pek çok bakış açıları vardır. Onlarla, sünneti delil göstere­rek tartış."

İbn Sa'd, başka bir tarikle de şu rivayeti nakleder: İbn Abbas (r.a) der ki: "Ey mü'minlerin emiri! Ben, Allah'ın Kitabı'nı onlardan daha iyi biliyorum; çünkü Kur'ân, bizim evlerimizde nazil oluyordu." Hz. Ali (r.a), kendisine: "Doğru söylüyorsun. Fakat Kur'ân, pek çok mânâlar ve bakış açıları taşır özelliktedir. Sen, bir şey söylersin; on­lar da başka bir şey söylerler. İyisi mi. sen, onlarla, sünnete dayana­rak tartış. Kendilerine hadisleri arzettiğin zaman kaçacak yer bula­mazlar," dedi. Bunun üzerine İbn Abbas (r.h), yanlarına vardı. On­larla, hadislere dayanarak tartıştı ve Haricîlerin elinde ona karşı bir delil kalmadı, sustular.

el-Makdisî, el-Hucce'de, Hz. Ali'nin şöyle dediğini nakleder: "Her şeyin ilmi Kur'ân'da mevcuttur; fakat insanların görüşü onu bulup çıkarmaktan âcizdir."

Ebû Hatim (354/965), İbn Mesud'un (r.a) şöyle dediğini nakle­der: "Her şey bize Kur'ân'da açıklanmıştır; fakat bizim anlayışımız, onu idrakten âcizdir. Bunun için Allah Teâlâ: 'Kendilerine indirileni insanlara açıklayasın diye sana Kur'ân'ı indirdik,'[222]  buyurmuş­tur."

Beyhakî, el-Medhal'de; Dârimî, Sünen'inde, İbn Mesud'un (r.a) şu sözünü naklederler: "Ey insanlar! İlim kaldırılmadan Önce ilim öğrenmeye bakınız. İlmin kaldırılması, ilim ehlinin tükenmesi-dir. Bid'atlerden, lügat parçalayarak, ağzı lâfla doldurarak lüzum­suz konuşmaktan sakının. Sizden öncekilerin yolunda bulunun (Kur'ân ve sünnete tutunun). Bu ümmetin son zamanlarında bazı gruplar çıkacak, Allah'ın Kitabı'na çağırdıklarını iddia edecekler. Halbuki kendileri, onunla ameli terketmişlerdir.”[223]

 

İbn Abdilberr (463/1071), Recâ b. Hayve'den, bir adamın şöy­le dediğini nakleder: "Hz. Muâviye'nin yanında oturuyorduk, bize: 'Dalâletin en kötüsü şudur: Bir adam Kur'ân'ı okur, fakat onu hak­kıyla anlamaz. Sonra onu çocuk, köle, kadın ve cariyelere öğretir; on­lar da kalkar, ehl-i ilme karşı Kur'ân'la mücadeleye girişir,' dedi.'[224]

Ahmed b. Hanbel (r.h), İmran b. Husayn (r.a)'m şöyle dediği­ni rivayet etmiştir: "Kur'ân indi. Rasûlullah (a. s) da birtakım sün­netler ortaya koydu ve: 'Bize (Kur'ân ve sünnete) uyunuz. Vallahi, eğer bunu yapmazsanız, sapıtırsınız,' buyurdu."

Said b. Mansur da İmran'dan şunu nakleder: Aralarında ha­dis müzâkere ederken, oradan biri: "Bırakın şu hadisi, bize Allah'ın Kitabından bahsedin!" der. Bunun üzerine İmraıı: "Sen bir ahmak­sın, söyle bakalım, Allah'ın Kitabı'nda, namazın nasıl kılınacağını, orucun ne şekil tutulacağını teferruatıyla bulabilir misin? Kur'ân, bunları emretmiş; sünnet de açıklamıştır," diye cevap verir.

 

Beyhakî de Medhal'de, Şebib b. Ebî Fudâle el-Mekkî yoluy­la, İmran b. Husayn'dan (r.a) şunu rivayet eder: İmran (r.a), şefa-attan bahsetti. Cemaattan bir adam söze karışarak:

"Ya Ebâ Nüceyd! Sen, bize Kur'ân'da delilini bulamadığımız birtakım hadislerden bahsediyorsun," dedi. Bu sözü duyan imran (r.a) kızdı ve adama:

"Sen Kur'ân'ı okudun mu?" diye sordu. Adam: "Evet," dedi. İmran (r.a):

"Peki, söyle bakalım: Sen, Kur'ân'da yatsının farzının dört, ak­şamın üç, sabahın iki, öğle ve ikindinin dört rek'at olduğuna rastla­dın mı?" diye sordu. Adam:

"Hayır," dedi. İmran (r.a):

"Siz, bütün bunları kimden alıp Öğrendiniz? Siz bizden, biz de Hz. Peygamber (s.a.v)'den öğrenmedik mi? Allah Teâlâ, Kur'ân'da: 'Beyt-i Atik'i (Kabe'yi) tavaf ediniz.’[225] buyurmaktadır. Peki, Kur'ân'da: Yedi defa tavaf ediniz, makâm-ı İbrahim'in arkasında iki rek'at namaz kılınız,' diye bir emir bulabilir misiniz? Veya Kur'ân'da: İslâm'da Celb[226],  Cenb[227]  ve Sigar[228]  yoktur,'[229] şek­linde hükümlere rastladınız mı? Bütün bunlar, hadisle sabittir. Peki Allah Teâlâ'nın, Kitabı'nda: 'Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da kaçının,'(195> buyurduğunu duyma­dınız mı ?"

 

İmran (r.a), daha sonra şöyle söyler: "Biz, Rasûlullah'tan, sizin bilmediğiniz daha başka şeyler de öğrendik."

Beyhakî, ayrıca Hasan el-Basrî yoluyla, İmran b. Hu­sayn'dan, benzeri bir konuşmayı, kısa olarak rivayet etmiştir. Hâkim de hâdiseyi aynı yolla nakletmiştir.

 

İmam Mâlik, İbn Şihab'dan, Hâlid b. Useyd'in ailesinden bir adamın şöyle dediğini rivayet eder: Abdullah b. Ömer'e: 'Ya Ebâ Abdurrahman, korku nama-zını, mukim kimsenin namazını, Kur'ân'da buluyoruz; fakat yolcu namazının nasıl kılınacağını beyân eden bir âyete rastlamadık, onu neye göre kılıyoruz?" dedi. İbn Ömer (r.a):

"Ey kardeşimin oğlu! Biz, hiçbir şey bilmezken Allah (c.c), Hz. Muhammed (s.a.v)'i gönderdi; O, bize neyi, nasıl yapacağımızı öğ­retti. Biz, ancak O'ndan gördüğümüzü yaparız," dedi.

Beyhakî, el-Medhal'de, Ümeyye b. Abdullah b. Hâlid'den, yukarıdaki rivayetin benzerini rivayet etmiştir.

İbn Abdilberr, Ebû Said el-Hudrî'nin (r.a) şöyle dediğini nakleder: Rasûlullah (s.a.v) âhirete intikal edince, hadiseyi kendimiz için bir felâket gördük. Nasıl böyle görmeyelim ki; Allah Subhânehû, âyet-i kerîmesinde: "Hem bilin ki, içinizde Allah'ın Rasûlü vardır. Şayet O, birçok işlerde size uysaydı, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz.'[230] buyurmuştur.

 

Dârimî, Said b. Cübeyr'den, şunu nakleder: Said b. Cübeyr (r.h), birgün Rasûlullah (s.a.v)'dan hadis rivayet ediyordu. Oradan, adamın biri: "Allah'ın Kitabı'nda buna muhalif hüküm vardır," dedi. Bunun üzerine Said b. Cübeyr:

"Ben, sana Allah'ın Rasûlü (s.a.v)'nden hadis rivayet ediyorum; sen, Allah'ın Kitabı'yla ona karşı çıkıyorsun. Allah'ın Rasûlü (s.a.v), Allah'ın Kitabı'nı senden daha iyi biliyordu," dedi.

İbn Abdilberr ve Beyhakî, Medhal'âe, Eyyûb es-Sahtiyânî'den şunu naklederler: Bir adam, Mutarrıf b. Abdul­lah'a: "Bize, sadece Kur'ân'dan bahsedin; hadis anlatıp durmayın,'' dedi. Mutarrıf, adama:

"Vallahi biz, hadisleri Kur'ân'ın yerine anlatmıyoruz. Bilakis, hadisleri anlatmaktaki gayemiz, Kur'ân'ı en iyi bilenin bildiklerini nakletmektir," diye cevap verdi.

 

İbn Abdilberr, Evzâî'den, Hasan b. Atiyye'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.v)'e vahiy inerken Cebrail (a.s), inen âyeti açıklayan sünneti, o anda kalbine ilham ediyordu."

Bu haberi, Ebû Dâvud Merâsilîn'da, Beyhakî el-Medhal'de değişik bir lafızla rivayet etmişlerdir. Beyhakî'nin rivayeti ileride gelecektir.

İbn Abdilberr (380/990), Meymun b. Mihran'm şöyle dediğini nakleder: "Şüphesiz bu Kur'ân, insanlardan çoklarının kalbinde yer­leşmiştir. Siz, Kur'ân'ın dışında hadisleri araştırınız. Bu ilmi, bazı­ları dünya malı için, bazıları onunla mücadele etmek için, bazıları da şöhret bulup kendisine iltifat ve işaret olunması için öğrenirler. Halbuki ilim ehlinin en hayırlısı, onu, Allah'a itaat için öğrenenler­dir."

İbn Abdilberr demiştir ki: "Kur'ân'ın kalblerde yerleşmesi -Al­lah en iyisini bilir- ancak sünneti bilen selefin rivayet ettiği hadisler sayesinde, kıraatından çıkan değişik te'villerin tesbitidir. Çünkü bunlara ancak sahih hadislerle vâkıf olunur. Yoksa nefsin desise ve fikirlerin çekişmesiyle bu oluşmaz. Ehl-i hevânın yapıp da yıktığı gi­bi."

İbn Abdilberr, Hasan el-Basrînin şöyle dediğini rivayet eder: "Sizden öncekilerin helak oluşunun tek sebebi şudur: Önlerine birçok yol çıkınca hak yoldan ayrıldılar, peygamberlerinden gelen haberleri terkettiler, dinî konularda kendi görüşleriyle hüküm vermeye başla­dılar. Böylece kendileri sapıttı, başkalarını da sapıklığa şevkettiler."

İbn Abdilberr, İbn Mübârek'ten nakleder: O, bir adama, şöy­le demiştir: "Hüküm verme işiyle mübtelâ olduğun zaman, hadis ve selefin haberlerine yapışman gerekir."

Beyhakî'nin Medhal'de naklettiğine göre İbnu'l Mübârek'e:

"Kişi ne zaman fetva verebilir?" diye sorulunca: "Hadis ve haberleri iyi bildiği ve keskin görüşlü olduğu zaman," demiştir.

Yine Beyhakî, el-Medhal adlı eserinde, Eyyûb es-Sahtiyânî'nin (131/748) şöyle dediğini rivayet eder: Bir adama sünnetten bahsettiğin de, 'Bırak sünneti; sen, bize Kur'ân'dan haber ver,' derse, bil ki o adam, haktan sapmış birisidir."

Evzâî (176/792) der ki: "Bunun sebebi şudur: Sünnet, Kur'ân üzerine hüküm koyucu olarak gelmiştir. Kur'ân ise sünnet üzerine hüküm koyucu olarak gelmemiştir."Beyhakî bu sözü, Yahya b. İbn Kesir'den de rivayet etmiştir.

 

Yine Beyhakî, Mekhul'dan şunu nakleder: "(Açıklanmaya ih­tiyacı olduğu için) Kur'ân, sünnetin ona muhtaç olmasından daha çok, sünnete muhtaçtır. Alimler, bununla, sünnetin Kitab'ı tefsir edip ondaki ilâhî muradı açıkladığını vurgulamak isterler.

 

Fadl b. Ziyad el-Bağdâdî demiştir ki: Ahmed b. Hanbel'e,

'Sünnet, Kur'ân üzerine hüküm koyucudur/ şeklinde rivayet edilen söz sorulduğu zaman, şöyle söyledi: 'Ben, bu şekil söylemeye cesaret edemiyorum. Fakat sünnet, Kitab'ı tefsir eder ve açıklar/ diyorum."[231]

Lâlekâî, es-Sünne adlı eserinde, Ahmed b. Hanbel'in şöyle dediğini nakleder: "Hadisler, bizim yanımızda Rasûlullah (s.a.v)'tan gelen rivayetlerdir. Onlar, Kur'ân'ı açıklar. Onlar, Kur'ân'ın işaret ettiği mânâların delilleridir."

Nasr b. el-Makdisî, el-Hucce adlı eserinde, Abdurrahman b. Mehdî'nin şöyle dediğini nakleder: "İnsan, yeme ve içmeye ihtiyacın­dan daha fazla, hadislere muhtaçtır. Çünkü hadisler, Kur'ân'ı tefsir ederler."

Bu, mutlak böyledir. Hem Kur'ân, aynı zamanda nâsih ve mensûhu da ihtiva etmektedir. Her ikisinin bilinmesi, müçtehid için zarurîdir.

İmam Müslim, Hz. Ali'den şunu rivayet eder: Hz. Ali (k.v), in­sanlara kıssa anlatan bir kıssacıya uğradı. Kendisine: "Nâsihi ve mensûhu biliyor musun1?" diye sordu. Adam, "Hayır" deyince, Hz. Ali (k.v) şöyle dedi: "Kendini ve insanları helak ettin." İmam Müs­lim, bu haberin aynısını, İbn Abbas'tan (r.a) rivayet etmiştir.

 

Bir müçtehid için nâsihi ve mensûhu tanımak, ancak her ikisi­nin iniş vakitlerini bilmekle veya Hz. Peygamber (s.a.v)'in haber ve beyanıyla olabilir. İmam Şafiî (r,h), demiştir ki: "Allah'ın Kitabı'n-daki nâsih âyetlerin ekseriyeti, Rasûlullah (s.a.v)'ın sünneti sayesin­de bilinebilir."[232]

Şayet, nâsih ve mensûh konusunda sünnet yol göstermeseydi, bu durumda, ya her ikisiyle amel edecek ya ikisini de terk edecek ve­ya hangisinin nâsih olduğunu bilmeden birisiyle amel etmemiz gere­kecekti. Halbuki bütün bunlar bâtıldır.

Son olarak şunu da hatırlatalım: İmam Ahmed (r.h), Hz. Pey­gamber (s.a.v)'e itaat konusunda bir kitap yazmış ve kitabında, Rasûlullah'ın sünnetlerinin birbirine taâruzu konusunda, Kur'ân'ın zahiriyle delil getirene ve sünnetle hüküm çıkarmayı terkedene ce­vaplar vermiştir.

Bahsimizin sonunu, Ibnu'l-Kayyim'm (751/1350) misk kokulu şu güzel açıklamalarıyla bağlayalım; o, der ki: "Allah Teâlâ, Hz. Muhammed'i hidâyet ve hak din ile gönderdi. Kâfir ve müşrikler is­temeseler de Allah, onunla gönderdiği dini, bütün dinlere üstün kıl­mak için peygamberini görevlendirdi.

Ona tâbi olanlara, nur ve hidâyet olan Kitabı'nı indirdi. O Ki-tab'ın zahirinden, bâtınından, hâss ve umûmî olanından, nâsihin-den, mensûhundan, kısaca ilâhî Kitab'ın bütün âyetlerinden neyi murâd ettiğini ifade için Hz. Peygamberi'ni delil ve aracı kıldı. Bu durumda Rasûlullah (s.a.v), Allah'ın Kitabı'nı halka sunan ve mâ­nâlarını açan bir mübelliğ oldu. Bu vazifede, Allah Teâlâ'nın Pey­gamberi için seçtiği ve sevdiği Ashâb-ı Kiram, kendisine şahid oldu ve O'ndan bu ilimleri naklettiler. Bu müşahede ve beraberlik sayesin­de onlar, Rasûlullah'ı, Allah'ın Kitabı'nda neyi murâd ettiğini ve âyetlerin ne mânâlara geldiğini bilmede insanların en âlimi oldular. Hz. Peygamber (s.a.v)'den sonra bu ilmin ifade ve nakil işini, onlar üstlendiler.”[233]

Câbir (r.a) demiştir ki: "Rasûlullah aramızda iken kendisine vahiy geliyor ve kendisi, gelen âyetin mânâ ve yorumunu biliyordu. Sonra O, âyetle nasıl amel ederse, biz de öylece amel ediyorduk."

 

Altıncı Delil:

Vahiyle Bildirilen veya Vahiy Derecesinde Olan Sünnettir

Bil ki, Rasûlullah (s.a.v)'tan sâdır olan şeyler, ya Allah'tan ge­len hükümleri tebliğ için ortaya konmuş söz ve fiillerdir veya tebliğin dışındaki davranışlarıdır.

 

Birinci Kısım:

Bu, kesin vahiydir. Bilindiği gibi Allah Rasûlü, bu kısımda hata ve yanılmadan korunmuştur. Hanefî âlimleri buna "vahy-i zahir" demektedirler.

Bu kısımdaki vahiy, bazen onun ilâhî vahiy olduğunu gösteren bir lafızla beraber iner veya başka türlü iner. İlahî vahiy olduğunu ifade eden lafızla birlikte gelen, ya taabbüd (kulluk) ya i'câz veya en kısa bir süreyle meydan okuma ifade eder ki bu, Kur'ân'dır.

İ'câz ve tehaddi özelliği taşımayan vahiy ise lafzının da inzal edildiğini söyleyen görüşe göre hadîs-i kudsîdir. Bunun da vahiy ol­duğunda şüphe yoktur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), "Rabbu'l-İzzet buyurdu ki," gibi sözlerle Allah'tan haber vermektedir. Bu da yalandan masum bir haberdir. Hz. Peygamberin haberi, Kur'ân'm Allah'ın kelâmı olduğunu gösterdiği gibi; bunun da Allah'ın kelâmı olduğunu gösterir. Hadîs-i kudsîler çoktur. Bir iki Örnek hatırlatalım:

Ebû Zerr el-Gıfârî (r.a), Rasûlullah (s.a.v)'tan, Allah Teâlâ'mn kudsî hadiste şöyle buyurduğunu rivayet eder:

"Ey kullarım! Ben, zulmü kendime haram kıldım ve onu sizin aranızda da haram yaptım. Artık birbirinize zulmetmeyin..."

Bir başka örnek:

"Ey kulum, nimetimi sana ulaştırmak için vasıta kıldığım kim­seye teşekkür etmezsen, bana şükretmiş olmazsın."[234]

İnen vahiyle birlikte, onun Allah Teâlâ'ya ait olduğunu gösteren bir söz yoksa o, hadîs-i nebevidir. Hz. Peygamber (s.a.v)'e ait hadis ve uygulamaların vahiy olduğunu, şu âyet-i kerîmeler göstermektedir :

"O (Peygamber), kendi arzusuna göre konuşmaz. O (bildikleri), kendisine vahyedilenden başkası değildir."[235]

"Ben, ancak bana vahyedilene tâbi olurum."[236]

"Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti indirdi ve sana daha önce bilme­diklerini öğretti."[237]

Daha önce değindiğimiz gibi âyette geçen "hikmet", sünnettir.

"(Rasûlüm!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldat­ma. Şüphesiz onu toplamak (kalbinde yerleştirmek) ve onu okutmak, bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşu­nu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir."[238]

 

"İnsanlardan bir kısım beyinsizler: Yönelmekte oldukları kıble­lerinden onları çeviren nedir?' diyecekler. De ki: 'Doğu da batı da Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola iletir.' İşte böylece, sizin insanlı­ğa şahidler olmanız ve Rasûlün de size şahid olması için sizi mutedil bir millet kıldık. (Ey Rasûlüm), hâlen yönelmekte olduğun Kabe'yi, ancak Rasûle uyanlarla, itaatten yüz çevirenleri birbirinden ayırdet-memiz için kıble yaptık. Bu iş, Allah'ın hidâyet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah, sizin iman (ve amelinizi) asla zayi edecek değildir. Muhakkak Allah, insanlara çok merhametli ve gü­nahlarını fazlaca affedicidir."

"(Ey Muhammedi) Biz, senin yüzünün (vahiy gelmesi için) göğe doğru çevrilip durduğunu görüyoruz. Bunun için seni, razı olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü, Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey nıüslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki kendilerine kitab (ve ilim) verilenler, onun, Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah, onla­rın yaptıklarından habersiz değildir."[239]

 

Bu âyet-i kerîmeler, kıblenin, Beyt-i Makdis'ten (Kudüs) Kabe'ye çevrilişi esnasında nazil olmuştur. Bu, bize daha önce Beyt-i Makdis'e yönelmenin, vahiyle belirlendiğini ve emredildiğini gösteri­yor. Hz. Peygamber (s.a.v), baba ve dedelerinin kıblesi olması hase­biyle, Kabe'ye yönelmeyi şiddetle arzulamasına rağmen ilâhî emir gelmeden oraya yönelmemiş, kendisi ve ashabı, Beyt-i Makdis tarafı­na yönelmeye devam etmişlerdi. Bu, bize ayrıca onların bu devamla­rının hak ve doğru, kıble değişmeden önce bunun kendilerine vâcib olduğunu gösterir.

 

Böyle olmakla birlikte şunu da hatırlatalım ki, Beyt-i Makdis'e yönelme, Kur'ân âyetleriyle emredilmemiş tir. Çünkü yukarıda zik­rettiğimiz âyet-i kerîmeler, o tarafa yönelmenin sonunda gelmiştir ve sadece Kabe'ye yönelme hükmünü ortaya koymuştur.

Kur'ân'da, bize, Beyt-i Makdis'e yönelmeyi açıklayan başka bir âyet de yoktur. Bütün bunlar, Hz. Peygamber (s.a.v) ve ashabının, Kur'ân âyeti bulunmayan bir hükümle amel ettiklerini ve bu amelle­rinin kendilerine vâcib ve hak olduğunu gösterir.

 

"Onların bu ameli, sırf kendi akıl ve içtihadlarıyla idi," demek de doğru değildir. Çünkü bilinen bir kıbleye yönelmek ve Hz. Pey­gamber (s.a.v)Jin Beyt-i Makdis'e yönelirken Kabe'ye yönelmeye faz­laca rağbetinin bulunması bir yana, akıl, herhangi bir kıbleye yönel­menin vâcib olmasına kendi hesabıyla bir yol ve gerekçe bulamaz. Şu halde Beyt-i Makdis'e yönelmek, Kur'ân'm dışındaki bir vahiy ile ol­muştu. Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Kur'ân'dan hariç vahiy aldığını, şu hadîs-i şerifler de göstermektedir:

Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki:

"Dikkat edin, bana, Kur'ân'la birlikte bir misli daha verildi."

"Sizden birisi koltuğuna yaslanmış olarak Allah Teâlâ'nın, sa­dece şu Kur'ân'dakileri mi haram kıldığını düşünüyor. Dikkat edin! Ben de birtakım şeyler emrettim; bazı şeyleri tavsiye, bazılarını da nehyettim. Onlar (miktar olarak) Kur'ân kadar yahut ondan daha fazladır."[240]

Beyhakî'nin, Talha b. Nudayle'den rivayet ettiği bir hadisede şöyledir: Kıtlık olup da fiyatların yükseldiği sene, Hz. Peygamber'e:

"Ya Rasûlallah, bizim için fiatlara 'narh'[241] koyunuz," denildi. Efendimiz (s.a.v):

"Allah Teâlâ, emretmediği bir uygulamayı sizlere hüküm olarak koymamı benden istemiyor. Fakat siz, Allah'ın lütf-u kereminden (si­ze genişlik vermesini) isteyiniz,"[242] buyurdu.

Rasûlullah (s.a.v), Kur'ân'da bulunmayan birtakım hükümleri açıklamış ve uygulamalar ortaya koymuştur. Bu hadis, bunların, Al­lah'ın emri ve vahyi ile olduğunu göstermektedir.

Hz. Peygamber (s.a.v)'in: "Ben, size ancak Allah'ın emrettikleri­ni emrediyor, nehyettiklerini yasaklıyorum," sözü de konumuzun de­lilidir.

Makdisî, el-Hucce adlı eserinde, Ebû Hureyre'den (r.a) Rasûlullah (s.a.v)'ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Gıfar'a Allah mağfiret etsin. Eslem'e selâmet versin. Bunu ben demedim, Allah söylüyor."[243]

 

İmam Şafiî'nin, el-Ümm'de rivayet ettiği şu hadis de Hz. Pey­gamber (s.a.v)'in Kur'ân olarak inen vahyin dışında ayrıca vahiy aldı­ğım göstermektedir:[244] Zeyd b. Hâlid el-Cünehî (r.a) anlatıyor:

Bir Arâbî, Hz. Peygamber (s.a.v)'e gelip: "Ya Rasûlallah, Al­lah'ın adıyla senden istiyorum. Bir meselem var; Allah'ın Kitabı ne diyorsa, öyle hükmet," dedi.

 

Arâbfnin daha dirayetli olan hasmı da: "Evet, ya Rasûlallah, Allah'ın Kitabı ile aramızda hüküm ver; ve müsaade buyur, meseleyi açıklayayım," dedi. Rasûlullah (s.a.v) izin verdi. Adam, olayı şöyle anlattı:

"Oğlum, bu adamın yanında ücretli olarak çalışıyordu. Karısı ile zina etti. Bana, oğlumun recmedileceğini söylediler. Bu sebeple kendisine fidye olarak, çalıştığı adama, yüz koyun ve bir câriye ver­dim. İlim adamlarına meseleyi sorunca, bana, oğluma yüz sopa ve bir sene sürgün cezası lâzım geldiğini ve bunun karısının da recme-dilmesi gerektiğini söylediler." Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

"Aranızda muhakkak Allah'ın Kitabı ile hükmedeceğim; verdi­ğin koyunlar ve câriye sana iade edilecek, oğluna da yüz sopa ile bir sene sürgün cezası verilecektir," dedi ve orada bulunan zâta hitaben:

"Ey Uneys, yarın bu adamın karısına git; zina ettiğini itiraf ederse recm cezasını tatbik et," diye emretti. O da ertesi gün gidip kadına sorunca kadın, suçunu itiraf etti ve kendisine recm cezasını tatbik etti.[245]

Şu hadisler de konumuza delil olmaktadır:

Allah Rasûlü (s.a.v), buyurmuştur ki: "Allah, ümmetime, îsra gecesinde elli vakit namazı emretti. Ben, Cenâb-ı Hakk'a durmadan müracaat ederek hafifletilmesini istedim. Nihayet,beş vakte indirdi."[246]

"Cebrail, bana, Beyt-i şerifin yanında iki defa imam oldu."[247]

Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendisine sorulan sorulara hemen ce­vap vermeyip vahyi beklemesi ve Kur'ân dışında vahiy gelmesi de O'nun, değişik yollarla vahye mazhar olduğunu gösterir.

İmam Buhârî ve Müslim'in rivayet ettikleri şu hadis, buna bir örnektir. Ebû Said el-Hudrî (r.a) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v): "Si­zin için en çok korktuğum, Allah Teâlâ'nın size yerin bereketlerinden çıkaracağı şeylerdir," buyurdu. Kendisine: 'Yerin bereketleri nedir?" diye soruldu. Efendimiz (s.a.v): "Dünyanın zenginlikleridir," buyur­du. Cemaatten bir adam:

"Hayır, şer getirir mi?" diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.v), sükût buyurdu. Ben, kendisine vahiy ineceğini düşündüm. Sonra, alnını sil­meye başladı. (Müslim'in rivayetine göre az sonra, boşanan terini silerek daldığı halden çıktı ve:

"Soru soran nerede?"buyurdu. Adam:

"Benim, buradayım," dedi. Hz. Peygamber (s.a.v):

"Şüphesiz, hayır ancak hayır getirir,"[248] buyurdu.

Rasûlullah'a (s.a.v) vahiy geldiğinde, vahyin şiddetinden ve ağırlığından kendisinden ter boşanırdı. İbn Abdilberr'in, Evzâî yo­luyla, Hasan b. Atıyye'den rivayet ettiği şu söz de bu görüşü doğru­lamaktadır: "Rasûlullah'a (s.a.v) vahiy indiğinde Cebrail (a.s), ya­nında, gelen âyeti açıklayan sünneti de getiriyordu."[249]

Ebû Dâvud ve Beyhakî, bu rivayeti şu lafızlarla tahric ve tes-bit etmişlerdir: "Cebrail (a.s), Hz. Peygamber (s.a.v)'e Kur'ân'ı indir­diği gibi sünneti de indiriyor. Kur'ân'ı öğrettiği gibi sünneti de öğreti­yordu."[250]

Beyhakî, el-Medhal'de, Tâvus'tan, onun şöyle dediğini rivayet eder: 'Yanımda, diyetlerle ilgili hükümlerin bulunduğu vahiyle bil­dirilmiş olan bir sahife var. Rasûlullah (s.a.v)'ın zekât ve diyetlerle ilgili farz kılmış olduğu hususlar, ancak vahiyle bildirilmiştir."

Beyhakî, Evzâî'nin de şöyle dediğini nakleder: "Sana, Rasûlullah (s.a.v)'tan bir hadis ulaştığında, onun dışında bir şey söylemekten sakın. Şüphesiz Rasûlullah (s.a.v), söylediklerini, Allah Teâlâ'dan alıp tebliğ yapmaktadır."

 

el-Makdisî, el-Hucce adlı eserinde, Kehmes el-Hemedânî'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Hadis ehlinin, dinin koruyucuları oldu­ğunu anlamayan ve kabul etmeyen kimse, Allah'a doğru düzgün kul-luk edemeyen, zayıf akıllı zavallılardan birisidir. Çünkü Allah Teâlâ, Nebisine: 'Allah, kelâmın en güzelini indirdi,'[251] buyururken Rasûlullah (s.a.v) da: 'Cibril, bana Allah'tan (c.c) haber verdi,' de­mektedir."'"Bütün bunlar, -bu konudaki icmâın yanında- Hz. Pey­gamber (s.a.v)'e, Kur'ân'dan başka vahyin geldiğini isbat etmektedir.

 

Şunu da ilâve edelim: Gelen vahiy, Cenâb-ı Hakk'a ait olduğu­nu ifade eden bir lafızla zikredilmediği zaman, vahyi getiren melek, bir işaret veya fiili ile gelenin vahiy olduğunu bildirir. Meselâ, Hz. Peygamber (s.a.v)'in şu sözünde olduğu gibi: "Bu, âlemlerin Rabbi'nin elçisi Cibril'dir. Kalbime ilkâ etti ki, biraz gecikse de hiçbir kimse rızkını tamamlamadan ölmez."[252]

 

Şu hadis de fiil ile haberin vahiy olduğunu bildirmeye örnektir. Hz. Peygamber (s.a.v), buyurmuştur ki: "Cibril, iki defa, Beyt-i şerifin yanında bana imam oldu ve güneş tepe noktasından kaymaya başlayınca öğle namazını, gölge her şeyin iki misli olunca ikindiyi, oruçlunun iftar ettiği vakitte (güneş batınca) akşamı, kırmızı şafak kaybolunca yatsıyı, oruçlunun yeme içmeyi kestiği vakitte (fecir do­ğunca) sabah namazını kıldırdı. Ertesi gün, her şeyin gölgesi bir misli olunca öğleyi, iki misli olunca ikindiyi, güneş batınca akşamı, gecenin üçte biri geçince yatsıyı, ortalık ağarınca sabah namazını kıl­dırdı ve: 'Her namazın vakti, birinci ile ikinci vaktin arasından iba­rettir,[253] dedi."

Allah Teâlâ, kendisine gelenin vahiy olduğunu ilham eder veya O'ndan geldiğini bildiren kesin, zarurî bir ilim halkeder. O da amel eder.

Peygamberlere gelen ilham, vahiydir. Bunu, İbrahim Aleyhisselâm'm durumunu anlatan şu âyetten anlıyoruz. İbrahim (a.s), şöyle demişti: "Oğlum ! Ben, rüyamda seni boğazladığımı görü­yorum. Bak, ne diyorsun?" Oğlu: "Babacağım! Sana emredileni yap," dedi.[254]

Müfessirlerin pek çoğu demişlerdir ki, peygamberlerin rüyası vahiydir. Çünkü İbrahim (a.s), oğlunu boğazlama emrini rüyasında almış, bunu oğluna bildirmiş, o da bunun ilâhî bir emir olduğunu bil­diği için: "Babacığım, sana emredileni yap," demişti. Bütün bunlar, bu ilâhî emrin rüyada verildiğini ve bu emrin bağlayıcı bir vahiy ol­duğunu gösteriyor.

Şu âyetten de bu hükme varabiliriz: Allah Teâlâ buyurur ki: "Sâna gösterdiğimiz rüyayı ve Kur'ân'da zikredilen lanetlenmiş ağa­cı, insanlar için sadece bir imtihan yaptık."[255] Bazı müfessirler, bu rüyanın, Mi'râc gecesinde görülmüş olduğunu beyân etmişlerdir.[256]

Vereceğimiz şu âyet-i kerîme de Hz. Peygamber (s.a.v)'e, Kur'ân'dan başka vahiy ve ilham verildiğini göstermektedir: Allah Teâlâ, buyurur ki: "Allah'ın, sana gösterdiği şekilde, insanlar arasında hükmede-sin diye, sana, Kitab'ı hak ile indirdik.”[257] Sana göster­diği demek, ilham ettiği şekilde, mânâsmdadır. Fabrul-İslâm ve baş­kaları, bu mânâyı tercih etmişlerdir.[258]

 

İkinci Kısım: Sünnet

Bu kısım, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Allah Teâlâ'dan tebliğ kasdı bulunmayan söz ve davranışlarıdır. Bunlar da ya Allah Teâlâ tara­fından tasvip görüp tasdik edilmiştir veya bu durumda değildir.

 

Eğer Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.v)'in bir fiilini tasvip et­mişse -o fiil, bizatihi vahiyle ta'lim edilmemiş de olsa- vahiy duru­munda ve hükmündedir. Çünkü bir fiilin Cenâb-ı Hakk tarafından tasvip edilmesi, onun gerçek, doğru ve Allah'ın rızasına uygun oldu­ğunu gösterir. İş sadece bu tasviple de kalmıyor. Ayrıca Allah Teâlâ, bize, Hz. Peygamber (s.a.v)'den sâdır olan her söz ve fiile uymamızı, her fiili açık vahiyle bildirmemiş de olsa, vahiyle O'na uymamızı em­retmiştir. Şu halde bir kimse, Hz. Peygamber (s.a.v)'den vahiyle bil­dirilmeyen bir fiilim alıp tatbik etse, bunu, Allah Teâlâ'mn: "Ona uyunuz," emrine imtisal ederek yapmış olacaktır. Bu durumda O'ndan sâdır olan bu türden şeyler, hiç şüphesiz hakikatte kendisine vahyedilmiş durumunda olmaktadır.

 

İmam Suyûtî'den (911/1505) yapacağımız şu nakil, bu sözleri­mi desteklemektedir. O, demiştir ki: Şafiî (204/819) ve Beyhakî (458/1068), Tâvus'tan, Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Ben, ancak Allah'ın Kitabı'nda helâl kıldığını helâl kılar ve ancak O'nun Kitabı'nda haram kıldıklarını haram kı­larım."[259]

 

İmam Şafiî (r.h), bu hadisle ilgili olarak şöyle demiştir: Bu ha­ber, munkatı'dır. Bununla beraber Rasûlullah (s.a.v), bu hadise uy­gun olarak hareket etmiş ve böyle davranmakla emr olunmuş tur. Al­lah Teâlâ, O'na, kendisine vahyedileri şeylere tâbi olmasını emretmiş ve O da bu emre uymuştur. Yine Cenâb-ı Hakk, vahyolunmayan hu­suslarda da O'nun sünnetine uyulmasını, vahiyle farz kılmıştır. Şu halde kim O'nun sünnetini kabul ederse, Allah'ın emrini kabul et­miştir. Allah Teâlâ'mn bize verdiği emir şudur: "Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neden de yasakladıysa ondan sakının."[260]

 

Beyhakî, şöyle der: "Hadiste geçen 'Allah Kitabı'nda' ifadesi eğer sahihse Rasûlullah (s.a.v), bununla, kendisine vahyedileni kas-delmiştir. Kendisine vahyedilen de iki kısımdır: 1- Vahy-i metlûv (Kur'ân). 2- Vahy-i gayr-i metlûv (Allah'tan kendisine verilen Kur'ân dışında bilgi ve ilhamlar)."

İbn Mesud (r.a) da İmam Şafiî (r.h) gibi âyet-i kerîmeden, Rasûlullah (s.a.v)'m sünnetini kabul edenin, aslında Allah'ın (c.c) Ki-tabı'mn emrini kabul etmiş olacağını söylemiştir. Çünkü Rasûlul-lah'a (s.a.v) tâbi olmanın zorunlu oluşu, Kur'ân'm ortaya koyduğu bir hükümdür,

Hz. Peygamber (s.a.v)'in içtihadına dayanan ve Allah Teâlâ'nm tasvip ettiği hükümler, bu ikinci kısma girmektedir. Hanefî âlimleri, buna "vahy-i bâtın" derler.

Yine, Hz. Peygamber (s.a.v)'den âdet ve tabiatı üzere ortaya çı­kan ve Allah Teâlâ'nın açık bir vahiyle yasaklamayıp tasvip ettiği iş­leri de bu kısma girer. Yemesi, içmesi, giyinmesi, oturması, uykusu ve benzeri davranışları gibi. Dünya ile ilgili konulardaki sözleri de böyledir. Çünkü diğer azalarının fiilleri gibi bunlar da lisanına ait fi­illerdir. Allah Teâlâ'nm, O'na karşı, bu fiillerinde tasvibi ve bize de kendisine uyma emri olduktan sonra bütün bunlar, vahiyle bildiril­miş durumda olmakta ve en azından bu fiillerin, Rasûlullah'a (s.a.v) nisbet edilmesiyle zâtına has olduğunu gösteren bir delil bulunmadı­ğı zaman, bizim de onunla amel etmemizde bir sakınca bulunmadığı­nı göstermektedir,

Hz. Peygamber (s.a.v)'in dünyevî konulardaki bazı irşâd ve işa­retlerine gelince bunlar, şer'î hükümler değildir ve mutlaka uymak da gerekmez. Bunlar, kendi aramızda birbirimizden bazı şeylerin ya­pılmasını veya yapılmamasını istemek, aklın yettiği, zekânın ulaştığı kadar, danışılan bir konuda yol göstermek, tavsiyelerde bulunmak gibi şeylerdir.

Meselâ Hz. Peygamber (s.a.v), Ashâb-ı Kirâm'dan, hurmalarım aşılamamalarını istemesi, Bedir harbinde, askeri, harp için uygun­dur diye bir yerde konaklatması ve daha sonra her iki kararından da yapılan uyarılarla vazgeçmesi, bu kısma Örnektir. Biz, bütün bunlar­dan, dünyevî meselelerde, bilenlerle gücü yettiği kadar istişare etme­nin mübâh olduğunu, işaret ve tavsiye edilen şeyde uyma zorunîuluğu bulunmadığını anlıyoruz. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), benzeri durumlarda, bir harama veya mekruha işaret etmiş değildir. Ayrıca şunu düşünmeliyiz: Hz, Peygamber (s.a.v)'in bazı âdete uygun fiilleri, kendisine vahyedilen umûmî bir hükmün içine girebilir. Meselâ, te­miz bir yiyecek yemesi, şu âyetlerin hükmü altına girmektedir:

"Boğazlayarak kestiğiniz hayvan size helâldir."[261]  "Bütün iyi ve temiz şeyler, size helâl kılınmıştır."[262]

Hiç şüphesiz, âyetlerin umûmî hükmüne giren bu tür fiiller, vahye dayanmış olmaktadır. Eğer Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.v)'in fiillerinden bir fiili, -ister içtihâdî, isterse âdete uygun dav­ranışları olsun- tasvip etmemişse o, sünnet değildir ve onunla delil de getirilmez. Delil getirme, ancak Allah Teâlâ'nın tasvibinden ve de­lilin peşinden gelen tenbi-hinden sonra olur.

 

Bütün bunlardan anlaşılan şudur: Hz. Peygamber (s.a.v)'den söz, fiil ve tasvip olarak meydana gelen ve Allah Teâlâ'nm uygun gö­rüp tasvip ettiği bütün fiilleri, Allah katından gelen bir vahye veya vahiy derecesinde olan bir ilme ve ilhama dayanmaktadır. Bu sıfatla olan bütün fiiller, kullar için bir hüccet ve gereğince amelin lâzım ol­duğu birer delildir.

 

Yedinci Delil: İcmâ

Râşid halifelerin ilk döneminden bugüne kadar, selefin eserleri­ni, halefin haberlerini incelediğimizde, kalbinde zerre kadar iman, birazcık samimiyet ve ihlâs bulunan hiçbir müçtehid imamın, bizatihi sünnete yapışmayı, onunla delil getirmeyi ve gereğince amel etmeyi inkâr ettiğini görenleyiz. Bilakis, onların, sünnete sımsıkı sa­rıldıklarım, onun çizdiği istikâmette hareket ettiklerini, başkalarım sünnetle amele teşvik ve ona muhalefetten menettiklerini, kendileri ve başkaları için hükümlerinde ona dayandıklarını, sünnete muhalefet eden veya onu hafife alalıa şiddetle karşı çıktıklarını, onu, Rur'ân'm tamamlayıcısı ve bir açıklayıcısı gördüklerini, kendileri, önlerine sahih ve aksi hüküm bildiren bir hadis geldiğinde, Kitab ve­ya diğer delillerden birine dayanarak elde ettikleri içtihâdî görüşle­rinden hemen ona döndüklerini ve onu nazar-ı dikkate aldıklarını görmekteyiz.

 

Bu konuda seleften, şu meşhur söz nakledilmiştir: "Sahih bir hadis bulunduğunda, benim mezhebim odur. Ona ters düşen sözü­mü, kaldırıp duvara çarpınız."[263] İmam Şafiî'nin, bu mânâda bir sözü meşhur olmuştur. Müçtehidlerin çoğundan, bu mânâya yakın sözler nakledilmiştir.

 

Allah kendilerinden razı olsun, onlar, hadisin mevkiini çok yük­sek tutuyor, hadis meclisinde edeble oturuyor, hadis âlimlerine hür­met ve ta'zim ediyor, onları övüp kendilerine rıfk ile muamele ediyor­lardı. Hadis ehli için düşünce ve itikadları şu idi: Ehl-i hadis, din için en büyük yardımcı, saldırganların hücumuna ve dinsizlerin şüphele­rine karşı en kuvvetli koruyucudur. Onlara, ancak bid'at ehli, fâcir ve kâfir düşman olur.

 

Selef, ayrıca hadis rivayetine büyük önem veriyor, bu yolla uzak-yakın, dünyanın dört bir yanma yol tepiyor, ömürlerini vererek işlerini, zevk ve şehvetlerini, vatan, mal ve evlâtlarını terk ederek hadis almaya ve yaymaya çalışıyorlardı. Bütün bunları, hadisi rivayet, dağınık rivayetleri toplama, onları zapt ve hıfz altına alma> zamanını tesbit, sahih, zayıf ve mevzu olanını birbirinden ayırma ko­nularındaki gayret ve hassasiyetlerinden dolayı yapıyorlardı. Bunca çalışma, ancak şeref ve kıymeti büyük, netice ve faydası pek çok olan bir şey için yapılabilir. Dikkat! Bu şey, İslâm'ın asıl kaynaklarından biridir. Kur'ân'm ve ekseri hükümlerin anlaşılması ona bağlıdır. O da sünnettir. İşte bu sebeple sünnetin delil oluşunda İslâm âlimleri arasında icmâ hâsıl olmuş, bu konuda söz birliği sağlanıp kesin hük­me varılmıştır.

Hadislerde ulemâ arasında meydana gelen ihtilâf iki konuda ol­muştur:

1- Bu hadisin, Hz. Peygamber (s.a.v)'e ait oluşu sahih midir, de­ğil midir?

2- Bu hadis, bu hükme delâlet eder mi, etmez mi?

İmam Şafiî (r.h), demiştir ki: "Ümmet, Önüne Hz. Peygamber (s.a.v)'in sünneti gelen bir kimseye, herhangi bir insanın sözü için sünneti terk etmesinin caiz olmadığı hususunda icmâ etmiştir."

Yine İmam Şafiî, şöyle demiştir: "İnsanların âlim dediği yahut kendisini ehl-i ilim gösteren hiç-bir kimsenin, Allah Teâlâ'nın, Rasülullah (s.a.v)'ın emrine uymayı ve hükmüne teslim olmayı farz kılmasında muhalefet ettiğini işitmedim. Sahabe ve Tabiîn içinde, kendisine Hz. Peygamber (s.a.v)'in bir sünneti haber verildiğinde onu:

kabul etmeyen, hükmüne dönmeyen ve onu sünnet olarak görmeyen bir kimse bilmiyorum."

 

"Bizim, Hz. Peygamber (s.a.v)'den gelen bir hadise (sened veya başka şeyinden dolayı amel etmeyip) muhalif bir görüş ileri sürme­mize gelince, bundan dolayı inşâallah hesaba çekilmeyeceğimizi ümid ediyorum. Başkası için böyle değildir. Fakat bazen birisi, sün­neti bilmeden, ona ters düşen bir söz söyler; bununla sünnete muhalefeti kasdetmez. İnsan, bazen de yorumunda hata ve gaflete düşer. Bu durumlarda, yandan mazur görülebilir,"[264]

 

Şeyhü'l-İslâm İbn Teymiyye (728/1327) (r.h), demiştir ki: "Bilinsin ki; umûmen ümmet yanında kabul görmüş imamlardan hiçbiri, küçük-büyük hiçbir hususta, Hz. Peygamber (s.a.v)'e muhalefeti kasdetmemiştir. Çünkü onlar, Rasülullah (s.a.v)'a uyma­nın vâcib olduğunda, kesin olarak ittifak halindedirler. Ve yine Rasülullah (s.a.v) hariç, diğer bütün insanların sözlerinin bazıları­nın alınıp, bazılarının terk edilebileceğinde de görüş birliği içinde­dirler. Fakat bununla birlikte imamlardan birinin, sahih hadisin hilâfına bir görüşüne rastlandığında, bu hadisi terk etmesinde mut­laka bir özrü vardır. Bütün bu özürler de üç çeşittir:

1- Hz. Peygamber (s.a.v)'in onu söylediğine yakînen inanmama­sı.

2- Bu sözle, bu meselenin kasdedildiğini kabul etmemesi.

3- Hadisle bildirilen hükmün mensuh olduğuna inanması."[265]

Evet, bütün bunlarla birlikte, kendini ilim ehli gösteren ve bizatihi sünnetin delil oluşunu inkâr edenler vardır. Fakat biz, bu kimsenin durumunu araştırdığımızda ve içinde gizlediğini dışa vur­duğumuzda, onun, şu üç kimseden biri olduğunu görürüz:

1- Dine girmiş görünür; fakat mü'min değildir. Bilakis, kendisi ve taraftarları lehine yürütülen bir plan adına, dinin asıllarında şüp­heler ortaya çıkarmak ve onu kökünden yıkıp temelinden sarsmak için müslüman görüntüsü veren, küfrünü gizleyen bir zındıktır.

O, açıkça müslümanların dinine ve bütün delillerin kaynağı olan Kur'ân'a saldırmaktan çekinir ve onlara başka bir taraftan ya­naşır. O da kendisi olmaksızın Kitab'ın anlaşılamayacağı, bütün hü­küm ve kanunlarının hükümsüz kalacağı sünnete saldırmaktır. Bu hücumlarıyla, bütün hükümleri yok hükmüne getirecekler, Kur'ân ellerinde bir oyuncak olacak, onu anlamaya güçleri yettiğini zanne­derek, âyetleri kendi hevâ ve hesaplarına göre yorumlayıp tefsir ede­cekler, bunları yaparken de: "Biz, Allah Teâlâ'nın, 'Kur'ân'da hiçbir şeyi bırakmadık, açıkladık.'[266]  'Biz sana her şeyin bir açıklaması olarak Kitab'ı indirdik,'[267] âyetleriyle amel ediyoruz," diyeceklerdir.

Evet, bu âyetler haktır; fakat onlar, bunlarla, bâtıl bir mânâ kasdetmektedirler. Şüphesiz Kur'ân, bütün şeriatı (hükmen) ihtiva etmektedir. Bütün kanun ve hükümlerin temeli Kur'ân'dır. Fakat inşâallah, ileride açıklayacağımız gibi bu, onların düşündüğü bâtıl mânâyı isbat ve sünnetin delil oluşunu iptal neticesini vermez.

 

2- Hadisi inkâr ve iptal eden ikinci tip, açıkça küfrünü ortaya koyan ve yüzündeki perdeyi kaldıran bir kimsedir. Meselâ: "Cebrail hata etti, asıl peygamber Hz. Ali iken yanlışlıkla peygamberliği Hz. Muhammed (s.a.v)'e götürdü." diyen kimse, bu gruba örnektir.

 

3- Bu gruptaki, hakka ulaşmak, Rabbine güzel ve doğru bir şe­kilde ibâdet yapmak isteyen bir adamdır; ancak o, aklı şaşkın, gafleti taşkındır. Çeşitli fikirler kendisini sağa-sola, öne-arkaya çekip durur. Zahiren dine bağh, onu savunmaya hırslı, korumaya hevesli görünen zındıkların ileri gelenleri ve dinsizlerin şeytanları, tatlı dilleri ve sahte ahlâkî güzellikleriyle ona bozuk fikirlerini ve bâtıl mezhebleri-ni güzel gösterir, kendilerince kabul görmüş birtakım delil ve hüccet­leri öne sürer ve hak ile bâtılı birbirine karıştırırlar; bununla da dini muhafaza ettiklerini ve onu bid'atçılarm görüşlerinden temizleyip asıl safiyetine kavuşturduklarım zannederler. Bunları dinleyen o kimse de duyduğu sözlerdeki hata ve dinsizliği, şer ve fesadı araştı­rıp anlamaksızm, güzel bir niyet ve şaibesiz bir kalb ile onların doğ­ruluğuna ve sağlamlığına inanarak hatta savunmaya çalışarak on­lardan bu görüşleri alır. Heyhat! Ne sinsice bir veriş ve ne ahmakça bir alış! Bunun için; "Akıllı düşman, câhil dosttan daha hayırlıdır/' denmiştir.

Hiç şüphesiz bu kimselerin muhalefetleri, müçtehidlerin, sün­netin delil ve onunla amelin vâcib olduğu konusunda oluşturdukları icmâya herhangi bir olumsuz tesir yapmaz. Sünnetin bu durumu, di­nin kesin olarak bilinen meselelerinden olmuştur ve pek çok mesele, onun üzerine kurulmuştur. Nitekim bunların hepsini açıkladık.

Yukarıda, bizden evvelki büyüklerimizin sünnete nasıl sımsıkı rıldıklarını gösteren haberlerden bir miktar zikretmiştik. Bu konu­da sayısız diyebileceğimiz haber ve nakil mevcuttur. Kalbinin yatış­ması nefsinin güvenle dolması ve fıkıh, ilim, edeb ve hikmet yönüyle 'stifadenin olması için bu haberlerin bir kısmını zikretmeyi uygun buldum. İyi dinle, güzel anla!

 

Ümmetin İmamlarının Sünnete Sımsıkı Sarıldıklarını, Gösterdiği Yola Rûm Olduklarını, Ona Uymaya Teşvik ve Muhalefetten Men Ettiklerini Gösteren Haberler

 

Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm (223/838), Kitâbu'l-Kadâ adlı eserinde ve Dârimî (255/868), Sünen'inde Meymun b. Mihran'm, şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hz. Ebû Bekir (r.a), kendisine bir dâva geldiği zaman, Allah'ın Kitabı 'na bakardı; eğer orada dâvayı halledecek bir şey bulursa onunla hükmederdi. Eğer Allah'ın Kita-bı'nda önüne gelen dâva ile ilgili bir şey bulamaz ve Rasûlullah (s.a.v)'ın o konuda bir sünnetini bilirse, onunla hükmederdi. Eğer Ki-tab ve sünnetle meseleyi halledemezse dışarı çıkar ve müslümanlara: 'Bana şöyle şöyle bir mesele geldi. Hz. Peygamber (s.a.v)'in bu konu­da verdiği bir hükmü biliyor musunuz?' diye sorardı. Çoğu zaman, birkaç kişi yanına varıp Rasûlullah (s.a.v)'ın o konudaki hükmünü söylerlerdi."

 

Dârimî'nin rivayetinde, şu ziyâde vardır: "O zaman Ebû Bekir (r.a), 'İçimizde dinimizi muhafaza eden ve bize öğreten kimseler yara­tan Allah'a hamdolsun,' derdi."[268]

Ebû Ubeyd de şu ilâve rivayeti zikretmiştir: "O konuda Hz. Peygamber'in bir uygulamasını bulamazsa mü'minlerin ileri gelenle­rini toplayıp kendileriyle istişare ederdi; ortak bir görüşte birleştikle­rinde, onunla hükmederdi. Hz.Ömer (r.a) de böyle yapardı. Mesele­nin cevabını Kitab ve sünnette bulamazsa, 'Ebû Bekir'in bu konuda bir hükmü var mı?' diye sorardı. Eğer Ebû Bekir'in (r.a) bir hükmü varsa onunla hükmederdi; yoksa, cemaatın âlimlerini toplayıp kendi­leriyle istişare ederdi. Ortak bir görüşte birleştiklerinde, onunla hük­mederdi. "

 

Yine Dârimî, Müseyyeb b. Râfiî'nin şöyle dediğini nakleder: "Ashâb, önlerine, hakkında Hz. Peygamber (s.a.v)'den herhangi bir hüküm ve haber bulunmayan meseleler geldiğinde, toplanıp mesele hakkında ortaklaşa görüş bildirirlerdi. Tabiî ki hak, birleştikleri görüşteydi."

 

Beyhakî, el-MedhaV d e, Zehebî, Tezkîratu'l-Huffaz'da, Kâbisa b. Züeyb'in şöyle dediğini nakleder: Bir nine, Hz. Ebû Be­kir'in (r.a) yanına gelip mirastan ne kadar pay alacağını sordu. Hz. Ebû Bekir, kadına: "Bu konuda Allah'ın Kitabı'nda herhangi bir açıklama yoktur. Rasûlullah (s.a.v)'ın sünnetinde de bir uygulama bilmiyorum. Hele sen şimdilik git de ben, bunu insanlara sorayım/' dedi. Ve bu konuda bildikleri bir hadisin olup olmadığım yanındaki­lere sordu. Muğire b. Şu'be (r.a): "Ben Rasûlullah'ın yanında bu­lundum. Nineye altıda bir verdi," dedi. Hz. Ebû Bekir:

"Söylediğine senden başka şahid var mı?" dedi. O zaman Mu-hammed b. Mesleme el-Ensârî (r.a) ayağa kalkıp aynı şeyi söyledi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, nine için hadisteki hükümle karar verdi.

 

İmam Ahmed, Arar b. Meymun'un şöyle dediğini nakleder: "Hz. Ömer, bize Müzdelife'de sabah namazını kıldırdı, sonra Meşâr-i Haram'da vakfe yaptı ve: 'Müşrikler, güneş doğmadan Mina'ya git­mezlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v), onlara muhalefet etti,' dedi. Sonra, güneş doğmadan Mina'ya doğru yola çıktı."

İbn Mâce hariç diğer kütüb-ü sitte sahipleri, Abis b. Râbia'mn, şöyle söylediğini naklederler: Hz. Ömer'i (r.a) Hacerü'l-Esved'i öperken gördüm, şöyle diyordu: "Sen bir taşsın; fayda ve za­rar vermezsin. Şayet Rasûlullah (s.a.v)'ın seni Öptüğünü görmesey-, dim, ben de öp:nezdim."[269] Hz. Ömer'in bu sözü, Şifâ'da da zikre­dilmiştir.[270]

İmam Ahmed, Sâlim'den, İbn Ömer'in şöyle dediğini nakle­der: Rasûlullah (s.a.v): "Sizden birisinin, hanımı,^ mescide gelmek için izin isterse onu menetmesin,"[271] buyurdu. Ömer b. el-Hat-tab'ın (r.a) hanımı mescidde namaz kılardı. Hz. Ömer, ona: "Sen, benim neyi sevdiğimi bilirsin!" dedi. Hanımı da: 'Vallahi, sen beni bundan nehyedinceye kadar namazımı mescidde kılmaya devam ede­ceğim," dedi. Hz.Ömer (r.a) saldırıya uğradığında hanımı da mes-ciddeydi.

Hz. Ömer (r.a), hanımının dışarı çıkmasından pek hoşlanmadı­ğı halde Rasûlullah (s.a.v)'ın emrine riâyet ederek hanımını mescid-den menetmemiştir.

 

İmam Şafiî, Risâle'de, Ebü Dâvud ve Beyhakî Sünen'lerin-de, Tâvus'tan rivayet ettiklerine göre bir gün Hz. Ömer: "Allah adı­na soruyorum, Rasûlullah (s.a.v)'tan, cenin konusunda bir şey işiten var mı?" diye sordu. Hamele b. Mâlik b. Nâbiğa ayağa kalkarak:

"Evet, ben iki hanımımla beraberdim. Biri diğerine çadır direği ile vurdu ve kadın hemen düşük yaptı. Rasûlullah (s.a.v) da cenin tazminatı olarak bir köle azâd etmesini emretti," dedi. O zaman Hz. Ömer (r.a):

"Bunu duymasaydık az kalsın bunun dışında, kendi görüşümü­ze göre değişik bir hüküm verecektik," dedi.[272]  Haber, İbn Abbas (r.a) yoluyla da rivayet edilmiştir.

Buhârî, Muğire b. Şu'be'den (r.a) rivayet ediyor: O, demiştir ki: "Hz. Ömer, düşük yapan kadının durumunu sordu ve 'Bu konu­da Rasûlulah'tan (s.a.v) bir şey işiteniniz var mı?' dedi. Ben de:

'Ben işittim/dedim. 'Nedir?' diye sordu.

'Hz. Peygamber (s.a.v)'in cenini düşürene, erkek veya kadın, bir köle âzad etmesi gerekir, dediğini duydum/ dedim. Hz. Ömer (r.a):

'Söylediğine başka bir kaynak buluncaya kadar yanımdan ay­rılma/ dedi. Ben de çıkıp, Muhammed b. Mesleme'yi buldum ve kendisine getirdim. O da Hz. Peygamber (s.a.v)'den bu şekil duydu­ğuna benimle birlikte şahidlik etti." İmam Müslim de bu haberin benzerini el-Misver b. Mahreme yoluyla rivayet etmiştir.[273]

Buhârî ve Müslim, Abdullah b. Âmir b. Râbia'dan, şu hadi­seyi rivayet ederler: Hz. Ömer (r.a), Şam tarafına yola çıktı. (Şam yolunda bir köy olan) Serğ'e gelince, Şam'da veba salgını olduğu ha­beri geldi. Abdurrahman b. Avı (r.a), Hz. Peygamber (s.a.v)'in: "Bir yerde veba olduğunu duyarsanız, oraya gitmeyiniz; bulunduğu­nuz yerde veba yayılmışsa, ondan kaçarak başka yere çıkmayınız,"[274]  buyurduğunu haber verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer, Şam'a git­meden, bulunduğu yerden geri döndü.

Zührî (124/742), demiştir ki: Salim b. Abdullah b. Ömer, ba­na, Hz. Ömer'in, Abdurrahman b. Avf'tan işittiği hadisten dolayı insanları geri çevirdiğini haber verdi.

 

Buhârî, Hz. Âişe'nin (r.a) şöyle dediğini rivayet eder: "Hz. Ömer (r.a), Abdurrahman b. Avf kendisine, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Hecer mecûsîlerinden cizye aldığını haber verinceye kadar, mecûsîlerden cizye almıyordu."[275]  İmam Şafiî, Risâle'de, benzeri bir haberi, Becâle yoluyla nakleder.[276]

İmam Mâlik de benzeri bir haberi, Muhammed el-Bâkır yo­luyla, şu lafızlarla rivayet eder: Hz. Ömer (r.a), mecûsîlerden bah­setti ve: "Haklarında nasıl davranacağımı bilmiyorum," dedi. O za­man Abdurrahman b. Avf, kendisine, Hz. Peygamber (s.a.v)'in: "Onlara, ehl-i kitaba yaptığınız muameleyi uygulayın (yani cizye alın)," dediğini haber verdi.[277]

 

Beyhakînin, el-Medhal'âe, Zeyneb b. Ka'b b. Ucre'den nak­lettiğine göre bu hanıma, Ebû Said el-Hudrî'nin kızkardeşi el-Fü-rey'a b. Mâlik b. Sinan, (kendi başından geçen bir hadiseyi anlatır ve ailesine dönmek için Rasûlullah (s.a.v)'tan izin ister. Çünkü koca­sı, kaçan kölelerini aramak için yola çıkmış, Kaddüm tarafında onla­ra yetişmiş, fakat onlar da onu öldürmüşlerdi. Bu sebepten, Rasûlullah (s.a.v)'tan "Aileme dönebilir miyim?" diye izin ister ve: "Zira kocam, beni, kendisine ait bir evde terketmedi," der. Rasûlullah da (s.a.v):

"İddet müddetin dolana dek bulunduğun evde otur," buyurur. el-Fürey'a diyor ki:

"Ben de dört ay on gün iddet bekledim. Osman b. Affan (r.a) halife olunca, bana, Rasûlullah'ın nasıl hüküm verdiğini sordurttu. Ben de başımdan geçeni haber verdim. Ö da ona uyup aynı şekilde hüküm verdi."[278]

Hz. Ali'nin (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Dikkat! Ben Peygamber değilim; bana vahiy de inmez. Fakat ben, gücümün yetti­ği kadar Allah'ın Kitabı ve Peygamberi Hz. Muhammed'in sünne-tiyle amel ederim."[279]

İmam Alime d ve Beyhakî, Hz. Ali'nin (k.v) şöyle dediğini rivayet ederler: "Rasûlullah (s.a.v)'tan bir hadis işittiğimde, Allah Teâlâ'nın müyesser kıldığı kadar ondan istifade ederdim. Ashâbdan birisi, bana bir hadis söylediğinde ise ona, bunu Rasûlullah'tan işit­tiğine dair yemin ettirirdim; yemin ederse ona inanırdım. Ebû Bekir de bana -O, şüphesiz doğru söyler- Rasûlullah'ın:

'Mü'min kul, bir günah işledikten sonra güzelce abdest alır, iki rek'at namaz kılar ve Allah'tan (c.c.) affını isterse Allah (c.c), onu mutlaka affeder,'[280] buyurduğunu haber verdi."

 

İmam Buhârî, Câbir b. Semûre'nin, şöyle dediğini rivayet eder: Kûfeliler, Hz. Ömer'e (r.a), Sa'd'ı şikâyet ettiler. Bunun üzeri­ne Hz. Ömer, başlarına Ammar'ı tayin etti. Ondan da şikâyetçi ol­dular, hatta onun güzel namaz kıldırmadığını söylediler. Bunun üze­rine Hz. Ömer, adam gönderip Ammar'ı yanma çağırttı ve kendisi­ne:

"Ya Ebâ Ishak! Bunlar, senin güzel namaz kıldırmadığını söy­lüyorlar, ne dersin?" dedi. O da:

"Bana gelince, vallahi ben, onlara Rasûlullah (s.a.v)'tan gördü­ğüm namazı kıldırıyorum; ondan hiçbir şeyi noksanlaştırmıyorum. Yatsı namazını kıldırırken ilk iki rek'atta, biraz uzunca ayakta du­ruyor, son iki rek'atta kıraati hafif tutuyorum," dedi. Hz. Ömer (r.a):

"Ya Ebû Ishak! Bu, senin düşüncen; bakalım halk ne diyor?" dedi ve onunla beraber birkaç kişiyi Kûfe'ye gönderdi. Gidenler, hiç­bir mescid bırakmadan bütün Kûfelilere onun durumunu sordular, hepsi de hakkında güzel övgülerde bulundu.[281]

 

İbn Abdilberr, Dârimî, Hâkim ve Beyhakî, Abdullah b.

Ebî Yezid'den rivayet ederler. O, demiştir ki: 'İbn Abbas (r.a), ken­disine bir mesele sorulduğunda şöyle hareket ederdi: Meselenin hük­mü Allah'ın Kitabı'nda varsa onu söylerdi. Allah'ın Kitabı'nda yok, Rasûlullah (s.a.v)'ın sünnetinde de bir cevap yoksa, bu hususta, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer'in uygulamalarına bakardı. Bir şey bulur­sa ona göre hüküm verirdi. Fakat ne Allah'ın Kitabı'nda, ne Rasûlullah'ın sünnetinde ve ne de Hz. Ebû Bekir ile Hz* Ömer'in uygulamalarında konu ile ilgili bir hüküm yoksa kendi içtihadı ile hüküm verirdi."[282]

 

Beyhakî, Mâlik tarikiyle, Recâ'nm şöyle dediğini rivayet eder: "Abdullah b. Ömer (r.a), Hz. Peygamber (s.a.v)'in nasıl hareket etti-ğini ve hâllerini araştırır, buna büyük önem verirdi. Öyle ki, bu ko­nudaki dikkat ve ihtimamından, aklını kaybedeceğinden korkulur­du."

Bezzâr ve Kâd-ı Iyâz, Ibn Ömer'den (r.h) rivayet eder:

"Ibn Ömer, Mekke ile Medine arasında bir ağacın altına gelir ve orada öğle uykusuna yatar, Hz. Peygamber (s.a.v)'in de böyle yap­tığını söylerdi..."[283]

Ahmed b. Hanbel, İbn Sîrin'den nakleder. İbn Sîrin, demiş­tir ki: "Arafat'da Ibn Ömer'le beraberdim. Arafat'dan beraber dön­dük. Me'zemin'e varmadan dar geçide gelince, hayvanını çökertti. Biz de çökerttik. Namaz kılacak zannettik. Hayvanını tutan kölesi:

'Namaz kılmak için durmadı. Fakat Rasûlullah'ın buraya ge­lince ihtiyacını giderdiğini hatırladı. O da (Rasûlullah'a (s.a.v) mu-tabaat için) aynı yerde ihtiyacını gidermeyi seviyor,'[284] dedi."

İnsanlar, Abdülmelik b. Mervan'a bey'at ettiklerinde Abdul­lah b. Ömer (r.a), ona şöyle bir yazı gönderdi: "Allah'ın kulu, mü'minlerin emiri Abdülmelik'e... Ben, gücümün yettiği kadar sa­na, Allah'ın Kitabı'na ve Rasûlü'nün sünnetine uymak şartıyla bey'at ediyor, dinleyip itaat edeceğimi bildiriyorum. Evlâtlarım da bu şart­larda sana bey'at ettiklerini bildirirler." Bu haberi, İmam Buhârî rivayet etmiştir.[285]

İmam Mâlik ve Tabarânî, Ibn Ömer'in (r.a) şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "ilim üçtür:

1- Hakkı söyleyen Allah'ın Kitabı,

2- Hz. Peygamber'in sünneti.

3- Gerektiğinde 'bilmiyorum' demek."[286]

Abdurrahman b. Avf, Hz. Osman (r.a)'a demiştir ki: "Al­lah'ın Kitabı, Rasûlü'nün ve O'ndan sonraki iki halifesinin sünnet ve gidişatına uymak şartıyla, sana bey'at ediyorum." Haberi, Buhârî rivayet etmiştir.[287]

 

Buhârî ve Müslim, Ebû Said el-Hudrî'den (r.a) rivayet eder­ler. O, demiştir ki: "Ensar'la bir mecliste oturuyordum. Birden, Ebû Mûsâ korku ve endişe içinde çıkageldi."Kendisine:

"Seni endişelendiren nedir?" dediler. O da:

"Hz. Ömer (r.a), yanma gitmem için beni çağırttı; kapısına git­tim. Üç defa seslenip izin istedim, kimse cevap vermedi. Ben de geri döndüm. Sonra, tekrar çağırttı. Gittim. Yanına varınca:

"Bize gelmene ne mâni oldu?" dedi. Ben de:

"Geldim, kapında üç defa selâm verdim; cevap vermediler ve ge­ri döndüm. Çünkü Rasûlullah (s.a.v): 'Sizden biriniz (bir yere girmek için) izin istediğinde izin verilmezse geri dönsün,' buyurmuştur" de­dim. Ömer (r.a):

"Bu söylediğine bir şahid getir, yoksa seni cezalandırırım," dedi. Ebû Mûsâ, durumu anlatıp bir şahid istedi. Onlar da:

"Seninle bu cemaatın en küçüğü gidebilir," dediler. Bunun üze­rine Ebû Said, kendisiyle Hz. Ömer'in huzuruna kadar gitti ve Ebû Musa'nın, Hz. Peygamber (s.a.v)'den işittiği izin isteme hadisini ken­disinin de işittiğini söyledi. Hz. Ömer, Ebü Musa'ya hitaben:

"Seni suçlamadım, fakat Rasûlullah (s.a.v)'tan nakledilen bir hadis duydum; vesikalandırmak istedim,"dedi.[288]

İbn Mâce ve İbn Hıbban, Urve b. Abdullah b. Kuşeyr'den

rivayet ediyorlar. O, demiştir ki: Muaviye b. Kurra, babasından naklederek bana şunları anlattı: "Müzeyneli bir heyetle beraber Rasûlullah'ın yanına geldim. Kendisine biat ettik. Hz. Peygamber (s.a.v)'in düğmeleri çözülmüştü. Hırkasının yakasından elimi soktum ve sırtındaki Nübüvvet mührüne dokundum."

Urve, demiştir ki: "Muâviye ve oğlunu, yaz ve kış düğmeleri ilikli görmedim. Bu konuda Hz. Peygamber'e ittiba ediyorlardı."[289]

 

Dârimî, İbn Mesud'dan (r.a), onun şöyle dediğini rivayet eder: "Allah'ın Kitabı'ndan, bize sorduğunuz ve bizim de bildiğimiz herşeyi sizlere aktardık. Aynı şekilde Rasûlullah'ın sünnetinden sorduğunuz herşeyi de size haber verdik. Artık sonradan ortaya çıkardığınız bid'atlardan, bize bir sorumluluk yoktur."[290]

 

Lâlekâî,  es-Sünne adlı eserinde, A'lâ b. el-Müseyyeb'den

rivayet eder. Abdullah, şöyle demiştir: "Biz, elimizdeki delillere uyuyoruz, kendimiz uydurmuyoruz; tâbi oluyoruz, bid'at çıkarmıyo­ruz. Hadislere yapıştığımız müddetçe de sapıtmayız,"

Hâkim, Hz. Ali'den rivayet eder: Hz. Ali'ye (r.a) birtakım in­sanlar gelip İbn Mesud'u Övmeye başladılar. Hz. Ali de: "Ben, sizin söylediklerinize katılıyorum ve şunu ilâve ediyorum: Kur'ân'ı okudu, helâlini helâl, haramını haram bildi; o, dinde fakih, sünnette âlim birisidir."

Ebu'l-Bahterî der ki: Hz. Ali'ye (k.v): "Bize İbn Mesud'dan bahseder misin1?" denilince şöyle dedi:

"Kur'ân ve sünneti öğrendi, bunlarla yetindi. Bu da ilim olarak ona yetti."[291]

Said b. Müseyyeb, İbn Abbas yoluyla, Sa'd b. Muaz'ın (r.h) şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Üç şey var ki ben, onlarda gerektiği gibi hareket eden birisiyim. Bunların dışında ise insanlardan her­hangi bir kimse gibi davranmaktayım. Bu üç şey:

1-  Rasûlullah (s.a.v)'tan işittiğim herşeyin, Allah tarafından gönderilen bir hak olduğunu bildim.

2- Namazda, nefsim başka şeyle meşgul olduğunda onu kaza et­tim.

3- Bulunduğum bir cenazede, nefsim bana, orada söylenmesi ge­rekenlerin dışında bir şeyden bahsetti ise o cenazeden ayrıldım."

Said b. Müseyyeb (93/711), demiştir ki: "Bu hasletlerin ancak bir peygamberde bulunacağını düşünüyorum."[292]

 

İbn Sîrin der ki: "Selef, sünnet üzere devam ettikleri müddetçe, doğru yolda olduklarını düşünürlerdi."[293]

Evzâî (157/774), demiştir ki: "Rasûlullah'ın ashabı ve Tâbiin'in beş haslet üzere olduğu söylenirdi:

1- Cemaate devam.

2- Sünnete ittibâ.

3- Mescidleri tamir.

4- Kur'ân'dan okumak.

5- Allah yolunda cihad."

Bunu, Lâlekâî, es-Sünne adlı eserinde zikretmiştir.

Beyhakî, el-Medhal'âe, İbn Vehb'den, İmam Mâlik'in şöyle dediğini nakleder: Kur'ân, hadis ve ashabın rivâyetleriyle yetinen ve onlara güvenerek hüküm veren kimseye: "Niçin bunu söyledin?" de­nemez.

İmam Şafiî, er-Risâle'de şöyle der: Bana, Ebû Hanife b. Simâk b. Fadl eş-Şihâbî haber verdi. Dedi ki: Bana, İbn Ebî Zi'b el-Makburî'den, Ebû Şurayh el-Ka'bî'nin şöyle dediğini anlattı:

Rasûlullah (s.a.v), fetih senesinde buyurdu ki:

"Kimin bir yakını öldürülürse o, iki hayırlı şeyden birini tercih eder: isterse Öldürenden diyet alır, isterse kısas uygulanır."[294]

 

İbn Simâk demiştir ki: İbn Ebî Zi'b'e: "Ya Ebu'l-Hâris! Sen, buna göre mi davranıyorsun?" dedim. Bunun üzerine göğsüme vur­du, bana bir hayli bağırdı, yanıma sokuldu ve: "Ben, sana Rasûlullah (s.a.v)'tan hadis söylüyorum, sen ise bana: 'Ona göre mi hareket edeceksin?' diyorsun. Evet, O'nun hükmüne uyuyorum. Bu, bana ve onu işiten herkese farzdır. Allah (c.c), insanlar içinde Mu-hamtned (s.a.v)'i seçti, O'nun sayesinde ve terbiyesinde onları hidâyete ulaştırdı; O'nun için seçtiklerini ve bildirdiklerini insanlar için de seçti. Bundan sonra insanların, isteyerek yahut istemeyerek O'na tâbi olmaları gerekir. Hiçbir müslümanın bundan kaçış yeri yoktur," dedi. Durmadan konuşuyordu. Keşke sussa diye temenni et­tik.

 

Beyhakî, el-Medhal'de, İbn Mübârek'in şöyle dediğini rivayet eder: Ebû Hanîfe'yi şöyle derken işittim: "Hz. Peygamber (s.a.v)'den bir haber ve hüküm gelince onun, başımız gözümüz üstünde yeri var­dır. Rasûlullah'ın ashabından bir haber gelince sözlerinden, kuvvetli bulduğumuzu seçeriz. Tâbiîn'den bir haber ve hüküm gelince onu iyi­ce tetkik ederiz, sonuçta alırız veya terk ederiz."

 

Takiyyüddîn Sübkî de bu sözün benzerini zikretmiştir. Yine Sübkî, Nuaym b. Hammâd yoluyla, Ebû İsmet'in şu sözünü nak-letmiştir: Ebû Hanîfe'yi şöyle derken işittim: "Rasûlullah (s.a.v)'tan gelenler, başım gözüm üstüne. Ashâb-ı Kirâm'dan gelenlerde tercih yaparız. Bunun dışındaki kimselere gelince; onlar da ilim adamı, biz de ilim adamıyız."

 

Beyhakî, el-Medhal'&e, Yahya b. Durays'm şöyle dediğini nakleder: Süfyan es-Sevrî'nin yanındaydım. Bir adam geldi ve:

"Ebû Hanîf hakkında bir şey demeyecek misin?" dedi. Süfyan: "Ne var, ne oldu?" diye sordu. Adam:

"Kendisini dinledim. 'Önüme gelen bir meselede Allah'ın Kita-bı'na bakıp hüküm veririm. Onda cevap bulamazsam, Rasûlullah (s.a.v)'ın sünnetine müracaat ederim. Allah'ın Kitabı'nda ve Rasûlü'nün sünnetinde bir şey bulamazsam, Hz. Peygamberdin ashabının sözüne bakarım. Onlardan uygun gördüğümün sözünü alır, diğerlerinin sözünü bırakırım. Meseleme cevap varsa, ashabın sözünün dışına çıkmam. Ama söz, ibrahim, Şâ'bî, İbn Sirîn, Ha­san, Ata ve İbnu'l-Müseyyeb'e gelince, (birçoklarını daha saydı) on­lar içtihad etmişlerdir; onlar gibi ben de içtihad ederim/ diyor" dedi.

Yine Beyhakî, el-Medhal'de, Osman b. Ömer'in şöyle dediğini nakleder: İmam Mâlik'e bir adam geldi. Kendisine bir mesele sordu. İmam da:

"Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu," dedi. Adam:

"Sen de böyle mi düşünüyorsun?" deyince, İmam Mâlik:

"Peygamber'in emrine muhalefet edenler, başlarına bir musibe­tin gelmesinden veya şiddetli bir azaba uğramalarından korksun-lar,"[295] âyetini okudu.

İbn Abdilberr, İmam Mâlik'in şöyle dediğini nakleder: "İn­sanlar arasında verilen hükümler esasen iki çeşittir:

1- Allah'ın Kitabı'nda bulunan veya sünnetin ortaya koyduğu hüküm. Doğru ve kendisine uymak vâcib olan hüküm budur.

2-  Âlimin, kendi görüşüyle (delillerin de yardımıyla) içtihad ederek ortaya koyduğu hüküm. Bu, doğru olabilir.

Üçüncü bir hüküm de var ki, sırf zorlamayla elde edilir. Bunun için en uygun sonuç, isabetli olmamasıdır."[296]

Rivayet edildiğine göre İbn Şübrüme, nazım halinde şöyle de­miştir:

 

Hasma şefaat olmaz hükümde, Akıllı ve fakih âlim önünde.

Kitab ve sünnetle hüküm verince, Sen teslim ol, zâlim inat etse de.

Bir nass olmayınca içtihad ettim. Hükmü, halkça malum şeye benzettim.

Süfyan es-Sevrî (r.h) de: "Bin ancak hadislerle ayakta durur," demiştir.[297]

Hâkim, Rabîb b. Süleyman'dan nakleder: O, der ki: İmam

Şafiî'nin yanındaydım. Bir adam kendisine bir mesele sordu. O da: "Hz. Peygamber'den (s.a.v) rivayet olunduğuna göre o, şöyle şöyle bu­yurmuştur," dedi. Adam :

 Ebâ Abdullah! Sen de böyle mi söylüyorsun?" deyince, İmam Şafiî irkildi, hali değişti, rengi sarardı ve adama:

"Hay yazık sana! Rasûlullah (s.a.v)'tan bir hadis rivayet eder de onun gibi hüküm vermezsem beni hangi yer taşır, hangi semâ gölge­lendirir? Evet, ondan gelenler başım gözüm üstüne. Evet, emri başım gözüm üstüne," dedi.

İmam Şafiî'nin bu sözünü, Ibnu'l-Kayyım, el-İ'lâm adlı ese­rinde, ayrıca Sübkî, Suyûtî ve Ebû Nuaym, birbirine benzer lafız­larla muhtasar olarak nakletmişlerdir.

Hâkim, Beyhakî, Ebû Nuaym ve Takiyyu's-Sübkî'nin, Rabî'den rivayet ettiklerine göre şöyle nakletmiştir: İmam Şafiî, bir gün, bir hadis rivayet etti. Orada bulunan bir adam:

'Ya Ebâ Abdullah, sen de hadisteki gibi mi hüküm veriyor­sun?" diye sorunca, İmam:

"Ben, Rasûlullah (s.a.v)'tan bir hadis rivayet eder de ona göre hüküm vermezsem, bilin ki aklım gitmiş demektir," dedi.

Yine Rabînin rivayetine göre İmam Şafiî, şöyle demiştir: "Kı­yası devreye sokarak Rasûlullah (s.a.v)'tan gelen hadisleri terk ede­meyiz. Sünnetin bulunduğu yerde kıyasa mahal yoktur."

Yine İmam Şafiî (r.h): "Rasülullah'ın sünnetine uymaktan başka yapılacak bir şey yoktur," demiştir.[298]

 

İmam Ahmed'in şöyle dediği anlatılır: Bir toplulukla beraber­dim. Su kenarındaydık. Onlar, soyunup suya girdiler. Ben de: "Kim Allah'a ve âhiret gününe iman ederse peştemalsiz hamama girme­sin,"[299]  hadisiyle amel ederek soyunmadım. O gece bir rüya gör­düm. Birisi bana: "Müjde ey Ahmed! Sünnetle amel etmen sebebiyle Allah seni affetti. Seni kendisine uyulan bir imam yaptı," diyordu. "Sen kimsin?" dedim; "Cibril," dedi.[300]

 

Sehnûn'a: "Bir âlim için bildiği bir konuda, 'bilmiyorum'deme­si caiz midir?" diye sorulunca, şöyle cevap vermiştir: "Allah'ın Kita­bı ve Rasûlü'nün sünneti hakkında caiz değildir. Fakat insanların kendi görüşüne gelince 'bilmiyorum' demesi caizdir. Çünkü o, bu gö­rüşün doğru mu yanlış mı olduğunu bilemez."[301]

 

Talk b. Ganem demiştir ki: "Hafs b. Gıyâs, bir meselede hü­küm verirken gecikti. Kendisine niçin beklediğini sordum, bana: 'Bu, sadece benim görüşümdür. Kitab ve sünnette, onunla ilgili bir şey yoktur; onu kendi gücümle ortaya çıkardım, öyleyse acele niye?' ceva­bını verdi."

Kâd-ı Iyâz (544/1149), Şifâ'da. zikreder: Sehl b. Abdullah

Tüsterî, demiştir ki: "Bizim yolumuzun temeli üç şeye dayanır:

1- Ahlâk ve amellerde Uz, Peygamber (s.a.v)'e uymak.

2- Helâl lokma yemek.

3- Bütün amellerde niyeti hâlis tutmak."[302]

 

Ebû Nuaym, Hilye'de, Tüsterî'nin şöyle dediğini nakleder: "Yolumuzun esasları altı şeydir:

1- Allah'ın Kitabı'na yapışmak.

2- Rasûlullah'ın sünnetine uymak.

3- Helâl yemek.

4- Eziyeti terk etmek.

5- Günahlardan çekinmek.

6- Hakları yerine getirmek.”[303]

 

İmam Kuşeyrî (465/1072), Risâle'de zikreder: Cüneyd el-Bağdâdî (297/909), demiştir ki:

"Bizim bu mezhebimiz, Rasûlullah (s.a.v)'ın hadisine sımsıkı bağlanmıştır. Kim, Kur'ân'ı ezberlemez ve hadisi yazarak yerinden öğrenmezse, bu işte kendisine uyulmaz. Çünkü bizim ilmimiz, Kur'ân ve sünnete bağlıdır." [304]

 

Ebu'l-Kâsım Nasrabâdî (307/977), demiştir ki: "Tasavvufun esasları şunlardır:

1- Kitab ve sünnete sarılmak.

2- Şehvet ve bid'atları terk.

3- Meşâyıha hürmet ve ta'zim.

4- Halkın özür ve kusurlarını kabul.

5- Virdlere devam.

6- Ruhsatla ameli ve hisse dayalı te'villeri terk.'[305]

 

Ebû Süleyman ed-Dârânî (215/830) de şöyle demektedir: "Ço­ğu zaman kalbime, tasavvuf ehlinin kalbine gelen nükte, ilham ve işaretler gelir. Fakat ben, onları, iki âdil şahid olan, Kur'an ve sün­netle kontrol edip haktan olduklarını anlamadıkça, kabul ve amel et­mem."[306]

Ebû Bekir S iddik (r.a), demiştir ki: "Rasûlullah (s, a.v)'ın yap­mış olduğunu bildiğim ve gördüğüm her ameli ben de yaptım. O'nun emrinden bir şey terk edersem, ayağımın kaymasından korkarım."[307]

 

İbn Abdilberr, Hz. Ömer (r.a)'den nakleder. O, bir hutbesinde şöyle demiştir: "Sünnetlere yapışarak cehaletleri ortadan kaldırın."[308]

 

Beyhakî, Hz. Ömer'in (r.a) şöyle dediğini nakleder: "Kur'ân'ı öğrendiğiniz gibi sünnetleri, miras ilmini ve kelimelerin kullanış alanlarını da öğreniniz." İbn Abdilberr de Hz. Ömer'den, aynı sözü nakletmiştir. Kâd-ı Iyâz ise bunu, valilerine yazdığını zikretmiş­tir.[309]

 

İbn Cerîr et-Taberî (310/922), Şa'bî'den nakleder. Şa'bî (104/722), demiştir ki: "Hz. Ömer (r.a), Şurayh'ı, Kûfe'ye kadı ola­rak gönderdiği zaman: 'Önüne bir mesele gelince, Allah'ın Kitabı'na bak; onda bulduğunla hükmet, hiç kimseye bir şey sorma. Kur'ân'da bir şey bulamazsan, sünnete bak. Sünnette de meselenle ilgili bir şey bulamazsan, kendi görüşünle içtihad et/ dedi."[310]

 

Nesâî, Şa'bî yoluyla, Şurayh'tan şunu nakleder: Şurayh, Hz. Ömer'e, bir mesele için mektup yazdı. O da cevaben şunları yazıp gönderdi: "Önüne gelen bir meseleyi halletmek için önce, Allah'ın Ki­tabı'na bak. Allah'ın Kitabı'nda meselene cevap yoksa, Rasûlullah (s.a.v)'ın sünnetine göre hüküm ver. Allah'ın Kitabı'nda ve Rasûlullah'ın sünnetinde bir cevap bulamazsan, sâlihlerin hükmüne göre hüküm ver. Şayet hiçbirinde de bir şey bulamazsan, istersen kendi görüşünle hemen bir hüküm ver, istersen (bana danışman için) tehir et. Tehiri, senin için daha hayırlı görürüm. Vesselam."[311]

 

İbn Kayyım, yukarıdaki rivayetin sonunu şu lafızlarla naklet­miştir: "Şayet hiçbirinde meselene cevap bulamazsan muhayyersin; eğer kendi görüşünle içtihad etmek istersen içtihad et. Ve eğer mesele­yi bana danışmak istersen bunu, senin için daha hayırlı görürüm. Vesselam..."[312]

 

Hz. Ömer (r.a), Ebû Mûsâ el-Eş'ârî'ye yazdığı mektubunun başında şöyle demiştir: "Bundan sonra, şüphesiz hüküm verme, ke­sin bir farz ve takip edilecek bir sünnettir." Bu meşhur kıymetli mek­tubu, İbn Kayyım el-Cevziyye (751/1350), İ'lâmu'l-Muvakkiîn adlı eserinde zikredip çok güzel bir şekilde şerhetmiştir.[313]

 

İbn Abdilberr, Hz. Ömer'in şöyle dediğini nakleder: "Sünnet (uyulması gereken), Allah ve Rasûlü'nün ortaya koyduğu amellerdir. İnsanların yanlış görüşlerini, ümmete, sünnet gibi göstermeyiniz."[314]

 

İbn Abdilberr'in, Said b. Müseyyeb'den rivayet ettiğine göre o, şöyle demiştir: "Hz. Ömer b. el-Hattab, Medine'ye geldiğinde bir hutbe verdi. Allah'a hamd ve senadan sonra şöyle söyledi: Ey insan­lar! Ben, size birtakım sünnetler (uygulamalar) ortaya koydum, bir­çok farzlar (görevler) yükledim. Ve sizi apaçık bir yolda bırakıp gidi­yorum. Ancak daha sonra, kendi his ve görüşlerinize göre hareket edip insanları sağa sola sapıtmanızdan korkuyorum."[315]

 

Yine İbn Abdilberr, Haris b. Abdilberr, Haris b. Abdullah b. Evs'ten rivayet eder: Haris demiştir ki: "Hz. Ömer'e geldim ve Kabe'yi tavaf edip, hayız gören bir kadının durumunu sordum:

'Vazifesinin sonu, Kabe'yi tavaf olsun; bu, ona kâfidir,' dedi. Ben de: 'Rasûlullah (s.a.v) da böyle fetva vermişti,' deyince Hz. Ömer:

"Yazıklar olsun sana! Rasûlullah'a sorduğun şeyi, ona muhalif bir görüş söylemem için bir de bana mı soruyorsun V dedi."

İbn Mesud (r.a), demiştir ki: "Sünnetle yetinmek, bid'atla içti­had etmekten daha hayırlıdır."[316]

 

Yine İbn Mesud (r.a), demiştir ki: "Şüphesiz sözlerin en güzeli, Allah'ın Kitabı'dır. Hidâyetin en güzeli, Muhammed (s.a.v/in gös­terdiği yoldur. İşlerin en kötüsü, sonradan dine sokulanlardır. Size va'd edilenler, mutlak gelecek ve siz engel olamayacaksınız."[317]

 

Ebu'l-Ahvas anlatıyor: İbn Mesud (r.a), perşembe günü insan­lara vaaz ediyordu. Bir gün şöyle dedi: "Asıl bilinecek ve uyulacak şey ikidir: Hidâyet ve söz. Sözün en doğrusu, Allah'ın kelâmı; yolun en güzeli de Hz. Muhammed (s.a.v)'in davetidir, işlerin en kötüsü, sonradan dine sokulan şeylerdir. Dikkat edin (dinin kabul etmediği) her yeni şey bid'attır. Dünya işleriyle fazla uğraşmayın; kalbiniz ka­tılaşır. Uzun amellerle oyalanmayın. Şüphesiz her gelecek olan şey, yakındır. Dikkat! Asıl uzak olan, hiç gelmeyecek şeydir."[318]

 

Abdullah b. Yezid anlatıyor: Bir gün insanlar, Abdullah b. Mesud'un başına toplanarak soru sormaya başladılar. İbn Mesud (r.a), kendilerine şöyle söyledi:

"öyle bir zaman geçti ki biz, o zaman ne hüküm verdik ne de bu konumdaydık. Sonra Allah Teâlâ, gördüğünüz gibi bize, bu dini teb­liğ etmemizi takdir buyurdu. Artık bugünden sonra, içinizden kime hüküm verme işi tevdi edilirse, önüne gelen meseleyi çözmek için önce, Allah'ın Kitabı'na baksın. Allah'ın Kitabı'nda cevabı olmayan bir iş geldiğinde, Rasûlullah (s.a.v)'ın sünnetine baksın. Eğer önüne, Al­lah'ın Kitabı'nda ve Rasûlü'nün sünnetinde bulunmayan bir şey ge­lirse, sâlihlerin verdiği hükme göre hüküm versin. Şayet, hiçbirinde de cevap bulamazsa, kendi görüşüyle içtihad etsin ve: 'Ben korkarım, ben çekinirim’ demesin. Şüphesiz, helâl açık, haram bellidir, ikisi arasında birtakım şüpheli şeyler bulunmaktadır. Şüpheli işlerle karşılaştığında, seni rahatsız edeni bırak, kalbinin rahat ettiğini İbn Abdilberr ve İbn Ebî Heyseme, "Kendi görüşüyle içti­had etsin," sözünden sonra, şu ilâveyi de zikrederler: "Eğer doğru ve güzel içtihad yapamayacakla kalksın, utanmasın."[319]

 

İbn Abbas (r.h), demiştir ki: "Allah'ın Kitabı'nda bulunmayan, Rasûlullah'ın sünnetinde de geçmeyen yeni bir görüş ortaya atan kimsenin, Allah'ın huzuruna çıkınca hâlinin ne olacağı bilinmez.”[320]

Yine İbn Abbas (r.h), der ki: "İlim ve hüküm kaynağı ancak Allah'ın Kitabı ve Rasûlullah'ın (s.a.v) sünnetidir. Bir kimse, bunla­rın dışında, kendi görüşüyle bir şey söylediği zaman bu, onun hasenatına mı yoksa seyyiâtına mı yazılır, bilmiyorum."[321]

 

Yine İbn Abbas (r.h), der ki: "Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle dedi ve falanca da böyle dedi derken, azaba uğrayacağınızdan ve yere ba­tacağınızdan korkmuyor musunuz?"[322]

İbn Ömer (r.h), demiştir ki: "Ümmet, sünnete sarıldığı müddet­çe, doğru yoldan sapmaz."[323]

 

Buhârî ve Dârimî, Câbir b. Zeyd'in şöyle dediğini rivayet ederler: "İbn Ömer, tavaf esnasında bana rastladı. Dedi ki: Ey Ebu'ş-Şa'sâ! Sen, Basra'nın fakihlerinden ve kendisinden fetva iste­nen birisisin. Dikkat et, ancak Allah'ın Kitabı ve Rasûlü'nün sünneti ile fetva ver." Dârimî, şu ilâveyi de ekler: "Eğer bunun dışında ha­reket edersen, helak olursun ve helak edersin."[324]

 

İbn Abdilberr, Safvan b. Muharraz el-Kârî'den nakleder: O, demiştir ki: Abdullah b. Ömer'e (r.h), yolculuktaki namazı sordum.

 

(285) Nesâî, Kaza, 11; Dârimî, Mukaddime, 20; İbn Abdilberr, a.g.e., II, 58.

 

Cevaben: "İki rek'attır; kim sünnete muhalefet ederse küfre girer," de­di. Kâd-ı lyâz da aynı sözü Şifâ'da. nakletmiştir.[325]

Übeyy b. Ka'b (r.a) demiştir ki: "Kur'ân ve sünnete yapışınız. Kur'ân ve sünnet üzerinde amel eden bir kul, iç âleminde Rabbini zikrederek O'nun haşyetinden dolayı gözyaşı dökse, Allah, ona ebe-diyyen azâb etmez. Yine, yeryüzünde Kur'ân ve sünnete göre amel eden herhangi bir kul, gizlice Allah'ı zikredip, haşyetinden tüyleri ür~ perince, yaprakları kurumuş bir ağacın, kuvvetli bir rüzgârın esip bütün yapraklarını döktüğü gibi bu gözyaşı ve ürperme de onun gü­nahlarını döküp temizler. Kur'ân ve sünnetle yetinmek, bunlara muhalif bir içtihaddan ve bir bid'ata uymaktan daha hayırlıdır. Öy­leyse amellerinizin, -uygulama olsun, içtihad olsun- Peygamber'in (s.a.v) usûlüne ve uygulamasına bağlı olmasına dikkat ediniz."

 

Bu sözü de Kâd-ı lyâz nakletmiştir:[326]  Hâkim, Müstedrek'te, Abdurrahman b. Ebzî'den nakleder: O, demiştir ki: "İnsanlar, Hz. Osman hakkında birtakım dedikodu ve haksız ithamlarda bulunun­ca, Ubey b. Ka'b'a: 'Bu fitneden kurtuluş yolu nedir?' dedim. Ubey (r.a): 'Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünnetidir. Onlardan, hük­mü açık olanla amel et; anlamadığını da bilenine sor’ dedi."[327]

 

Lâlekâî, es-Sünne adlı eserinde, Ebu'd-Derdâ'nın (r.a) şöyle dediğini nakleder: "Sünnetle yetinmek, ona muhalif içtihadla amel­den daha hayırlıdır." Müellif, aynı sözü, Ubeyy b. Ka'b'dan da rivayet etmiştir.

 

Dârimî, Ebû Nusayr'ın şöyle dediğini nakleder: "Ebû Selem, Basra'ya gelince ben ve Hasan, ziyaretine gittik. Hasan-ı Basrî'ye

dedi ki: Demek, Hasan sensin! Basra'da en çok görmek istediğim ki­şi sendin. Sebebi de duyduğuma göre sen, kendi görüşünle fetva veri-yormuşsun. Kendi görüşünü bırak; ancak Allah'ın Kitabı'nda ve Rasûlü'nün sünnetinde bir hüküm ve işaret varsa ona göre fetva ver.[328] Ibn Kayyım da benzeri bir haberi, kısaca nakletmiştir.[329]

Beyhakî, Medhal'de Mâlikin şöyle dediğini nakleder: Ömer Abdülaziz, şöyle derdi:

"Rasûlullah (s.a.v) ve O'ndan sonra gelen idareciler, Allah'ın Ki­tabı'na uygun, taatını artıran ve dinine kuvvet katan birtakım uygulamalar koymuşlardır. Hiçbir kimseye, onları değiştirmek, bozmak ve onlara ters düşenin görüşüne bakmak caiz değildir. Onlara uyan hidâyeti bulur, onlara dayanan muzaffer olur. Muhalefet eden, mü'minlerin yolunun dışına çıkmış olur. Halbuki Cenâb-ı Hakk: 'Kim, mü'minlerin yolunun dışında bir yola tâbi olursa onu döndüğü tarafa sevkederiz ve (sonunda) Cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir/'[330] buyuruyor."[331]

 

Ömer b. Abdülaziz'in idarecilerinden birisi, beldesinin hâlini ve hırsızların çoğaldığını yazarak: "Onları zan ile yakalayıp cezalan­dıralım mı yoksa hâllerini isbat edecek delile ve sünnetteki uygula-maya göre mi hareket edelim?" diye talimat istedi. Allah kendisinden razı olsun, o da şu talimatı yolladı: "Onları delil ve sünnetteki usûle göre cezalandır. Hakça davranış onları ıslah etmezse Allah, onları ıslah etmesin."[332]

 

Yine Ömer b. Abdülaziz, Urve b. Zübeyr'e şu mektubu gön­dermiştir: "Bana mektub yazıp insanlar arasında nasıl hüküm veri­leceğini soruyorsun. Bil ki, hüküm verilirken önce, Allah'ın Kitabı'n-da olana uyulur. Sonra, Allah Rasûlü'nün sünnetine bakıp hüküm verilir. Sonra, hidâyet yolunun imamlarının hükmüne müracaat edi­lir. Onlarda da bir cevap yoksa, ilim ve görüş ehli ile istişareye gidi­lir."[333]

 

Dârimî, Ömer b. Abdülaziz'den nakleder: Ömer b. Abdüla­ziz, idaresi altındaki insanlara bir yazı ile şu talimatı verdi:

"Allah'ın Kitabı'nda veya Ra'sûlullah (s.a.v)'ın ortaya koyduğu bir sünnette, hiç kimsenin görüş bildirme hakkı yoktur. Ümmetin gö­rüşü, ancak hakkında bir âyet ve sünnet bulunmayan konularda ge­çerlidir." Bunu, İbn Abdilberr ve İbn Kayyım da kitaplarında kı­saca zikretmişlerdir.[334]

 

Hasan b. Vâsıl, Isâ b. Dinar'ın şöyle dediğini nakleder: "Siz­den öncekiler, ancak görüş ve yolları ayrıldığı, hak yoldan saptıkları, peygamberlerinin sünnetlerini terk edip dinde kendi görüşlerine göre söz söyleyerek dalâlete düştükleri ve insanları da sapıklığa düşür­dükleri vakit helak oldular."[335]

 

Şurayh, demiştir ki: "Sünnet, sizin kıyasınızdan önde gelir. Öy­leyse, sünnete uyunuz ve bid'at çıkarmayınız. Hiç şüphesiz, sünnetle­re sarıldığınız müddetçe asla sapıtmazsınız."[336]

Katâde der ki: "Vallahi, peygamberinin sünnetinden yüz çevi­ren herkes helak olur. Sizin, sünnete sarılıp bid'atlardan uzaklaşma­nız ve fıkha yapışıp şüphelerden kaçınmanız gerekir."[337]

Urve b. Zübeyr der ki: "Sünnete yapışın, sünnete. Şüphesiz sünnet, dinin esasıdır."[338]

Hasan el-Basrî (r.h), demiştir ki: "Söz, ancak amelle makbul olur. Amel ve söz ise ancak niyetle sahih olur. Söz, amel ve niyet ise ancak sünnete uyarsa kabul görür." Bu sözü, Lâlekâî, es-Sünne adlı eserinde zikretmiştir. Müellif, aynı sözü, Said b. Cübeyr'den de benzeri lafızlarla rivayet etmiştir.

Yine Hasan el-Basrî "Sünnete uyarak yapılan az amel, bid'ata dalıp yapılan çok amelden daha hayırlıdır/'[339] demektedir.

Amir eş-Şa'bî de: "Sünneti terk ettiğiniz zaman helak olursu­nuz,"'[340] demiştir.

Ebu'l-Aliye ise: "Sizin, Peygamberinizin sünnetine ve Ashâb-ı Kirâm'ın hâline uymanız gerekir," demektedir. Sözü, Lâlekâî rivayet etmiştir.

Abdullah b. Avn el-Basrî de: "Kim, İslâm ve sünnet üzerine vefat ederse, bütün hayır çeşitleri kendisine müjdelenir/' demektedir. Bu sözü de Lâlekâî, es-Sünne''sinde rivayet etmiştir.

Yine ibn Avn, şöyle demiştir: "Üç şeyi kendim ve mü'min kar­deşlerim için seviyorum: Tedebbûr ve tefekkür ile Kur'ân okumak. Araştırıp soruşturarak sünneti Öğrenmek. Hayır için buluşmanın dı­şında, insanlardan uzaklaşıp bir köşeye çekilmek."[341]  Lâlekâî, bu sözü kısa olarak es-Sünne'sinâe zikretmiştir.

Ahmed b. Hâlid, demiştir ki: "Sünnet, içinde hiçbir şüphe bu­lunmayan haktır." İbn Vaddah, bu haberden çok hoşlanır ve: "Gü­zel, çok güzel," derdi.[342]

 

Zührî (124/742), demiştir ki: "Bizden önceki âlimlerimiz: 'Sün­nete sarılmak kurtuluştur,' derdi"[343]

Hakem b. Uteybe, demiştir ki: "Hz. Peygamber (s.a.v)'in dışın­da, herkesin sözü alınır da alınmayabilir de. "Beyhakî, aynı sözü Mücâhid'den rivayet etmiştir.[344]

ibn Abdilberr, Ibn Vehb yoluyla, Hz. Ömer'in şöyle dediğini nakleder: "Tâbi olunacak sünnet, Allah ve Rasûlü'nün ortaya koy­duklarıdır. Yanlış görüşleri, ümmet için sünnet gibi göster mey iniz."[345]

 

Lâlekâfnin rivayetine göre Evzâî (176/792), şöyle demiştir: "Sünnet neredeyse, sen de orada ol."

Yine Evzâî, şöyle der: "İnsanlar seni terk ederse de sen, selefin (geçmiş büyüklerin) hâl ve haberlerine sarıl. Sana karşı yaldızlı söz­lerle konuşsalar da kendi görüşüne göre ahkâm kesenlerden sakın." Bu sözü İbn Kayyım, Î'lâmu'l-Muvakkiîn'de zikretmiştir.[346]

Ibn Mübarek (181/797), der ki: "Dayandığınız şey hadisler ol­sun. İçtihadlardan da hadisleri açıklayanları alınız."[347]

Yahya b. Kesîr'e: "Kişiye ne zaman fetva vermesi vâcib olur?" diye sorulunca: "Hadisleri ve görüşleri iyi bildiği zaman," diye cevap vermiştir. Bu rivayeti de İbn Kayyım nakletmiştir.[348]

 

Ibn Vehb anlatıyor: Mâlik b. Enes'in yanında oturmuş, hadis müzâkere ediyorduk. Bir ara dedi ki: "Sünnet, Nuh Aleyhisselâm'ın gemisi gibidir. Ona binen kurtulur. Ondan geri kalan boğulur." Bu­nu, İmam Suyûtî Miftâhu'l-Cenne kitabında zikretmiştir.

Yine İbn Vehb, demiştir ki: Mâlik b. Enes, bana, şöyle dedi: "Sakın sünnete karşı gelmeyin, tamamıyla ona boyun eğin." Bu rivayeti, Makdisî, el-Hucce ala Tarîki'l-Muhacce adlı eserinde nak­letmiştir.

İbn Cerîr, Tehzibü'l-Âsâr adlı eserinde, İmam Mâlik'in şöyle dediğini nakleder: "Rasûlullah (s.a.v) vefat etti; vahiy kesildi, din ta­mamlandı. Bundan sonra, Rasûlullah'ın (s.a.v) sünnetlerine tâbi olunması gerekir. Kimse, görüşlere tâbi olmasın. Çünkü birisi, bir görüşe uyar; bir başkası da daha kuvvetli bir görüş bulur, ona uyar. Sen de her ne zaman görüşü üstün birisi yanına gelse; döner, ona uyarsın. Böylece görüşler arasında kalırsın."[349]

 

Veki', demiştir ki: "insanlar, hadisten her ne öğrense onu, mübtelâ olduğu bir hevâdan alıkoyar." Bu sözü, Nasr b. el-Makdisî, el-Hucce kitabında zikretmiştir.[350]

İmam Şafiî (r.h), der ki: "Rasûlullah'ın sünneti yanında, hiç kimsenin, ona aykırı söz söyleme yetkisi yoktur."

 

Yine İmam Şafiî'den bir uyarı: "Rasûlullah'a ait bir sünnet bulduğunuzda ona tâbi olunuz, başka kimsenin sözüne iltifat etmeyi­niz."[351]

Rabî der ki: İmam Şafiî'yi, şöyle derken işittim: "Kitabımda, Rasûlullah'ın sünnetine aykırı bir söz bulursanız, Rasûlullah (s.a.v)'ın sünnetine göre hareket ediniz ve benim sözümü terk ediniz."[352]

 

Hermele b. Yahya anlatıyor: İmam Şafiî, der ki: "Rasûlullah (s.a.v)'tan sahih olarak gelen sünnete ters düşen herhangi bir sözüme rastlarsanız, Hz. Peygamber (s.a.v)'in sözüyle amel etmeniz daha evlâdır; benim sözüme uymayınız."[353]

Yine İmam Şafiî, der ki: "Hiçbir kimse için, herhangi bir şey hakkında ilimsiz olarak: 'Bu helâldir veya haramdır/ deme yetkisi yoktur. Bu ilim, Kitab'da, sünnette, icmâda veya bu kaynaklara da­yalı kıyasta mevcuttur."[354]

Muhammed b. Hasan, demiştir ki: "Şer'î ilimler, dört yoldan elde edilir:

1- Allah'ın Kitabı'ndan.

2- Hz. Peygamber (s.a.v)'in sünnetinden.

3- Ashâb-ı Kirâm'm icmâsından. Ashabın ihtilâf ettikleri konu­lar da bunun içine girer. Her ne kadar, ihtilâf durumunda, içlerin­den birisi seçiliyorsa da bu, benzerlerine kıyasla elde edilen bir ilim olmaktadır.

4- Müslüman fakihlerin güzel ve uygun bulmalarıyla. İslâmî ilimler, sonuçta bu dört kaynaktan çıkmaktadır."[355]

Yine Muhammed b. Hasen, der ki: "Kim, Allah'ın Kitabı'nı, sünneti, Rasûlullah'tn ashabının sözlerini ve müslümanların fakih-lerinin güzel gördüğü hükümleri bilirse namazında, orucunda, hac-çında, kendisine emir ve nehyedilen bütün işlerde, karşılaştığı mese­lelerinde içtihad etmesi ve hüküm vermesi caiz olur. Bu durumda iç-tihad eder, araştırır ve benzeri hükümlere kıyas ederse hata ihtimali olsa bile, çıkardığı neticeyle amel etmesi caizdir."[356]

Seleme b. Şebîb, der ki: İmam Ahmed'i şöyle derken işittim: "Şafiî'nin görüşü, Mâlik'in görüşü ve Ebû Hanîfe'nin görüşü, bü­tün bunlar bence bir görüştür ve alınıp alınmama konusunda birdir­ler. Bizi bağlayan, ancak hadislerde olanlardır."[357]

 

Ahmed b. Sinan anlatıyor: Velid el-Kerâbisî, dayımdı. Vefatı yaklaşınca yanındaydım. Oradakilere dedi ki:

"Kelâm ilmini, benden daha iyi bilen birisini biliyor musunuz?"

"Hayır," dediler.

"Peki, beni töhmet altında tutacağınız bir hâlimi biliyor musu­nuz?" dedi.

"Hayır," dediler.

"Size bir vasiyette bulunmak istiyorum; kabul edecek misiniz?11 dedi.

"Evet," dediler. O zaman:

"Hadis ehlinin bulunduğu hâl üzere bulunun. Çünkü ben, hak­kın onların yanında olduğunu gördüm," dedi.[358]  Hadiseyi, el-Makdisî, el-Hucce adlı eserinde nakletmiştir.

İbrahim et-Teymî, şöyle dua ederdi: "Allahım! Dinin ve Pey-gamberi'nin sünneti sayesinde beni, hakka muhalefetten, hevâya uy­maktan, dalâletten, karışık işlerden, ayak kaymasından ve kuru çe­kişmelerden koru."[359]

 

Bişr b. Sırrı es-Sakatî, demiştir ki: "İlme baktım, onun hadis ve görüşlerden ibaret olduğunu gördüm. Hadisleri inceledim; içinde peygamberlerin, Ölümün, Cenâb-ı Hakk'ın rubûbiyet, azamet ve celâlinin, Cennetin, Cehennemin, helâlin, haramın, yakınlarla ilgiye teşvikin ve bütün hayır çeşitlerinin zikredildiğini gördüm. Görüşleri incelediğimde içinde, hile, katılık, hakkı zorlama, dinde kısır çekiş­me, hile ile amel, yakınla ilişkiyi kesmeye götürecek sebepler ve hara­ma karşı cür'et buldum."[360]

Fudayl b. Iyâz (187/802), demiştir ki: "İslâm ve sünnet üzere ölene ne mutlu! Durum böyle olunca bu hâl üzere vefat etmek için: 'Allah'ın dilediği olur,' sözünü, çokça söyleyin." Bu sözü, Lâlekâî, es-Sünne adlı eserinde zikretmiştir.

 

İmam Kuşeyrî (465/1072), Risâle'de zikreder: Ebû Osman el-Hîrî (298/910), demiştir ki:

"Allah ile sohbet, edebi güzelleştirir; heybet ve murakabe hâline devam etmekle, Rasûlullah ile sohbet de sünnete ittibâ ve ilmin gere­ğine yapışmakla hâsıl olur."[361]

Yine Ebû Osman, der ki: "Kim, sözünde ve fiilinde sünneti ken­dine âmir yaparsa, hikmetle konuşur. Kim de kendine, hevâyı âmir yaparsa, bid'atla konuşur. Allah Teâlâ: 'Eğer ona itaat ederseniz hidâyete ulaşırsınız,'[362] buyurur." Kâd-ı Iyâz da aynı sözü, Şifâ'da. nakletmiştir.[363]

İmam Kuşeyrî'nin nakline göre Sehl b. Abdullah, şöyle (283/886) demiştir: "Fütüvvet, sünnete ittibâ etmektir."[364]

Hilye sahibi ise aynı zâttan şu nakli yapar: "Kim, tam manâsıyla Hz. Peygamber'e uyarsa onun kalbinde, herhangi bir şeyi seçme ve sevme endişesi kalmaz."[365]

İmam Kuşeyrî,   şöyle  nakletmektedir:  İbrahim Havvas

(291/904), demiştir ki: "Sabır, Kur'ân'ın ve sünnetin hükümlerinde sebat etmektir."[366]

 

Zünnûn el-Mısrî (245/859) de: "Allah'ı sevmenin alâmetlerinden birisi de Allah'ın Habîbi'ne (s.a.v), ahlâkında, fiillerinde, emir ve sünnetlerinde tâbi olmaktır,"[367] der.

Ebû İshak İbrahim b. Davud'u dinleyelim: "Allah'ı sevmenin alâmeti, O'na itaati ve Rasûlü'ne mutabaatı, her şeye tercih etmek-tir.”[368]

Ahmed b. Ebi'l-Havârî (230/844), der ki: "Kim, sünnete uyma­dan amel ederse ameli bâtıl olur"[369]

Ebu'l-Abbas Ahmed b. Sehl, demiştir ki: "Kim, sünnetin ede­bine yapışırsa Allah, onun kalbini, marifet nuruyla nurlandırır. Al­lah'ın Habîbi (s.a.v)'ne emir, fiil ve ahlâkında uymaktan daha şerefli bir makam yoktur."[370]

Şah b. Suca1 el-Kirmânî (276/884), der ki: "Kim, gözünü ha­ramlardan ve nefsini şehvetlerden alıkoyar, içini murakabeyle, dışını sünnete ittibâ ile ma'mur eder ve kendisini helâl yemeye alıştırırsa, feraset ve görüşünde hata etmez."[371]

 

Ebû Bekir Timistânî'yi (340/951) dinleyelim: "Hak yol açıktır. Kitab ve sünnet önümüzdedir. Hicret ve Allah Rasûlü'nün sohbetiyle, ümmetin önünde olan ashabın fazileti malumdur. Kim, bu Kitab'a ve sünnete sarılır, nefsinden ve halktan uzaklaşır ve kalbiyle Allah'a hicret ederse o, özünde ve sözünde sâdık birisi olur."[372]

Ebû Hafs Haddâd (260/874) ise şöyle der: "Kim, bütün vakit­lerde söz ve fiillerini Kitab ve sünnetle süslemez ve nefsânî düşüncele­rini kötülemezse, onu, gerçek erlerin arasında saymayınız."[373]

 

Şu da onun sözü:

"Kulun, Rabbine ulaşacağı yolların en güzeli, bütün hâllerinde O'na ihtiyaç içinde olduğunu bilmek, bütün fiillerinde sünnete uyma­ya devam etmek ve yiyeceğini helâl yoldan ele geçirmektir."[374]

Lâlekâî, es-Sünne'de, şöyle nakleder: Şâz b. Yahya demiştir ki: "Cennete giden yollar içinde, hadisle amel edenlerin yolundan da­ha doğru bir yol yoktur."

İmam Kuşeyrî,  şöyle nakleder: Ebû Hamza el-Bağdâdî (289/901), demiştir ki: "Kim, hak yolunu bilirse sülâku kendine kolay olur. Allah'a giden yolda, bütün hâl, söz ve fiillerde, Hz. Peygamber (s.a.v)'e uymaktan başka hiçbir delil ve değer yoktur."[375]

Nasr el-Makdisî, el-Hucce adlı eserinde, Cüneyd el-Bağdâdî'nin (298/910) şöyle dediğini nakleder: "Hakka giden bütün yollar, halka kapalıdır; ancak Rasûlullah (s.a.v)'ın hâl ve haberleri­ne sarılıp sünnetine uyanların üzerinde bulunduğu Peygamberin yo­lu açıktır." Allah Teâlâ: "Şüphesiz, Allah'ın Rasûlü'nde sizin için gü­zel bir örnek (yaşantı) vardır,"[376]  buyurur. Bu haberi, Kuşeyrî de kısaca zikretmiştir.[377]

 

Önceki Büyüklerin Sünnetle Delil Getirdiklerini, Sünne­te Muhalefet Edenleri Reddettiklerini ve Sahih Sünneti Öğ­rendiklerinde Ona Ters Düşen Görüşlerinden Derhal Dön­düklerini Gösteren Haber ve Rivayetler

 

İmam Buhârî, Ebû Hureyre'nin (r.a) şöyle dediğini rivayet eder:

Rasûlullah (s.a.v) vefat ettikten sonra Ebû Bekir (r.a) halife se­çilince zekât vermeyenlerle savaşma kararı aldı. Hz. Ömer, kendisi­ne: "Sen, bu insanlarla nasıl savaşırsın? Halbuki Rasûlullah (s.a.v): 'insanlar, Lâ ilahe illallah deyinceye kadar onlarla savaşmakla em-rolündüm. Kim, Allah'tan başka ilâh yoktur derse, benden nefsini ve malını korumuş olur. Ancak hakettiği bir ceza karşılığı kendisine ve malına gereken yapılır. İç hesabı Allah'a aittir”[378] buyurmuştur," dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a) de:

İÇVallahi, namazla zekâtı birbirinden ayrı düşünen ve zekât ver­meyenle savaşacağım. Şüphesiz zekât, malın hakkıdır. Vallahi, Rasûlullah (s.a.v)'a zekât olarak verdikleri bir ip parçasını bana ver-meseler, bu kaçamaklarından dolayı kendileriyle savaşırım/' dedi. O zaman Hz. Ömer;

"Vallahi Allah Teâlâ'nın, Ebû Bekir'in kalbini savaş için açtı­ğını gördüm ve bunun hak olduğunu anladım."[379]

Ibn Abdilberr ve İbn Kayyım, Hz. Ömer'den rivayet ederler:

 

Hz. Ömer, bir adama rastladı. Adama: "Ne yaptın?" diye sordu.

Adam:

"Hz. Ali veZeyd, şöyle hüküm verdiler," dedi. Hz. Ömer: "Şayet ben olsaydım, şu şekilde hüküm verirdim," dedi. Adam:

"Hüküm vermene mâni nedir? Hem idare ve emir de sendedir," deyince, Hz. Ömer:

"Eğer bu konuda Allah'ın Kitabı'nda ve Rasûlullah'ın sünnetin­de bir şey bulsaydım elbette hüküm verirdim. Fakat elimde nass yok. Sadece, kendi görüşüm var. Görüş de müşterektir. Bu durumda, Ali ve Zeyd'in verdikleri hüküm bozulamaz," dedi.[380]

 

Buhârî'nin, Mâlik b. Evs en-Nasrî'den rivayet ettiği uzunca bir haberde, Hz. Abbas'm, Hz. Ömer'e gelerek Hz. Ali ile araların­da hüküm vermesini isteyince Hz. Ömer (r.a), aralarındaki mesele­yi, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, "Biz peygamberler, miras bırakmayız; bıraktıklarımız ümmete sadaka (vakıf)dır,"[381]  hadisini delil getire­rek halletmiştir.

Aynı şekilde, Hz. Ebû Bekir, Hz. Fâtıma kendisine gelip baba­sının mirasını isteyince, bu hadise dayanarak hüküm vermiş ve: "Vallahi, Rasûlullah'ın yaptığını gördüğüm ve bildiğim bir işi yap­madan bırakmam," demiştir.[382]

İmam Müslim ve Kâd-ı Iyâz nakleder: Hz. Ömer (r.a), Zülhu-lefye'de iki rek'at namaz kıldı. Kendisine niçin bu namazı kıldığı so­rulunca:

"Rasûlullah'ın yaptığı gibi yapıyorum," demiştir.[383]

 

İmam Ahmed, Tâatü'r-Rasûl adlı kitabında Yala b. Ümey-ye'nin şöyle dediğini nakleder: Hz. Ömer'le tavaf yapıyordum. Hace-rü'1-Esved'i takip eden Rukn-i Garb'e ulaştığımızda, istilâm yapması için elini çektim.

"Ne yapıyorsun1?" dedi.

"Selâmlamayacak mısın?" dedim.

"Sen, hiç Rasûlullah (s.a.v) ile tavaf ettin mi?" dedi.

"Evet," dedim.

"Rasûlullah'ı, garba düşen bu iki köşeyi selâmlarken gördün mü?" dedi.

"Hayır," dedim.

"Onda senin için güzel bir örnek yok mudur?" dedi.

"Elbette vardır," dedim.

"Öyleyse kendi düşüncenden vazgeç,"dedi.

Yine aynı zât anlatıyor:

Hz. Muâviye, bütün rükünleri selamlamaya başladı. İbn Ab-bas (r.h): "Niçin bu iki rüknü selâmlıyorsun? Rasûlullah, onları selâmlamazdı," diye uyardı. Muâviye (r.a): "Allah'ın evinde terk e-dilen herhangi bir hayır amel yoktur," dedi. O zaman İbn Abbas (r.h): "Allah'ın Rasûlü'nde sizin için (takip edilecek) güzel bir örnek vardır,"[384] âyetini okudu. Hz. Muâviye: "Doğru söyledin," dedi.

Yine İmam Ahmed, Müsnedde, Ebû Hureyre'den (r.a) nakle­der: Hz. Ömer (r.a), cuma günü hutbe verirken içeri bir adam girdi. Hz. Ömer:

"Rasûlullah (s.a.v)'ın, 'Biriniz Cuma'ya gideceği zaman guslet­sin,' buyurduğunu duymadınız mı?" dedi.[385]

 

Buhârî ve Nesâî, Mervan b. Hakem'den nakleder: Mervan, demiştir ki:

Hz. Ali ile Hz. Osman'ı, Mekke ile Medine arasında gördüm. Hz. Osman (r.a), hac ile umrenin birarada temettü olarak yapılma­sından nehyediyordu. Hz. Ali, bunu görünce her ikisine birden telbi-ye getirdi ve: 'Ya Rabbi! Hac ve umre için emrindeyim," dedi. Bunu gören Hz. Osman:

"Şu yaptığını görüyor musun? Ben, insanları bir şeyden nehye-diyorum, sen ise onu yapıyorsun!" diye serzenişte bulundu. Hz. Ali (r.a) de:

"Ben, bir insanın sözüne bakarak Rasûlullah'ın sünnetini bıra­kacak değilim; Efendimiz de böyle yapıyordu," dedi.

Hadiseyi, Müslim de rivayet etmiş ve şu ilâveyle nakletmiştir:

Hz. Osman, Hz. Ali'nin sözü üzerine kararından döndü ve: "Ali'yi terkedecek değilim," dedi.[386]

HuzeyLb. Şurahbil (r.a)  anlatıyor: Ebû Mûsâ el-Eş'ârî

(r.a)'ye kız çocuğun, oğulun kızına ve kız kardeşin mirastan alacağı hisse soruldu. O da:

"Kız çocuğa yarım, kız kardeşe de yarım hisse düşer. İstersen, İbn Mesud'a git sor; ö da benim gibi cevap verecektir," dedi. Ibn Me-sud'a gittiler. Ebû Musa'nın fetvasını ve sözünü söylediler. Bunu duyan İbn Mesud (r.a):

"Öyle dersem dalâlete sapmış ve hidâyet ehlinden ayrılmış olu­rum. Ben, bu konuda Allah'ın hükmü ile hükmederim. Kız çocuğa yarım, oğulun kızına üçte ikiyi tamamlamak üzere altıda bir, kalan hissede kız kardeşe düşer," dedi.

Ebû Musa'ya gidip, İbn Mesud'un fetvası hatırlatılınca "İçi­nizde bu büyük âlim bulunurken bana sormayın," dedi.[387]

 

Buhârî, Müslim ve İbn Abdilberr'in, Alkame'den rivayet et­tiklerine göre Alkame, şunları anlatır: "Abdullah b. Mesud, 'Allah dövme yapana ve yaptırana, yüz ve kaştaki tüyleri güzellik için yol­durup Allah'ın yarattığını değiştiren ve bunu yapana lanet etsin/ de­di." Bu sözler, Benî Esed kabilesinden Ümmü Ya'kûb denen bir ka­dının kulağına ulaştı; hemen kalkıp Abdullah'ın yanma geldi:

'Ya Ebâ Abdurrahman! Senin şöyle dediğin bana ulaştı; bu sözlerin aslı nedir?" dedi. İbn Mesud:

"Rasûlullah'ıh lanet ettiklerine ben niçin lanet etmeyeyim; hem bunlar, Kur'ân'da da vardır," dedi. Kadın:

"Mushâfın iki kapağı arasında olanların hepsini okudum; fakat bu senin söylediklerini bulamadım," deyince, İbn Mesud (r.a):

"İyice okumuş olsaydın, bulurdun. Zira Allah Teâlâ: 'Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neyi nehyederse ondan da sakının.”[388] buyurmadı mı?" dedi. Kadın:

"Ben, şu anda söylediğin bu şeylerin bir kısmını senin zevceleri­nin de yaptığını tahmin ediyorum," dedi. Ibn Mesud:

"Git, bak" dedi. Kadın gitti; fakat bunlardan bir şey göremediğini söyledi. Bunun üzerine İbn Mesud:

"Şayet zevcem böyle olsaydı onunla bir arada bulunmaz, birbiri­mizden ayrılırdık," dedi.[389]

 

Lâlekâî, es-Sünne'de, İbn Abbas'ın (r.h) şöyle dediğini nakle­der: "Vallahi, bugün yeryüzünde şeytanın, benim helak olmamdan daha çok sevineceği bir şey yoktur." Kendisine, "Niçin?" denilince şöyle cevap verir:

"Çünkü şeytan, doğuda veya batıda bir çok bid'atlar icad ediyor. Tabii ki mü'min bir kimse, bunları getirip bana soruyor. Mesele bana gelince, ben de sünnetle, o bid'atın belini kırıp yok ediyorum. Böylece çıktığı gibi şeytana geri dönüyor, kabul görmüyor."

 

İmam Şafiî Risâle'ds, Buhârî ve Müslim Sa/ıt/ılerinde, Said b. Cübeyr'in şöyle dediğini naklederler: İbn Abbas'a: "Nevf el-Mukâlî, Hızır Aleyhisselâm'la arkadaşlık yapan Musa'nın, Benî İs­rail'in peygamberi olan Hz. Mûsâ (a.s) olmadığını ileri sürüyor," de­dim. Ibn Abbas (r.h):

"Allah'ın düşmanı yalan söylemiş. Bana, Ubey b. Ka'b haber verdi ve dedi ki: Rasûlullah (s.a.v) bir gün bize konuşma yaptı.[390]  Sonra Hz. Mûsâ ile Hızır'ın kıssasını zikretti. Öyle ki kıssada, Hı­zır'la arkadaşlık yapanın, Hz. Mûsâ (a.s) olduğunu gösteren ifade ve işaretler mevcuttu."

İmam Şafiî, demiştir ki: "İbn Abbas, dinde fâkih, hâlde verâ sahibi bir zât iken Hz. Peygamber (s.a.v)'den yanlış ve sözünün hilâfına rivayette bulunan ve üstelik müslümanlardan olan bir kim­seyi yalanlamış ve onu Allah'ın düşmanı saymıştır."

 

Beyhakî Medhal'de, Hâkim Müstedrek'te ve İbn Abdilberr Câmiu Beyâni'l-İlim'de, Hişam b. Hucayr'm şöyle dediğini nakle­derler: "Tavus, ikindiden sonraları iki rek'at (nafile) namaz kılıyor­du, ibn Abbas (r.h), durumu öğrenince: 'Onları bırak,' dedi. Tavus da: 'Bırakmam,' dedi." İbn Abbas, onu, bu namazı sünnet edinir ve öyle bilinir diye nehyetmişti. O, böyle deyince:

"Rasûlullah (s.a.v), ikindi namazından sonra nafile namazdan nehyetmiştir. Senin bunları kılmakla sevap mı alacağını yoksa azaba mı uğrayacağını bilmiyorum. Çünkü Allah Teâlâ: 'Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü'min bir erkek ve kadın için kendi görüş ve hesaplarıyla, Allah'ın ve Peygamberi'nin hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur,'[391] buyurmuştur." dedi.[392]

 

İmam Şafiî de aynı zâttan bu haberi naklettikten sonra şöyle demiştir: "İbn Abbas, Rasûlullah (s.a.v)'tan naklettiği haberle, Tâvus'un yaptığının yanlış olduğunu anladı. Kur'ân'dan bir âyet okuyarak Allah ve Rasûlü bir şeye hükmettiği zaman kişinin, mu­hayyerlik hakkı olmadığını, artık ona uyması gerektiğini kendisine gösterdi."[393]

 

İbn Abdilberr nakleder: Urve b. Zübeyr, ibn Abbas'a: "Al­lah'tan korkmuyor musun, mut'â'ya ruhsat veriyorsun!" dedi. İbn Abbas (r.h):

"Ey Urve'cik, (Rasûlullah'ın bu konudaki ruhsatını istersen) an­nene sor," dedi. Urve:

"Fakat Hz. Ebû Bekir ve Ömer onu yapmıyorlar," deyince, ibn Abbas:

"Allah, başınıza bir azâb indirinceye kadar şu tutumunuzdan vazgeçmeyeceğinizi görüyorum. Ben, size Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hadisinden bahsediyorum; siz bana, Ebû Bekir ve Ömer'den bahse­diyorsunuz," dedi ve bu konuda ruhsat veren hadisi zikretti.[394]

 

İbn Abdilberr, der ki: "Burada anlatılan mut'â, hacdaki mut'âdır. O da haccı bozup umre yapmaktır."

Beyhakî, Muhammed b. Sîrin'den nakleder: "İbn Abbas, fı-

tır sadakasını mecburî bir vazife olarak emredince insanlar, bunu hoş karşılamadılar. O da Semûre'ye haber göndererek: eHz. Pey­gamber (s.a.v)'in bunu emrettiğini bilmiyor musun?' diye sordu. O da 'evet' deyince, kendisine sitem ederek: 'O halde bunu belde halkına öğretmene mâni nedir?' dedi."

Beyhakî, der ki: "İbn Abbas, Rasûlullah'ın fıtır sadakasıyla ilgili emrini halka öğretmediği için Semûre'yi kınamıştır."

İbn Huzeyme, Beyhakî, Bezzâr ve Ebû Ya'lâ, Zeyd b. Es-lem'den rivayet ederler. Zeyd, der ki: tbn Ömer'i, düğmeleri çözük olarak namaz kılarken gördüm. Kendisine, neden düğmelerini açtığı­nı sorunca:

"Rasûlullah (s.a.v)'ı böyle yaparken görmüştüm," dedi.[395]

Ahmed b. Hanbel ve Bezzâr, Mücâhid'den naklederler: "Bir yolculukta, İbn Ömer ile beraberdik. Yoldan ayrılıp bir yere saptı. 'Niye böyle yaptın?' denilince, 'Rasûlullah'ı böyle yaparken gördüğüm için ben de öyle yaptım,' dedi."[396] Kâd-ı Iyâz da aynısını nakletmiş­tik.[397]

 

İmam Buhârî ve Müslim rivayet ediyor: İbn Ömer (r.h): "Rasûlullah (s.a.v): 'Geceleri kadınlarınızı mescide gelmekten menet-meyin buyurdu,' dedi. Oğullarından birisi de:

"Vallahi, onları bırakamayız; mescidin huzurunu bozarlar,' de­di. Bunu duyan İbn Ömer, oğlunun göğsüne vurarak:

'Ben sana Rasûlullah (s.a.v)'tan hadis söylüyorum; sen ise baş­ka şeyler diyorsun,' dedi."[398]

İbn Abdilberr, Abdullah İbn Ömer'in oğlu Bilâl'den, şu ifa­deleri nakleder: Ben: "Bana gelince, zevcemi mescide göndermeyece­ğim, isteyen yollasın," dedim. Babam, bana dönerek:

"Allah sana lanet etsin," diye üç kere tekrarladıktan sonra: "Beni, 'Rasûlullah, kadınların mescidden menedilmemesini emretti,' derken işitiyorsun, bir de kalkmış, kendince bir şeyler söylüyorsun' dedi ve kızgın olarak yanımdan gitti."[399]

Müslim, Süleyman b. Yesar'dan rivayet eder: Ebû Hureyre, İbn Abbas ve Ebû Seleme b. Abdurrahman b. Avf, kendi arala­rında, kocasının vefatı zamanında doğum yapan hamile kadının müddetinin ne kadar olacağını müzâkere ediyorlardı. İbn Abbas:

"Kocasının vefatından sonra hamilelik veya dört ay on gün olan iddet müddetinden, hangisi süre olarak daha uzunsa, o kadar iddet bekler," dedi. Ebû Seleme:

"Doğum yapınca iddeti biter, evlenebilir," dedi.

Sonra, Rasûlullah (s.a.v)'m hanımı Ümmü Seleme'ye (r.h) ha­ber gönderip meseleyi sordular. O da şu cevabı verdi:

"Sübey'a el-Eslemiyye, kocasının vefatından az bir zaman son­ra doğum yapmıştı. Rasûlullah (s.a.v)'a durumunu sordu. O da evleirebileceğini söyledi."[400]

Yine'İmam Müslim rivayet eder: İbn Ömer (r.h), kadınlara, gusül abdesti alırken saçlarını çözmelerini emretti. Hz. Aişe (r.h), bunu işitince:

"İbn Ömer'e şaşarım, bu emri neye göre veriyor? Ben ve Rasûlullah, bir kabı kullanarak yıkanırdık. Ben başıma, (örgülerimi çözmeden) üç kereden fazla su dökmezdim," dedi”[401]

 

İmam Mâlik ve Beyhakî, Atâ b. Yesar'dan rivayet ederler: Muâviye b. Ebî Süfyan, altından veya gümüşten bir su kabını, ağırlığından daha fazla altın veya gümüş karşılığında sattı. Hadiseyi duyan Ebu'd-Derdâ, kendisine:

"Rasûlullah (s.a.u)'ın bu tür bir alışverişi nehyettiğini duydum," dedi. Muâviye (r.a) ise:

(<Bunda bir sakınca görmüyorum," dedi. Ebu'd-Derdâ, duyduk­larından çok rahatsız olarak:

"Bu Muâviye'nin yaptığına uygun bir karşılık versem, kim beni mazur görür? Ben, ona Rasûlullah (s.a.v)'tan bir haber veriyorum; o ise kendi görüşünü söylüyor. Bundan böyle, senin bulunduğun yerde asla durmayacağım," dedi.[402]

İmam Şafiî (204/819), der ki: "Ebu'd-Derdâ, naklettiği hadis­le, Muâviye'nin yaptığının yanlış olduğunu ortaya koydu, Muâviye'nin ise hadise rağmen yaptığını bırakmadığını görünce, gü­venilir bir kimsenin Rasûlullah (s.a.v)'tan naklettiği haberi bir kena­ra itmesini büyük bir hata gördüğü için bulunduğu yeri terketti."[403]

 

Beyhakî, İmam Şafiî'nin, Risâle'de şu hadiseyi zikrettiğini nakleder: Ebû Said el-Hudrî (r.a), bir adamla karşılaştı. Ona, Rasûlullah (s.a.v)'tan bir hadis nakletti. Adam da onun zikrettiği ha­disin hilâfına başka bir şey nakledip kendisine ters düşünce, Ebû Said:

. "Vallahi, seninle bir çatı altında asla duramam," dedi.

İmam Şafiî, rivayetin sonunda demiştir ki:

"Naklettiği hadisi adamın kabul etmemesi, Ebû Said'in (r.a) canını sıkmıştır."[404]

Dârimî, Hıraş b. Cübeyr'den nakleder: Mescidde, parmak uç-larıyla çakıl taşı atan bir delikanlı gördüm. Bir ihtiyar, kendisine:

"Böyle yapma; ben, Rasûlullah (s.a.v)'ın bunu nehyettiğini işit­tim," dedi. Genç, hiç aldırış etmedi; yine taş attı. Bunu gören ihtiyar: "Ben, sana Rasûlullah (s.a.v)'ın bunu nehyettiğini söylüyorum; sen ise hâlâ taş atıyorsun. Vallahi senin cenazende bulunmayacağım, hasta olsan ziyaret etmeyeceğim ve seninle asla konuşmayacağım," dedi.[405]

 

İmam Buharı ve Müslim, İmran b. Husayn'dan rivayet eder­ler: Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: "Haya, (hangi sebepten kaynak-lanırsa kaynaklansın) tamamı hayırdır (insanı hayra götürür)."

Hadisi dinleyen Büşeyr b. Ka'b:

"Fakat biz, bazı kitaplarda, sükûnet ve vakarın hayadan kay­naklandığı gibi zayıflık ve acziyetin de esasında hayadan kaynaklan­dığını buluyoruz," deyince İmran b. Husayn, bu söze öyle kızdı ki, gözleri kıpkırmızı oldu ve ona:

"Ben, sana Rasûlullah'tan hadis söylüyorum; sense ona karşı geliyorsun," diye çıkıştı.

Bir rivayette de: "Sen ise bana kendi sayfalarından anlatıyor­sun," ifadesi vardır.[406]

Yine, Buhârî ve Müslim, Abdullah b. Büreyde'den rivayet

ederler. O, şöyle anlatır: Abdullah b. Muğaffel, bir kişinin, eliyle (belli belirsiz hedeflere) çakıl taşı attığını görünce bundan menetti ve: "Rasûlullah (s.a.v), bu atışı nehyetti ve: 'Bu, avı vurmaz, düşmanı öldürmez; sadece diş kırar, göz çıkarır,' buyurdu," diye uyardı.

Abdullah, daha sonra bu şahsın aynı şeyi yapmaya devam etti­ğini görünce (kızdı ve) şöyle dedi:

"Ben, sana Rasûlullah (s.a.v)'ın hadisini söylüyorum; sen ise hâlâ aksine taş atıyorsun. Vallahi, seninle bundan sonra asla konuş­mayacağım."[407]

Dârimî, Katâde'den şu rivayeti nakleder: İbn Sîrin, bir adama, Rasûlullah (s.a.v)'tan bir hadis nakletti. O kişi: "Falanca da şöy­le diyor," deyince İbn Sîrin:

"Ben, sana Rasûlullah'tan hadis naklediyorum; sen ise 'Falanca da şöyle şöyle diyor,' diyorsun. Vallahi, seninle bir daha konuşmaya­cağım," dedi.[408]

 

Yine Dârimî, Said b. Müseyyeb'den rivayet eder: Said, bir zâtın, ikindi namazından sonra fazladan iki rek'at nafile namaz kıl­dığını gördü. Adam:

"Ey Ebû Muhammedi Namaz kıldığım için Allah beni cezalan­dırır mı?" diye sorunca, İbn Sîrin:

"Namaz kıldığın için değil de sünnete aykırı davrandığın için cezalandırır," cevabını verdi. [409]

İbn Abdilberr, Abdurrahman b. Yezid'den rivayet eder: Ab-durrahman, yakınlarından birinin üzerinde giyilmesi yasaklanmış bir elbiseyi gördü; giymemesini söyledi. O da: "Bana, Allah'ın Kita­bından bir âyet getir; elbisemi çıkar," dedi. O zaman kendisine: "Peygamber size neyi verdi ve emretti ise[410]  onu alıp yapınız, neden sakındırdı ise ondan kaçınız," âyetini okudu.[411]

 

İmam Şâfîî Risâle'de, İbn Abdilberr İlim kitabında, Salim b. Abdullah'tan şunu naklederler: Hz. Ömer (r.a), Kabe'yi tavaftan önce ve şeytan taşlamadan sonra koku sürmeyi yasaklamıştı. Duru­mu Hz. Aişe'ye (r.h) aktardığımda:

"Rasûlullah (s.a.v)'ı ihrama gireceği zaman, ihramı için ve ih­ramdan çıkmak için Kabe'yi tavaf etmesinden önce elimle kokula-dım." Bu durumda elbette ki Allah Rasûlü (s.a.v)'nün sünneti, uyul­maya daha lâyıktır.[412]

 

İmam Şafiî (r.h), der ki: "Salim, dedesi Hz. Ömer'in sözünü bırakarak Hz. Aişe'nin haberine uymuş ve haberi anlattığı kimseye, bunun sünnet olduğunu, Rasûlullah (s.a.v)'ın sünnetinin uyulmaya daha lâyık ve kendisine vâcib olanın da bu olduğunu bildirmiştir."[413]

 

İmam Kuşeyrî (465/1072), Risâle'de şöyle nakleder: Ebû Os­man el-Hîrî (298/910), vefatı yaklaşıp can çekişmeye başladığı za­man, oğlu, üstünü başını yırtıp vaveyla koparınca, Ebû Osman: "Yavrum! Sünnete aykırı davranıyorsun; sünnete muhalefet etmek, içteki riyanın (münafıklığın) açığa vurulmasıdır," demiştir.[414]

Ebû Ali ed-Dakkak (405/1014) anlatıyor: Bâyezid-i Bistâmî (r.h), velîdir diye tanınan bir zâtın ziyaretine niyetlendi. Bahsedilen zâtın mescidine varınca, oturup çıkmasını bekledi. Zât çıkıp geldi ve (zemini toprak olan) mescide tükürdü. Bunu gören Ebû Yezid Bistâmî, adama selâm bile vermeden geri döndü ve yanındakilere: "Bu adama, Rasûlullah (s.a.v)'ın edeblerinden bir edebi korumada bile emniyet edilmezken Hakk'ın sırlarını korumada nasıl güvenilir1? dedi.[415]

 

İmam Buhârî ve Ahmed, Ebû Vâil'in şöyle dediğini nakleder­ler: "Şeybe b. Osman'la şu mescidde (Kabe'de) oturuyordum. Bana dedi ki: Bir gün Ömer (r.a), şimdi senin oturduğun yere oturdu ve: 'Kabe'de altın ve gümüş adına hiçbir şey bırakmayıp, hepsini müslü-manlar arasında taksim etmeye kararlıyım,' dedi." Ben:

"Bunu yapamazsın," dedim. "Niçin1?" diye sordu.

"Çünkü senden önceki iki arkadaşın (Hz. Peygamber (s.a.v) ve Hz. Ebû Bekir) bunu yapmadılar,"dedim. Hz. Ömer:

"Onlar, kendilerine uyulacak iki zâttır," dedi.[416]

 

İmam Şafiî Risâle'de, Beyhakî Medhal'de, Said b. Müsey­yeb'den naklederler: Ömer b. el-Hattab (r.a): "Diyet, baba tarafın­dan akrabalara aittir. Kadın, kocasının diyetinden miras olarak bir şey alamaz," diyordu. Dahhak b. Süfyan, Rasûlullah (s.a.v)'m ken­disine: "Eşyem b. Dibâbî'nin diyetinden, hanımını da mirasçı kıl­masını" yazdığını haber verince Hz. Ömer, kendi hükmünden vaz­geçip ona döndü.[417]

İmam Şafiî, der ki: "Hz, Ömer, hüküm vereceği bir meselede, kendi görüşünün hilâfına olan Dahhak'ın rivayet ettiği hadise dön­müştür.”[418]

 

Beyhakî, Hişam b. Yahya el-Mahzûmî'den nakleder: Sa-kiften bir zât, Ömer b. Hattab'a (r.a) geldi ve: "Kabe'yi tavaf etmiş bir kadın, hayız görürse veda tavafını yapmadan yurduna dönebilir mi?" diye sordu. Hz. Ömer de:

"Hayır, dönemez," dedi. Sakifli zât:

"Bu durumda olan bir kadın hakkında Rasûlullah (s.a.v), senin verdiğin hükmün tersine fetva vermişti," deyince Hz* Ömer, adama yanaşıp kırbacıyla vurdu ve:

"Rasûlullah (s.a.v)'ın hüküm verdiği bir meseleyi ne diye bir de bana soruyorsun," diye adamı azarladı.[419] Hadiseyi, İbn Kayyım da Flâmu'l-Muvakküîi'de nakletmiştir.

Buhârî, Müslim ve Şafiî, Tâvus'tan nakleder: Tavus, demiş­tir ki: İbn Abbas"la birlikteydim. Zeyd b. Sabit, kendisine:

"Hayızlı kadının, son vazife olarak, Kabe'yi tavaf etmeden yur­duna dönebileceğine fetva mı veriyorsun?" dedi. ibn Abbas da (r.h):

"Eğer durum, benim dediğim gibi değilse git, Ensar'dan filanca kadına sor bakalım; Rasûlullah (s.a.v), ona benim dediğim şekilde emretmemiş 7?u?"dedi.[420]

İmam Şafiî (r.h), şöyle der: "Zeyd, daha önce, herkesin en son iş olarak Kabe'yi tavaf etmesi gerektiğini duymuştu. Hayızlı kadınla­rı da emrin kapsamında düşünüyordu, ibn Abbas (r.h), hayızlı ka­dına, kurbandan sonra Kabe'yi tavaf etmişse, veda tavafını yapma­dan vatanına dönebileceğine fetva verince Zeyd, bunu kabul etmedi; İbn Abbas, Rasûlullah (s.a.v/ın bir kadına, bu şekilde emir verdiği­ni haber verince, gidip kadına meseleyi sordu. Kadın da aynı şeyi söyleyince, kadını tasdik etti ve İbn Abbas'ın görüşüne katılmasının zarurî olduğunu anladı."[421]

 

İsrail b. Yunus, İbn Mesud'dan (r.a) naklediyor: Bir adam, İbn Mesud'a gelerek bir hanımla evlendiğini, fakat daha kadına yaklaşmadan annesini gördüğünü ve ondan hoşlandığını, onunla ev­lenmek için nikâhındaki hanımı boşadığım, bu durumda ne lâzım geldiğini sordu. İbn Mesud: "Bir sakıncası yoktur," dedi. Bu fetva üzerine adam, onunla evlendi. Abdullah b. Mesud, Kûfe'de, Beytül-Mâl'e bakıyordu. Beytül-Mâl'deki fazla, artık şeyleri satıyor; çok ve­rip daha düşük karşılık alıyordu. Medine'ye geldiğinde bu konuları, Rasûlullah (s.a.v)'m ashabına sordu, onlar da:

"Bu adama, o kadın helâl olmaz; gümüş de ancak aynı ağırlıkta gümüşle satılırsa sahih olur," dediler. İbn Mesud, Kûfe'ye dönünce adamı aradı, bulamadı. Kavminden bazı kimseleri buldu ve onlara:

"Kendisine fetva verdiğim arkadaşınıza söyleyin, o kadın kendi­sine helâl değildir," dedi. Sonra kuyumculara geldi ve:

"Ey kuyumcular! Benim size yaptığım satış sahih değildi; gü­müş ancak aynı ölçüdeki gümüşle satılabilir," dedi.[422]

 

İmam Şafiî ve Müslim, İbn Ömer'den nakleder: "Biz, ürünün belli bir kısmını almak üzere tarlayı kiraya verirdik ve bunda bir mahzur görmezdik. Tâ ki Râfiî, Rasûlullah (s.a.v)'ın bunu yasakla­dığını haber vermesine kadar. Sonra bu hadis sebebiyle böyle bir iş­ten vazgeçtik."[423]

İmam Şafiî (r.h), der ki: "İbn Ömer, mahsulün bir kısmını al­mak üzere tarlayı kiraya vererek istifade ediyor ve bunu helâl biliyor­du. Fakat güvenilir bir kimse, Rasûlullah (s.a.v)'ın bunu nehyettiğini haber verince, o işi bıraktı. Rasûlullah (s.a.v/tan gelen haber karşı­sında kendi görüşünü kullanarak, 'Kimse bu işe karşı bizi ayıplama­dı, biz de bugüne kadar bu işi yapıyorduk/ demedi. Hiçbir mazeret ileri sürmeden, hemen hadise tâbi oldu."[424]

 

imam Şafiî nakleder: Kendisine güvendiğim bir şahıs, İbn Ebî Zi'b yoluyla, Muhalle d b. Hufafın şöyle dediğini haber verdi:

Bir köle satın aldım, çalışıp gelir getirmesini istiyordum. Sonra kendisinde bir ayıp ortaya çıktı. Durumu Ömer b. Abdülaziz'e götü­rüp davacı oldum. Bana, köleyi ve ondan elde ettiğim geliri geri ver­mem için hüküm verdi. Ben de Urve'ye geldim, durumu haber ver­dim. Urve:

"Ben, akşam onun yanına gider, Hz. Âişe'nin (r.h) bana, Rasûlullah (s.a.v)'ın böyle bir durumda: 'Gelir, tazmin karşılığıdır (müşteriye aittir).”[425] buyurduğunu haber verdiğini söylerim," dedi. Ben, acele ile Ömer b. Abdülaziz'in yanına gidip Urve'nin, Hz. Aişe yoluyla, Rasûluîlah'tan naklettiğini haber verdim. Bunu duyan Ömer b. Abdülaziz:

'Yerdiğim hüküm, bana çok kolay gelmişti. Allah biliyor, ben, haktan başka bir şey düşünmedim. Peşinden, Rasûlullah'ın sünneti bana ulaştı. Bu durumda Ömer'in hükmünü terk ediyor, Rasûlul­lah'ın sünnetini uyguluyorum," dedi. Sonra Urve, Ömer'in yanına gitti ve onun, bana geri vermem için hüküm verdiği geliri benim al­mama hükmetti.[426]

 

Yine İmam Şafiî (r.h), der ki: Medineli güvendiğim bir zât, İbn Zi'b'in şöyle dediğini anlattı: Adamın aleyhine hüküm verdi. Ben de kendisine, Rasûlullah (s.a.v)'ın bunun aksine hüküm verdiğini haber verdim. Bunu duyan Sa'd, Râbia'ya:

"Bu, İbn Ebî ZVb'dir. Kendisine güvenirim, Hz. Peygamber (s.a.v)'den benim verdiğim hükmün aksini haber veriyor, ne dersin?" deyince, Râbia:

"Sen içtihad ettin; hükmün geçerlidir," dedi, Sa'd:

"Hayret doğrusu! Sa'd'ın hükmünü geçerli kılıp Rasûlullah (s.a.v)'ın hükmünü red mi edeceğim? Hayır, aksine Sa'd'ın (kendisi­ni kasdediyor) hükmünü reddedip Rasûlullah (s.a.v)'ın hükmünü uy­gulayacağım." Sonra hüküm yazılan kağıdı istedi, yırtarak ikiye böl­dü ve önceki hükmün tersine, adamın lehine hüküm verdi.[427]

 

Şeddâd b. Hakîm, Züfer b. HûzeyTin şöyle dediğini nakleder: "Biz, bir meselede hüküm verirken Kitab ve sünnette bir cevap bula­madığımızda, kendi görüşümüzle hüküm veririz. Meseleyle ilgili bir âyet veya hadis önümüze gelince, görüşümüzü terk eder, nassa göre hüküm veririz."[428]

Ma'n b. îsâ el-Kazzâz, der ki: İmam Mâlik'i (179/795), şöyle derken işittim:

"Ben, bir beşerim; hata da ederim, isabet de. Öyleyse siz, sözleri­me bakın; Kitab ve sünnete uyan her sözümü alıp uygulayın; Kitab ve sünnete uymayanları bir kenara bırakın."[429]

İmam Şafiî (r.h), demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.v)'tan sahih bir hadis geldiğinde, ben daha Önce ona muhalif bir söz söylemişsem he­men sözümden döner, hadisle hükmederim."[430]

Rabî, imam Şafiî'den şöyle nakleder: "Size, benim görüşümün aksine Rasûlullah (s.a.v)'tan bir sünnet geldiğinde, görüşümü bırakıp sünnete uyunuz; şüphesiz Rasûlullah'ın sünneti, benim mezhe-bimdir."

 

Yine Rabî, İmam Şafiî'den nakleder: "Benim sözümün aksine hüküm bildiren bir sünnete rastladığınızda, sözümü bırakıp sünnete yapışınız. Hiç şüphesiz, ben de sünnetin belirttiğini söylerim."

Yine İmam Şafiî'den:

"Hüküm verdiğim herhangi bir meselede, sözümün aksine, güve­nilir âlimlerden sahih bir hadis rivayet edilirse ben, hayatımda ve vefatımdan sonra ona döner, kendi hükmümü terk ederim."

Hakîm, Rabî'den nakleder: İmam Şafiî'yi şöyle derken işittim:

"Her ne zaman bir söz söylediğimde veya bir hüküm ortaya koy­duğumda, o konuda Rasûlullah (s.a.v)'tan aksi bir hüküm nakledi-lirse doğru olan ve uyulması gereken, Rasûlullah (s.a.v)'ın sözüdür. Benim de hükmüm odur."

 

Abdullah b. Ahmed, demiştir ki: Babam (İmam Ahmed), ba­na şunu nakletti: İmam Şafiî, bize dedi ki: "Elinize Rasûlullah (s.a.v)'tan sahih bir hadis geçtiğinde bana söyleyiniz ki, ona göre hü­küm vereyim."

Tabarânî, Abdullah b. Ahmed'den nakleder: Babamı, şöyle derken işittim (İmam Ahmed):

Muhammed b. İdris eş-Şâfiî der ki: "Sen, sahih hadis ve ha­berleri bizden daha iyi biliyorsun. Sahih bir haber olunca Kûfeli, Basralı, Şamlı, kim rivayet ederse etsin, bana bildir ki ona göre hük­medeyim. "

İmam Ahmed (241/855), demiştir ki: "Bana göre İmam Şafiî'nin en güzel yanı, daha önce duymadığı bir hadisi duyunca, ona göre hüküm verip kendi sözünü terk etmesiydi."

İbn Ebî Hatim, der ki: Abdullah b. Ahmed, bana şu haberi yazıp gönderdi: "Babamı, 'İmam, Şafiî bir hadis bulunca, onunla amel ederdi. Onda bulunan en hayırlı haslet, konuşmaya fazla rağ­beti yoktu. Asıl gayreti fıkıhtı,' derken işittim."

İmamül-Haremeyn el-Cüveynî, Nihâye adlı eserinde, Saydalânî yoluyla, arkadaşlarından birinin şöyle dediğini nakleder: "Biz, kesin olarak şunu biliyorduk: İmam Şafiî'ye, kendi düşüncesi­nin aksine sahih bir hadis ulaştığında, derhal hadise döner ve ona 't\tiun hüküm verirdi."

 

Bu rivayetlerin çoğu, Takiyyüddîn Sübkînin Tabakâtü'ş-Şâfiiyye adlı eserinden alınmıştır.

 

Geçmiş Büyüklerin, Hadîs-i Şeriflerin Mevkiini Yüksek Tuttuklarını, Hadis Meclisinde Edeble Oturduklarını, Hadisle Uğraşanları Övgüyle Anıp Onlara Şefkatle Davrandıklarını, Hadislerin Rivayet ve Hıfzına Çok Dikkat Ettiklerini Göste­ren Haber ve Nakiller

 

İmam Beyhakî, MedhaV&e, Halid b. Yezid'in şöyle dediğini nakleder: "Allah Rasûlü (s.a.v)'nün hadislerine hürmet etmek, Al­lah'ın Kitabı'na hürmet etmek gibidir."[431]

Beyhakî, bu sözü şöyle değerlendirir: Halid, bu sözüyle hadisin lâyık olduğu yerin bilinmesi, hürmetinin büyüklüğü ve uyulmasının farz olması hususlarında Rur'ân'a benzetildiğini anlatmak istemiştir. Çünkü Allah Teâlâ: "Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin,"[432]  buyurmaktadır.

Beyhakî, Süleyman et-Teymî*den nakleder: Süleyman, de­miştir ki: Ben, Ebû Osman, Ebû Nadre, Ebû Miclez ve Hâlid el-Eşec, beraber hadisleri ve sünnetleri müzâkere ediyorduk. İçimizden birisi:

"Kur'ân'dan bir sûre okusaydık daha faziletli olurdu" dedi. Bu­nun üzerine Ebû Nadre, şöyle dedi:

"Ebû Said el-Hudrî: 'Hadis müzâkeresi, Kur'ân okumaktan daha faziletlidir,'dedi."[433]

 

İmam Suyûtî (911/1505), Miftâhu'l-Cenne kitabında, bu söz için şu değerlendirmeyi yapmıştır: "Bu, İmam Şafiî'nin de dediği gibi; ilim taleb etmenin, nafile namazdan daha faziletli olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü sadece Kur'ân okumak, nafile bir ibâdettir. Hadislerin öğrenilip ezberlenmesi ise farz-ı kifâyedir. Al­lah, en iyisini bilir."[434]

.." -.Yine Beyhakî nakleder: Süfyan es-Sevrî, demiştir ki: "Niyeti güzel bir kimse için hadis Öğretmekten daha güzel bir amel bilmiyorum.”[435]

 

İbnu'I-Mübârek ise şöyle der: "Allah Teâlâ'nın rızasını arayan kimse için hadis öğreniminden daha faziletli bir şey bilmiyorum."[436]

A'meş, Dırar b. Mürre'nin şöyle dediğini nakleder: "Hadis âlimleri, abdestsiz olarak hadis rivayet etmeyi hoş görmezlerdi."[437]

İshak b. Rabî anlatır: "A'meş, abdestsizken hadis rivayet et­mek istediğinde, teyemmüm alırdı."[438]

Beyhakî ve İbn Abdilberr, Katâde'den naklederler: "Rasûlullah (s.a.v)'ın hadislerini ancak abdestli iken okumamız müstehâb (güzel ve sevap) görülürdü,"

İbn Abdilberr, Şu'be'den nakleder: "Katade, Rasûlullah'ın hadislerini ancak abdestli iken rivayet ediyordu."[439]

İmam Mâlik naklediyor: "Cafer b. Muhammed ancak abdest­li iken hadis rivayet ediyordu."[440]

Ebû Mus'ab anlatıyor: "Mâlik b, Enes, Allah Rasûlü'nün ha­dislerini ancak abdestli iken rivayet ediyordu. Bunu, hadislerin mev­kii ve şerefinin yüceliğini göstermek için yapıyordu."[441]

 

Tabarânî, Ebû Hâzim'den, Sehi b. Sa'd es-Saidî'nin şu örnek hâlini nakleder: Sehi, kavminden birtakım insanlarla oturmuş, ken­dilerine hadis anlatıyordu. İçlerinden bazıları da birbirine dönmüş, başka şeylerden bahsediyorlardı. Bunu gören Sehi, kızdı ve:

"Şunlara bak! Ben, onlara Rasûlullah (s.a.v)'tan bahsediyorum, onlar da dönmüş birbirleriyle konuşuyorlar. Vallahi, sizin aranızdan çıkacağım ve bir daha yanınıza dönmeyeceğim," dedi. Kendisine:

"Nereye gidiyorsun?" dedim.

"Gidip Allah yolunda cihad edeceğim," dedi.[442]

 

Beyhakî, İmam Mâlik'ten nakleder: Said b. Müseyyeb, hasta yatağında uzanmış yatarken, yanma bir adam gelip hadis sordu. Sa­id, doğrulup oturdu ve hadisi söyledi. Adam:

"Sizi rahatsız etmek istememiştim," deyince İmam:

'Tattığım halde, sana Rasûlullah (s.a.v)'tan hadis nakletmeyi uygun görmedim," dedi.[443]

İbn Abdilberr, Abdurrahman b. Ebî Zinad'dan nakleder: "Sa'd b. Müseyyeb'e, hasta yatağında yatarken Rasûlullah (s.a.v)'tan bir hadis zikredildi. Hemen yanındakilere: 'Beni oturtu­nuz, uzandığım halde, Rasûlullah (s.a.v)'tan bir hadis nakletmeyi hoş karşılamam,' dedi.'[444]

 

Beyhakî, İsmail b. Ebî Üveys'ten nakleder: "İmam Mâlik, hadis rivayet etmek istediğinde abdest alır, divanın ortasına oturur, sakalını tarar, vakar ve heybetle yerleşir, sonra hadis rivayet ederdi. Bu davranışının sebebi sorulunca: 'Allah Rasûlü'nün (s.a.v) hadisini yüceltmeyi seviyorum ve ancak huzur içinde, abdestli olarak rivayet etmek istiyorum,' derdi. İmam, yolda yürürken veya ayak üstü yahut acele bir işi varken hadis rivayet etmeyi uygun bulmazdı: 'Rasûlullah (s.a.v)'tan rivayet ettiğimi, düşünüp anlayarak rivayet etmeyi seviyorum,' derdi."[445]

 

Abdullah b. Mübarek anlatıyor: "İmanı Mâlik'in yanınday­dım, hadis rivayet ediyordu. O arada bir akrep gelip kendisini tam onaltı kere soktu. Mâlik'in acıdan rengi değişiyor, fakat zorlanarak sabrediyor, Rasûlullah (s.a.v)'ın hadisini bölmüyordu. Rivayet işi bi­tip insanlar dağılınca, yanına vardım:

'Hazret! Bu yaptığına hayret ettim, ' dedim. O da:

'Evet, ben bunu Rasûlullah (s.a.v)'ın hadislerine olan hürmetim­den dolayı yaptım,' dedi."[446]

 

Bişr b. Haris naklediyor: "Bir zât, yürürken İbnu'l-Mübârek'e bir hadis sordu. İmam, adama: 'Bu halde hadis nakletmek, ilmin hürmetine uygun düşmez,'dedi."[447]

Lâlekâî, es-Sünne kitabında, İbn Abbas'tan nakleder: İbn Abbas (r.h): "O gün, nice yüzler ağarır, nice yüzler de simsiyah kara­rır," âyetindeki[448] ağaran yüzlerin; sünnet ehli kimselerin yüzü ol­duğunu, kararan yüzlerin de bid'at ehlinin yüzü olacağını söylemiş­tir.

 

Lâlekâî, yine İbn Abbas'tan nakleder: "Sünnete çağıran ve bid'attan sakındıran bir hadis âlimine bakmak ibâdettir."

Dârimî, Hasan el-Basrî'den, onun şu sözünü nakleder: "Sün­net ehli insanlar, önceleri, halk içinde en az sayıda olan kimselerdi. Bugün ve gelecekte de insanlar içinde sayıca en az olacak onlardır. Onlar, konfor ve rahata düşkün olanlarla lükse dalmamış, bid'atçı-lara kapılıp bid'atlara bulanmamış, sünnet üzere yaşamaya sabrede­rek Rablerine kavuşmuşlardır."[449]

 

Lâlekâî, İbn Şevzeb'in şöyle dediğini nakleder: "Allah'ın ibâdete başlayan bir gence, sünneti öğretecek birisini dost etmesi, kendisine bahşettiği ilk ve en büyük bir nimettir."[450]

Yine aynı müellif, Eyyûb es-Sahtiyânî'den nakleder: "Al­lah'ın, kendisine sünnetleri bilen bir âlimi nasib etmesi, gençler ve İslâm'la yeni tanışanlar için büyük bir saadettir."[451]

 

Hammad b. Zeyd anlatır:

"Eyyûb es-Sahtiyânî'ye hadis ehlinden birinin vefat haberi ulaştığında, üzerinde çok etki yaptığı görülürdü. İbâdet ehli bir kim­senin vefat haberi ulaştığında ise böyle bir etkilenme görülmezdi. Hazret: 'Hadis ehlinden birinin vefat haberini aldığımda, sanki vü­cut azalarımda?! birini kaybetmiş gibi olurum,'derdi."[452]

Aşağıdaki rivayetler, Suyûtî'nin, Miftâhu'l-Cenne adlı eserinde zikredilmiştir. Eyyûb es-Sahtiyânî, der ki: "Sünnet ehlinin ölmesi­ni arzulayanlar, ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istemekte­dirler."

Yine Lâlekâî, Fudayl b. Iyâz'm şöyle dediğini nakleder: "Al­lah Teâlâ'nın öyle kulları vardır ki, onlarla yeryüzünü ihya eder. On­lar, sünnet ehli âlimledir."

Müellif, Süfyan es-Sevrî'den de şu nakli yapar: "Sünnet (ha­dis) ehline hayırla muamele edin. Çünkü onlar, garip kimselerdir."

Nasr b. el-Makdisî, el-Hucce'de, Süfyan es-Sevrî'nin şöyle dediğini nakleder: "Melekler göklerin, ehl-i hadis de yeryüzünün manevî bekçileridir."[453]

 

Ahmed b. Hanbel'e: 'Yeryüzünde Allah'ın ebdâl (seçkin ve se­vilmiş velî) kulları var mıdır?" diye soruldu. İmam: "Evet," dedi. "Peki kimdir onlar?" denilince: "Eğer onlar ehl-i hadis değilse, ben, Allah'ın bir velî (ebdâl) kulunu bilmiyorum/3 dedi.[454]  Bunu, Makdisî, adı geçen kitabında nakletmiştir.

 

İmam Şafiî (r.h), der ki: "Her ne zaman hadis ehlinden birini görsem, Allah Rasûlü (s.a.v)'nün ashabından birini görmüş gibi olu­yorum"[455]  Nakil, Beyhakfnindir.

el-Makdişî, İbrahim b. Musa'dan nakleder: İbrahim'e, Rasû-lullah (s.a.v)'m: "Ümmetimin son zamanlarında bir topluluk buluna­cak; onlara, öncekilere verilen sevaplar kadar sevap verilecektir. On­lar, kötülükleri reddedip fitne çıkaranlarla savaşırlar,"[456] sözünün, kime işaret ettiğini sordular.

 

"Onlar, ehl-i hadistir. Çünkü halka, 'Rasûlullah (s.a.v), şunu yapın, şunu da yapmayın buyurdu/ diye tebliğde bulunacaklardır," dedi.

İbnu'l-Mübârek (181/797), der ki: "Kıyamete kadar, ümmetim­den bir grup, hak üzere bulunmaya devam edecek; kendilerine karşı gelenlerin muhalefeti onlara zarar vermeyecektir/'[457] hadisinde an­latılanlar, benim görüşüme göre hadis âlimleridir.[458]

Makdisî, İbnu'l-Medînî'nin, bu hadis hakkında şöyle dediğini nakleder: "Hz. Peygamber (s.a.v)'in sözünde anlatılanlar, hadis âlimleridir. Rasûlullah'ın yolunu takip edenler ve bâtıl fikir ve fırka­lara karşı sünneti müdafaa edenler onlardır."[459]

 

Yine Makdisî, İmam Buhârî'den şunu nakleder: İbn Abdul­lah'ın kapısında üç veya dört kişi hadis almak için bekliyorduk. Bize dedi ki: "Ümmetimden bir grup, hak üzere bulunmaya devam edecek; onları güçsüz bırakmak isteyenler, kendilerine bir zarar veremeye­ceklerdir," hadisinden kasdedilenlerin, sizler olduğu kanaatindeyim. Çünkü tüccarlar ticaretle, sanat ehli mesleğiyle, hükümdarlar mem­leketleriyle uğraşırken siz, Rasûlullah'ın sünnetini ihya ediyorsunuz.[460]

 

Hâkim, Ma'rifetü Ulûmi'l-Hadîs adlı eserinde, Mûsâ b. Harun'un şöyle dediğini nakleder: İmam Ahmed'e: "Ümmetimden bir grup, hak üzere kalmaya devam edecektir," hadisindeki grubun, kim­ler olduğu sorulunca: "Din düşmanları karşısında mansur ve muzaf­fer olan bu taife, hadis âlimleri değilse, başka kimlerin olduğunu bil­miyorum/' dedi.

Bu konuda şöyle söylenir: "Kim, sözünde ve fiilinde sünneti ken­dine âmir yaparsa devamlı hak konuşur."

İmam Ahmed b. Hanbel, yukarıdaki hadisin şerhinde, "Kıyamet gününe kadar ilâhî tevfik ve yardıma mazhar olan bu taife, hadis âlimleridir ve hadisle amel edenlerdir." demekle, ne güzel söy­lemiştir. Bunların yanında, sâlihlehn yoluna giren, geçmiş selefin haberlerine uyan, Rasûluîlah (s.a.v)'ın sünnetlerine sarılarak, bid'at ehli ve sünnet muhalifi kimseleri saf dışı bırakan kimselerle, ilim için dağ, tepe, yol katetmeyi nefsî arzu ve keyiflere tercih eden, ilim ve hadis ehline tahsis edilmiş meskenlerde kitaplardaki sıkıntılarla haz duyan ve bunu bir nimet sayan, hadis ve haberleri toplarken iki lokma ve bir eski hırkayla kanaat eden, şehvetine mağlup nefislerin düştüğü dinsizlik tehlikesinden ve buna bağlı olarak bid'at, hevâya uyma, bâtıl fikir ve haktan sapma gibi âfetlerden kaçıp kurtulan, mescidleri ev, dirseklerini yastık, boş buldukları yerleri yatak yapan kimseler de bu bahtiyar gruba girmeyi haketmiştir.

 

Yine Hâkim, bu sözün peşinden, Hafs b. Gayyas'tan şunu nak­letmiştir: "Babamdan duydum. Kendisine: 'Hadis âlimlerine ve ne halde olduklarına bakmıyor musun, haklarında ne dersin?' diye so­rulunca: 'Onlar, dünyada yaşayanların en hayırlılarıdır,' dedi."

Hâkim, Ali b. Haşrem'den nakleder: Ebû Bekir b. Iyas'ı din­ledim. Diyordu ki: "Ben, hadisçilerin, insanların en hayırlıları olma­larını ümid ediyorum. Çünkü onlardan birisi, benim kapımda durur ve benden hadis yazar. Eğer o, gitse ve: 'Ebû Bekir, bana bütün ha­dislerini nakletti' dese, bunu yapardı. Fakat onlar, yalan söylemez­ler. Kimden, ne kadar, ne aldılarsa, onu naklederler."

 

Bu rivayetten sonra Hâkim, şu değerlendirmeyi yapar:

"Ebû Bekir b, Iyas'ın: 'İnsanların en hayırlıları hadisçilerdir/ sözü tamamen doğrudur. Nasıl doğru olmasın ki; gerçekten hadisçi-ler, dünyayı tamamen arkalarına atmışlar, gıdalarını hadis yazmak, konuşma ve sohbetlerini muhaliflerle uğraşmak, istirahatlarını müzâkere, boya ve süslerini mürekkep, uykularını az uzanarak din­lenmek, yastıklarını çakıl taşları yapmışlardır. Bütün engel ve zorluklar, onların yanında bir saadet; asıl aradıklarını bulamadıktan sonra rahatlık, onlar için bir sıkıntıdır. Akılları, sünnetin tadıyla mesrur, kalbleri hâllerine rıza içinde ma'murdur. Sevinçleri, sünnet­leri öğrenmek; keyifleri, ilim meclislerinde birikmektir. Onlar, bütün ehl-i sünneti kardeş, bid'at ve küfür ehlini düşman edinmişlerdir."

 

Yine Hâkim, bu değerlendirmenin peşinden, Ebû İsmail Mu-hammed b. İsmail et-Tirmizî'den şunu nakleder: Ebû İsmail de­miştir ki:

Ben ve Ahmed b. Hasan et-Tirmizî, Ebû Ahmed b. Han-bel'in yanındaydık. Ahmed b. Hasan, kendisine: "Ya Ebâ Abdul­lah! İbn Ebî Füteyle'ye, Mekke'de hadisçilerden bahsettiler, o da: 'Hadisçiler kötü bir topluluktur,' dedi." deyince Ahmed b. Hanbel, ayağa kalktı; elbisesini silkeleyerek: "Zındık, zındık, zındıktır o adam!" deyip eve girdi.

Hâkim, Ebû Nasr Ahmed b. Selâm el-Fakih'in, şöyle dediği­ni nakleder: "Dinsizlere, hadis dinlemekten ve isnadını rivayet et­mekten daha ağır ve daha sevimsiz gelen hiçbir şey yoktur."

 

Sonra Hâkim, der ki: "Biz, eserlerimizde ve çevremizde gördük ki, bazı dinsizlik ve bid'at ehlinden sayılan kimseler, hadiste anlatı­lan ilâhî yardıma ulaşmış bu taifeye hakaret gözüyle bakmaktadır­lar. Bunlar da Haşaviyye grubudur."

Şeyh Ebû Bekir Ahmed b. İshak el-Fâkih'i, bir adamla münazara ederken dinledim. Şeyh, hadis rivayet ediyordu. "Bize fa­lanca rivayet etti," dedi. Karşısındaki adam:

"Bırak şu, 'Bize falanca rivayet etti,' sözlerini... Ne zamana ka­dar böyle deyip duracaksın?" dedi. Bunu duyan Şeyh Ebû Bekir:

"Kalk ey kâfir! Bundan sonra sana evime girmek helâl değildir," diye çıkıştı. Sonra bize dönüp:

"Bu zamana kadar hiç kimseye: 'Evimize girme!' demedim. An­cak şu zındığa demek zorunda kaldım," dedi.[461]

Dârîmî, Ebû Hureyre'den rivayet eder: "Ben, geceyi üçe bölü­yorum: Bir bölümünde uyurum, diğer bölümünde gece ibâdeti yapa­rım. Bir diğer bölümünde de Rasûlullah (s.a.v)'ın hadislerini düşü­nür, müzâkere ederim."

 

Hasan el-Basrî (110/727), der ki: "Ey hadis âlimleri! Ümmetin arasına dağdın. Çünkü siz, sayıca az olan insanlarsınız."

Yahya b. Maîn, der ki: "Dört kimse var ki onlardan, hayır ve kemâlât beklenmez:

1- Yol bekçisi,

2- Kadı tellâlı,

3- Bid'atçı,

4- Yazı yazıp da hadis öğrenmek için yolculuk yapmayan."

Bu sözü, Hâkim, Marifetü Ulûmi'l-Hadis adlı eserinde naklet-

miştir.                                                                    '

Câbir b. Abdullah (r.a) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v)'tan bizatihi işitmediğim bir hadisi, ashâbdan birinin duyduğunu haber aldım. Bu zât, Şam'daydı. Bir deve satın aldım. Azığımı hazırlayıp yola çıktım. Bir ay yolculuktan sonra Şam'a vardım. Yerini sordum ve buldum. Bir de baktım ki o zât, Abdullah b. Üneys (r.a) imiş. Ya­nına varıp:

"Rasûlullah (s.a.v)'tan işitmediğim, zulümlerle ilgili bir hadisi, senin, Efendimizden duyduğun haberi bana geldi. Bu hadisi duyma­dan, senin veya benim vefat etmemden korktum; söylesene hadis ne idi1?" dedi. Abdullah b. Üneys de:

"Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu işittim," dedi ve şu hadisi nakletti:

"insanlar, çıplak, sünnetsiz ve elleri bomboş olarak hasredilir­ler. Sonra Allah Teâlâ, onlara, yakın ve uzakta olanların işitebileceği bir sesle: 'Hesap görücü benim. Tek Hâkim benim. Cehenneme gire­ceklerden hiçbir kimse, cennetlik birisindeki hakkını almadan Ce­henneme girmeyecektir. Cennete gireceklerden bir kimse de cehen­nemlik birisinin kendisinde alacağı varsa - bir tokat bile olsa- onu kendisinden almadan Cennete giremeyecektir,' diye, nida edecektir." Biz:

"Ey Allah'ın Rasûlü! Biz oraya çıplak, sünnetsiz ve eli boş ola­rak geleceğiz. Bu, birinin diğerinden hak alması nasıl olur?" dedik. Rasûlullah (s.a.v):

(iBu, ya hak sahibine diğerinin sevabından veya verecekliye, ala­caklının günahından yüklemek suretiyle olur," buyurdu.[462]

 

Nasr b. Merzûk, der ki: Amr b. Ebî Seleme'yi şöyle derken işittim: Evzâî'ye dedim ki: "Ya Ebâ Amr! Dört gündür yanındayım, senden sadece otuz hadis dinledim!" Evzâî: "Sert, dört günde otuz hadisi az mı buluyorsun? Câbir b. Abdullah, bir hadis için Mısır'a yolculuk yaptı. Bir deve satın alıp Ukbe b. Amirce gitti ve tek bir ha­disi sorup geri döndü. Sen ise dört günde otuz hadisi az buluyorsun! dedi.[463]

 

Ata b. Ebî Rabah anlatıyor: Ebû Eyyûb (r.a), Rasûlullah (s.a.v)'tan işittiği bir hadisi, Ukbe b. Amir'e (r.a) sormak için Mısır'a yolculuğa çıktı. Mısır'a geldiğinde, o zaman, oranın emîri olan Mesle-me b. Muhalled el-Ensârî'nin evine geldi. Kendisine geldiğini ha­ber verdi. Mesleme, hemen dışarı çıkarak Ebû Eyyûb ile kucaklaş­tı. Sonra ona: "Ya Ebâ Eyyûb! Seni buraya getiren sebep nedir?" di­ye sordu. O da: "Rasûlullah (s.a.v)'tan işittiğim bir hadisi, ben ve Ukbe dışında bilen kalmadı. O hadisi sormaya geldim. Yanıma bir adam ver de bana evini göstersin," dedi. O da birisini gönderdi. Uk-be'nin evine vardılar; haber verildi ve hemen dışarı çıktı. Ebû Eyyûb'un boynuna sarıldı ve kendisine: "Ya Ebâ Eyyûb! Seni bura­ya getiren nedir?" diye sordu. O da: ''Rasûlullah (s.a.v)'tan işittiğim bir hadis... Mü'minin ayıbını örtmekle ilgili bu hadisi, seninle ben­den başka bilen kalmadı. Şu hadisi tamamıyla bir söylesene," dedi. Ukbe şöyle dedi: "Evet, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu işittim: 'Kim, dünyada mü'min kardeşinin ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter,' buyurdu." Ebû Eyyûb (r.a): "Doğru söyle­diniz," dedi. Ayrılıp bineğinin yanma gitti ve Medine'ye dönmek üze­re hayvanına bindi. Mesleme b. Muhalled, Ebû Eyyûb'a hediye göndermişti. Hediye ancak Mısır'ın Ariş beldesinde kendisine ulaşa­bildi. [464]

Said b. Müseyyeb, demiştir ki: "Ben, tek bir hadis için günler­ce yol teperdim."[465]  Dârimî, benzeri bir sözü, Bûsr b. Abdul­lah'tan, şu lafızlarla rivayet eder: "Tek bir hadisi duyabilmek için bir şehirden diğer bir şehire yolculuk yapardım."[466]

 

Ebu'l-Aliye ise şöyle der: "Ashâb-ı Kirâm'dan nakledilen bir hadis duyardık; fakat tam kesinlik kazandırmak için bineklerimize atlayıp bizzat kendilerinden işitmedikçe rahat etmezdik."[467]

 

Buhârî ve Müslim, Salih b. Hay el-Hemedânî'den rivayet ederler. O, demiştir ki: Şa'bî'nin yanındaydım. Horasanlı birisi, ona: "Biz, Horasan'da, kişi cariyesini âzad edip sonra onunla evlenirse bunu, birisinin deveyi Allah yolunda kurbanlık verip sonra da ona binmesine benzetiyoruz, sen ne dersin?" diye sordu. Şa'bî, adama şöyle dedi:

"Ebû Bürde b. Ebî Mûsâ, hana, babasının: 'Rasûlullah (s.a.v), buyurdu ki: Şu üç kimseye iki kat sevap verilir:

1-  Yanındaki cariyesini güzelce eğitip terbiye eden ve sonra da âzad edip evlenen kimse.

2- Allah'a (c.c) ve efendisine karşı görevlerini tam yerine getiren köle.

3-  Ehl-i kitabdan olup kendi peygamberine iman eden ve Rasûlullah'a yetişince de onu tasdik ve takip eden kimse,' dediğini nakletti."[468]

Daha sonra Şa'bî, soruyu sorana şöyle der: "Bu hadisi herhangi bir zahmet çekmeksizin ve karşılık ödemeksizin al. Önceleri kişi, bun­dan daha azı için Medine'ye kadar yolculuk yapardı."[469]

 

 

3. BÖLÜM

SÜNNETİN HÜCCET OLUŞUNU İNKÂR EDENLERİN ORTAYA ATTIKLARI ŞÜPHELER VE BUNLARIN CEVABI^

 

Geçen açıklamalarımızdan anlaşıldı ki; sünnetin hüccet oluşu dinî bir zarurettir ve bu, hiç bir rmı'minin kalbinde şek ve şüphe bı­rakmayacak şekilde en açık delillerle ortaya konmuştur.

Ancak -sözüm ona- İslâm'ı desteklemek, onu kendisine arız olan tebdil ve tağyirden temizlemek ve muhafaza etmek isteyen bazıları, aklı zayıf müslümanların kalbini bozacak, sünnetin hüccet oluşunu ortadan kaldıracak birtakım şüpheler ortaya atmışlardır.

Bu şüpheleri yayanlardan birisi de Dr. Muhammed Tevfik Sıdkî'dir. O, Mecelletü'l-Menâr'da bunları yazıp yaymaya ve "İslâm Sadece Kur'ân'dır" başlığı altında, onları savunmaya çalışmış, bu­nunla da dinine hizmet ve onu müdâfaa ettiğini zannetmiştir.

Şayet biz, bu şüpheleri anlatmaktan ve fesadını açıklamaktan yüz çevirseydik; bu, bizim adımıza daha sağlam bir görüş ve daha doğru bir davranış olurdu. Çünkü çürük ve çarpık bir sözden yüz çe­virip hiç bahsetmemek, onun yok olması ve sahibinin unutulması için en uygun bir yol ve câhillerin nazar-ı dikkatini çekmemek için en iyi bir tedbirdir.

Şu kadar var ki; ümmet içinde yayılan tehlikelerin şerrinden ve câhillerin birtakım hâdiselere kapılıp yanlış fikirlere dalmalarından ve ilim sahiplerince makbul olmayan görüşlere hızla koşmalarının acı neticelerinden korktuğumuzdan; bu şüphelerin tehlikesini ortaya koyup, imkân niabetinde onlara cevaplar vermeyi, halk için daha önemli, sonuç olarak da daha sevimli gördük. înşâallah, bunları tek tek ele alıp, değerlendirmesini yaparak cevaplar vereceğiz.

 

1. Şüphe

Bu şüphe sahipleri diyorlar ki: Allah Teâla, Kitabı'nda: "Biz Ki-tab'da hiçbir şeyi eksik bırakmadık.[470] ve "BuKitab'ı sana, herşeyin bir açıklaması olarak indirdik,"[471] buyurmaktadır.

Bu âyet-i kerîmeler, Kur'ân'm, dine taalluk eden herşeyi ve dinî hükümlerin tamamını içerdiğini ifade ediyor. Kur'ân'ın, dini her yö­nüyle açıklayıp bütün tafsilatıyla ortaya koyduğunu belirtiyor. Bu durumda sünnet gibi başka bir şeyin, dinî hükümlere kaynaklık et­mesine ve onu açıklayıp tafsilâtım ortaya koymasına gerek kalma­mıştır. Bunun aksini savunmak, Kitab'm din konusunda yetersiz kaldığını ve herşeyin bir açıklaması olmadığını söylemek olur. Böyle bir söz ise Allah Teâlâ'nm bizzat kendi haberine muhalefet etmesi demektir ki, bu da imkânsızdır.

 

Cevap

Herşeyden önce, birinci âyet-i kerîmede geçen el-Kitab ile kas-dedilen, Kur'ân'-ı Kerîm değil, "Leuh-i Mahfuz" dur. Çünkü herşeyi içeren, bütün mahlukâtı, büyüğü, küçüğü, geçmişi ve geleceği ile bü­tün ayrıntılarına varıncaya kadar içeren O'dur. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v): "Kıyamete kadar olacak bütün hususlarda kalem ku­rumuştur; yani herşey takdir edilmiştir,"[472]  buyurmaktadır.

Âyet-i kerîmeleri, siyak ve sibaklarına göre anlamak gerekir. Dikkat edilecek olursa, ilk âyet-i kerîmenin Öncesinde Allah Teâlâ: 'Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve iki kanadı ile uçan kuşlardan (ne varsa) hepsi sizin gibi bir ümmettir (onlar da sizin benzeriniz bir top­luluktur.)"[473]  buyurmuştur. Bu âyetin hemen peşinden gelen yukarı­daki âyete verilecek en uygun mânâ, yukarıda işaret ettiğimiz şekil­de, hayvanların da ömür, rızık, ölüm, saadet ve bedbahtlık gibi bü­tün hâlleri, tıpkı insanınki gibi Kitâbu'l-Mahfuz'da, en ince detayına kadar tesbit edildiğidir.

 

Eğer bu âyette de Kitab'dan maksadın, ikinci âyet-i kerîmede ol­duğu gibi Kur'ân olduğunu kabullensek bile, her iki âyeti de genel mânâda zahirlerine hamletmek mümkün olamayacaktır. Çünkü bu, Kur'ân'ın, dine ve dünyaya ait her hükmün tafsilâtını ve izahını kap­sadığını, hiçbir şeyi eksik bırakmadığım söylemek olur. Aksi takdir­de Allah Teâlâ'nın, kendi haberine muhalefet etmiş olması icab eder. Kur'ân'm, dünyevî meseleleri en ince detaylarına kadar zikretmediği açıktır. Aynı şekilde dinî hükümlerde de yalnızca Kur'ân'la yetinme­nin ne kadar güç bir iş olduğu ortadadır. O halde âyetlerin zahirle­rine değil, kasdedilen mânâsına uygun te'viline yönelmek gerekmek­tedir.

Alimlerimiz, bu âyetleri çeşitli şekillerde te'vil etmişlerdir. Bazı­ları: "Kitab (Kur'ân)'ın indirilmesindeki asıl gaye, Allah'ın bilinmesi, hükümlerinin insanlığa sunulması ve dinin izah edilmesi olduğu için o, yalnızca dine ait iş ve hükümleri açıklamış, bu konuda hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır," demişlerdir.

 

Ancak burada söz konusu olan "beyân" iki kısımdır:

1- Nass Yoluyla Yapılan Beyân: Bu, Kitab'm, itikad esasları, na­maz, zekât, oruç ve haccın farz; ahş-veriş ve nikâhın helâl; faiz ve fuhşiyatın haram olduğunu beyân etmesidir. Temiz ve pis olan yiye­ceklerin hükümleriyle ilgili beyânı da bu kısma girer.

2- Sâri Teâiâ'nın Kitabında, Kullan İçin Bağlayıcı Birer Delil ve Hüccet Kabul Ettiği Diğer Delillere Havale Etmek Suretiyle Yapılan Beyân.

Böyle olunca sünnet, icmâ, kıyas ve muteber olan diğer deliller­den herhangi birinin beyân ettiği her hüküm, Kur'ân tarafından beyân edilmiş sayılır. Çünkü bize o delilin meşruiyetini beyân edip, bizi ona yönelten ve kendisiyle amel etmeyi üzerimize vâcib kılan Kur'ân'dır. Eğer o, bizi bu delille irşâd etmemiş ve gereği ile amel et­meyi vâcib kılmamış olsaydı; ne biz bu hükmü elde edebilir ne de onunla amel edebilirdik. Bu takdirde Kur'ân, teşriin (yasamanın esa­sı) olup, şer'î hükümlerin tamamı ona dayanmaktadır.

 

Bu konuda İmam Şafiî (204/819), şu açıklamalarda bulunmuş­tur: "Mü'minlerin başına gelebilecek her türlü hadiseye dair, o konu­da doğru yolu gösterecek bir delil, Kur'ân'da mutlaka mevcuttur." Zi­ra Allah Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: "Bu Kur'ân, Rabb'lerinin izniy­le, insanları karanlıklardan aydınlığa, (yani) herşeye galib (ve), bütün övgülere lâyık olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiği­miz bir kitaptır."[474]

 

"Sana da kendilerine indirileni, insanlara açıklayasın diye zikri indirdik. Beki düşünüp ibret alırlar."[475]

"Sana bu Kitab'ı, herşeyin bir açıklaması, bir hidâyet (rehberi) ve bir rahmet (vesilesi), müminler için de bir müjde (habercisi) ola­rak indirdik."[476]

"Aynı şekilde sana da emrimizden (tarafımızdan) bir ruh (manevî hayat kaynağı) vahyettik. Sen (daha Önce) kitab nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat biz, onu, kullarımızdan dilediklerimizi, kendisiyle hidâyete kavuşturduğumuz bir nur kıldık. (Rasûlüm) şüp­hesiz sen doğru yola iletensin."[477]

 

Burada beyân, usûl ve fürû ile ilgili herşeyi kapsayan bir keli­medir. Bütün bunlar için şunu söyleyebiliriz: Onlar, Kur'ân'm kendi dillerinde indiği muhatapları için bir beyândır. Bu mânâların bir kıs­mı, açıklama yönünden diğerinden kuvvetli olabilir. Fakat her halükârda dili, konuşanlar için anlaşılmaları yönünden seviyeleri birbirine yakındır. Arap lisanını bilmeyenlerin yanında ise bu mânâlar birbirinden farklılık arzeder.

 

Allah'ın Kitabı'nda verdiği hükümlere baktığımızda, kulların ubudiyette bulunmaları için yapılan beyanlar birkaç türlüdür:

1- Bunlardan bir kısmını Allah Teâlâ, Kur'ân'da bizzat kendisi açıklamıştır. Namaz, zekât, hac ve oruç gibi kulların yapması gere­ken farzların tamamı, açık ve gizli fuhşiyatla zina, içki, domuz eti, kan ve leşin yenilmesinin haram kılınması, abdestin farzları ve bun­lardan başka nasla bildirilen diğer hususları bu kısma girer.

2- Farziyeti, Katab'la hükme bağlanan, keyfiyetinin izahı (nasıl yapılacağı) ise Peygamber'e bırakılan hususlar. Namaz ve zekâtın miktarı, vakitleri ve Allah Teâlâ'nm Kitabı'nda farz kıldığı diğer hu­suslar buna örnektir.

3- Allah'ın, hakkında herhangi bir hüküm bildirmediği konular­da Hz. Peygamber (s.a.v)'in sünnetiyle hükme bağlanan hususlar. Cenâb-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerîm'de, Rasûlü'ne itaati ve hükmüne mü­racaat edip teslim olmayı farz kılmıştır. Rasûlullah (s.a.v)'m verdiği hükümleri kabul eden, Allah'ın bunu farz kılmasından dolayı kabul etmektedir.

4- Allah Teâlâ'nın, hakkında içtihadı farz kıldığı hususlar. Cenâb-ı Hakk, bizzat farz kıldığı konularda, kullarını imtihan ettiği gibi böyle durumlarda, onların içtihad hakkındaki tutumlarını da He-nemektedir. Nitekim, âyetlerinde şöyle buyurmuştur: 'Yemin olsun ki, içinizden cihad edenlerle, sabredenleri belirleyinceye ve haberleri­nizi açıklayıncaya kadar, sizi imtihan edeceğiz."[478]

"Allah, içinizdekileri yoklamak ve kalblerinizdekini temizlemek için (böyle yaptı.)"[479]

"Umulur ki, Rabbiniz; düşmanlarınızı helak eder ve onların ye­rine sizi yeryüzüne hâkim kılarak nasıl hareket edeceğinize bakar."[480]

İmam Şafiî, daha sonra sözlerine şöyle devam eder:[481]  "Bir di­ğer beyân çeşidi de Rasûlullah (s.a.v)'ın, Kitab'da zikredilmeyen ko­nularda sünnetiyle hüküm ortaya koymasıdır." Bizim bu kitapta be­lirttiğimiz gibi Allah Teâlâ, kullarına Kitab ve hikmeti öğretmesini bir nimet olarak zikretmiştir. Bu, bize, hikmetten maksadın sünnet-i seniyye olduğunu göstermektedir. Allah Teâlâ'nın, Rasûlü'ne itaati farz kılması ve O'nun dindeki konumuna dair zikrettiklerimiz de bu anlayışı desteklemektedir. Kur'ân'da bizzat zikredilerek farz kılınan­ların beyânı ise şu şekillerde olur:

1- Kitab'm son derece açık ve anlaşılır bir şekilde beyân ettikle­ri: Bu durumda, Kur'ân'm yanında başka bir şeye ihtiyaç duyulmaz.

 

2- Gayet açık bir şekilde farz kılınanlar: Allah Teâlâ, Rasûlü'ne itaati bu şekilde farz kılmıştır. Böylece, O da Allah'ın emri ile bu far-ziyyetin nasıl ve kimlere farz olduğunu, ne zaman farziyetinin icab edip hangi durumlarda ortadan kalkabileceğini beyân etmiştir.

3- Kur'ân'da, hakkında hiçbir nass bulunmayıp Hz. Peygamber (s.a.v)'in sünneti vasıtasıyla beyân edilenler: Sünnette anlatılan ve Kitabı'ndaki farzların tamamını kabul eden bir kimse, O'nun kulları­na, Rasûlü'ne itaat etmelerini ve hükmüne boyun eğip teslim olmala­rını farz kılışından dolayı, Rasûlullah (s.a.v)'ın sünnetini de kabul eder. Şu halde, kim, Rasûlullah (s.a.v)'m hükmünü kabullenirse, as­lında Allah'ın hükmünü kabullenmiş demektir. Çünkü Allah Teâlâ, O'na itaati farz kılmıştır.

 

Her ne kadar Allah ve Rasûlü'nün bir şeyi farz kılması, helâl ve haramı beyân etmesi, hadleri belirleme ve belirtmesi değişik üslûblarda olsa ve ikisinin hükümlerini kabulün sebepleri farklı gibi gözükse de Kur'ân'daki hükümlerle, sünnetteki hükümleri kabul et­mek, aslında her ikisini birden Allah'tan kabullenmek anlamına ge­lir. Çünkü her ikisinin kaynağı da vahiydir ve O'nun katından gel­mektedir. Şüphesiz Allah Teâlâ, dilediği gibi hüküm ve tasarrufta bulunur. "Allah yaptığından sorumlu olmaz; fakat onlar, her yaptık­larından sorulur ve sorumludur."[482]

 

Son kısımdaki açıklamadan, Dr. Tevfik Sıdkî'nin: "İslâm Yal­nızca Kur'ân'dan İbarettir" adlî makalesindeki: "Niçin dinin bir kıs­mı Kur'ân, diğer bir kısmı hadis olsun ki? Bunun hikmeti ne olabi­lir?" şeklindeki sorularına cevap ortaya çıkmıştır.

 

Nakledildiğine göre İmam Şafiî (r.h), bir gün Mescid-i Ha-ram'da otururken: "Bana, ne sorarsanız sorun, cevabını Allah'ın Ki-tabı'ndan verebilirim," demiştir. Bunun üzerine birisi, ihramlı iken eşek arısını öldürmenin hükmünü sormuş. îmanı, bir şey gerekmeye­ceğini söylemiş, soru sahibi: "Peki bu, Allah'ın Kitabı'nın neresinde?' deyince, İmam: "Allah Teâlâ: 'Rasûl size neyi verirse onu alın,'[483] buyuruyor," karşılığım vermiş ve senediyle birlikte şu hadisi zikret­miştir: "Benim sünnetime ve benden sonraki Râşid halifelerin sünne­tine (uygulamasına) yapışınız.[484]

 

Daha sonra da Hz. Ömer, Peygamber (s.a.v)'in "İhramlı birisi, eşek arısı Öldürebilir," hükmünü söylemiştir. Böylece üç delille, Al­lah'ın Kitabı'ndan hüküm çıkararak kendisine sorulan sorunun ceva­bını vermiştir. Benzeri bir rivayet de döğme yaptıranlar hakkında, İbn Mesud'dan (r.a) rivayet edilmiştir.[485]

 

Hatırlanacağı üzere zina eden işçi ile ilgili hadiste, işçinin baba­sı Hz. Peygamber (s.a.v)'e: "Bize Allah'ın Kitabı'yla hükmet," demiş, Rasûlullah (s.a.v) da: "Aranızda Allah'ın Kitabı'yla hüküm verece-ğim, "diyerek işçiye bir yıl sürgün ve sopa cezası, kadına da suçunu itiraf ettiği takdirde recm cezası hükmünü vermiştir. Buradan hare­ketle el-Vâhidî: "Allah'ın Kitabı'nda ne recm ve ne de sürgün cezası zikredilmemektedir. Öyleyse bu, Rasûlullah'ın verdiği bütün hükümlerin, aynen Allah'ın Kitabı'ndaki hükümler gibi olduğunu göster-mektedir," demiştir.[486]

2- Yukarıda geçen âyet-i kerîmelerin bir diğer te'vili ise  şöyle­dir: Kur'ân, bir bütün olarak dine taalluk eden hiçbir şeyi eksik bı­rakmamış, teferruata inmeden, şeriatın temel prensiplerini beyân et­miştir. İbâdet ve muamelâta dair hususların, araştırılıp tesbit edil­mesi esnasında müçtehidlerin istinbatta bulunabilmeleri için bunun yeterli olmadığı malumdur. Bu yüzden, mutlaka mücmeli (kapalı hü­kümleri) tafsil edip açıklayan bir kaynağa müracaat etmeleri gerek­mektedir. Bu kaynak da hiç şüphesiz sünnettir. Sünnetin teşrî'de (hüküm koymada) müstakil oluşundan bahsederken, bu konu üzerin­de durulacaktır.

 

Ebû Süleyman el-Hattâbî (388/998), Meâlimü's-Sünen adlı eserinde demiştir ki: "İbnu'l-Arabî'den Sünen-i Ebî Dâvudu dinler­ken, eliyle önündeki nüshaya işaret ederek şöyle dedi: "Eğer bir kim­senin yanında, Allah'ın Kitabı ve bir de şu kitab (Ebû Davud'un Sü-nen'i) bulunsa; ilim konusunda, başka bir şeye ihtiyaç duymazdı."[487]

İbnu'l-Arabî, sözünde hiç şüphesiz haklıdır. Çünkü Allah Teâlâ, Kitabı'nı herşeyi açıklamak üzere göndermiş ve: "Biz Kitab'da hiçbir şey eksik bırakmadık,"[488] buyurmuştur. Bununla Allah Teâlâ, dinin kapsamına giren her konuyu, Kur'ân'm içermekte olduğunu haber vermiştir. Şu kadar var ki beyân (açıklama), iki şekilde olur:

a- Beyân-ı celî (açık beyân): Bizzat nass zikredilerek yapılan beyândır.

b- Beyân-ı hâfî (gizli beyân): Kur'ân lafızlarının zımnen ifade et­tiği mânâlar bu kısma girer. Bu tür beyânın geniş izahı, Hz. Pey­gamber (s.a.vye bırakılmıştır. Allah Teâlâ'nm: "İnsanlara indirileni, kendilerine açıklayasın diye, sana da Kitab'ı indirdik,"[489]  âyetinin ifade ettiği mânâ da budur. Kim, Kitab ve sünneti, beraberce ele ahr ve hükümlerine uyarsa, her iki beyân şekline (açık ve gizli kısmına) tam olarak vâkıf olmuş olur.

 

3- Müfessir Âlûsî (1270/18353), yukarıdaki âyetlerin bir başka şekilde te'vili konusunda, bazı âlimlerin şu görüşünü nakleder: "İş­ler, dinî ve dünyevî olmak üzere iki kısımdır. Dünyevî olanları ile Peygamber'in bir ilgisi yoktur. Çünkü O, aslen onlar için gönderilmemistir. Dinî olanlar ise ya aslîdir veya fer'tdir. Aslî konuların yanın­da fer'î meselelerin pek ehemmiyeti yoktur. Zira herşeyden önce, pey­gamberlerin gönderilmesindeki yegâne hikmet, tevhid ve benzeri hu­suslardır. Hem kulların yaratılmasından asıl maksat, Allah Teâlâ'nm tanınmasıdır. Nitekim âyet-i kerîm.ede: 'Ben, insanları ve cinleri, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım,'[490]  buyrulmakta-dır. Müfessirlerin çoğu buradaki 'kulluk' kelimesini 'marifet' (Al­lah'ın bilinmesi, tanınması) olarak yorumlamışlardır. Ayrıca tasav­vuf ehlinin sahih kabul ettiği meşhur bir kudsî hadiste de: 'Ben gizli hazine idim, tanınmayı arzuladım; bu maksatla mahlûkatı yarat­tım,'[491]  şeklinde haber verilmektedir. Kur'ân-ı azîmüşşân, dinin aslî meselelerini en güzel ve en kâmil mânâda açıklamayı tekeffül etmiş­tir. Ayette geçen 'her şeyden' maksat da bu olsa gerektir. "[492]

 

2. Şüphe

Sünneti inkâr edenlerin, bir diğer iddiaları da şudur: Allah Teâlâ: "Kur'ân'ı biz indirdik. Onu muhafaza edecek olan da biziz,"[493] buyuruyor. Bundan, Cenâb-ı Hakk'm sünnetin değil, sadece Kur'ân'm muhafazasını üstlendiği ve bunun garantisini verdiği anla­şılıyor. Eğer sünnet de Kur'ân gibi hüccet ve delil olmuş olsaydı, Al­lah Teâlâ, onun da korunmasını kendi üzerine alırdı.

 

Cevap

Allah Teâlâ, Kitabı'yla, sünnetiyle, bütün şeriatı muhafaza et­meyi tekeffül edip garantisi altına almıştır. Şu âyet, buna delâlet et­mektedir: "(Kâfir ve münafıklar), ağızlarıyla Allah'ın nurunu sön­dürmek istiyorlar. Allah ise kâfirler istemese de nurunu tamamlama­yı murâd etmektedir."[494]

 

Allah'ın nurundan maksat, O'nun şeriatı, kulları için seçip onla­rı kendisiyle mükellef tuttuğu dindir. Bu din, insanların maslahatla­rını içermektedir. Allah onu, gerek Kur'ân ve gerekse Kur'ân dışında gönderdiği vahiyle, Rasûlü'ne inzal etmiştir. Tâ ki insanlar, onunla amel ederek dünya ve âhirette saadet ve hayırlarına olan şeye ulaşa­bilsinler.

 

Allah Teâlâ'nm: "Zikri (Kur'ân'ı) biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz" âyetine gelince, âyetin metnindeki "lehû" zamiri hak­kında, âlimler iki görüş ileri sürmüşlerdir:

1- Bu zamir, Hz. Muhammed (s.a.v)'e işaret etmektedir. Eğer böyle anlaşılacak olursa, muhaliflerin âyet-i kerîmeden kendilerine delil getirmeleri sahih değildir. (Çünkü bu durumda korunması üst­lenilen Kur'ân değil, Peygamber olmuş olur.)

2- Bu zamir, daha önce geçen "ez-Zikr" kelimesine işaret etmek­tedir. Eğer "ez-Zikri" de Kitab ve sünnet ile beraber şeriatın tamamı olarak yorumlarsak, yine onunla delil getirmeleri mümkün olmaya­caktır. Şayet "ez-Zikri"yi Kur'ân olarak tefsir etmek durumunda ka­lırsak, o zaman âyette, Kur'ân'm dışındakileri devre dışı bırakan ha­kiki  bir  tahsisin  varlığını  söyleyemeyiz.  Çünkü Allah Teâlâ, Kur'ân'dan başka daha pek çok şeyi korumuştur. Örneğin Rasûlullah (s.a.v)'ı düşmanların öldürmesinden ve hilesinden, kıyamete kadar arş, yer ve gökleri dağılıp parçalanmaktan korumuştur. Şayet, bura­daki tahsis izafi olup, sadece özellikle (Kur'ân) içinse, bu durumda ona işaret eden bir karine ve delil olması gerekir. Halbuki, bunun için sünnet olsun, başka bir şey olsun, gösterecek herhangi bir delil yoktur. Ayetin metninde "lehû" câr ve mecrûrunun Öne alınması, hasr için olmayıp âyet başlarındaki münâsebet ve uyumu korumak içindir.

 

Bir de şu var: Şayet âyet-i kerîmede tahsis, sırf Kur'ân'a yapıl­mıştır desek bile, sünnet, hükmün dışında kalmaz. Çünkü Kur'ân'm muhafazası, sünnetin korunmasına bağlıdır ve durum bunu gerektir­mektedir. Çünkü sünnet, Kur'ân'm en sağlam kalesi ve kalkanı, en güvenilir muhafızı ve en güzel sarihidir. O, Kur'ân'm mücmelini taf­sil, müşkilini tefsir, müphemini tavzih, mutlakını takyid ve has ifa­delerini genelleştirir. Aynı zamanda onu, nevalarına uyan ve abesle meşgul olanların kendi keyf ve gayelerine göre yorumlamalarından, fitnenin elebaşlanyla şeytanların ilkâ ve ifsadlanndan korur. Dolayı­sıyla Sünnetin muhafaza,edilmesi, Kur'ân'm korunma sebeplerinden birisidir ve onun korunması, Kur'ân'm muhafazası demektir.

 

Şüphesiz Allah Teâlâ, Kur'ân'ı muhafaza ettiği gibi sünneti de muhafaza etmiştir. Bunun bir sonuca olarak da her ne kadar ümme­tin her ferdi aynı şekilde sünnetin tamamını öğrenememiş olsa da İslâm ümmetinin bütününe, sünnetin hiçbir kısmı gizli kalmamıştır.

İmam Şafiî (r.h), Arap dilinden söz ederken şu görüşlere yer vermiştir: "...Arap dili, lisanlar arasında en fazla lafız ve en geniş mânâları içeren bir dildir. Uz. Peygamber (s.a.v) dışında, bu dilin bütününü ihata eden birisini bilmiyoruz. Ancak dilin hiçbir şeyi, onu konuşanların tamamına gizli kalmamıştır. Binâenaleyh, dili bilen kimse yoktur denilemez. Yani bir dili konuşanların, o dil hakkındaki tek tek bildikleri bir araya getirilince, dilin tamamı ortaya çıkar..."

 

"Arapların lisan bilgisi, fakihlerin sünnet bilgisi gibidir. Sünne­ti her yönüyle bilen kimse olduğunu bilmiyoruz. Fakat sünnet âlimlerinin hepsi bir araya getirilince, sünnet ilminin tamamı elde edilmiş olur. Her birinin bilgisi ayrılınca bazısı, bir kısmından yok­sun kalır. Ama onda gizli kalan, başka birisinin yanında mutlaka mevcuttur."

"...Sünneti bilenler de derece derecedir; bir kısmı, sünnetin çoğu­nu, bazısı da bir kısmını bilmektedir. Sünnetlerin çoğunu bilen biri­sinin, bilmediğini, ille de kendi seviyesinin üstündekilerden öğrenme­si gerekmez. Pekâlâ, kendi seviyesinde olanlardan da öğrenebilir. Ne­ticede sünneti tamamıyla öğrenmiş olur. Sünnetlerin tamamı husu­sunda bütün âlimler, tek bir fert gibidir. Ama her biri, belledikleri sünnet oranında derece derecedirler."[495]

 

Allah Teâlâ, her asırda, Kitabı'nı bir önceki nesilden diğerine nakledecek çok sayıda güvenilir hafızlar yarattığı gibi aynı şekilde, sünnet için de bir o kadar, belki de daha fazla, itimada şayan insan­lar yaratmıştır. Bu insanlar, ömürlerini sünneti araştırmaya vakfet­mişler, kendileri gibi adil ve güvenilir kimseler vasıtasıyla hadisleri, Rasûhıllah (s.a.v)'tan nakledegelmişlerdir. Sonunda sahih olanı, sa­hih olmayandan ayırarak her türlü şaibe ve şüpheden temiz bir şe­kilde bize kadar ulaştırmışlardır. Gözü ve gönlü açık olana bu ger­çek, sabah aydınlığı gibi aşikârdır.

Allah Teâlâ, Kur'ân'ı koruduğu gibi sünneti de korumuştur; onu, Kitabı'nın koruyucusu, bekçisi ve açıklayıcısı yapmıştır. Böylece sünnet, münafıkların şüphelerine, hilekârlarm tereddütlerine karşı keskin bir kılıç; her zaman, mülhidlerin boğazında bir düğüm, zın­dıkların gözünde bir diken olmuştur.

Hiç şüphesiz, İslâm düşmanlarının, sünnetin hüccet oluşunu ip­tal ve ona sarılanların kalbim ifsad etmekteki tek gayeleri, dini yık­maktır. Fakat kâfirler istemeseler de Allah, nurunu tamamlayacak­tır.

 

3. Şüphe

Sünnetin hüccet oluşunu inkâr edenlerin bir diğer şüphesi ve id­diası şudur: "Sünnet hüccet olsaydı; Uz. Peygamber (s.a.v), yazılma­sını emreder, Sahabe ve Tabiîn de cem ve tedvin için gerekli girişim­lerde bulunurlardı. Çünkü sünnetin hüccet oluşu, ona, gereken ihti­mamın verilmesini, korunması için gereken titizliğin gösterilmesini ve bu uğurda gerekli çalışmaların yapılmasını gerektirir. Ancak böy­lece sünnet, tahrif ve tebdilden, unutularak kaybolup gitmekten ve ehliyetsiz kimselerin, onda hata etmelerinden korunmuş olur. Bu ise ancak gelecek nesillerin, sübûtu kat'î bir tarzda, onu elde etmelerini emir ve bu imkânı oluşturmakla mümkün olur. Malumdur ki, sübûtu zannî olanlarla ihticacta bulunmak (hüküm çıkarmak), doğ­ru değildir. Nitekim Allah Teâlâ: 'Bilmediğin şeyin peşine düşme!”[496] ve 'Onlar ancak zanna tâbi oluyorlar,'[497] buyurmaktadır.

 

Sünnetin sübûtunun kati olabilmesi de ancak Kur'ân için ya­pıldığı gibi yazıya geçirilip tedvin edilmesi ile mümkündür. Fakat böyle yapılmamıştır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v), hadislerin yazılması­nı emretmediği gibi yazılmasını dahi yasaklayıp önceden yazılmış bulunanların da imha edilmesini emretmiştir. Sahabe ve Tabiîn de aynı tarzda hareket etmişler, iş bununla da kalmamış, içlerinden ba­zıları, hadis rivayetinden çekinmiş yahut çok az rivayette bulunmuş, başkalarını da çok hadis rivayet etmekten menetmişlerdir.

 

Daha sonra sünnetin yazım ve tedvini olmuş; ancak bu, hadis­lerde hata, nisyan, tebdil ve tağyirin arız olmasına imkân verecek ka­dar uzun bir müddet geçtikten sonra gerçekleştirilmiştir. Bu durum, hadislerin bir kısmında şüphelere yol açıp kat'iyyetine gölge düşür­müş, onu itimada şayan ve hükme medar olmaktan uzaklaştır mış-tır..."

Sonuç olarak, Rasûlulah (s.a.v)'ın, Sahabe ve Tâbiîn'in davranış­ları, Şâriin (Allah'ın), sünnetin kat'î bir şekilde sübûtunu murâd et­mediğini göstermektedir. Aynı zamanda bu irade, Şâriin nazarında sünnetin muteber bir delil olmadığını ve hüccet olarak kullanılama­yacağını da ortaya koymaktadır. İddiamızı isbat ve seni bu konuda ikna edecek hadis ve haberleri sunuyoruz:

Ebû Said el-Hudrî, Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğu­nu haber vermiştir: "Benim sözlerimi yazmayınız! Kim, benden, Kur'ân dışında bir şey yazmışsa, onu derhal yok etsin. Benden, (ağız yoluyla) rivayette'bulunmanızda ise bir mahzur yoktur. Kim, bana yalan isnâd ederse, Cehennem'deki yerine hazırlansın."[498]

 

Yine Ebû Said el-Hudrî (r.a) anlatıyor: "Biz, oturmuş Rasûlullah (s.a.v)'tan işittiklerimizi yazıyorduk. Bu arada Efendimiz (a.s) çıkageldi ve: 'Ne yapıyorsunuz?' diye sordu. 'Sizden işittiklerimi­zi yazıyorduk,' diye karşılık verdik. Bunun üzerine:

'Allah'ın Kitabı'nın yanında, başka bir kitap daha mı istiyorsu­nuz? Allah'ın Kitabı'nı herşeyden tecrid edin, ona bir şey karıştırma­yın,' buyurdu. Bizler de yazdıklarımızın hepsini bir araya toplayarak ateşle yaktık. Sonra da:

'Ey Allah'ın Rasûlü! Sizden hadis rivayet edebilir miyiz?' diye sorduk. Efendimiz (s.a.v) de:

'Evet, benden hadis rivayet ediniz, bunda herhangi bir sakınca yoktur. Ancak kim, benim adıma bilerek yalan söylerse, Cehennem'deki yerine hazırlansın,' buyurdu. Biz:

'Ya Rasûlallah! îsrailoğullarından rivayette bulunabilir miyiz?' diye sorunca, Allah Rasûlü (s.a.v):

'Evet, îsrailoğullarından da rivayette bulunmanızda bir sakınca yoktur. Çünkü sizin onlardan rivayette bulunduğunuz şeylerin, daha da acâibleri onlarda vardır,'[499] karşılığını verdi."

 

Muttalib b. Abdullah Hantab şöyle demiştir: "Bir gün Zeyd b. Sabit (r.a), Hz. Muâviye'nin huzuruna girdi. Muâviye, ona bir hadis sordu. Zeyd, hadisi haber verince, birisinden onu yazmasını emretti. Bunun üzerine Zeyd (r.a): 'Rasûlullah (s.a.v), bizlere, hadis­leri yazmamamızı emretmişti,' diye hatırlattı. Muâviye (r.a) de iste­ğinden vazgeçip yazıyı sildirdi. "[500]

Kasım b. Muhammed, şöyle demiştir: Hz. Âişe (r.a), dedi ki: "Babam (Ebû Bekir), Rasûlullah (s.a.v)'ın beşyüz kadar hadisini bir araya getirmişti. Bir gece onu çok sıkıntılı bir halde gördüm; bu hâlinden ben de huzursuz oldum ve kendisine, bir rahatsızlığından dolayı mı yoksa kötü bir haber nedeniyle mi kederlendiğini sordum. Sabahleyin, yanımda bulunan hadisleri getirmemi istedi; ben de gö­türdüm. Ateş istedi ve onları yaktı. Sonra da: 'İçlerinde, kendisine itimad ettiğim kimselerden rivayetler vardı. Onların bana rivayet ettiği şekilde olmayabileceğini düşündüm. Binâenaleyh, onları üstüme almaktan endişe ettim ve onlar senin yanmdayken ölüp gitmekten korktum,' dedi."

 

Hâkim aynı haberi, başka bir yolla şu ilâve lafızlarla rivayet et­miştir: "Burada benim kaydetmediğim bir hadis olabilir. O zaman insanlar: 'Eğer Hz. Peygamber (s.a.v) bunu söylemiş olsaydı, Ebû Bekir'in bundan haberi olması gerekirdi/ derler. Bilemem, belki de ben, size naklettiğim rivayetleri harfi harfine işitmemiş olabilirim."[501]

Haberi Ali el-Müttakî (975/1 (1587), Muntehâbu Kenzi'l-Um-mal adlı eserinde zikretmiştir. Zehebî (748/1347) de aynı haberi, Tezkîretu'l-Huffâz adlı eserinde Hâkim yoluyla zikretmiş ve sahih olmadığını söylemiştir.

 

Yine ez-Zehebî, aynı eserinde şunu kaydeder: İbn Ebî Müley-

ke'den gelen bir rivayete göre Hz. Ebû Bekir (r.a), Rasûlullah (s.a.v)'m vefatının ardından insanları toplamış ve onlara şöyle demiş­tir: "Sizler, Hz. Peygamber (s.a.v)'den hadis rivayet ediyor ve onlarda da ihtilâfa düşüyorsunuz. Sizden sonrakilerin ihtilâfı ise daha fazla olacaktır. Bunun için Rasûlullah (s.a.v)'tan hiçbir şey rivayet etme­yin. Kim, sizden rivayette bulunmanızı isterse ona: 'Aramızda Al­lah'ın Kitabı var, helâlini helâl, haramını da haram olarak kabul edin,'deyin."[502]

Karaza b. Ka'b, şöyle demiştir: "Bizler, Irak'a gidiyorduk. Hz. Ömer de (r.a) bizimle birlikte 'Sırâr' mevkiine kadar geldi. Azalarını ikişer kere yıkamak suretiyle bir abdest aldı. Sonra da:

'Sizinle niçin yürüdüğümü biliyor musunuz?' diye sordu.

'Evet, Allah Rasûlü'nün ashabı olduğumuz için bizimle yürü­dün,' dedik. Bunun üzerine o:

'Kuşkusuz siz, Kur'ân okurken (kıraatini tam beceremedikleri ve yeni Kur'ân öğrendikleri için) arı uğuldaşır gibi uğuldaşan bir beldeye gidiyorsunuz. Onları hadislerle, Kur'ân'dan alıkoyup meşgul et­meyin. Kur'ân'ı herşeyden tecrid edin (ona bir şey karıştırmayın), ha­dis rivayetini de azaltın. Haydi şimdi gidin, ben de (gönlümde) sizin­le beraberim/ dedi. Karaza, Kûfe'ye geldiği vakit, hadis rivayet et­mesini istemişler, o: 'Ömer (r.a), bize bunu yasakladı,' karşılığını vermiştir,"[503]

 

Ebû Hureyre'ye (r.a): "Sen, Ömer (r.a) zamanında da böyle rivayette bulunabiliyor muydun?" diye sormuşlar, o da: "Eğer ben, Ömer (r.a) devrinde, şimdiki gibi hadis rivayetinde bulunsaydım, hiç şüphesiz beni sopalardı,"(33b)demiştir.

Şu'be, Sa'd b. İbrahim'den, o da babasından naklettiklerine göre Hz. Ömer (r.a), hadis rivayetinde çok ileri gittikleri için İbn Mesud, Ebu'd-Derdâ ve Ebû Mesud el-Ensârî'yi hapsetmiş ve kendilerine: "Siz, Rasûlullah (s.a.v)'tan fazlaca hadis rivayet edip duruyorsunuz," demiştir.[504]

 

Urve b. Zübeyr, şöyle demiştir:  "Ömer b. el-Hattab (r.a),

sünnetlerin yazılmasını istedi ve bu konuda ashâb ile istişare etti. Onlar da yazılması yönünde görüş bildirdiler. Hz. Ömer (r.a), bir ay süreyle, Allah Teâlâ'ya istiharede bulunduktan sonra Allah, onun kalbinin belli bir yönde itminan bulmasına yardım etti ve bir sabah, ashabın yanına çıkarak:

'Ben, sünnetlerin yazılmasını istiyordum. Fakat sizden Önceki milletleri hatırladım. Onlar, birtakım kitaplar yazıp onun başına üşüşerek Allah'ın Kitabı'nı terk etmişlerdi. Allah'a yemin olsun ki ben, O'nun Kitabı'na hiçbir şeyi karıştırmak istemem,' dedi."[505]

 

İbn Vehb, İmam Mâlik'in şöyle dediğini haber vermiştir: "Hz. Ömer (r.a), hadisleri yazmak istemiş veya yazdırmıştı. Daha sonra: 'Allah'ın Kitabı'yla birlikte başka bir kitab olamaz,' dedi."

İmam Mâlik (r.h), İbn Şihab'm, yalnızca kavminin nesebini içeren bir kitaba sahip olduğunu, zira o zamanki hadisçilerin yazma âdetlerinin bulunmadığını, âlimlerin yalnızca ezberlediklerini, içle­rinden bazıları yazmışsa, bunu ancak ezberlemek için yaptığını, ez­berleyince onu imha ettiklerini söylemiştir.[506]

Yahya b. Ca'de nakleder: "Hz. Ömer (r.a), bir ara sünnetin yazılmasını arzu etti. Ama daha sonra kendisinde, yazılmaması yö­nünde bir kanaat oluştu. Şehir merkezlerindeki valilerine bir tamim göndererek yanında yazılı hadis bulunanların, onu imha etmesini is­tedi."[507]

 

Câbir b. Abdullah b. Yesar anlatıyor: "Hz. Ali (k.v), bir hut­besinde: Yanında, yazılı hadis sahifesi bulunan herkesin, onu imha etmesini istiyorum. Zira önceki milletler, âlimlerinin kitaplarına tâbi olup, Allah'ın Kitabı'nı terk ettikleri için helak olmuşlardır,'dedi."[508]

Ebû Nadra, şöyle anlatır: "Ebû Said el-Hudrî'ye:

'Senden işittiğimiz hadisleri yazabilir miyiz?' dedik.

'Hayır! Yoksa siz, onları mushaflar hâline getirmek mi istiyor­sunuz? Hz. Peygamber (s.a.v) bize konuşur, biz de ezberlerdik. Biz nasıl ezberlediysek, sizler de öyle ezberleyin,' dedi."[509]

Yine Ebû Nadra şöyle demiştir: "Ebû Said el-Hudrî'ye (r.a): 'Sen, bize Hz. Peygamber (s.a.v)'den güzel hadisler rivayet ediyorsun. Biz ise onlara birtakım ilâvelerde bulunmaktan veya bazı şeyler çı­karmaktan korkuyoruz/dedim. O da: 'Siz, hadisleri Kur'ân mı yap­mak istiyorsunuz? Hayır, hayır. Biz, Rasûlullah (s.a.v)'dan nasıl al­mışsak, siz de bizden öylece alın,'dedi."[510]

Ebû Kesir, Ebû Hureyre (r.a)'nin: "Biz, hadisleri ne yazar ne de yazdırırdık," dediğini haber vermiştir.[511]

İbn Abbas (r.h)'dan da: "Biz, hadisleri ne yazar ve ne de yazdı­rırız," dendiği rivayet edilmiştir.[512]

Yine İbn Abbas'm (r.h), hadisleri yazmaktan nehyettiği ve: "Sizden evvelki milletler, yalnızca, bu tür kitaplarla ilgilenmişler ve sapıtmışlar dır," dediği rivayet edilmiştir.[513]

Ebû Bürde de babasından işittiği hadis ve haberlerle, pek çok kitap yazdığını, bir gün babasının, onları isteyerek su ile sildiğini söylemiştir.[514]

 

(37) ibn Abdilberr, a.g.e., I, 65.

 

Şa'bî anlatıyor: "Mervan, Zeyd b. Sâbit'i (r.a) ve haberi olma­dan ondan hadis yazan bir topluluğu yanına çağırdı. Topluluk, du­rumu kendisine bildirdi. Zeyd (r.a), onlara: 'Ne biliyorsunuz, belki de size bildirdiğim hadisler, haber verdiğim gibi olmayabilir; bunun için her duyduğunuzu yazmayın,' dedi."[515]

 

Aşağıda gelen rivayetler de Ibn Abdilberr'e aittir.

Süleyman b. el-Esed el-Muhâribî, İbn Mesud'un, hadislerin yazılmasından hoşlanmadığını haber vermiştir.

Esved b. Hilâl de şöyle demiştir: "Abdullah b. Mesud (r.a), içerisinde hadis yazılı olan bir sahife getirdi. Su isteyerek, onu yıkadı ve üzerindeki yazıları sildi. Sonra da yakılmasını emretti. Arkasın­dan: Allah aşkına! Yanında yazılı sahife olan birini bilen varsa, onu bana söylesin; eğer o sahifenin, tâ Hind diyarında olduğunu bilsem kalkar, oraya giderim. Çünkü sizden önceki Kitab ehli, Allah'ın Kita-bı'nı terk ve ihmal ettikleri ve sanki onu hiç bilmiyormuş gibi dav­randıkları için helak oldular/ dedi."

Abdurrahman b. Esved, babasının şöyle dediğini haber ver­miştir: "Alkame ile birlikte bir sahife buduk ve doğru Ibn Mesud'a (r.a) gittik. Vakit de öğle sıraları idi. Belki dinleniyordur diye, kapı­sında oturduk." Bir ara cariyesine:

"Bak bakalım, kapıdakiler kim?" dedi. Câriye de:

"Alkame ile Esved" diye karşılık verdi.

"İzin ver de içeriye girsinler," dedi. İçeriye girdik. Bize:

"Çok beklemişe benziyorsunuz," dedi.

"Evet," dedik.

"Peki, neden izin istemediniz1?" deyince:

"Uykuda olduğunuzu düşünerek, rahatsız etmekten çekindik," dedik. Bunun üzerine:

"Hakkımda böyle düşünmenizden hoşlanmam; zira bu vakit öy­le bir vakit ki biz, onu gece namazıyla kıyas ederdik (onun gibi fazi­letli görürdük.)" dedi. Bir müddet sonra, biz sahifeyi çıkararak:

"Şu sahifede güzel bir hadis var, bir bakar mısınız1?" dedik. He­men, cariyesinden bir tas su isteyerek onu eliyle silmeye başladı. Bir yandan da Allah Teâlâ'nm:

 

"Biz, sana kıssaların en güzelini haber verdik,"[516]  âyetini oku­yordu. Biz:

"İçine bak, onda çok enteresan bir haber var!" dedik. O ise bir yandan siliyor, bir yandan da:

"Bu kalbler, birer kab gibidir. Onları Kur'ân'la meşgul edin; başka şeylerle oyalamayın," diyordu.[517]

Ebû Bürde, şöyle demiştir: Ebû Mûsâ, bizlere hadis rivayet ediyordu. Onları yazmaya yeltendik. "Benden işittiklerinizi mi yaza­caksınız?" dedi. "Evet" karşılığını verdik. Bunun üzerine: "Getirin onları bana!" dedi ve su isteyerek onları sildi. Sonra da: "Biz nasıl ezberlediysek siz de öylece ezberleyin!" dedi.

Said b. Cübeyr, demiştir ki: "Kûfelilere birtakım meseleleri yazmıştım. Onlar hakkında, İbn Ömer ile görüşmek istiyordum. Ni­hayet onunla karşılaştım. Mektuptan haberi olup olmadığını sor­dum. Eğer yanımda yazılı bir kitabın bulunduğunu bilmiş olsaydı, aramızda iş biterdi."

Başka bir rivayette ise Said (r.h), şöyle demiştir: "Biz, bazı ko­nularda ihtilâf eder, onları da yazardık. Sonra ben, onları İbn Ömer (r.a)'e götürür, ona belli etmeden yazdıklarımıza bakarak so­rardım. Şayet onların yazılı olduklarını farketse, aramızda iş biter, bizden uzaklaşırdı."

Mesruk anlatıyor: Alkame'ye: "Bana, bazı fıkhı konuları yazar mısın?" dedim. Bana: "Yazmanın hoş karşılanmadığını bilmiyor musun?" dedi. "Evet, biliyorum; ben ancak yazıp ezberledikten sonra yakmayı düşünüyorum," dedim.

 

İbn Sîrin anlatıyor: "Ubeyde'ye: 'Senden işittiklerimi yazabilir miyim?' diye sordum. 'Hayır,' dedi. 'Peki, hadislerin yazılı olduğu bir kitap bulursam, onu size okuyabilir miyim?' dedim, yine: 'Hayır,' de­di."

İbrahim de şöyle demiştir: "Ubeyde'nin rivayetlerini yazıyor­dum. Bana: 'Benden duyduklarınızı, kitap halinde toplayarak bir araya getirip ebedîleştirmeyin,' dedi."

Ebû Yezid el-Murâdî de Ubeyde'nin, ölüm döşeğinde iken bütün yazdıklarını isteyip, imha ettiğini haber vermiştir.

 

Numan b. Kays da şöyle demiştir: "Ubeyde, ölmeden önce yaz­dıklarını istedi ve onları imha etti. Kendisine, niçin böyle yaptığı so­rulunca: 'Bir neslin gelip, onları maksatlarının dışında kullanmala­rından endişe ediyorum,' dedi."

. Kasım b. Muhammed ve Said b. Abdulaziz'in de asla hadis yazmadıkları rivayet edilmiştir.

Şa'bî de: "Ne beyaz bir kağıda çizgi çizdim, ne de kendisinden hadis aldığım kimseden, bir hadisi, iki kere tekrarlattım," demiştir. Başka bir rivayette ise: "Eğer, ehli olanlar ezberlememiş olsalardı, bir hayli hadisi unutmuş olacaktım," ziyâdesi vardır.

İbrahim en-Nehâî'nin de hadislerin yazılmasını kerih gördüğü ve: "Hadisleri yazmayın, aksi takdirde gevşekliğe düşersiniz," dediği rivayet edilmiştir.

İshak b. İsmail e t-T âl e kani şöyle demiştir: "Cerir b. Abdül-hamid'e, Mansur b. el-Mu'temir'in, hadislerin yazılmasını kerih görüp görmediğini sordum: 'Evet, Mansur, Muğire ve A'meş, hepsi de hadislerin yazılmasından hoşlanmazlardı,' dedi."

 

Yahya b. Said ise şöyle demiştir: "Bir zamanlar, insanların yazım işini büyüttüklerini ve ondan sakındırdıklarını görmüştük. Şimdi ise herkes hadise yöneldi. Eğer biz, yazacak olsaydık, (babam) Said'in ilminden ve rivayetlerinden çok şeyler yazardık."

el-Evzâî de şöyle demiştir: "Bir zamanlar bu ilim, çok kıymetli ve değerli bir şeydi. O vakitler insanlar, birbirleri ile karşılaşmaları ve müzâkereleri esnasında, sözlü olarak hep ilim aktarırlardı. Ne za­man ki kitaplara geçti; o vakit, hem ilmin nuru kayboldu, hem de eh­li olmayanların eline düştü..."[518]

 

İbnu's-Salah (643/1245), Ulûmu'l-Hadis adlı eserinde, el-Evzâî'nin bu sözünü muhtasar olarak şu lafızlarla nakletmiştir: "Bu ilim, insanlar onu birbirlerinden ağız yoluyla nakil ve tahsil ederler­ken çok değerliydi. Ne zaman kitaplara geçti; o vakit, ehli olmayan­lar ona karıştı ve karıştırdı."[519]

 

Cevap

Yukarıda yaptığımız nakiller, sünnetin hüccet oluşunu inkâr edenlerin dayandığı delillerdir. Onlar, bunlara dayanarak sünnetin Kur'ân gibi yazılmadığını, yazılmasının mene dil diğini, bunun için sünnetin kesin bir hüccet olmadığım ileri sürmüşlerdir.

 

Bu şüphe, birçok meseleyi içine almaktadır. Bunları ileri süren­ler, hak yoldan çıkmış, doğru yoldan sapmış kimselerdir. Bu itibarla, bize de onları tek tek ele alarak açıklamak, her birindeki hata ve yanlış düşünceleri ortaya koymak düşmektedir. Böylece ortaya atılan bu tür şüphelerin aslı ortaya çıkmış, bâtıl oldukları anlaşılmış ve okuyucularımız onların yanlış olduğuna iyice kanaat getirmiş olacak­lardır. Şimdi söze başlıyoruz:

 

Delillerin Korunmasında Kavilerin Adaleti

Hüccet olabilecek delillerin, muhafaza edilip korunmasında yegâne dayanak, onları âdil ve güvenilir olan kimselerin, yine kendi­leri gibi aynı vasıfları taşıyan kimselerden nakletmeleridir. Bu nakil, ister rivayet edilen şeyin lafzını ezberlemek, ister yazmak yoluyla ya­hut da hiçbir kapalılık ve karışıklık olmadan mânâsına açıkça, delâlet eden lafızlarla yani mânâ yoluyla rivayet edilsin farketmez. Bu üç şekilden hangisiyle olursa olsun, adalet şartı tam olarak bu­lunduğu sürece delil, güvenilirlik konusunda yeterlidir. Eğer bu üçü birden, adalet şartı ile birleşecek olursa, o zaman delil, en güzel şe­kilde korunmuş olacaktır. Fakat bu üç unsur bulunup da adalet sıfa­tı olmazsa, bu durumda onların birleşmesi, hiçbir mânâ ifade etmez ve bir fayda vermez. Zira böyle bir durumda, delilin tahrif ve tebdil edildiğinden emin olamayız.

Hele, bir de yazma işi de ezberden yapılır, yazılı nüshayı rivayet edenin adaletine de hiç bakılmazsa, bu durumda biz, o yazılı nüsha­ya asla itimad edemeyiz. İşte, Yahudi ve Hıristiyanlar! Tevrat ve İn­cil'i yazdıkları halde, onlarda nasıl tahrifat ve tebdilât yapıldığını he­pimiz biliyoruz. Bu, onların yazım esnasında adalet şartını arama­malarından kaynaklanmıştır. Bu nedenle bugün, her iki kitapta bu­lunanlardan, herhangi bir şeyin sıhhatini kes tir emiyor, hatta düşü­nemiyoruz. Bilakis, asıllarına muhalif olduklarını kesin bir şekilde söyleyebiliyoruz. Nitekim Allah Teâlâ, onların bu hâlini şöyle ifade buyurmaktadır:

"Vay hâline o kimselerin ki onlar; kitabı elleriyle yazarlar, sonra, o yazdıkları şeyi az bir para karşılığında satmak için: 'Bu, Allah kalındandır,' derler. Ellerinin yazdıklarından ötürü vay onların hâline! Yine yaptıklarından ve yazdıklarından ötürü vay hâline on­ların."[520]

 

Sünnetin Hüccet (Delil) Oluşunda Kitabet (Yazım) Lâzım Değildir

Hangi yolla nakledilirse edilsin, delilin korunmasında önemli olan, onu nakledenin adaleti olduğu için hadislerin yazımı, hüccet olabilmelerinin bir şartı değildir. Ayrıca yazım, delillerin muhafaza­sında tek yol değildir. Bu, son derece açık bir mesele olmakla birlikte biz, aşağıda zikredeceğimiz deliller muvacehesinde konuyu biraz da­ha aydınlatmaya çalışacağız.

 

1- Hepimiz, Rasûluilah (a.s)'m, bazı sahabelerini muhtelif kabi­leleri İslâm'a davet etmek, onlara dinlerini öğretmek ve aralarında dinin kurallarını tatbik etmek için elçi olarak gönderdiğini biliyoruz. Rasûluilah (s.a.v), her bir elçi ile birlikte, gittikleri yerlerdeki insan­lara ulaştıracakları ahkâmın bütününe delil olabilecek, onları bağla­yacak yazılmış bir Kur'ân parçası da göndermiyordu. Hiç kimse, bu­nun aksini isbat edemez ve: "Rasûluilah (s.a.v), her elçi ile birlikte, yeteri kadar Kur'ân âyetleri de gönderiyordu," diyemez.

 

Rasûluilah (s.a.v)'m çoğu zaman yaptığı, elçinin elçiliğini ispat­layan, onun Peygamber tarafından oraya gönderildiğini doğrulayan bir mektup yazmasıydı. Bazen de Kur'ân nassı bulunmayan veya tebliğ edilecek ahkâmın tamamını içerecek miktarda âyet olmayan konularda, sünnetle tesbit edilen hükümleri içeren, genişçe bir mek­tup yazardı.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Rasûluilah (s.a.v), elçilerinin âdil olması ile Kur'ân ve sünnetten bildiği kadarını ezberinden tebliğ etmesini, davet edilen topluluk için hüccet olarak yeterli bulup, itaat­leri için kâfi görmüştür.

2-  Yine biz, hiçbir müçtehidin, İslâm'ın ikinci temel prensibi olan namazın nasıl kılınacağını yalnızca Kur'ân'dan hareketle ortaya koyamayacağını da biliyoruz. Bilakis bu konuda, mutlaka Rasûluilah (a.s)'ın beyânına ihtiyaç duyacaktır. Halbuki Rasûluilah (s.a.v), söz ve fiilleriyle izah ettiği namazın keyfiyetinin yazılmasını, hiçbir zaman emretmemiştir. Eğer yazını, hüccet olmanın gereklerinden ol­saydı, Hz. Peygamber (s.a.v), Tabiîn ve sonra gelen müçtehidlerin mücerred akıllanyla veya yalnızca Kur'ân'dan yaptıkları içtihadlarla mahiyetini ortaya koyamayacakları bu son derece önemli hususun yazılmasını muhakkak emreder, bundan geri durmazdı.

3- Biz, daha evvel, sünnetin dinî bir zaruret ve hüccet olduğunu beyân etmiş, bunun için şüphe ve inkâra yer vermeyecek deliller ser-detmiştik. Bununla birlikte Hz. Peygamber (s.a.v), kendisinden sâdır olan herşeyin mutlaka yazılmasını da emretmemiştir. Eğer sünnetin hüccet oluşu, yazılı bulunmasına bağlı olsaydı, Rasûlullah'ın bu işi ihmal edip Sahâbe'yi bununla görevlendirmemesi, asla caiz olmazdı.

Sonra, eğer Yahudi ve Hıristiyanlar, böyle bir şüphe sahibine gelseler de: "Kur'ân hüccet değildir; çünkü o, gökten yazılı olarak in­memiştir. Şayet hüccet olsaydı, Sâri (Allah) ona önem verir, İncil ve Tevrat'ı indirdiği gibi onu da yazılı olarak indirirdi," deseler, yazı­mı, sünnetin hüccet olması için gerekli şartlardan birisi olduğunu sa­vunup duran bu kişiler, acaba onlara ne cevap verirlerdi?

 

Eğer onlara, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Kur'ân'ı tahrif ve onda ha­ta etmekten masum olduğunu, bunun da Kur'ân'm yazılı olarak nüzulüne gerek bırakmadığını söyleyecek olsalar, onlar da: "Hz. Mûsâ ve Hz. Isâ (a.s) da senin bahsettiğin gibi masum idiler. Fakat Sâri (Allah), o ikisinin kitabına önem vermiş ve yazılı olarak indir­miştir. Bu da yalnızca böyle bir konuda ismetin kifayet etmeyeceğin-dendir," şeklinde cevap vereceklerdir.

Halbuki, biz müslümanlarm kanaati şudur: Hz. Peygamber (s.a.v)'in masum oluşu, Kur'ân'm yazılı olarak inzaline gerek bırak­mamıştır. Aynı şekilde râvilerin âdil olması da Kur'ân ve sünnetin hüccet oluşlarında yazıma gerek bırakmamıştır.

Bu konuda söylenebilecek şey şudur: İsmet, bize yakın ifade eder, adalet ise zan ifade eder. Şâri-i Hakîm, fürûa ait meselelerde, bizim zanla kullukta bulunmamızı yeterli görmüş, sıkıntı ve meşak­kate sokacağından dolayı bizi, her hükümde yakînî bilgi ve delil ara­makla yükümlü tutmamıştır.

"Allah, herkesi ancak gücü yettiği ile mükellef tutar."[521]

Ancak delili bize nakledenler, tevatür derecesine ulaştıkları va­kit, her ne kadar yazım yoluyla olmasa da onların nakli bizim için, aynen ismette olduğu gibi yakın ifade eder. Zaten sünnetlerin pek çoğu da bu yolla nakledilmiştir.[522]

 

Bu şüpheyi ileri sürenler, eğer müslüman iseler, bu konuda bi­zimle birlikte düşünüp hüccet olma konusunda yazımın şart olmadı­ğım itiraf etmek zorundadırlar. Bununla birlikte râvilerin her biri, adalet ve zapt sahibi kimseler olması hasebiyle, tevatür derecesine ulaştıkları vakit bu, delilin korunmasında ve hücciyyetin isbatında, Peygamber (s.a.v)'in ismeti yerine geçmektedir. Bunu da Yahudi ve Hıristiyanların yönelttikleri sorulara cevap verebilmek için kabul et­mek zorundadırlar.

 

Kitabet (Yazı) Kat'iyyet İfade Etmez

Görüldüğü üzere âdil olmayan birisinin kitabeti, bizim için ne kat'iyyet ne de zan ifade etmektedir. Aynı şekilde âdil birisinin yaz­dığım, adalet vasfına sahip olmayan bir başkası bize nakledecek olsa, bu da ne zan ne de kat'iyyet ifade etmez.

 

Adalet vasfına sahip birisinin yazdığını, aynı vasıfta birisi bize nakledecek olursa, bu da kat'iyyet değil, zan ifade eder. Zira adalet sıfatına rağmen, zayıf bir ihtimal olsa da onda hata ve tahrifat imkânı sozkonusudur.

 

Evet, yazanlar ve rivayet edenler, hepsi tevatür derecesine ula­şacak olsalar, bu durumda delil, kat'iyyet ifade eder. Yine bir kişi ha­disi yazar, yazılan nüshayı tevatür derecesinde bir kalabalık ikrar ve tasvip eder, aynı nitelikte bir cemaat da bize naklederse, bu rivayet de kat'iyyet ifade eder. Her halükârda kat'iyyet, yazımdan ileri gelen bir husus ve onun belirgin bir vasfı değildir. Ancak birinci durumda yazılı bir tevatür, ikincisinde ise ikrardan dolayı sözlü bir tevatür sözkonusudur.

 

Kitabet (Yazım) Kuvvet Bakımından Hıfzdan Düşüktür

Bilindiği üzere kitabet, zan ifade etmektedir. Bu durumda mer­tebe itibariyle o, ezberlemenin altındadır. Bu nedenle usûl âlimleri­nin, ezberden dinleme yoluyla alman bir hadisle, yazılı olarak alınan hadisin çelişmesi durumunda, birinciyi (işitmeye dayanan) tercih et­tikleri görülür. el-Âmidî (617/1220), rivayet yoluyla gelen haberlerin tercihini şöyle izah eder: "Haberlerden birinin râvisi, onu Hz. Peygamber (s.a.v)'den bizzat işiterek, diğeri de kitabet yoluyla aldığında, işitme yoluyla alınan rivayete, hata ve tahrif arız olma ihtimali daha az olduğu için bu tür bir rivayet, kabule daha lâyıktır."[523]

 

Öte yandan hadisçiler, sema' yoluyla rivayetin sıhhatinde ittifak ettikleri halde, münâvele ve mükâtebe yoluyla yapılan rivayetlerin sıhhatinde ihtilâf etmişlerdir. Bazıları nıükâtebenin cevazına kail ol­muş ve Buhârî'nin (256/870) ta'lik yoluyla naklettiği şu rivayeti, bu­na delil getirmişlerdir: "Rasûlullah (s.a.v), bir seriyye kumandanına mektub vermiş ve onu belli bir yere kadar açıp okumasını tenbih et­mişti. Kumandan da mektubu sözkonusu yerde açmış ve Rasûlul-lah'ın emrini, askerlerine duyurmuştur."[524]

Bazı hadisçiler ise Hz. Peygamber (s.a.v)'in bu mektubu ile delil getirmenin vâcib olmasını, Sahâbe'nin adaletine bağlamışlar, bu sıfa­tın haberde tebdil ve tağyire imkân bırakmadığını söylemişlerdir. Sahâbe'den sonraki nesillerde ise böyle bir nitelik bulunmadığından, mükâtebeyi delil kabul etmemişler ve kitabete cevap vermemişlerdir. Bu görüşü, Beyhakî rivayet etmiştir. Ancak bu, gördüğün gibi zayıf bir itirazdır. Doğru olan görüş, râvide adalet vasfı bulunduğu, yazılı nüshada da ona şüphe düşürecek bir unsur bulunmadığı müddetçe, her iki yolla da rivayetin muteber olmasıdır.

 

İbn Hacer (852/1448), bu konuda, şu değerlendirmeyi yapmış­tır: "Mükâtebe yoluyla hüccetin olabilmesi için mektubun mühürlü ve onu taşıyanın güvenilir olması şarttır. Bununla birlikte, mektubu gönderen şeyhin yazısını (hattını), kendisine mektub gönderilen zâtın tanıması gerekmektedir."[525]

 

Hülâsa, yazma yoluyla yapılan rivayetlerde hata ihtimali, şifahî tarzda (ağız yoluyla) yapılanlardan çok daha fazladır. Bu yüzden Ibn Hacer'in de temas ettiği şartlara riâyet edildiğinde, böyle bir habere itimad etmek caiz olmakla birlikte, yine de kitabet yoluyla yapılan rivayette ihtilâf sözkonusu olmuştur.

 

Araplarda Ezber, Kitabetten Daha İleri ve Daha Kuvvetlidir

Arapların ümmî (okuma-yazma bilmeyen) bir millet olduklarım, içlerinde yazı bilene ender rastlandığını hepimiz biliyoruz. Yazıyı bi­lenler de güzel bir surette yazamaz; dolayısıyla yazdıklarına hata kanşma ihtimali çok fazla olurdu. Yazanlar güzel bir biçimde yazsalar bile, bu sefer de içlerinden okuma bilenler doğru dürüst okuyamaz­lardı. Bunun bir neticesi olarak, özellikle Ab d ül melik b. Mervan döneminden evvel, harekeli ve harekesiz harflerin birbirinden ayrıl­masını sağlayan noktalama işaretleri henüz tesbit edilmediği için ya­zıda hata ve karışıklık ihtimali oldukça fazlaydı. Bu itibarla tarihî vak'aların kaydında, haberleşme, alış-veriş ve diğer işlerinde tek gü­venceleri hafızaları olmuştur. Öyle ki, sonunda bu melekeleri, bir hayli gelişmiş ve ezberledikleri konularda, hata ve unutkanlığa mâruz kalmaları ihtimali oldukça azalmıştır. Bu durum, yazıya gü­venen ve yazıyı alışkanlık hâline getirmiş milletlerde bunun aksine­dir. Çünkü onlarda ezberleme melekeleri gerilemiş; bunun bir sonu­cu olarak da ezberledikleri hususlarda hata ve unutma oranı fazla­laşmıştır. Bu durumları, günlük hayatımızda da müşahede edebili­riz.

 

Örneğin; âmâ olan birisinin, gözleri gören bir insandan daha kuvvetli bir hafızaya sahip olduğunu görürüz. Bunun nedeni, onun bütün güven ve gayretini hafızasına vermiş olmasıdır. Ama gören kimsede bu, böyle değildir. Çünkü o, ihtiyaç duyduğu zaman bakabi­leceği bir kitaba itimad etmektedir.

 

Aynı şekilde, okuma-yazma bilmeyen fakat ticaretin içinde yoğ­rulan bir tüccar da bir günde yüzlerce satış yapar ve kânnı-zararını, alacağını-vereceğini, bir tanesinde dahi yanılıp unutmadan hafıza­sında tutabilir. Ancak aynı Özelliği, bu işi daha çok öğrenme yoluyla yapan bir tüccarda görmek mümkün değildir. Çünkü o, ticarethane­sinde defter tutar; alış-veriş, alacak-verecek konusunda defterlerine itimad eder. Bu yüzden, defter kayıtlarım tutmadıkları zaman, onla­rın çok çabuk unuttuklarını görürüz.

Bunun bir benzerini de körlerin işitme duyularında görmek mümkündür. Onların bu duyulan, gözleri görenlerinkinden çok daha kuvvetlidir. Bunun nedeni ise görme hassalarını yitirdikleri vakit, daha Önce gözleri ile temyiz edecekleri pek çok eşyayı anlamada, işit­me organlarını kullanıyor olmalarıdır. Böylece işitme duyuları kuv­vetlenmiştir.

 

Yine, yırtıcı hayvanların görme, işitme ve koklama duyulannm, insanmkinden kat kat kuvvetli olduğunu biliyoruz. Zira onlar, hayat­larında bu duyulara insandan daha fazla muhtaç olup bu duyularını daha çok kullanmaktadırlar.

Şüphesiz, Araplann hafıza melekelerinin güçlenmesinde de içinde bulunduktan tabiat şartlan, yaşam biçimleri, keskin ve kıvrak zekâları, anlayışlarının kuvvetli oluşu, dillerinin üslûbu ve beyân yollan konusundaki engin yetenekleri yardımcı olmuştur.

 

Sahabe ve Tâbiîn'in Ezberleme Güçleri Daha Fazladır

Yukarıda zikrettiğimiz hâller, Arapların câhiliyye devrindeki durumlarıdır. Bir de Allah Teâlâ'nın, şeriatı muhafaza, onu kendile­rinden sonrakilere tebliğ ve ta'lim etmek için halkettiği, kalblerini iman, takva ve ilâhî haşyetle doldurduğu Sahâbe-i Kirâm'ın hâlini ve hafızasını düşün. Onlann hafızası, elbette diğerlerinden daha güçlü ve emniyetlidir. Cenâb-ı Hakk, onları, sonraki nesillere dinin ahkâmını ve Rasûlullah'tan görüp işittiklerini sağlam bir şekilde nakletsinler diye bu özelliklerde yaratmıştır. Onlar, Hz. Peygamber (s.a.v)'in sohbetinin bereketine ermişler, önünde diz çöküp vahle-i sa­adetlerinde yetiştirilmişler, kalbleri Rasûlün (s.a.v) nuruyla aydın­lanmış, O'nun edebiyle edeblenmişler, hidâyetine tâbi olup sünnetine yapışmışlardır. İbıı Abbas ve Ebû Hureyre (r.a) için olduğu gibi Efendimiz (s.a.v), onların ilmi, hıfzı ve dinde fakih olmaları için duâ ve niyazda bulunmuştur. Sahâbe'ye bu mertebede en yakın olanlar ise hiç şüphesiz, onlarla bir araya gelen, hâllerini müşahede edip peşlerinden giden Tabiîn cemaatıdır.

 

İşte bütün bunlar, Sahâbe'den hadis işiten birisinde, hata, unut­kanlık, tebdil ve uydurma gibi endişeleri neredeyse ortadan kaldm-yor. Arapların hafıza güçlerine delâlet eden, avam-havas herkesin bildiği çok sayıda haber vardır.

 

Sahabe arasında, İbn Abbas (68/687) ve Tabiîn içinde eş-Şa'bî, ez-Zührî (124/742), en-Nehâî (96/714) ve Katâde (117/735) gibi pek çok kimse hafızaları ile temayüz etmişlerdir. İbn Abbas (r.h), Ömer b. Ebû Râbia'nın yetmişbeş beyitlik kasîdesini bir sefer dinlemekle ezberleyivermiştir. İmam Zührî'nin şu sözü de dikkate değer: "Ben, Bakî denen yerden geçerken etrafımda söylenen kötü sözlerin kulağı­ma takılıp hafızama girmesinden korkarak kulaklarımı tıkardım." Benzeri bir söz, eş-Şa'bî'den de nakledilmiştir.

Hülâsa, ezberleme ve kitabet, bir şeyi muhafazada birbirinin ye­rine kâim olan unsurlardır. Genellikle birisi geliştiği vakit, diğeri za­yıflamaktadır. İşte buradan hareketle Sahâbe'nin, Öğrencilerini niçin ezberlemeye teşvik edip yazmaktan alıkoyduklarını anlayabiliriz. Çünkü onlar, yazıya itimad etmenin, ezberleme melekesini körelteceğini biliyorlardı. Ezberleme, onların tabiatlarında var olan kuvvetli bir melekeydi. Elbetteki nefis, tabiatında olan şeylere meyleder; ona ters düşen ve güç gelen şeyden de hoşlanmaz.

 

Ezberlemenin Faydaları

Çoğu zaman ezberleme;.anlama, mânâyı özümseme ve hakikatı-na ermekle gerçekleşir. Bu şekilde insan, lafızların unutulmamasma destek sağlamış olur. Daha sonraları da zaman zaman ezberledikle­rini tekrarlamak ve hatırlamak suretiyle, öyle bir an gelir ki, artık onları unutma diye bir endişesi kalmaz. Ayrıca ezberinde olan şey, her zaman ve mekânda kendisiyle birliktedir; ihtiyaç hâlinde, hiçbir meşakkat ve sıkıntıya mâruz kalmadan her durum ve şartta ona mü­racaat imkânı vardır.

Yazı ise böyle değildir. Çünkü o, genellikle mânâsı anlaşılma­dan yazılır. İleride, yazılanların kaybolması veya ihtiyaç anında ya­nında hazır bulunmaması ya da onları anlayıp izah edecek birinin bulunmaması ihtimali de mevcuttur. Ayrıca yazan insan, çoğu za­man yazdıklarını yeniden gözden geçirmek için bir sebep ve imkân bulamayabilir. Bundan başka, her zaman ve her yerde yazılı nüsha­ları bulundurmakta, sıkıntı ve meşakkat sözkonusudur.

Bütün bu nedenlerden dolayı gerçeğini anlamadan, yazı yoluyla ilim nakliyle uğraşanlar, (genelde) câhil kalırlar. Bu durumda onla­rın misâli, kitap yüklü merkeplere benzemektedir. Bu da ilmin zayi olup gitmesi ve cehaletin yayılması için en büyük sebeptir.

İbrahim en-Nehâî'nin: 'Yazmayın, gevşersiniz," sözü de söyle­diklerimizin doğruluğunu göstermektedir. Onun şu sözü de söyledik­lerimizi desteklemektedir: "İnsan, ilim talebi için azıcık gayret etti­ğinde Allah (c.c), ondan kendisine yetecek miktarı nasib eder. Bir kimse azıcık yazmaya yönelince de ilme karşı gevşer."

Evzâî'nin daha önce geçen: "Bir zamanlar bu ilim çok kıymetli ve değerli bir şeydi. Çünkü o zaman insanlar, birbirleriyle karşılaş­maları ve müzâkereleri esnasında biri diğerine ilim aktarırdı. Ne za­man ki ilim, kitaplara geçti; o vakit, hem nuru kayboldu, hem de ehli olmayanların eline düştü," sözü de konumuza ışık tutmaktadır.

Yunus b. Habib'in, bir adamın nazım hâlinde: "ilmi kağıda terketti, zayi eyledi, Ne kötüdür bu kişi âh bir hileydi," şeklinde söylediği sözü işitince:

"İlim ve hıfzın korunması konusunda ne kadar da titiz. Çünkü insanların ilmi, ruhundadır; malı ise bedeninde. Öyleyse ruhunu ko­ruduğun gibi ilmini de koru,-bedenini muhafaza ettiğin gibi de ma­lı " demesi de söylediklerimizi desteklemektedir.

Halil b. Ahmed de: "İlim, kitaplıkta değil, ancak göğüslerde­dir," demiştir.

Edib ve şâirler, bu konuda daha pek çok şey söylemişlerdir.

Hıfzın (ilim ve özellikle hadisleri ezberlemenin), yazıma karşı fazileti ve fayda yönünden daha ileri olmasıyla ilgili zikrettiklerimiz­den, Sahabe ve Tâbiîn'den pek çoklarının, hadislerin yazımına niçin hoş bakmadıklarının bir başka sebebi ortaya çıkmaktadır. Onlar, ya­zıma güvenerek gevşeneceğinden ve açıkladığımız gibi yazılanı anla­mama sebebiyle ilmin zayi olmasından ciddi şekilde endişelenip bu­nun için yazılmasına karşı çıkmışlardır.

 

Kur'ân'ın Kat'iyyeti Lafzı Tevatürle Sabit Olmuştur

Kur'ân'm bütün lafızlarıyla birlikte kat'iyyetine olan itimadı­mız, onun lafzı tevatür yoluyla bize kadar gelmesine dayanmaktadır. Her ne kadar, zan ifade ettiği için bir te'kid aracı olsa bile, kitabetin (yazımın) bunda bir fonksiyonu yoktur. Eğer Kur'ân'ın, lafzî tevatür derecesine ulaştığı ama yazılmadığını farzetsek, bu durumda yine de Kur'ân, kat'iyyet ifade edecektir. Fakat aksi farzedilse, kat'iyyet söz-konusu olamayacaktır.

 

Zira, vahiy kâtiplerinin yazmış oldukları nüsha veya nüshalar, bugün elimizde yoktur. Var olduklarını farzetsek bile onlardaki hat­tın, vahiy kâtiplerine ait olduğunu nereden bileceğiz? Bu durumda ona, kat'iyyet nazarı ile bakabilmemiz için mutlaka tevatür derece­sinde bir kalabalığın, hiçbir noksanlık ve fazlalık olmaksızın, tahrife de uğramadan, yazıların vahiy kâtiplerine ait olduğunu bildirmeleri­ne ihtiyacımız olacaktır.

Aynı şekilde vahiy kâtiplerini Kur'ân'ı yazarken gören, her har­fin yazımı konusunda ittifak eden tevatür derecesindeki kitlelerin şehâdetlerine ihtiyaç duyulacaktır.

Herkesin pek tabiî olarak bildiği gibi bu, tahakkuk etmemiştir.

Ama vahiy kâtiplerini Kur'ân'ı yazarken gören ilk nesil hariç, biz ve bizden öncekiler, bunun tahakkukunu farzedip lafzî tevatüre daya­narak bu yazının, vahiy kâtiplerine ait olduğunu kabul ediyoruz. Eğer bu lafzî tevatür olmasaydı, asla kat'iyyet tahakkuk etmezdi.

Bu konuda diyebileceğimiz tek şey şudur:

Bizler, Kur'ân'ın lafzî tevatürünü, ilk Kur'ân nüshalarmdaki hattın vahiy kâtiplerine ait olduğunu bildiren bir tevatür olarak ka­bul ediyoruz. Vahiy kâtiplerini Kur'ân'ı yazarken görenlere gelince; onların, Kur'ân lafızlarım kesin olarak tayin etmede, ne kitabete ve ne de lafzî bir tevatüre ihtiyaçları yoktur. Çünkü vahiy kâtipleri, na­sıl Kur'ân'ı Rasûlullah (s.a.v)'tan işitmişlerse, onlar da öylece O'ndan işitmişlerdir. Böylece yukarıdaki hususlara ihtiyaçları kalmamıştır.

Buradan, Kur'ân'ın kat'iyyetinin, hiçbir nesilde kitabete dayan­madığı neticesini çıkarabiliriz. Ama birisi kalkıp şöyle diyebilir: "Bi­zim, ne vahiy kâtiplerinin yazdığı nüsha veya nüshalara ne de bah­settiğin nitelikteki bir topluluğun haber vermesine ihtiyacımız yok­tur. Çünkü râşid halifelerden sonraki dönemde ortaya çıkan yazılı tevatür, ikinci asırda ve daha sonraları, harflerine varana kadar her şeyinde ittifak edilen yazılı nüshaların, herhangi bir tahrif, ilâve ve­ya eksikliğe meydan vermeyecek şekilde çoğalmış olması, bize yet­mektedir. Zira bu kadarı bize, tamamının Kur'ân olduğu hakkında kesin bir kanaat vermektedir."

Buna karşı deriz ki:

Elimizde olan sonraki dönemlere ait nüshaların, bahsedilen ni­telikteki ilk nüshalardan istinsah edildiğini nasıl tesbit edeceğiz? Hepsinin kaynağının, Hz. Osman veya Zeyd b. Sâbit'e ait tek bir nüsha olduğunu söylemek mümkün değil midir? Bilakis, Kur'ân tari­hi hakkında biraz malumat sahibi olanların da bildiği gibi vakıa böy­ledir. Ana nüsha tek olunca, ondan alınanlara kat'iyyet nazarıyla bakmamız, nasıl mümkün olacaktır?

 

Eğer nüshalara kesin gözüyle bakmanın, Sahâbe'nin hemen hepsinin, ana nüshadakileri ikrar ve sıhhatini itiraf etmelerinden kaynaklandığı söylenecek olursa, buna karşı da deriz ki: İşin sonun­da, ana nüshadakilerin hiçbir değişikliğe uğramadan, Kur'ân'ın ta­mamını teşkil ettiği yolundaki lafzî tevatüre gelinmiş olur. Halbuki, daha evvel kat'iyyet konusunda, lafzî tevatür yeterli görülmüyor, bu konuda yegâne dayanağın yazmak olduğu savunuluyordu.

 

Bu Konudaki Delil ve Değerlendirmeler

Mushaflar konusunda, İbn Hacer (852/1448) demiştir ki: "Hz. Osman'ın (r.a), mushafları, diğer şehir merkezlerine göndermesin­den anlaşılan; yazım şeklini kendisine isnad için böyle yaptığıdır. Yoksa, Kur'ân'ın aslını isbat için değildir. Çünkü bunu, zaten tevâtüren bilmektedirler."[526]

 

İbnu'l-Cezerî (833/1429) ise bu konuda şu açıklamalarda bulu­nur: "Kur'ân'ın naklinde yegâne dayanak hıfzdır. Mushaf ve kitap­larda yazılması değil. Bu, Allah Teâlâ'nın, İslâm ümmetine tahsis ettiği yüce bir şereftir. Zira imam Müslim'in (2611874) rivayet ettiği sahih bir hadiste Rasûlullah (s.a.v), şöyle demiştir: 'Rabbim bana: Kalk, Kureyş'i inzar et, buyurdu. Ben de: Ya Rabbi! O vakit, başımı ezer dağıtırlar, dedim.'Allah Teâlâ:

'Ben, seni de ve seninle beraber insanları da imtihan etmek için gönderdim. Sana, suyun yıkayıp silemeyeceği, uykuda da, uyanıkken de okuyacağın bir Kitab indirdim. Onlara karşı bir ordu gönder, be­raberinde bir mislini de biz gönderelim. Sana itaat edenlerle birlikte, isyan edenlere karşı savaş. Allah yolunda infak et ki, sana da infakta bulunulsun,' buyurdu."[527]

 

Bu hadiste, Allah Teâlâ, Kur'ân'ın muhafazası için yazısı su ile silinebilecek sahifelere ihtiyaç olmadığını, bilakis onun her hâl ve za­manda okunabilecek nitelikte olduğunu haber vermiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) de ümmetini tavsif ederken: "Kitapları göğüslerin­de (ezberlerinde)dir," buyurmuştur. Ehl-i kitab böyle değildir. Onlar, kitaplarını ezberleyerek değil, ancak yazılı olarak muhafaza ederler ve ona bakarak okurlar.

 

"Allah Teâlâ, Kur'ân'a ehil olan kimselerin onu ezberlemelerini murâd edince bu iş için güvenilir, imam sıfatında insanlar yaratmış, onlar da kendilerini Kur'ân'ın tashih ve tedkikine vererek, onu en gü­zel biçimde zapdetmek için bütün güçlerini sarfetmişler ve ilâhî kelâmı, Rasûlullah (s.a.v)'tan harf harf alıp aktarmışlardır. Kur'ân'ı büyük bir titizlikle, hiçbir eksiklik veya fazlalığa meydan vermeden tesbite gayret etmişler, içlerinden bir kısmı, Kur'ân'ın tamamını, bir kısmı, pek çoğunu, bir kısmı da birazını ezberlemişlerdir. Bunların hepsi, Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında olup bitmiştir."[528]

 

Fürûa Ait Meselelerde Zannî Delillerle Amel Edilir

Daha evvel de işaret ettiğimiz gibi bazı kimseler, delilin tesbi­tinde, yalnızca kitabetin kat'iyyet ifade ettiği zehabına kapılmışlar­dır. Bunun ne kadar yanlış olduğunu, önceki kısımlarda görmüştük.

Bu kimseler, daha sonra bu anlayışlarından hareketle, Şâri'nin (Allah ve Rasûlü) sünnetin yazımını yasaklamasını, O'nun tesbitinde kat'iyyetin meydana gelmesini istemediği anlamına yormuşlar, bu­nun bir neticesi olarak da Şâri'in bizzat onu delil olarak kabul ve hü­kümlerin tesbitinde hüccet olarak kullanılmasında itibar etmediği sonucuna varmışlar ve: "Sübûtun kati, olması, delilin bir şartıdır. Bu şartın meydana gelmemesini istemek, ona ihtiyaç duyan şeyin de tahakkuk etmemesini istemek demektir," demişlerdir.

 

Bu anlayışın temeli olan, ''Sübûtun kati olması, delilin bir şar­tıdır," görüşüne katılmıyoruz. Onlar, bunu her alandaki delil için söylüyorlar. Halbuki o, fikhî meselelerin ve fer'î hükümlerin dışında, Usûlü'd-Din ve itikad esaslarının tesbitinde aranan bir vasıftır. Bu, usûl ilminde geçtiği üzere haber-i vahidle kullukta bulunma mesele­sidir ki, şu anda konu ve kitabımızın dışında kalmaktadır. Ancak bu mesele, (muhaliflerimizce) sünnetin hücciyyetini ortadan kaldırmada bir esas olarak ele alındığı için kısaca izahında fayda görüyoruz.

 

Bu konuya girmeden önce, bir noktaya temas etmek istiyoruz: Tevatürün, ilim (kat'iyyet) ifade ettiği noktasında, müslümanlar ara­sında hiçbir ihtilâf mevcut değildir. Ancak nübüvveti inkâr eden Brahmanlardan "Sümniyye" isminde bir taife, bu konuda muhalefet etmiş ve icmâın kesin ilim ifade etmeyeceğini ileri sürmüştür. Onla­rın bu tavırlarının, akla karşı apaçık bir enâniyet ve haktan yüz çe­virme olduğu malumdur. Bu taife, çok uzak memleketlerde ve geçmiş milletlerde türemiş bir gruptur. Bu nedenle, onların icmâ konusun­daki muhalefetleri, onun hüccet oluşunda ve kat'iyyet ifade edişinde herhangi bir olumsuz tesir icra etmez. Çünkü bunlar, müslüman ol­mayan bir topluluktur. Yalnızca kitabetin (yazımın) ilim ifade edece­ği yolundaki iddiayı çürüten bir diğer husus da işte bu tevatür hak­kındaki icmâdır.

Evet, müslümaniar, tevatürle elde edilen bilginin nazarî mi yok­sa zarurî mi olduğunda ve tevatürün tahakkuku için gerekli olan şartlarda ihtilâf etmişlerdir. Ancak bu ihtilâf, sözkonusu iddia sahip­lerine hiçbir şey kazandırmaz. Zira müslümanlar arasında, Hz. Pey­gamber (s.a.v)'den tevâtüren sabit olan bir haberle ibâdette bulunu­lacağı, kulluk yapılacağı konusunda herhangi bir ihtilâf yoktur. Ve bu icmâ, yalnızca Kur'ân'ın kat'î olduğunu ileri sürerek onun dışında delil bulunmadığı yolundaki iddiayı çürütüp atacaktır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v)'tan tevatür yoluyla bize kadar nakledilen bir hayli haber mevcuttur.

 

Haber-i vahide gelince; râvisi âdil olmadığı takdirde, ne ilim (kat'iyyet) ve ne de zan ifade eder. Ancak herhangi bir karine veya tariklerinin çokluğuyla desteklenecek olursa, bu ikisinden neş'et eden bir te'kid sebebiyle ilim veya en azından zan ifade eder.[529]

 

Eğer râvi, adalet şartım taşıyorsa, bu nitelikteki bir haberin, de­lil olma bakımından kıymet ifade ettiğinde icmâ vardır. Ancak ilim mi yoksa zan mı ifade ettiği noktasında yine ihtilâf edilmiştir.

 

Alimlerin cumhuru, bu tür bir haberin zan ifade edeceğini, şayet ilim ifade eden bir karineyle desteklenirse, o zaman kat'î bilginin hâsıl olacağını savunmuşlardır. İmam Ahmed (241/855) ise bu nite­likteki bir haberin, doğrudan ilim ifade edeceği kanaatine sahiptir.

 

Bu mesele üzerinde, sözü daha fazla uzatmak istemiyoruz. Zann-ı galibimize göre, muhâtablarımız da haber-i vahidin zan ifade ettiği konusunda bizim gibi düşünüyorlardır. Ama enâniyet damarla­rı kabarıp da bunun herhangi bir ilim ve zan ifade etmediğini söyle­yecek olurlarsa, icmâ onları reddedecek ve burunlarını yere sürtecek­tir. Yok eğer, İmam Ahmed (r.h) gibi düşünüyorlarsa, bizi rahatlat­mış, şüphelerini de izâle etmiş olurlar.

Râvisi âdil olan bir haber-i vahidin zan ifade ettiği tesbit edil­dikten sonra, bu haber-i vahidin içerdiği hükümlerle amel etmek, Mu'tezilî imamlarından el-Cübbâî (330/941) hariç, âlimlerin çoğuna göre caiz görüldüğü bilinmelidir. Usûl yazarlarının pek çoğu bu ko­nuda ortaya çıkan ihtilâflara temas etmişlerdir. Ancak Cemu'l-Cevâmî yazarı İbn Sübkî (771/1369), bu konuda onlara muhalefet etmiş ve bu konuya değinmemiş tir. Onun, haber-i vâhidle amel ko­nusunda el-Cübbâî'den naklen zikrettikleri şunlardır: "el-Cübbâî, haber-i vâhidle amel edilebilmesi için en az iki kişinin rivayet etmesi­ni veya başka bir delille takviye edilmiş olmasını şart koşar. Nite­kim, Sahâbe'den bazıları da bu şartlar muvacehesinde onunla amel etmişler ve aralarında bu anlayış yaygınlaşmıştı."[530]

 

Müellifin, Cübbâî'den yaptığı bu nakli,[531]  diğer müellifler, onun rivayet şartları konusundaki görüşleri arasında zikretmişler­dir.

Öte yandan İbnu's-Sübkî (771/1369), Şerhu'l-Minhâc adlı ese­rinde, bu iki nakli çelişkili ve birbirini nefyeder mahiyette bulup şu şekilde cevap vermiştir: "Eğer, ileride kendisinden nakledileceği üze­re, el-Cübbâî'nin bir taraftan haber-i vâhidle amel etmeyi aklen mümkün görmezken, diğer taraftan sayı şartını ileri sürmesi, haber-i vâhidle ameli onaylamak anlamına gelir denilirse bu çelişki, şöyle te'vil edilebilir: Birincisi, onun reddettiği haber-i vâhid, ıstılah anla­mındaki yani mütevâtir derecesine ulaşamayan her haber-i vâhid değil, bilakis adalet şartını taşıyan tek bir kişinin yaptığı rivayettir (yani ferd haberdir). Bu itibarla, İmamu'l-Haremeyn el-Cüveynî (478/1085), şöyle demiştir: 'el-Cübbâî, bir kişinin haberinin kabul edilmeyeceği görüşündedir. Ona göre böyle bir haberin kabul edile-bilmesi için mutlaka sayı gerekmektedir. Bu da en az, iki kişi olması­dır.' İkincisi ise o, bu meseleyi şehâdet konusunda olduğu gibi mütalâa etmektedir."[532]

 

el-Cübbâî'nin, haber-i vâhidle amel etmeye mâni olduğunu ileri sürdüğü şüpheye bakıldığında aynı engelin, tevatür derecesine ulaş­madıkça, iki veya daha fazla kimsenin yaptığı rivayetlerde de mevcut olduğu görülür. Çünkü, bunların rivayetleri ancak zan ifade etmekte­dir.

 

Fakat el-Cübbâî (330/941), Ebû İshâk (418/1027) ve İbn Fûrek (400/1015) gibi düşünüyor ve müstefîz (meşhur) haberin, nazarî ilim ifade ettiği yolundaki kanaata katılıyorsa bu takdirde, sözkonusu şüphenin ileri sürülemeyeceği gayet açıktır. el-Cübbâî'nin bu görüşte olduğuna delâlet eden diğer bir husus da Adûdüddîn el-Icî'nin (756/1355), onun, rivayette adedin şart oldu­ğu konusundaki istidlallerini zikrederken: "Bilmediğin şeyin peşine düşme."[533] v.b. âyetlere yer vermiş olmasıdır. el-Cübbâî'nin bu âyet-i kerîme ile istidlalde bulunması, bize, yeterli sayı bulunduğu takdir­de, haber-i vahidin ona göre ilim ifade ettiği hissini vermektedir.

Bununla birlikte, şöyle söylemek de mümkündür: el-Cübbâî, bir ara, teabbüdî konularda, haber-i vâhidle amel edilemeyeceği gö­rüşünde olabilir. Sonradan, bu kanaatinden vazgeçerek onunla amel edileceğini belirtmiştir.

 

Ne var ki bazıları, onun hâlâ evvelki görüşünde devam ettiğini zannederek ilk görüşünü, bir kısmı da ikinci görüşünü nakletmiş ola­bilirler. Daha sonra da usûl yazarları, ikisi arasındaki çelişkiyi far-ketmeden her iki görüşü de bir arada zikretmişlerdir.

Belki de ibn Sübkî, Cemu'l-Cevâmi adlı eserini yazarken, ea son bu kanaat kendisinde hâsıl olmuş ve aklen teabbüdî konularda, haber-i vâhidle amel edilip edilemeyeceğinin cevazına dair ihtilâfı nakletmemiş tir.

 

Haber-i vâhidle amelin cevazına delâlet eden diğer bir husus da râcih olanla (kuvvetle muhtemel olan delille) amel etmenin zarurî oluşudur. Zira haber, Allah'ın hükmünü tayinde, en azından bir zan ifade eder. Kuvvetle muhtemel olan delille amel etmenin mâkul oldu­ğuna ise hiçbir şekilde itiraz edilemez.

 

el-Cübbâî'nin Bu Konudaki Şüpheleri

Haber-i vâhidle amel konusunda el-Cübbâî'nin üç şüphesi var­dır: 1) "Teabbüdî konularda haber-i vâhidle amel etmek, râvinin ya­lan söylemesi hâlinde helâli haram, haramı da helâlleştirmeye yol açar. Zira haber-i vâhid, râvinin doğruluğunda kat'iyyet ifade etmez. Bu ise her ne kadar uzak bir ihtimal de olsa, onda yalancılık olabile­ceğini gösterir. Bunun gerçekleştiğini farzedelim; eğer haber, haram olan bir şeyin helâl olduğunu belirtiyorsa, bu durumda haramın helâlleştirilmesi sözkonusu olacaktır. Tersini düşünecek olsak; o zaman da bir helâl, haram yapılmış olacaktır. Böyle bir şeyin olması imkânsızdır. Dolayısıyla, bu neticeye götüren şey de imkânsız olacak-

tır.[534]

 

el-Cübbâî'nin (330/941) ileri sürdüğü bu şüpheye, şu şekilde ce­vap vermek mümkündür: Herşeyden önce, Cemu'l-Cevâmî adlı eser­de de nakledildiği gibi müfti ve şâhidierin beyânına dayanarak, teabbüdî konularda amel etmenin cevazına dair icmâ vardır. [535] Müf­ti ve şâhidierin de yalan söyleme ihtimali olduğu için sözkonusu icmâ, yukarıdaki itirazı yok eder. Bu yalanın tahakkuk ettiği farzedi-lecek olursa el-Cübbâî'nin, burada da aynı görüşü ileri sürmesi ge­rekir. Fakat o, bu konuda böyle düşünmemektedir.

 

Diğer taraftan bir müçtehid, âdil bir râviden işittiği habere içti-had eder, râvinin âdil, haberinin doğru olduğuna kanaat getirirse; o takdirde, bu görüşü tasvip edenlere göre haberin içerdiği hüküm, Al­lah'ın kendisiyle mükellef tuttuğu hükümdür. Onlara göre bu müçte-hidin içtihadına muhalif düşen bir hükmün olabileceğinden bahsedi­lemez. Dolayısıyla bu gibi durumlarda, helâli haram, haramı helâl etmek gibi bir şey sözkonusu değildir.

 

Ancak böyle düşünmeyenlere göre bir helâlin veya haramın de­ğiştirilmesi sözkonusudur. Şu kadar var ki biz, zann-ı galib ve içti-haddan neş'et ettiği için böyle bir şeyin imkânsız olduğunu söylemi­yoruz. Ama mevcut olan hükmün, icmâ ile zaten onun üzerinden düş­müş olacağını söylüyoruz.

Meselâ, nasıl ki mükellef olan birisi, eşi zannederek yabancı bir hamınla birleşse, bu takdirde üzerinde haramlık terettüb etmez. Ay­nı şekilde temiz zan ile necis bir suyla abdest alınsa, abdest sahih olur. Yine bir kimse kıbleye yöneldiği zannıyla, başka bir yöne doğru namaza dursa, namaz sahih olur. Buna, bilinen türden daha pek çok misal verilebilir.

 

2) Onun bir diğer şüphesi de şudur: "Aynı seviyede iki âdil râvi, birbirine zıt iki rivayette bulundukları takdirde bu haberlerle amel etmek, iki zıt şeyi birleştirmek olur. İki zıddın biraraya gelmesi ise muhaldir. Dolayısıyla, bu neticeyi doğuran şey de muhal olur."[536]

el-Cübbâî'nin bu şüphesine şu cevaplar verilebilir:

a) Daha evvel zikrettiğimiz, müfti ve iki şahidin beyânları ile amelin meşru olduğuna dâir icmâ, bunu da çürütür.

b) Burada iki zıt şeyin birleştirilmesi diye bir şey sözkonusu de­ğildir. Çünkü müçtehid, aralarındaki çelişkiden dolayı, bu haberler­den herhangi biriyle amel etmeyip birisini tercih etmesine yardımcı olacak bir delil ortaya çıkıncaya kadar beklemekle mükelleftir.

3) el-Cübbâî'nin bir başka şüphesi de şudur: "Eğer fürûa ait meselelerde, haber-i vâhidle amel etmek caiz olsaydı, aynı şekilde iti-kad, Kur'ân'ın nakli ve mucize göstermeksizin peygamberlik iddiası­nı kabulde de amel etmek caiz olurdu. Halbuki bu, bâtıldır."[537]

 

Bu şüphenin cevabı da şudur:

Önce âdet davranışa ait konulardaki haberlerle, itikad v.b. ko­nulardaki haberler arasında görülen bariz farktan dolayı, el-Cübbâî'nin olmasını düşündüğü gereklilik sözkonusu değildir. Çün­kü itikadî konularda hata etmek, kâfir olmayı ve sapıklığı doğuraca­ğından, bu konulardaki haberlerde aranan, onun ilim (kesin bilgi) ifade etmesidir. Haber-i vâhid ise kat'î ilim ifade etmez.

Kur'ân'a gelince; onun hıfzını ve naklini gerektiren pek çok se­bep mevcuttur. Yalnızca bir kişi naklettiği zaman, yalan söyleyip söylemediği kesinlikle anlaşılır; yalan yolu kesilir.

Mucizesiz peygamberlik iddiası ise muhaldir. İtikad ve peygam­berlere ittibâ konularının dışında, her meselede, delilin kat'î olması­nı aramak, son derece güç bir iştir; âdeta imkânsızdır.

 

Bir de şu var: Haber-i vâhidle fürûa ait konularda amel etmek, mutlaka itikad v.b. konularda da onunla amel etmeyi gerektirmez. Çünkü bu meselelerde haber-i vâhidle amel edilmeyeceği, aklî değil, şer'î bir gerçektir. Şer'an imkânsız olması, aklen de imkânsız olması­nı gerektirmez. Halbuki bizim üzerinde durduğumuz konu, bunun aklen de imkânsız olup olmadığıdır.

Râfîzî ve Zahirîlerin dışında, haber-i vâhidle itikadî konularda amel etmenin aklen caiz olduğunu söyleyenler, bunun şer'an da mümkün olduğunu belirtiyorlar. Buna dair de pek çok delil zikredi­yorlar. Biz, sadece en önemlilerinden birkaçını kaydetmek istiyoruz.

 

1. Delil: Râvisi âdil olan bir haber-i vâhid, içerdiği hükmün Al­lah'ın hükmü olduğu konusunda, zann-ı galib ifade eder. Böyle bir durumda da aynen Kur'ân'm zahiri gibi kendisiyle amel etmek vâcib olur.

 

Haber-i vahidin zann-ı galib ifade ettiğini, sünnetin hücciyyetini ele alırken delilleriyle birlikte nazara vermiştik. Orada zikrettiğimiz kesin deliller ortaya koydu ki; sünnetin kat'iyyetini gerektiren şey­ler, onunla amel etmenin de vâcib olmasını gerektirir. Bu ise amel edilen hükmün, hiç şüphesiz Allah'ın hükmü olmasını gerektirir. Çünkü ittifaken yalnız Allah'ın hükmüyle amel etmek vâcibdir. Nite­kim, bir şeyin vâcib olmasını gerektiren şey de vâcibdir. Buna göre sünnetin kat'iyyeti bir zorunluluktur. Öyleyse içerdiği hükümlerin, Allah'ın hükmü olması da bir zorunluluktur. Aynı şekilde (unutma­mak lâzım ki); gereği ileri sürülen şeyin kesinliği, onu gerektiren şe­yin de kesinliğini ifade ettiği gibi gereğine inanılan şeyin zannîliği, onu gerektiren şeyin de zannîliğini ifade eder. Bu itibarla, râvüeri âdil olan bir haber-i vâhid, içerdiği sünnetin zannîliğini ifade eder. Bu ise o haberin de zannî olması demektir. Sonuç olarak böyle bir haberin (sünnetin) içerdiği hüküm, Allah'ın hükmü olmaktadır.

Sadece Müseİlemetü's-Sübûf da yer verilen bu delili, kitabın şârihi izah etmiş, bu arada, müellife yer yer itirazda bulunarak şöyle demiştir: "Eğer mutlak olarak, delilin zan ifade etmesinden hareket­le, bunun o delille amelin vücûbiyetini gerektireceği şeklindeki kana­ate katılmıyoruz. Buradaki zanntlik, Kur'ân'ın zahirinde olduğu gibi kat'î bir metinden kaynaklanmaktadır, dersen, derim ki: Bunu birbi­rinden ayırmak bir zorlama olur. Zira metnin zannî oluşu, ancak tesbit edilen hükmün Allah'ın hükmü olduğu konusunda zan meyda­na getirir. Nitekim Kur'ân'ın zahirinde de durum böyledir. Eğer bu zanntlik, Kur'ân'da vucûbiyet ifade ediyorsa, aynı şekilde hadislerde de vucûbiyet ifade eder."[538]

 

Buna göre biz de deriz ki: Bir kimse, hüküm istinbat ederken sünnetin getirdiği şer'î mânâ ve Kur'ân'la ilgili açıklamaları terk e-derek sadece Kur'ân'la netice almaya kalkışırsa; bu durumda, takib ettiği metodu ve Kur'ân'ı, sırf Arap dil kaidelerine dayanarak yorum­lamanın zannîliğinden kurtulamayacaktır. Zira Kur'ân lafızlarının, Şâri'in ıstılahlaştırdığı anlamda değil de mücerred luğavî mânâların­da kullandığını farzetsek bile, Arapların, lafızları mânâlandırırken gözönünde bulundurdukları şartlar olmadan o lafızlar, luğavî anlam­larına delâlet edemeyeceklerdir. Çünkü bu şartların, o mânâlara delâlet etmeleri, mücerred aklî bir hadise değildir. Bunları, insan do­ğuştan bilemediği gibi sadece akılla da kestiremez. Bunlar, ancak başka birilerinin haber vermesiyle öğrenilebilir. Lafızların taşıdıkları mânâların pek çoğu, bize sözlü veya yazılı, âhad yolla ulaşmıştır. Son asırlarda, meşhur veya mütevâtir olan mânâların ekseriyeti, ilk çı­kışlarında âhad olup, nakilleri el-Esmâî ve Ebû Ubeyde gibi şahıs­lara dayanmaktadır. Onlar, çoğu zaman bu mânâları, yalan, uydur­ma ve fıskla meşhur olmuş, Ömer b. Ebî Râbia, Beşşâr ve Ebû Nuvas gibi kimselerin şiirlerinden almışlardır.

 

Hülâsa; Kur'ân, her ne kadar lafzı itibariyle kat'î olsa da sünne­tin yardımı olmadan mânâlarını anlamak, lafızların luğavî anlamla­rının tesbitindeki metodun zannîliğine dayanır. Bu zannîlik, -bunun zannî olduğunu kabul edersek- Allah Teâlâ'nın murâd ettiği mânâları ve kullarına ihsan ettiği Kur'ân'ı açıklayan sünnetin zannîliğinden daha zayıftır. Çünkü sünneti, masum olan peygambe­rine, bizzat Allah indirmiş ve dinlerine dört elle sarılan, ihlâs sahibi, muttakî, güvenilir insanlar da onu nakledegelmişlerdir.

Allah kendilerinden razı olsun, Sahâbe-i Kiram, (r.h) İmam Zührî, Mâlik, Şafiî, Ahmed, Buharı ve Müslim gibi zevat ile hak­larında söylenmedik söz bırakılmayan Halef el-Ahmar gibi lügatçı-ları kıyas etmek mümkün müdür? Bunun gibi yalan dolanla meşhur olmuş pek çok dilci vardır. Onların dil konusundaki çabalarının tek gayesi, dünya şöhreti ve sultanlara yaltaklanıp onlara yaklaşabilme arzusudur. Nitekim onlardan herhangi birini, lafızları kendi arzusu­na göre yorumlayıp iddiasını kuvvetlendirmek için bir beyit uydura­rak onu Imriu'1-Kays ve benzeri şâirlere isnad etmekten alıkoyacak dinî edebleri ve Allah korkulan mevcut değildi. Bu nedenle, lafızla­rın luğavî anlamlarında pek çok uydurma ve çelişki meydana gelmiş­tir.

 

Evet, dinlerine ihîâsla yapışıp Allah'ın rızasını kazanmak iste­yen o ilk devirdeki muttakî âlimlerle bu gibilerini kıyaslamak, asla mümkün değildir.

Şayet bu iki grubun arasında bir mukayese yapmak ve bu iki yoldan hangisinin daha üstün olduğunu ortaya koymak doğru olsa; hiç şüphesiz, hadisçilerin metodu daha hayırlı, zannî (kesine yakın) ilmi gerektirmesi bakımından daha kuvvetli, gönüllerin yatışması bakımından daha uygun ve netice itibariyle de daha güvenilirdir.

Diğer yandan, eğer mutlaka Araplardan nakledilenlere itimad etmemiz gerekiyorsa; Allah'ın kelâmını izah sadedinde söylediklerin­de, Arabm en fasihi ve beliği olan Hz. Peygamber (s.a.v) ve O'nun hidâyetine tâbi olan Sahâbe-i Kiram, fısk ve işret meclislerinde sar­hoş sarhoş söz sarfedip şiirler söyleyen diğer Araplardan çok daha itimada lâyıktırlar. Tekrar delile dönecek olursak muarızlarımız, bu noktada şöyle diyebilirler: "Burada yapılan, usûlden kaynaklanan bir kıyastır. Biz, onu hüccet olarak kabul etmiyoruz. Sonra, bir anlık kabullenecek olsak bile bu, ancak zan ifade edebilir. Halbuki üzerin­de durduğumuz mesele, kat'iyyet meselesidir."

Kanaatimize göre Müsellemetü's-Sübût müellifi, kendisine yö­neltilen bu itirazlardan kurtulabilirdi. Önce delilini, mantıkî bir kı­yasla, şu şekilde sunması uygun düşer: "Hâvileri adalet vasfını taşı­yan haber-i vâhid, ihtiva ettiği hükmün, Allah'ın hükmü olduğu yo­lunda, müçtekide zann-ı galib kazandırır. Bu durumda olan bir de­lille de amel etmek uâcibdir."

 

Sonra küçük önermeye de (kazıyye-i suğrâ) fer'deki illetin beyânını isbat hususunda, daha evvel geçtiği üzere delil getirmeliydi. Büyük önermeye (kazıyye-i kübrâya) ise İmanı Şafiî'nin er-Risâle, İmam Gazâlî'nin de (505/1111) el-Mustafâ adlı eserlerinde naklet­tikleri şekliyle, fıkhın tarifinde zikrettikleri gibi cevap vermeliydi. Yani, müçtehidin zann-ı galibiyle amel etmesinin vâcib olduğuna da­ir icmâyı delil getirmeliydi.[539]

 

2. Delil: Aralarında Hz. Ali (r.h)'nin de bulunduğu Sahâbe-i Kirâm'm (r.h), râvileri âdil olan haber-i vâhidle amelin vâcib oluşuna dair icmâlarıdır. Mütevâtir derecesine ulaşmasa bile tek tek rivayet­lerin, muhtelif vak'alarda üzerinde birleştikleri nokta, mütevâtir ka­bul edilir. Bu tür rivayetleri tek tek alıp göstermeye ne takat yeter, ne de kağıt. Fakat biz, bütün bu rivayetlerin üzerinde ittifak ettikleri noktanın şu olduğunu görüyoruz: "Sahâbe-i Kiram (r.h), yeni ortaya çıkan hadiselerde problemleri çözmek için haber-i vahide müracaat eder, ilgili konularda Hz. Peygamber (s.a.v)'den nakledilen haberle­rin ne mânâya geldiğini anlamaya çalışırlardı. Kendilerine bir hadis rivayet edildiği vakit, hiçbir itirazda bulunmaksızın, derhal onunla amel etmeyi şiar edinmişlerdi." İşte bu, inkârına veya birkaç mesele­nin inhisarına imkân olmayan bir durumdur.

Fakat bu genel duruma itiraz edilerek: "Evet, Sahâbe'nin, âhad haberlerle amel ettiklerine dair rivayetler mevcuttur. Fakat bu tür bir haberi reddettiklerine dair rivayetleri görmek de mümkündür. Meselâ, Hz. Ebû Bekir (r.a), ninenin mirası konusunda, Muğire'nin haberini, İbn Mesleme de rivayet edinceye kadar reddetmiştir. Aynı şekilde Hz. Ömer (r.a) de Ebû Said el-Hudrî (r.a) gelip rivayet et­medikçe, isti'zân konusunda, Ebû Musa el-Eş'ârî'nin (r.a) rivayetle­rini kabul etmemiştir. Yine Hz. Ali (ff.aj, Ma'kil b. Sinan'ın (r.a) böyle bir haberini reddetmiştir. Bir de Hz. Ali'nin, Hz. Ebû Bekir'in dışında hadis rivayet edenlerden, onu Rasûlullah (s.a.v)'tan aldıkla­rına dair yemin ettirme prensibi vardı. Hz. Âişe (r.anha)'nin, ölünün yakınlarının ağlamasının, ölünün kabir azabı çekmesine neden ola­cağına dair İbn Ömer'in haberini kabul etmemesi de bu cümleden­dir.[540]

 

Muarızlarımız, ibâdetlerle ilgili konularda haber-i vâhidle ame­li inkâr ettikleri vakit, iki kişinin veya yeminle birlikte bir kişinin rivâyetiyle ameli de reddetmiş oluyorlar. Bu durumda Hz. Ebû Be­kir, Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin (r.h) uygulamaları, onların aleyhine bir delil teşkil eder. Biz, haber-i vahidin makbul olduğunu söylediği­miz vakit, onun şüpheden uzak olup aksine hüküm bildiren bir delil bulunmadığı ve onun sıhhatini zedeleyecek bir hâl arız olmadığı du­rumda kabul edildiğini ifade ediyoruz."[541]

 

3. Delil : Haber-i vâhidle amel etmenin caiz olduğunu gösteren bir diğer delil de şudur: Hz. Peygamber (s.a.v)'in, İslâmî hükümleri tebliğ, helâl ve haramı açıklamak maksadıyla çevre memleketlere el­çiler gönderdiği tevâtüren bilinmektedir. Bu elçilerin yamndâ bazen yazılı bir şeyler bulunurdu. Rasûlullah (s.a.v)'m emirlerini nakletme­leri genelde âhad yolla tek başlarına olurdu. Bu elçilerde masum vas­fı aranmadığı gibi bazen haberlerinde zan altında kaldıkları da ol­muştur. Eğer âhad haberler delil olmasaydı tebliğ, bir mânâ ifade et­mez; bilakis insanlığı hak yoldan sapıtmak gibi bir şey olurdu.

 

Şayet, "Münâkaşa mevzuumuz, müçtehidin amelinin vâcib olup olmadığı meselesidir; yoksa elçi gönderilen kimseler, mukallid olabi­lirler" denilecek olursa, şöyle karşılık verilir: Hz. Peygamber (s.a.v)'in, müçtehid olan sahabelere, hükümlerin tebliğ edilmesinde tevatür derecesinde bir sayıya ihtiyaç duymadığı, bilakis tek tek fert­ler göndermekle yetindiği tevâtüren bilinmektedir.

 

Buna karşılık muarızımız: "Öyleyse, itikadı konuların da zannî delillerle tesbit edilmesi ya da haber-i vahidin kesin ilim ifade etmesi gerekir. Çünkü Rasûlullah (s.a.v), Muaz b. Cebel'i (r.a) elçi olarak gönderirken: 'Sen, kitap ehli olan bir topluluğa gidiyorsun; onları, ilk önce Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim. O'nun Rasûlü oldu­ğuma şehâdet etmeye çağır,' [542] buyurmuştur." diyecek olursa, ceva­bımız şudur:

"Allah ve Rasûlü'ne imana davetle emretmek, herkesin tevatürle bildiği bir durumdur. Hem hiç kimsenin, Hz. Peygamber (s.a.v) tara­fından gönderilen elçilerin, bunu yerine getirmekle görevlendirildik­lerinde en ufak bir şüphesi yoktu. Muaz'a (r.a) da herşeyden evvel, bunlara davet etmesini emretmiştir. Zira kâfirlerin, bu esasları ka­bule çağrılmaları kesin bir emir veya sünnettir. Hem onların hemen imana girerek büyük bir sevaba ulaşmaları muhtemeldir."[543]

 

Râfizîler ve onlar gibi düşünenler, haber-i vahidin yalnızca zan ifade ettiğini, bu nedenle böyle bir haberle amel etmenin mümkün ol­madığını ileri sürmüşlerdir. Delil olarak da: "Allah Teâlâ zanna tâbi olmayı yasaklamış ve onu kınayarak:

'Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme!'[544]

'Onlar, başka şeye değil, sadece zanna tâbi oluyorlar. Zan ise hak konusunda hiçbir şey ifade etmez,' [545] buyurmuştur. Bu âyetlerdeki kınama ve yasaklama, hürmete yani zanla amelin haram olduğuna delâlet etmektedir," demektedirler.

 

Bu anlayış ve yaklaşım sahibine şu cevapları veririz:

1-  Bahsi edilen konu, kat'î bir konudur. Ayetler ise her ikisi de umum ifade ettiğinden zannîdirler. Bu tür âyetler, tahsis edilmedik­leri müddetçe, size göre de zan ifade ederler. Şayet, Hanefîlerin dedi­ği gibi umum ifade eden âyetler, tahsis edilmedikleri sürece kat'iyyet ifade eder, diyecek olursanız bu, size bir şey kazandırmaz. Zira Hanefîlerin kasdettiği kat'iyyet, daha genel anlamda bir kat'iyyettir. Yani âyetin, herhangi bir delilden ötürü, başka şeye ihtimali bulun­maması demektir. Sözkonusu mesele ise daha özel mânâda bir kat'iliğe sahiptir. Yani, bir delilden kaynaklansın veya kaynaklan­masın herhangi bir ihtimale imkân vermemesidir. Bu itibarla genel mânâda kat'î oldukları farzolunsa bile bu iki âyet, daha özel mânâda kat'iyyet ifade eden bir meseleye delil getirilemez. Çünkü her an ken­disine ihtimal arız olabilir, demektir. Böyle olan bir şeyle de ihtimale mahal olmayan bir mesele, kesin olarak tesbit edilemez.

 

2-  Bu iki âyetin, zanla ameli iptali sahih görülse, Kur'ân'ın zahiriyle amel etmenin de iptal edilmesi gerekecektir. Çünkü bu, zanla ameldir. Böyle bir şey ise icmâen bâtıldır. Kaldı ki biz, her iki âyetin de Kitab'ın zahirinden olduğunu söylüyoruz. Bu nedenle, Kur'ân'ın zahiriyle ameli iptal ettikleri zaman, hüküm kendilerine de

dönecek ve bu âyetlerle delil getirmek sahih olmayacaktır.

 

3-  Âyet-i kerîmelerde, kendisiyle amel etmenin haram olduğu bildirilen zan, Allah'ın birliği gibi itikada ve usûlü'd-dine ait mesele-lerdeki zandır. Amelî konularda ve fıkhı meselelerde zanna itibarın ve ona göre davranmanın vâcib olduğu, daha evvel geçen kat'î delil­lerle ortaya konmuştu. Bu nedenle âyetlerde geçen zannı, belirttiği­miz şekilde anlamak gerekir.

 

4- Ayrıca zan ile amelin haramlığını ifade eden âyetlerin, bizi muhatab aldığını kabul etmiyoruz. Çünkü ilk âyet, doğrudan Hz. Peygamber (s.a.v)'e hitab etmektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.v), vahyi bekleyerek yakînî bilgi elde etme imkânı varken, zanna tâbi oluşu­nun haram kılmışı, yakînî bilgiyi elde edebilme imkânına sahip ol­mayan bizler için de haramlığını icab ettirmez. Ayrıca âyette geçen "ilim"den, zannı da içine alan mutlak bir tasdik kasdedilmiş olabilir. Zira zanna da ilim isminin verilmesi yaygındır. O zaman mânâ şöyle olur: "Bilmediğin veya şüpheye düştüğün ya da kararsız kaldığın şe­yin peşine düşme." Yine: "Hakkında bilgi sahibi olmadığın şey"den maksat, "Aksi, sana malum olan şey" olabilir. Bu durumda âyet, zannı içine almaz. Çünkü sahibi, amel ettiği şeyin aksini bilmiyor; ancak vehim sözkonusu olabilir.

İkinci âyette ise zannm kötülenmesi, sadece bazı vakitlerde ona tâbi olunduğundan dolayı değildir. Bilakis onların, her zaman zanna tâbi olup hiçbir vakit ilme tâbi olmamalarındandır. Bunun da yerile­cek bir davranış olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Çünkü böyle bir davranışta, kat'î olarak bilinen şeyleri terk etme sözkonusudur.

 

Hz. Peygamber (s.a.v)'in Yalnızca Kur'ân'm Yazılmasını Emretmesindeki Hikmet

Eğer "Madem ki Hz. Peygamber (s.a.v), Kur'ân'ın yazımını onun hücciyyetini tesbit için emretmemiş ve yazı da kat'iyyet ifade etmiyor­sa, böyle bir emrin verilmesindeki hikmet ne olabilir?" diye sorulacak olursa, buna şöyle cevap veririz:

Kur'ân'ın yazılmasına dair emirdeki hikmet, âyetlerin tertibi ve konulacak yerini tesbit içindir. Bu itibarla âlimler, tertibin, Cebrail (a.s) tarafından Rasûlullah (s.a.v)'a getirildiğinde ve tevkîfî olduğun­da ittifak etmiştir. Bilindiği gibi Kur'ân, durum ve hadiselere göre parça parça iniyordu, (inen âyetin hangi sûreye ve hangi sıraya konacağını Allah (c.c) bildiriyor, Rasûlullah (a.s) da vahiy kâtiplerine söylüyordu.)

Bir diğer hikmet de sûrelerin tertibini beyândır. Kuvvetli ve tercih edilen görüşe göre sûrelerin tertibi de tevkifidir yani akla de­ğil, vahye dayanır.

Bir diğer hikmet, Kur'ân'm kat'iyyetini daha fazla ortaya koy­maktır. Biz, yazının, herhangi bir şeyi tesbit yollarından biri oluşunu inkâr etmiyoruz. Şu kadar var ki, sırf yazımla bir şeyi tesbite çalış­mak, bırakın lafzı tevatürü, mücerred sözlü rivayetten bile daha za­yıf bir yöntemdir. Ancak yazı, herhangi bir hususun zaptında, kendi­sinden daha kuvvetli bir yöntemle birleştiği zaman kuvvet ve güveni­lirliği artar.

 

Ayrıca Kur'ân'm daha fazla güvenilirliği için yazımına ihtiyaç gösteren başka sebepler de vardır. Bunlar, şöylece sıralanabilir:

1-  Kur'ân, Allah'ın kitabı ve kıyamete kadar bütün mahlukâta gönderilmiş bir elçi olan Hz. Muhammed (s.a.v)'in en büyük mucize­si olması sebebiyle, O'nun zaptındaki kuvvet ve te'kidi artırmak. Zira Kur'ân, Hz. Peygamber (s.a.v)'in mucizeleri arasında sonraki nesille­re O'nun nübüvvetini isbat eden, en kat'î ve en açık bir delil olarak kalacaktır.

2-  Kur'ân, İslâm şeriatının esasıdır. Şâri'in (Allah Teâlâ) delil olarak kabul ve itibar ettiği diğer deliller ve asıllar, sonuçta ona da­yanmaktadır. İtikada ve fürûa ait meseleler, Kur'ân'da tesbit edil­miştir. Bu nedenle Kur'ân'm yok olup kaybolması, bütün bu hususla­rın da ortadan kalkması ye şeriatın yok olması sonucunu doğurur.

3-  Allah Teâlâ, gerek namazda ve gerekse namaz dışındaki ibâdetlerimizde, Kur'ân okumamızı istemiş, bir tek harfini bile değiş­tirmemize izin vermemiştir.

İşte Kur'ân, bu son derece önemli konuları ihtiva ettiğinden do­layı Sâri olan Allah Teâlâ, ona çok büyük bir önem vermiş, onu yüce himayesine almış, bu sebeple de insanların sübûtu konusunda tama­men tatmin olmaları için lafızlarını ve metnini, büyük küçük, kuv­vetli zayıf mümkün olan her türlü isbat ve tesbit vasıtalarıyla zap-detmiş, böylece kıyamete kadar gelecek olan insanların elinde bulun­masına imkân hazırlamıştır. Aynı şekilde, Kur'ân'm mânâlarını da onun şârihi olan sünnet vasıtasıyla muhafaza buyurmuştur.

Hadislerin birbirleri ile münasebeti bakımından bir tertip sözkonusu olmadığından sünnet, düzen bakımından Kur'ân gibi değil­dir. Hem sünnet mucize değildir ve Allah Teâlâ, lafızlarını okumak suretiyle ibâdet etmemizi de bizden istememiştir. Ayrıca sünnetin hakiki mânâsını korumak şartıyla, lafızlarının benzerleriyle değişti­rilmesine (ve mânâ yoluyla rivayete) müsaade edilmiştir. Çünkü sünnetin gayesi, Kitab'ı izah etmek ve hükümlerini açıklığa kavuş­turmaktır.

 

Böylece bu amacın gerçekleşmesinde, mânânın anlaşılması ye­terlidir. Anlam bozulmadıktan sonra lafızların Rasûlullah'tan sâdır olması ile bir başkasından sâdır olması aynıdır.

Kur'ân, diğer delillerin tesbitinde, itikad esaslarının tayini ve fürûa ait temel prensiplerin ortaya konmasında bize yeterli olmakta­dır. Bundan dolayı Sâri (Allah ve Rasûlü), Kur'ân'a gösterdiği ihti­mamı sünnete göstermemiş; onun naklinde bir tek delili, yani sözlü rivayeti yeterli bulmuştur. Eğer sözlü rivayet, yazım ve tevatür gibi bütün tesbit vasıtalarıyla bir arada bulunacak olsa bu en iyisidir.

 

Bütün bunların yanında, Kur'ân'm hacmi ile görevini ona açık­lamak ve izah etmek olan sünnetin hacmi arasındaki apaçık farkı da gözardı etmemek lâzımdır. Bilindiği gibi şerh, her zaman şerh edilen­den daha hacimli ve daha kabarık olur. Normalde hacmi küçük olan şeyin, bütün nakil imkânlarıyla nakli daha kolaydır. Ama hacmi ka­barık olan şey böyle değildir. Özellikle de ümmî bir toplum olan Arapların bu şeyi nakletmeleri sözkonusu olunca.

Bir de sünnetin, Rasûlullah (s.a.v)'m söz, fiil ve takrirlerinden meydana geldiği gözönünde bulundurulunca bütün tesbit vasıtalarıy­la zaptı güçleşmektedir. Rasûlullah (s.a.v)'m her hâlinde, tevatür de­recesinde bir kitlenin ve yazma imkânına sahip bir grup sahabenin, O'nunîa birlikte bulunması mümkün değildir. Dolayısıyla her duy­duklarım ve müşahede ettiklerini, yanlarında bulunmayanlara veya kendilerinden sonrakilere yazılı ve sözlü tevatür yoluyla bildirmeleri, ne mümkün ve ne de zorunludur.

Şunu da unutmayalım ki, Rasûlullah (s.a.v)'ın bir sözü ya da fii­li, okuma yazma bilmeyen tek bir sahabenin önünde vuku bulmuş ve bir daha da Hz. Peygamber (s.a.v) onu tekrarlamamış olabilir. Ama Kur'ân için durum böyle değildir. Çünkü Rasûlullah (s.a.v), âyet ve sûreleri muhtelif kitlelerin huzurunda okuyordu. Bu kitlelerin içeri­sinde, okuma yazma bilen de bilmeyen de bulunuyordu. Yine Kur'ân âyetleri, Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından, farklı zaman ve zeminler­de hiçbir değişikliğe uğratılmadan aynı lafızla tekrar ediliyordu. İşte bütün bunlardan dolayı Kur'ân'ın zapt ve naklinde, nakil vasıtaları­nın hepsi bir arada kullanılıyordu.

 

Sünnetin Yazımının Yasaklanması Onun Delil Olmadığı Anlamına Gelmez

Muarızımız, yukarıdaki anlattıklarımızla ikna olmayıp: "Eğer mesele, yalnızca sünnetin yazılmasını emretmemekle kalmış olsaydı, söylediklerin iknaya yeter, şüpheleri giderebilirdi. Ne var ki mesele, bununla kalmamış, bilakis, sünnetin yazımının yasaklanmasına ve hatta daha önce yazılmış olanların yok edilmesine kadar uzanmıştır. Bu durum, Hz. Peygamber (s.a.v)'in sünnetin sonraki nesillere nakle-dilmemesini istediğini gösterir. O'nun bu arzusu ise sünnetin hüccet olamayacağı neticesini doğurur. Çünkü hüccet olsaydı, nakil yolla­rından herhangi birisiyle nakline engel olunmazdı," diyecek olursa, kendisine şöyle cevap veririz;

Daha evvel izah ettiğimiz üzere, bir nassın yazılı olması, onun delil olabilmesinin şartlarından değildir. Üstelik yazı, kat'iyyet de ifade etmez. Bir anlık, yazının kat'iyyet ifade ettiğini kabul etsek bi­le, delilin kat'î bir yolla tesbit edilmiş olma zarureti yoktur. Bu ne­denle Hz. Peygamber (s.a.v)'in, sünnetin yazımını yasaklamış olması, onun sünnetin naklini istemediğine ve onun hüccet olamayacağına bir delil teşkil etmez. Rasûlullah (s.a.v), bu yasağın hemen ardından, daha etkili ve kuvvetli bir nakil yoluyla hadislerin rivayet edilmesini emretmişken, nasıl olur da sözkonusu yasağın, sünnetin delil olama­yacağına delil teşkil ettiği söylenebilir?

 

Müslim'in, Ebû Said el-Hudrî (r.a) tarikiyle rivayet ettiği bir haberde, bizzat Hz. Peygamber (s.a.v), kendisine kasden yalan isna­dında bulunan kimseleri, şiddetli bir azabla korkutmuştur. Bu konu­daki şu rivayetleri de hatırlayalım:

Buhârî ve Müslim, Ebû Bekir (r.a)'den şu hadisi nakletmiş-lerdir: "Burada bulunanlar, bulunmayanlara (sözlerimi) iletsin. Zira sözümü duyan birisi, onu, kendisinden daha iyi kavrayacak birisine ulaştırmış olabilir."[546]

İmam Ahmed'in, Zeyd b. Sabit (r.a)'ten yaptığı bir rivayette de Rasûlullah (s.a.v): "Bizden bir hadis işitip de onu başkasına nak-ledinceye kadar hafızasında tutanın, Allah yüzünü ağartsın. Nice kimseler vardır ki, kendilerinden daha fakih (daha anlayış sahibi) olanlara fıkıh (malzemesi olacak hadis) aktarır. Nice fıkha malzeme ve kaynak olacak ilim taşıyanlar vardır ki, kendisi fakih değildir,"[547] buyurmuştur.

 

Tirmizî'nin, İbn Mesud (r.a)'dan yaptığı bir rivayette: "Bizden bir şey işitip de onu, duyduğu gibi başkalarına ileten kimsenin, Al­lah yüzünü ak etsin. Kendilerine haber iletilen nice insanlar vardır ki, onu bizzat işitenden çok daha iyi kavrarlar, "[548] buyurulmuştur.

İmam Alımcd, Cübeyr b. Mtıt'im yoluyla yaptığı bir rivayette, Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu kaydetmiştir: "Allah, sözümü işitip belleyen, sonra da onu işitmeyenlere nakleden kimse­nin yüzünü ak etsin. Zira kendisine tebliğ yapılan nice kimseler, ken­disine nakil yapandan daha anlayışlı ve daha kavrayışlıdır."[549]

Buharî'nin rivayetinde Hz. Peygamber, Abdu'1-Kays heyetine, birtakım tavsiyelerde bulunduktan sonra şöyle buyurmuştur: "Bun­ları iyi belleyin ve (memleketinize döndüğünüz vakit) oradakilere iletin:[550]  İmam Şafiî ve başkalarının, Ebû Râfî'den yaptıkarı rivayette Allah Rasûlü (s.a.v), şöyle buyurmuştur: "Sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış bir vaziyette iken kendisine benim emir ve nehiylerimden birisi geldiğinde: 'Biz anlamayız, Allah'ın Kitabı'nda ne bulduysak ancak ona tâbi oluruz,' derken bulmayayım."[551]  Benzeri rivayetleri daha da çoğaltmak mümkündür.

Hz. Peygamber (s.a.v)'in, hadislerin ezberlenip rivayet edilmesi­ni emretmesi, kendisine yalan isnad edilmesine karşılık şiddetli bir ceza ile korkutması, sünnetin dinleyenler ve kendilerine tebliğ yapı­lanlar için ne kadar önemli olduğunu, inananlar için ne büyük fayda­lar içerdiğini, ayrıca onun, dinde bir hüccet ve ilâhî ahkâm için bir açıklama olduğunu apaçık göstermez mi?

 

Daha önce zikrettiğimiz rivayetlerde geçtiği üzere Hz. Peygam­ber (s.a.v)'in, hadislerin tebliğini emrettikten sonra, "Nice fıkha kay­naklık edecek hadis ve haber taşıyanlar vardır ki, (kendisi onlardan hüküm çıkaracak seviyede) fakih değildir. Ve yine nice fıkıh (malze­mesi) taşıyanlar vardır ki, kendilerine naklettikleri, onlardan daha anlayışlıdır" buyurması, sünnetin dinde bir hüccet ve şer'î hüküm­lerde kaynak olduğuna en güzel bir delildir. Rasûlullah (s.a.v)'m bu sözü, hadisleri bizzat işiten kimselerin, onları, sonraki nesle iletme-lerindeki gayenin, bu neslin hadislerin içerdiği rikhî ve şer'î hüküm­leri istinbat etmelerine imkân verme anlamı taşır. Bu ise hadislerin bir hüccet ve içerdiği hükümlerin tesbit edildiği bir delil kabul etme­den mümkün değildir. Zerre kadar aklı ve imam olan birisi bilir ki Hz. Peygamber (s.a.v), hadislerin rivayet edilmesine dair emrini, ta­rihte bazı melik ve idarecilerin yaptığı gibi sırf meclislerde konuşma konusu olsun diye vermemiştir. Allah Rasûlü (s.a.v), ümmetine hiç­bir fayda sağlamayacak, onları oyun ve boş işlere sevk edecek şeyleri emretmekten çok uzak ve beridir.

 

İmam Şafiî'nin (r.h), Ibn Mesud (r.a)'un hadisini değerlendi­rirken söyledikleri de sözümü destekler mahiyettedir. Hazret, demiş­tir ki: "Hz. Peygamber (s.a.v), sözlerine kulak verilip ezberlenilerek onların başkalarına iletilmesine teşvik ettiğine göre bu, Rasûlul-lah'ın, ancak duyan kimseler için hüccet teşkil edecek nitelikteki şey­lerin, kendisinden nakledilmesini emrettiğini gösterir. Çünkü Hz. Rasûl (s.a.v/den, ancak yerine getirilmesi gereken bir helâl veya kaçı­nılması gereken bir haram ya da tatbik edilecek bir had yahut alınıp verilecek bir mal yahut din ve dünya ile ilgili bir nasihat tebliğ edile­bilir. Ayrıca bu hadîs, fakih olmayan ve künhüne vâkıf olmadığı hal­de hadisleri ezberleyen kimselerin, bu nitelikteki hadisleri nakledebi­leceklerini göstermektedir."[552]

 

Bunun yanında özellikle Rasûlullah (s.a.v)'a yalan isnad etme­nin, neden büyük bir günah olduğunu ve bunu yapanın şiddetli bir azabı hakettiğini düşünelim. Halbuki başkaları adına yalan söyle­mek de haram olduğu halde, böyle değerlendirilmemiştir. Eğer baş­kalarına yalan isnad etmekle, Hz. Peygamber (s.a.v) adına yalan söy­lemek aynı seviyede olsaydı, yukarıdaki tehdidin Özellikle zikredil­mesinin bir hikmeti olmazdı.

Rasûlullah (s.a.v)'m kendisine yalan isnad etmeye özellikle işa­ret edip bu suça karşılık şiddetli bir azabı müjdelemesinin, hiç şüp­hesiz, ciddi bir sebebi vardır. Çünkü böyle bir durum, şeriat hüküm­lerinin tebdilini, helâlin haram, haramın da helâl görülmesini ortaya çıkarır. Bu da sünnetin vazgeçilmez bir hüccet ve şeriat hükümlerine kaynaklık etmesinden dolayı olmaktadır. Bu görüşlerimizin gerçekli­ğini görmek istiyorsan, Buhârî ve Müslim'in,. Muğire (r.a)'den rivayet ettikleri şu hadise bir bak: "Benim adıma söylenen yalan, başkası adına söylenen yalan gibi değildir. Kim, kasden benim adı­ma yalan söylerse Cehennemdeki yerine hazırlansın."[553]

 

Sonra İmam Müslim'in, Ebû Hureyre'den (r.a) rivayet ettiği şu hadisi düşün: "Âhir zamanda yalancılar, deccaller çıkacak. Sizin ve babalarınızın (öncekilerin) duymadığı hadisleri size getirecekler. Onlardan sakının; sizi sapıtıp fitneye düşürmesinler."[554]

 

Şimdi, Allah için söyle! Hz. Peygamber (s.a.v)'in hadisleri dinde hüccet olmasaydı, O'na isnad edilen uydurma hadislere karşı, sakın­dırmanın ne anlamı olurdu? Niçin böyle bir durum, fitne ve sapıklığı beraberinde getirsin? Şayet hadisleri rivayetteki maksat, Arapların ve diğer milletlerin haberlerini ve birtakım şiirleri rivayette olduğu gibi sırf bir teselli ve eğlence olsaydı, bu noktada yalancı ile doğru söyleyenin eşit olması gerekmez miydi? Aralarında bir fark olsa bile bu, fitne ve sapıklıktan sakındıracak kadar büyük bir fark olur muy­du? Elbette ki hayır. Fakat sünneti diğerleri gibi düşünmemiz imkânsızdır.

 

Sonuç olarak buraya kadar zikrettiklerimizin hepsi, sünnetin hüccet olduğunu apaçık ortaya koymaktadır. Bütün bunlar, akıl ve idrak sahibi olanların yanında, Hz. Peygamber (s.a.v)'in bizzat kendi açıklaması mesabesindedir. Aynı zamanda O'nun, sünnetin nakil ve muhafazasına olan rağbetinin bir göstergesidir.

Bütün bunlar apaçık ortadayken, nasıl olur da Rasûlullah (s.a.v)'m sünnetlerin korunmasına önem vermediği, yazımını nehyet-mesinin de bunu gösterdiği, dolayısıyla onun dinde hüccet olamaya­cağı düşünülebilir ve söylenebilir? Fakat gerçekleri herkes anlaya­maz ki! Allah Teâlâ'nın ilâhî ihbarı şöyledir: "Rasûlüm! Elbet sen, (hakkı) kalbi ölülere duyuramazsın. Arkalarını dönüp giden sağırla­ra daveti işittiremezsin. (Gönül) gözleri kör olanları, sapıklıkların­dan kurtarıp hidâyete ulaştıramazsın. Sen, ancak âyetlerimize iman edip teslimiyet gösterenlere davetini ulaştırabilirsin."[555]

 

Sünnetin Yazımına Getirilen Yasağın Hikmeti

Eğer muhaliflerimiz: "Şimdiye kadar, Kur'ân'ın yazılması ve onunla birlikte sünnetin yazıya geçirilmemesine ilişkin emrin hik­metlerini beyân ettiniz. Ne var ki söyledikleriniz, sünnetin yazımını yasaklamanın da bir gerekçesi olamaz. Çünkü onun mucize olmayışı, okunmak suretiyle ibâdet edilmeyişi, Kur'ân'ın izahı ve açıklayıcı ko­numunda bulunması, yazımın yasaklanmasına bir neden teşkil et­mez. Bu, olsa olsa Sahâbe'nin yazıp yazmamada serbest bırakılması­nı icab ettirebilir. Hem siz, sünnetin hüccet oluşuna dair delillere da­yanarak, sözkonusu yasağın, onun hücciyyetini iptal etmeyeceğini ile­ri sürdünüz. Fakat yasaklamasının da bir nedeni olması gerekmez mi? Bunun ne olduğunu bize izah edebilir misiniz?" diyecek olurlar­sa, cevâbımız şu olur:

Alimlerimiz, bu yasağın hikmetine dair, birkaç görüş ileri sür­müşlerdir.

1- Hz. Peygamber (s.a.v), sünnetin Kur'ân'la karıştırılması endi­şesiyle, ashabı bundan menetmiştir.[556]  Burada şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: "Bu karışıklığın herhangi bir zararı yoktur. Çünkü Kur'ân da sünnet de sert hükümlerin kaynağıdır. Dolayısıyla bizim için önemli olan, hükümler tesbit edilirken dayandığımız delilin Rasûlullah (s.a.v)'dan sâdır olmasıdır. Bunun sünnet veya Kur'ân olması farketmez. Yeter ki bu ikisinden başka bir şey olmasın."

Bu itiraz tutarlı değildir. Çünkü Kur'ân, pek çok bakımdan, sünnetten farklı ve ayrıdır. Herşeyden önce Kur'ân'ın tilâveti, ibâdettir. İ'câzı ile kıyamete kadar, Hz. Peygamber'in risâletine delil­dir. Bu itibarla o, her ne kadar hüccet olma bakımından, sünnetle ay­nı gibi gözüküyorsa da kendine has farklı özelliklerinden dolayı mut­laka sünnetten ayrı değerlendirilmelidir.

 

Yine: "Kur'ân'ın i'câzı, onun sünnetten farkedilmesi için yeterli­dir. Ayrıca yazıyla temyizine gerek yoktur," şeklinde bir itiraz gelebi­lir. Ancak bu da tutarlı değildir. Çünkü Kur'ân'ın i'câzını, ancak Arap belagatının zirvesinde olduğu ilk devirlerdeki söz sahibi olmuş kimseler anlayabilir. Fakat hangi asırda olursa olsun belagatla iliş­kisi olmayanlar -ki bunlar hep çoğunlukta olmuştur- onu sünnetten ayırdedemezler. Özellikle de kavlî (sözlü) sünnetin, Arabın en fasihi ve beliği bir zâttan sâdır olduğunu ve neredeyse belagat bakımından Kur'ân'a yakın bulunduğunu nazar-ı dikkate aldığımız vakit, bunu daha iyi anlayabiliriz. Bu nedenle sünnetle Kur'ân'ı birbirinden ayır-dedebilmek, öyle herkesin anlayacağı bir iş değildir. Onu, parmakla sayılacak kadar çok az insan farkedebilir. Belagatta ilgisi ve bilgisi olmayanlar, Kur'ân'ın i'câzını kendiliklerinden anlayamazlar. Onlar, bunu ancak Hz. Peygamber (s.a.v)'in belagat ve fesahat ustalarına, Kur'ân'ın en kısa sûresinin bir benzerini getirme yolundaki meydan okumasını ve onların bundan âciz kaldıklarını görerek anlayabilirler.

 

Bu şekilde Kur'ân'ın i'câzı ortaya çıktığı vakit, onlar, için Hz. Muhammed (s.a.v)'in peygamberliği de sabit olmuş olur. Peygam­berliği sabit olan bu zâtın: "Şu sûre veya şu âyet ya da şu kelime Kur'ân'dandır," diye haber verdiğinde, doğru söylediği apaçık ortaya çıkar. Hz. Peygamber (s.a.v)'in bu şekilde haber vermesi de Arabi -Acemi, beliği ve beliğ olmayanı ile bütün ümmet için Kur'ân'ın, Pey­gamber'in dışında bir kaynaktan geldiğini ortaya koymaya yeter.

 

Elbette Rasûlullah (s.a.v)'ın bizzat haber vermesi, yalnızca ken­di asrındakiler için mümkündür. Bütün ümmet için böyle bir şey söz­konusu değildir. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.v), Kur'ân'ı işitenle­rin iyice belleyememesi ve insanlar arasında tamamen yayılmaması sebebiyle, uzun zaman sonra, onda birtakım karışıklıkların meydana gelmesinden endişeleniyordu. Özellikle de âyet, kelime veya harfleri­nin karıştırılması, O'nu tedirgin ediyordu. İşte bu yüzden, Kur'ân'ın yazılarak, kendisinden sâdır olan diğer sözlerden ayrılmasına şiddet­le özen gösteriyordu. Bu itibarla Kur'ân, herkes tarafından güzelce öğrenilip halk arasında yayılmcaya ve diğer sözlerden tanınıp ayrıla­bilir hâle gelinceye ve herhangi bir ihtilâf meydana geldiğinde ya da birisinin hata etmesi hâlinde, kalabalık halk kitlelerinin, sözkonusu hata ve ihtilâfları düzeltebilecekleri bir seviyeye ulaşıncaya kadar, sadece Kur'ân'ın yazılmasını emretmiştir. Ümmetin bu konuma gel­diğine kanaat getirdiği zaman, sünnetin yazılmasına müsaade bu­yurmuştur. Nitekim bu konuya ileride değinilecektir.

 

2- Rasûlullah (s.a.v), Sahâbe'nin yazdıklarına güvenerek gevşe­meleri, bu nedenle de en belirgin vasıfları ve fıtrî Özellikleri olan ez­berleme hassalarını ihmal etmeleri sonucunda bu melekelerin gide­rek zayıflaması endişesiyle sünnetin yazımını yasaklamıştır.[557]

Yazmaya ve yazdığına güvenek ezberlemeyi ihmal etmenin, il­min kaybolmasında ne derece etken olduğu herkesçe malumdur. Bu­nu, daha evvel izah etmiştik. Bundan dolayı yazım yasağı, yalnızca hafızası kuvvetli, unutkanlıktan emin olan kimselere getirilmiştir. Bunun yanında Ebû Şah kıssasında değinileceği gibi hafızası zayıf olanlara izin verilmiştir. Aynı şekilde, kuvvetli bir hafızaya sahip olup da çok sayıda hadis topladığı için hepsini ezberlemekte güçlük çeken Abdullah b. Amr (r.h) gibilerine de onları yazma müsaadesi verilmiştir.

 

Eğer, "Hafızanın zayıflamasına, ilmin yok olup gitmesine neden olacak kadar yazıya güvenip gevşeme, Kur'ân için de sözkonusudur. Bu takdirde niçin onun yazımı yasaklanmamıştır?" denilecek olursa, şu cevabı veririz:

Mesele Kur'ân olunca, bu hikmetten ayrı bir durum arzeden ve Kur'ân'm yazılmasını gerektiren birtakım başka sebepler vardır. Öy­le ki bu sebepler, bahsedilen hikmete ağır basmış, ona üstün gelmiş­tir. Böylece Kur'ân yazıldığı zaman meydana gelebilecek (hıfzı ikinci plana itme, gevşeme gibi) zararları ortadan kaldırmıştır. Hatırlana­cağı gibi bu sebepler, Kur'ân'm i'câzı, kıraatıyla ibâdet olunması ve bunlardan başka daha önce değindiğimiz hususlardır. Böylece Kur'ân'm yazılmasının niçin emredildiği anlaşılmış olur.

 

Kur'ân'm yazımından doğabilecek olan zararların giderilmesi şu nedenlerle mümkündür. Öncelikle kıraati ile ibâdet edilmesi şartı, mükellefin onu ezberlemesini gerektirir. Ayrıca onun i'câzı, nazmının akıcılığı, üslûbunun cazibesi gibi hususlar da yazanı ezberlemeye teşvik eder.

 

3- İslâm'ın ilk devirlerinde yazma bilenlerin oranı oldukça azdı. Bu da ehemmi mühimme tercih ederek, yazı bilenlerin gayretlerini Kur'ân'm yazımına teksif etmelerini ve ondan maadasını yamakla yazmamalarını icab ettirmiştir.[558]

Bu yüzden yazma bilenler artınca Rasûlullah (s.a.v), hadislerin yazılmasına izin vermiştir. Nitekim Efendimizin, Abdullah b. Amr'a söylediği ile ölüm hastalığında iken bazı şeyleri yazmaya ni­yetlendiğine dair rivayetler ileride zikredilecektir.

 

4- Ashâb, yazma işinde zayıf ve maharet sahibi olmadıkları için sünnetin kaydında hata etmeleri endişesiyle yazmaktan menedilmiş-lerdir. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.v)'in yazmamalarını istediği kimseler, güzel yazı yazamayan kimselerdi. Bu işi iyi becerenlere ise müsaade edilmiştir. Nitekim Abdullah b. Amr (r.a)'a bu izin veril­miştir.

Bu konuda şöyle bir itiraz karşımıza çıkabilir: "Sünnetin yazı-mındaki yasağı ortaya koyan temel delil, Ebû Said el-Hudrî'nin

rivayetidir. Bu rivayetten ilk anlaşılan, sünneti yazmaları yasakla­nan kimselere, Kur'ân'ı yazabilecekleri yolunda izin verilmiş olduğu­dur. Eğer yasağın illeti, yazıda meydana gelebilecek hata endişesi ise onların Kur'ân'ı yazmalarına  nasıl  müsaade edilebilir? Bunun mâkul olduğunu ispatlayabilmek için Ebû Said (r.a) rivayetinde ak­la gelen bu durumun tersini ispat etmek mecburiyeti vardır."

 

Sünnetin Yazımına Müsaade Edilmesi

Sünnetin yazıya geçirilmeyişinden dolayı hüccet olamayacağı şeklindeki şüpheyi kökünden temizleyecek hususlardan biri de Hz. Peygamber (s.a.v)'in, sünnetin yazımına izin vermiş olmasıdır.

 

İbn Abdilberr, Abdullah b. Müemmil, İbn Cüreyc ve Ata tarikiyle, Abdullah b. Amr'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v)'a: "İlmi kaydedeyim mi?" diye sordum, bana: "Evet, kaydet" buyurdu.[559]  Ata, "İlmin kaydedilmesi nedir?" diye sormuş, Abdullah da "yazılmasıdır" karşılığını vermiştir.

Başka bir rivayette ise Abdullah İbn Amr: "Ey Allah'ın Rasûlü! İlmin kaydedilmesi ne demektir?" diye sormuş, Rasûlullah (s.a.v) da: "Yazılmasıdır/' şeklinde cevap vermiştir.[560] Aynı rivayeti, İbn Kuteybe, İbn Cüreyc ve Ata tarikiyle nakletmiştir.[561]

"İlim" den murâd, özellikle hadistir.[562]

İmam Ahmed, Abdullah b. Amr'ın (r.a) şu sözünü rivayet et­miştir: Rasûlullah (s.a.v)'dan her duyduğum şeyi yazıyor ve ezberle­mek istiyordum. Kureyş, beni bundan menetti ve: "Sen, Rasûlullah (s.a.v)'dan her işittiğini yazıyorsun. Halbuki O da bir insandır; neşe­liyken de sinirli hâlinde de konuştuğu olur," dediler. Ben de yazmak­tan vazgeçtim. Daha sonra konuyu, Rasûlullah'a açtım, bana: "Sen yaz! Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki ben, ancak hakkı ko­nuşurum."

Haberi, ibn Abdilberr de muhtasar olarak şu lafızlarla naklet­miştir: "Ey Allah'ın Rasûlü! Sizden her duyduğumu yazabilir mi­yim?" dedim. "Evet, yazabilirsin" buyurdu. "Peki, neşeli olsanız da sinirli olsanız da yazayım mı?" dedim, yine: "Evet, yaz! Çünkü ben, her halükârda haktan başka bir şey söylemem," buyurdu.[563]

Denilse ki: "Ibnü'l-Müemmil ve İbn Şuayb tarihleriyle gelen haberlerle ihticacta bulunmak (delil kabul edilip hükme kaynak yapmak), sahih değildir. Çünkü İbn Mâin, Nesâî, Dârekutnî ve el-Münzirî, İbnü'l-Müemmil'in zayıf olduğunu söylemişlerdir. Ebû Hâtim'le Ebû Zur'a, onun hadiste kavi olmadığını belirtirken İbn Mâin, hadislerinin tamamının münker olduğunu söylemiştir. Ah­med b. Hanbel de aynı kanaattedir. İbn Adiyy, onun rivayet ettiği hadislerin tamamının zayıf olduğunu söylemiştir."

 

İbn Şuayb, Ebû Davud'a: "Amr'ın babası vasıtasıyla, dedesin­den yaptığı rivayetler, dinde hüccet olabilir mi?" diye sorulduğun da: "Hayır! Delil olmalarından bahsedemeyiz," diye cevap verdiğini söy­lemiştir. Yine İbn Şuayb, Ahmed b. Hanbel'in: "Hadisçiler, Amr'ın babası vasıtasıyla dedesinden naklettiği hadisleri, diledikle­rinde alıyor, istediklerinde terk ediyorlardı," dediğini haber vermiş­tir. Elbette bununla, Amr b. Şuayb'm hadislerindeki endişelerim kaydediyor. Abdülmelik b. Meymun ise Ahmed b. Hanbel'in: "Amr b. Şuayb'ın, babası kanalıyla, dedesinden yaptığı pek çok münker haber vardır. Biz, onun rivayet ettiği hadisleri, sadece öğüt almak maksadıyla yazardık. Hükümde hüccet olmaları ise asla mümkün değildir," dediğini haber vermiştir. Ayrıca Yahya b. Said el-Kattan da onun rivayet ettiği hadislerin zayıf olduğunu belirtmiş­tir.

 

Abbas ise İbn Mâin'in: "Şayet babası vasıtasıyla dedesinden rivayet ederse, bu haberi kitaptan almış demektir. Fakat Said ve Sü­leyman b. Yesar ya da Uruc kanalıyla rivayet ederse, o zaman si­kadır veya benzeri bir durumdadır," dediğini söylemiştir.

İbn Ebî Şeybe de: "İbnu'l-Medînî'ye, Amr b. Şuayb'ın duru­munu sordum, bana: 'Eyyûb ve İbn Cüreyc kanalıyla gelen rivayetlerin hepsi sahihtir. Ama babası kanalıyla dedesinden naklet­tiklerini bir kitaptan almıştır; dolayısıyla zayıftır,' karşılığını verdi" demiştir.

Kaldı ki İbnu'l-Müemmil ve Amr b. Şuayb'ın bu tarikiyle, sa­dece cerh ve tâdilde gevşek davranan daha sonraki bazı âlimler ihti-cacta bulunmuştur. Bildiğimiz kadarıyla rivayetin üçüncü bir isnadı da yoktur. Dolayısıyla yukarıda geçen (yazımla ilgili haber) sahih de­ğildir.[564]

Buraya kadar zikredilenler; muhatabımızın, hadisin râvilerinden İbnu'I- Müemmil ve Amr b. Şuayb'm zayıf olduklarıy-la ilgili iddiasına delil getirdiği rivayetlerdir. Bunlara cevabımız şu olur:

Önce İbnu'I- MüemnuTi ele alalım. İbn Sa'd, İbnu'1-Müem-mil'in "sika" olduğunu söylemiştir. İbn Huzeyme, İbn Hıbban ve

daha başkaları ise hadislerini sahih bulmuşlardır. İbn Mâin de onun iki rivayetinde sika, birinde zayıf olduğunu söylemiştir.[565]

 

Görülüyor ki imamlar, onun cerh edilip edilmeyeceği konusunda ihtilâf ederek, hepsi cerhe gitmemiştir. Cerh edenlerden bir kısmı ise rivayet ettiği hadislerinin tamamını terk etmeyip, bir kısmını kabul etmişlerdir. Hem onun yukarıdaki rivayetini, İbn Abdilberr (463/1071) ve Zehebî'nin (745/1347), Abdulhumeyd b. Süleyman, Abdullah b. el-Müsennâ ve Sümâme tarikiyle, Enes (r.a)'den merfû olarak rivayet ettikleri: "İlmi, yazıyla kaydediniz."[566]  şeklin­deki hadis de desteklemektedir.

İbn Mâin, İbnu'l-Medînî, Nesâî ve Dârekutnî'nin, az önceki hadisin râvilerinden Abdulhumeyd'i zayıf bulmalarının buna bir te­siri yoktur. Zira Ebû Dâvud ve daha başka kimseler, onun sika ol­duğunu söylemişlerdir. Ayrıca Enes (r.a) yoluyla gelen rivayeti, Ha­kim et-Tirmizî'nin yaptığı merfû bir rivayet de desteklemektedir.

İbn Şuayb'a gelince; Zehebî (748/1347), onun, zamanının âlimlerinden birisi olduğunu söylemiştir.[567]  İbn Mâin, İbn Râhe-veyh ve Salih b. Cezre de onun sika olduğunu belirtmişlerdir.

 

el-Evzâî (157/774) de: "Amr b. Şuayb'dan (bugün) daha kâmil bir Kureyşli görmedim," demiştir. Yine Evzâî: "Mekhul otururken Amr, bana hadis rivayet etmiştir," der.[568]

İshak b. Râheveyh (238/853): "Amr b. Şuayb'ın, babası kana­lıyla dedesinden yaptığı'rivayetler, Eyyûb'un Nâft vasıtasıyla İbn Ömer'den (r.a) yaptığı rivayetler mesabesindedir," demiştir.

Ebû Hatim (277/890) ise: "Amr'ın, babası kanalıyla dedesin­den naklettiği rivayet, Behz b. Hâkim'in babası aracılığı ile dede­sinden naklettiği rivayetlerden bana çok daha sevimlidir," der. Yine o, Yahya b. Mâin'e, Amr b. Şuayb'm durumunu sorduğunda, onun kızarak: "Ben ne diyeyim ki? İmamlar, ondan rivayette bulunmuşlar­dır," şeklinde cevap verdiğini söylemiştir.

Abbas ve Muâviye b. Salih de İbn Mâin'in Amr hakkında "sika" dediğini nakletmişlerdir. İshak el-Kevser de (251)872) İbn Mâin'in: "Amr'ın rivayet ettiği hadis yazılır," dediğini rivayet etmiş­tir.

 

Ebû Zur'a (281/894) ise: "Amr, sika bir kimsedir. Ondan gelen münker haberlerin ekseriyeti el-Müsennâ b. es-Sabah ve İbn Cüheya'dan kaynaklanmaktadır," demiştir.

Yahya b. Said el-Kattan (198/813) da: "Ondan sika bir râvi rivayette bulunduğunda, haberi hüccettir," demiştir.[569]

İmam Ahmed (241/855)'den, Amr'm rivayet ettiği hadisle ihti-cacta bulunulmayacağı şeklinde nakledilen görüş şayet doğru ise onun bu konudaki bir tereddüdünden kaynaklanmıştır; kesin kanaa­tine dayanmamaktadır. Nitekim daha sonra bu tereddüdü kalkmış ve hüccet olduğu görüşünü belirtmiştir.

İmam Ahmed'in sözkonusu görüşünün tereddüdünden kaynak­landığına, el-Esrem'in şu sözü delâlet etmektedir: "Ahmed b. Han-bel'e, Amr b. Şuayb'ın durumu sorulduğu vakit: 'Bazen hadisleriyle ihticacta bulunuyoruz. Fakat bazen de kalbimizde bir şüphe belirdiği oluyor,' demiştir."[570]

 

İmam Ahmed'in bahsi geçen endişesinin kalkıp, Amr'm rivayet ettiği hadislerin hüccet olabileceğine kail olduğuna ise Buhârî'nin et-Tarih'in&ekî şu sözü delâlet etmektedir: "Amr b. Şu­ayb'ın hadisleriyle, Ahmed b. Hanbel, Ali b. el-Medînî (234/849), İshak b. Râheveyh (25/853), Humeydî (219/834), Ebû Ebeyd (224/838) ve diğer hadisçilerin delil getirdiklerini gördüm. Müslü­manlardan hiç kimse, onu metruk kabul etmemiştir."[571]  Hiç şüphe­siz Buhârî'nin nakli (diğerlerinden), daha sahih ve daha kuvvetlidir.

Abbas'm, Yahya b. Mâin'den sözkonusu isnadın zayıf olduğu yolundaki nakli, onun önceleri bu konuda mütereddid bulunduğuna, fakat daha sonra, bu tereddüdünün kalkarak, bahsedilen isnadla ih­ticacta bulunulabileceğine kail olduğuna hamledilir. Aksi takdirde bu rivayetin, Ebû Hatim, el-Kevsec, Muâviye b. Salih ve bizzat Abbas'm kendi rivayetine ters düşmesi sözkonusudur. Ayrıca Buhârî'nin şu sözüyle de çelişki arzetmektedir. Ali, Yahya b. Mâin, Ebû Hayseme ve ilim ehlinden bazı meşâyıh biraraya geldiler ve Amr b. Şuayb'ın hadisleri konusunda müzâkerede bulundular. Bu­nun sonunda, hadislerinin hüccet olduğu kanaatine vardılar.[572]

 

Buhârî'nin naklinin, Abbas'm naklinden daha kuvvetli oldu­ğunda şüphe yoktur.

İbn Ebî Şeybe'nin, İbnul-Medinî'den yaptığı nakil de aynı şe­kilde değerlendirilmelidir.

Ebû Dâvud'dan yapılan, onun zayıf olduğu yolundaki rivayet de bizzat Ebû Davud'un kendi tutumuyla çelişki arzetmektedir. Çünkü o, Habib b. Muallim'in, Amr b. Şuayb'ın bu tarikle naklet­tiği şu hadise yer vermiştir: Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: "Cu-ma'da üç sınıf insan bulunur: Duâ eden, boş işle uğraşan ve sükût eden."[573]  Özetle söyleyecek olursak; onun mecruh olduğu yolundaki azınlık görüşü ile sika olduğu şeklindeki kuvvetli ve cumhura ait olan görüş çelişmektedir. İşin ilginç tarafı ise itiraz sahiplerinin bu noktaya hiç temas etmemeleridir. Sanki onlar, hakkında pek çok imamın "sika" dediği birisinin, mecruh olduğu iddia edilirken, hiç kimsenin bunu tetkik etmeyeceğinden emin olmuşa benziyorlar. Di­ğer bir konu da buradaki tereddüd veya cerh, iki sebepten kaynak­lanmaktadır.

Birincisi: Bazı âlimler, hadisin mürsel bir tarikle geldiğini zan­nederek, onunla ihticacta bulunmamış veya tevakkuf etmişlerdir. Meselâ, İbn Adiyy: "Amr 6. Şuayb'ın kendisi sikadır. Fakat babası vasıtasıyla dedesinden rivayet ettiği vakit, haberi mürsel olmakta­dır," demiştir.

 

Zehebî (748/1347) de onun, dedesi Muhammed b. Abdullah b. Amr ile görüşmediğine işaret etmiştir.[574]

İbn Hıbban (354/965) ise: "Amr b. Şuayb hakkında doğru olan, onun sika râvilerden olduğudur. Çünkü adaleti tesbit edilmiş­tir. Babası kanalıyla dedesinden yaptığı münker haberlerin hükmü ise sika râvilerin maktu' ve mürsel rivayetlerinin hükmü gibidir. Böyle bir durumda, maktu' ve mürsel olan rivayetleri terk edilir. Sa­hih olan haberleriyle ihticacta bulunulur," demiştir.[575]

İkincisi: Amr b. Şuayb'ın bu tarikle yapmış olduğu rivayetler, ya bir sahifeden "vicâde"[576]  yoluyla ya da sema1 (işitme) tarikiyle yapılmış rivayetlerdir. Söz (sema1) yoluyla yapılan rivayetlerin aksi­ne, sahifelerden yapılan rivayetlerde yanlış yazılma ihtimali oldu­ğundan, onlara itimad etmek sahih değildir. Nitekim Muğire: "Ab­dullah b. Amr'ın sahifesine sahip olmam beni, iki hurma tanesine veya iki kuruşa sahip olmak kadar sevindirmez," demiştir.[577]

 

Kanaatimize göre bu iki ihtimal de tutarsızdır. Birincisini ele alalım: Bunun için Zehebî (748/1347) demiştir ki: "Bu, bir şey ifade etmez. Çünkü Şuayb'ın, (Amr'ın babası) Abdullah'ı (r.a) işittiği bi­linmektedir. Zaten kendisini yetiştiren de odur. Hatta Muham-med'in, babası Abdullah'ın sağlığında vefat ettiği, Şuayb'ın bakı­mını ise dedesi Abdullah'ın (r.a) üstlendiği söylenmektedir. Bu ne­denle, isnadda, önce can ebihî (babasından)' sonrada can ceddihî (de­desinden)' denildiği vakit, burada Şuayb'ın dedesi Abdullah b. Attır (r.h) kasdedilmektedir."[578]

 

Ali b. el-Medînî (234/849), Şuayb b. Muhammenin, Abdul­lah b. Amr'ı (r.a) işittiğini söylerken Zehebî, buradaki Şuayb'ın, Abdullah'ın torunu olduğunu hatırlatır.[579]

Hafız el-Irâkî (806/1403), Şuayb'm, Abdullah b. Amr'ı işitti­ğinin sahih olduğunu söyler ve bunu, Buhârî'nin et-Tarih'inde Dârekutnî ve Beyhakî'nin es-Sünen'de sahih bir isnadla rivayet et­tiklerine işaret eder. Ayrıca İmam Ahmed de bunu rivayet edenler arasındadır.[580]

 

Bu konuda İbnü's-Salah (577/1181) da şöyle der: "Hadisçilerin çoğunluğu, buradaki 'ced' ifadesini Şuayb'ın babası olan Abdullah b. Amr'ın oğlu Muhammed'e değil de Abdullah'a (r.a) hamlederek hadisleriyle ihticacta bulunmuşlar, 'ced' kelimesinden bunu anlamış­lardır."[581]

İkinci ihtimal hususunda da ez-Zehebî, şöyle diyor: "Amr b. Şuayb'ın hadislerinin 'vicâde'yoluyla veya bir kısmının sema' (işit­me), bir diğer kısmının da vicâdeyle olduğu, üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Biz, onun hadislerinin sıhhatin en üst derece­sinde olduğunu iddia etmiyoruz. Bilakis, onların hasen kısmına gir­diğini söylüyoruz."[582]

 

Burada şunu hatırlatalım: Amr b. Şuayb'ın rivayetlerinin, söz­lü değil de sahifeden yapıldığını kabul etsek bile her ikisi de sika olan Amr ve babası Şuayb'ın, sahifedeki yazının bizzat Abdullah b. Amr'a ait olup olmadığım, metinlerde herhangi bir hata meydana gelip gelmediğini tetkik etmeden rivayet etmiş olmaları, kanaatimize göre uzak bir ihtimaldir.

Kuşkusuz sika âlimlerin büyük bir ekseriyeti, sahifedeki rivayetlerin sahih olduğunu ve onlarla ihticacta bulunulabileceğini söylemişlerdir.

Ahmed b. Salih, Abdullah'ın (r.a) ailesinin, sahifenin ona ait olduğunda ittifak ettiklerini söylemiştir.[583]

 

İbnu'l-Kayyım (751/1350), demiştir ki: "Abdullah b. Amr'dan (r.h) gelen sahih rivayetlere göre o, hadisleri yazardı. Yazdıkları ara­sında bir de 'es-Sahifetu's-Sâdıkâ' ismi verilen bir sahife vardı. Bu sahife, en sahih hadisleri içermektedir. Bazı hadisçiler onu, isnad yö­nünden Eyyûb'un, Nâfi yoluyla Ibn Ömer'den yaptığı rivayetler se­viyesinde kabul etmektedirler. Dört büyük imam ve daha başkaları onunla ihticacta bulunmuşlardır."

Bundan başka İbnu'l-Kayyım, Amr b. Şuayb'ın babası vasıta­sıyla dedesinden naklen yaptığı rivayetlerle, bütün fetva ehli imam­ların ihticacta bulunduğunu, bu konuda sadece fıkıh ve fetva işinde yeterince derinleşmemiş Ebû Hatim el-Büstî, İbn Hazm ve benze­ri kimselerin ileri geri konuştuğunu kaydetmiştir.[584]

 

Burada şöyle diyebilirsin: "Bizim delil getirdiğimiz hadis, o sa~ hifede bulunan bir hadis değildir. Bilakis o, çok sayıda hadisi içeren bu sahifenin yazılmasına izin verildiğini ifade eden bir başka hadis­tir. Bu hadisin, sözkonusu sahifenin rivayet edildiği isnadla rivayet edilmiş olması, bu hadisin de sahifedeki hadislerden olmasını gerek­tirmez."

Bahsedilen isnadla, yalnızca cerh ve ta'dil konusunda gevşek davranan bazı müteahhir âlimlerin ihticacta bulunduğu iddiası asıl­sızdır. Nitekim Buhârî, İbmı's-Salah ve İbnu'l-Kayyım'm daha evvel naklettiğimiz sözleri de bunu göstermektedir. Buna bir diğer delil de Ahmed b. Said ed-Dârimî'nin (255/868): "Ashabımız, Amr b. Şuayb'ın hadisiyle ihticacta bulunmuştur."[585] şeklindeki sözüyle, el-Münzirî'nin (656/1258): "Cumhur, onun  sika olduğu, babası vasıtasıyla dedesinden naklen yaptığı rivayetlerde de ihticacta bulunu­lacağı görüşündedir/' sözüdür.[586]

Yazmayla ilgili hadisin bir üçüncü isnadının olmadığı iddiası da şekilde asılsızdır. Ebû Dâvud ve İmam Âhmed, Yahya b. Said ka­nalıyla, Abdullah b. Âmr'm (r.h) şöyle dediği nakledilmiştir: "Ko­nuyu Rasûlullah'a açtım. Parmağı ile ağzını işaret ederek: "Yaz, nef­sim elinde olan Allah'a yemin ederim ki; buradan haktan başkası çıkmaz,' buyurdu."[587] Bu rivayetlerin isnadı, son derece sahihtir.

 

Aynı şekilde yukarıdaki hadisi, Beyhakî el-Medhal ve Dârimî es-Sünen'de rivayet etmişlerdir.[588]

es-Saâtî, el-Fethu'r-Rabbânî'de şunları kaydetmiştir: "Bu ha­disi, Hâkim de rivayet etmiş ve: İsnadı sahih, hasen bir hadistir. Hadislerin yazımı konusunda asıl olan bir haberdir. Buharı ve Müslim, eserlerinde, bu hadise yer vermemişlerdir. Ancak onlar, ha­disin râvileri arasında, Şam âlimlerinden Abdülvâhid b. Kays ve hadis imamlarından, oğlu Ömer b. Abdülvâhid ed~Dimeşkî dışın­da bütün râvileriyle ihticacta bulunmuşlardır' demiş, Zehebî de bu­nu te'kid etmiştir."[589]

 

Bütün bunları daha da kuvvetlendiren, İmam Ahmed, Buhârî ve Tirmizî'nin, Vehb b. Münebbih'in kardeşi Hemmam'dan rivayet ettikleri şu haberdir: Hemmâm, demiştir ki: "Ebû Hurey-

re'nin (r.a): 'Rasûlullah (s.a.v)'ın ashabı içerisinde, benden daha faz­la hadise sahip olan yoktur. Ancak Abdullah b. Amr, bu konuda benden ilerideydi. Çünkü o, hadisleri yazıyordu, ben ise yazmıyor­dum,'[590]  dediğini işittim." Bunu, Abdurrezzak da Musannef'inde kaydetmiştir.[591]

 

Bedruddîn el-Aynî (855/1451) ise şöyle demektedir: "Sahâbe'nin en faziletlilerinden olan Abdullah b. Amr, Rasûlullah (s.a.v)'tan duyduklarını yazıyordu. Şayet yazmak caiz olmasaydı, as­la bunu yapmazdı. Sahâbe'nin fiili hüccettir dediğimizde, münâkaşaya yer yoktur. Aksi takdirde Rasûlullah (s.a.v)'ın onun fii­lini takrir etmesi, yazımın cevazına delil olmaktadır. Ebû Hurey-re'nin bu hadisini Tirmizî, Kitâbu'l-îlim ve Kitâbu'l-Menâkıb' da zikretmiş ve: 'hasen un-sahîhûn' demiştir. İmam Nesâî de bu hadisi Kitâbu'l-îlim'de rivayet etmiştir."[592]

 

Rasûlullah (s.a.v), Abdullah b. Amr'a hadislerin yazılması için izin vermiştir. İzinle ilgili haberi, İmam Ahmed ve Beyhakî, Amr b. Şuayb yoluyla, Mücâhid ve Muğire b. Hâkim'den naklen rivayet etmişlerdir. Râviler demişlerdir ki:

Ebû Hureyre'yi şöyle derken işittik: "Rasûlullah (s.a.v)'ın ha­dislerini, Abdullah b. Amr'ın dışında, benden daha iyi bilen kimse yoktur. Abdullah, hadisleri hem yazar, hem de ezberlerdi. Ben ise yazmaz, sadece ezberlerdim. Abdullah, yazım için Rasûlullah (s.a.v)'tan izin istedi, Efendimiz de kendisine izin verdi."[593]

 

İbn Hacer (852/1448), bu rivayetin isnadının "hasen" olduğu­nu, bundan başka bir isnadını da Ukaylî'nin (322/934), Abdurrah-man b. Süleyman'ın terceme-i hâlinde zikrettiğini kaydetmiştir.[594] Haberi, aynı isnadla ed-Dârimî de (265/868) en-Nakz adlı eserinde rivayet etmiştir.[595]

Buhârî ve Müslim de Ebû Hureyre'nin şu rivayetine yer ver­mişlerdir: Allah Teâlâ, Mekke'nin fethim nasib ettiği vakit Hz. Pey­gamber (s.a.v), cemaatın içinde ayağa kalkarak şöyle buyurdu: "Al­lah Teâlâ, Mekke'de savaş çıkmasına mâni olarak fil ordusunu ora­dan uzak tutmuştur. Fakat Rasûlü'yle mü'minleri, orayı fethe muvaf­fak kılmıştır. Mekke, benden önce hiç kimseye (savaş için) helâl kılın­madı. Bana ise yalnızca gündüzün birkaç saatinde helâl kılındı. Benden sonra da yine hiç kimseye helâl olmayacaktır. Böylece Mek­ke'de av hayvanı ürkütülemez, ot ve benzeri bitkiler koparılamaz, or­tadan kaybolan eşyayı almak helâl olmaz. Ancak sahibini bulmak ve ilân etmek için alınabilir. Kimin bir yakını öldürülecek olursa, iki şeyden birini tercih edebilir: Ya kendisine verilen fidyeyi kabullenir ya da katilin öldürülmesini isteyebilir."

Rasûlullah (s.a.v)'ın bu sözleri üzerine, Hz. Abbas:    "Ya Rasûlallah! İzhir otu var. Biz, onu (koku vermesi için) evlerimizde ve kabirlerimizde kullanıyoruz. Ona ne dersiniz?" diye sordu. Rasûlullah (s.a.v): "İzhir otu müstesna, onu koparabilirsiniz," karşı­lığını verdi. Bu arada Yemenli bir zât olan Ebû Şah ayağa kalkarak: "Ey Allah'ın Rasûlü! (Bu hutbeyi) benini için yazdırır mısınız?' dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) de: "Onu Ebû Şah için yazınız!" buyurdu.[596]

 

Buhârî ve Müslim, Ebû Hureyre (r.a) yoluyla gelen ve hutbe­nin îrad sebebini de içeren haberde şunu nakletmişlerdir: "Huzaâ kabilesi, Mekke'nin fethedildiği sene, kendilerinden Öldürdükleri bir adama karşılık olarak Benî Leys kabilesinden bir adamı öldürmüş­lerdi. Durum, Rasûlullah (s.a.v)'a haber verildi. O da biniti üzerinde geldi ve bu hutbeyi îrad etti."am

Beyhakî, Ebû Hureyre (r.a) yoluyla gelen şu rivayete yer ver­miştir: "Ensar'dan bir zât, Rasûlullah (s.a.v)'a geldi ve: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Hadislerinizi dinliyorum, fakat ezberleyemiyorum,,' diye dert yandı. Rasûlullah (s.a.v) da (eline işaret ederek) elinden faydalan ya­ni yaz," karşılığını verdi.

Haberi, Tirmizî de rivayet etmiş ve onun sahih olduğunu söyle­miştir.[597]  Ancak bazıları, onun: ''İsnadı o kadar sağlam bir hadis değildir. Çünkü Buhârî, isnadındaki Halil b. Mürre'nin 'münke-ru'l hadis' olduğunu söylemiştir," dediğini kaydetmiştir.[598]

 

İmam Ahmed, Buhârî ve Müslim, -lafiz Müslim'e aittir- Ye-zid b. Şerik et-Teymî'nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Ali b. Ebû Tâlib, bize bir hutbe verdi ve şunları söyledi: Her kim, yanımız­da, Allah'ın Kitabı ile şu kılıcımın kınında asılı olan sahifeden baş­ka (yazılı) bir şey olduğunu iddia ederse o, yalancının biridir. Bu sa-hifede (zekâta tâbi) develerin yaşları ile yaralamalara ait bazı hü­kümler yer almaktadır. Bir de Rasûlullah (s.a.v)'ın, 'Medine'nin Ayr ile Sevr (dağları) arası haremdir. Kim, orada bir bid'at işler veya bid'atçıyı barındırırsa, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. Allah, kıyamet gününde bu kimsenin hiç­bir tevbesini ve fidyesini kabul etmeyecektir. Yaptığı hayırlar da işe yaramayacaktır. Bütün mü'minlerin zimmeti eşittir. Kim, bir müslü-mana hıyanetlik ederse Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. Her kim de babasından başkasının oğlu olduğunu iddia eder veya bir köle sahibinden başkasına intisâb eder­se Allah'ın, meleklerin ve tüm insanların laneti onun üzerine olsun. Allah, kıyamet günü, o kimsenin hiçbir ibâdetini ve kurtuluş fidyesi­ni kabul etmeyecektir/ buyruğu vardır."[599]

imam Buhârî ve Ahmed, Ebû Cuhayfe'nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Hz. Ali'ye: 'Yanında herhangi bir kitap var mı? diye sordum. Bana: "Hayır, ancak Allah'ın Kitabı, O'nun mü'min insana verdiği anlayış ve bir de şu sahifedekiler var," cevabını verdi. "O sahifede neler var ki?" diye sordum. Hz. Ali (r.a): "Onda; diyet, esirlerin serbest bırakılması ve bir kâfire karşılık müslümanm Öldü-rülemeyeceğine dair hükümler var," dedi.[600]

 

Müslim de Ebu't-Tufeyl'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hz. Ali'ye: "Rasûlullah (s.a.v) özel bir şey vererek size herhangi bir ayrı­calık tanıdı mı?" diye soruldu. O da: "Kılıcımın kınında asılı duran şu sahifeden başka, insanların haberdar olmadığı bir şeyi vermek suretiyle, Rasûlullah (s.a.v) bize ayrıcalık tanımamıştır," dedi. Daha sonra da sahifeyi çıkardı. Orada şunlar yazılıydı: 'Allah'tan başkası adına kurban kesene, Allah lanet etsin. Yerin alâmetlerini çalana (sı­nırları değiştirene), Allah lanet etsin. Babasına lanet okuyana, Allah lanet etsin. Bir bid'atçıyı barındırana (ve ona destek olana), Allah lanet etsin."[601]

 

İmam Nesâî, Kays b. Ubad'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ester ile birlikte Hz. Ali'ye gittik ve: "Rasûlullah (s.a.v)'ın diğer in­sanların dışında, yalnızca sana verdiği bir şey oldu mu?" diye sor­duk, o da: "Hayır, yalnızca şu yazdıklarım müstesna," dedi ve kılıcı­nın kınından bir sahife çıkardı. İçinde şunlar yazılıydı: "Mü'minle­rin kanları eşittir. Onlar, kendi dışındakilere karşı tek vücuddurlar. İçlerinden sıradan birinin dahi zimmet verme hakkı vardır. Haberi­niz olsun ki, bir kâfire karşılık bir mü'min öldürülmez. Kendisine eman verilmiş kimse de öldürülmez. Kim bir bid'at ortaya çıkarırsa, vebali boynudadır. Kim de bir bid'atçıyı barındırır (ve desteklerse) Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun."[602]

 

İmam Ahmed de "hasen" bir isnadla, Târik b. Şihab'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hz. Ali'yi minberde gördüm, şöyle diyordu: "Allah'a yemin ederim ki, yanımızda Allah'ın Kitabı ve bir de şu sa­hifede olanlardan başka, size okuyabileceğimiz bir kitap yoktur. Bu­nu Rasûlullah (s.a.v)'tan aldım. İçerisinde, zekâtla ilgili hükümler var."

Haberi, İbn Hacer de nakletmiş ve şöyle demiştir: "Bu rivayetlerin arasını birleştirmek mümkündür. Şöyle ki: Sahife bir ta­nedir ve rivayet edilenlerin hepsi de bu sahifede yazılıdır. Ancak her râvi ne kadarını ezberleyebilmişse, onu rivayet etmiştir. Doğrusunu Allah bilir. Katâde, bu hadisi, Hz. Ali'den Ebû Hasan yoluyla ge­len bir isnadla rivayet etmiş ve bizim işaret ettiğimiz noktayı açıkla­mıştır. Aynı zamanda Hz. Ali'ye bu sorunun niçin sorulduğu konu­sunda da açıklık getirmiştir. Rivayeti, İmam Ahmed Müsned'inde, Beyhakî Delâilü'n-Nübüvve'sinde, Ebû Hasan yoluyla nakletmiş-lerdir. (Rivayetin öncesi şöyledir): Hz. Ali (r.a), birtakım işleri emre­derdi. Kendisine: 'Biz onu yapmıştık,' denildiğinde: 'Allah ve Rasûlü doğru söylemiştir,' derdi. Bir gün Ester: 'Bu söylediğin husus, Rasûlullah'ın, diğer insanların dışında, yalnızca sana verdiği bir şey mi?' diye sormuştur,"[603]

 

İbn Abdilberr, Ebû Cafer Muhammed b. Ali'nin şöyle dedi­ğini rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber'in kabzasında bir sahife bulun­du, içerisinde şunlar yazılıydı: Bir âmâyı düzgün yolundan sapıtan ve tehlikeye sevkeden, sınırlan değiştiren, kendisini efendisinden başkasına nisbet eden ve kendisine iyilikte bulunanın iyiliğini inkâr eden meVundur. "[604]

 

Ebû Dâvud, Ebû Said el-Hudrî'den şöyle rivayet etmiştir: "Biz, teşehhüd ve Kur'ân'dan başkasını yazmazdık."[605] Bilindiği gibi teşehhüd, Kur'ân değildir; sünnetle tesbit edilmiş bir duadır. Onun yazıldığını ise sünnetin yazılmasının yasaklanmasına dair rivayetin sahibi olan Ebû Said el-Hudrî (r.a) haber vermektedir. Demek ki, mutlak ve genel mânâda bir nehiy sözkonusu değildir.

er-Râmehürmizî, Rafı b. Hudeyc'in şöyle dediğini nakleder: "Hz. Peygamber (s.a.v)'e gelip: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Sizden bazı şeyler işitiyoruz, onları yazabilir miyiz?' dedim. 'Bir mahzuru yok, yazabi­lirsiniz!' karşılığını verdi."[606]

 

Deylemî, Hz. Ali (r.a)'nin merfû olarak naklettiği şu haberi rivayet etmiştir: "Hadisi yazdığınız zaman, isnadıyla birlikte yazı­nız."[607]

İmam Buharı, üç tarikten, birbirine yakın lafızlarla, ez-Zührî'nin, Abdullah b. Utbe'den, onun da İbn Abbas'tan rivayet ettiği şu haberi kaydetmiştir: İbn Abbas (r.h), demiştir ki: "Rasûlullah (s.a.v) vefat anındaydı. O sırada evde birtakım kimseler vardı. Ömer b. Hattab da aralarındaydı. Rasûlullah (s.a.v): “Getirin, size bir şeyler yazdırayım; (ona tâbi olup) daha sonra asla sapıt-mayasınız,' dedi. Hz. Ömer: 'Rasûlullah (s.a.v)'ın ağrıları çoğaldı; aklını başından aldı. Yanımızda Kur'ân var. Bize Allah'ın Kitabı ye­ter,' diyerek müdahale etti. Bunun üzerine evdekiler anlaşmazlığa düşerek münakaşaya başladılar. Bir kısmı: 'Getirin, Allah Rasûlü (s.a.v) ne yazdırmak istiyorsa yazdırsın, daha sonra sapıtmayalım' diyor, bir kısmı da Hz. Ömer'in görüşünü tekrarlıyorlardı.[608] Rasûlullah (s.a.v), huzurunda gürültü ve münakaşayı çoğalttıklarını görünce onlara: Yanımdan çıkın, beni yalnız bırakın,'[609] buyurdu."

 

Abdullah, demiştir ki: ibn Abbas, şöyle derdi: "En büyük mu­sibet, ihtilâf ve gürültüleri nedeniyle Rasûlullah'ın arzu ettiği şeyi yazdırmasına engel olan şeydir." Bu rivayetlerin birisinde, Hz. Ömer'in ve başkasının ismi açıkça söylenmemiştir. Haberi, İmam Ahmed, Müslim, İsmâilî ve İbn Sa'd da rivayet etmişlerdir. İmam Ahmed'in rivayetinde, yazmakla görevlendirilen zâtın, Hz. Ali (r.a) olduğu kaydedilmektedir.[610]

Buharı ve Müslim, Said b. Cübeyr'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir. (Lafız, Buhârî'nindir): "Perşembe günü nedir bilir misi­niz? O gün Rasûlullah (s.a.v)'ın acıları şiddetlenmişti. Bir ara: 'Bana kağıt kalem getirin, size daha sonra ebediyyen sapıtmamanız için bir şeyler yazdırayım,' buyurdu. Bunun üzerine orada bulunanlar, an­laşmazlığa düştüler. Halbuki bir peygamberin yanında bu tür davra­nışlar hiç uygun düşmüyordu. Aralarında: ''Rasûlullah'a ne oluyor? (Hastalığın etkisiyle) ne dediğinin farkında değil mi yoksa?' diyerek durumunu anlamaya çalışıyorlardı. Yanına vardıklarında, onlara: 'Beni yalnız bırakın. Benim bu hâlim, sizin arzu ettiğinizden daha hayırlıdır. Size üç şeyi tavsiye ediyorum...' dedi."[611]

 

İbn Hacer (852/1448), Buhârî'nin hadisini değerlendirirken şu açıklamayı yapmıştır: "Buharı, ilk olarak Hz. Ali'nin, Hz. Peygam­ber (s.a.v)'den yazdığına dair rivayete yer vermiştir. Bunda, Hz. Ali'nin Rasûlullah'ın vefatından sonra yazması ve yazımla ilgili nehyin kendisine ulaşmama ihtimali vardır. Buhârî, ikinci olarak Ebû Hureyre hadisini zikretmiştir. Bu hadis, yazımın yasaklanma­sından sonradır. Dolayısıyla onu neshetmiş olur. Üçüncü olarak, Ab­dullah b. Amr hadisini zikretmiştir. Ben, bu rivayetin bazı tarikle­rinde, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Abdullah b. Amr'a yazma izni verdiğini ifade eden sözler bulunduğunu açıklamıştım. Binâenaleyh bu haber, yazımın cevazı hakkında, Ebû Şah'la ilgili rivayetten daha kuvvetlidir.

Çünkü oradaki yazım emrinin, âmâ yahut okuma yazma bilme­yen bir kimseye ait olma ihtimali vardır. Buhârî, son olarak da ibn Abbas rivayetine yer vermiştir. Bu rivayet, ümmetin ihtilâftan kur­tulmaları için Rasûlullah (s.a.v)'ın onlara bazı şeyler yazdırmaya dair arzusunu ifade etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in sadece hak olan bir şeye ilgi duyup ihtimam göstereceği aşikârdır."[612]

 

Rasûlullah (s.a.v)'m, diyet, miras ve daha pek çok konuda mek­tuplar yazdırdığı bilinmektedir. Nitekim Amr b. Hazm'ı Necran'a, Muaz b. Cebel'i de Yemen'e gönderirken yazılı metin kullanmıştır. Eğer konuyu uzatma ve okuyucuyu sıkma endişesi olmasaydı, bütün bu rivayetlerin sahih kaynaklarını da zikrederdim. Daha geniş bilgi edinmek istersen, şu kaynaklara bakabilirsin.[613]

 

Sünnetin Yazımına İzin Veren Hadislerle, Yasaklayan Hadislerin Telifi

Eğer: "Sünnetin yazımını yasaklayan rivayetler, buna izin ve­renlerle çelişki arzetmektedir. Bunların aralarını telif etmek nasıl mümkün olacaktır? Bu konuda kitap yazanların bazılarının dediği gibi[614]  yasaklayan rivayetlerin, izin verenleri neshetmiş olması mümkün değil mi?" diye sorulacak olursa, birinci suâle cevap olarak derim ki: Bu iki konudaki hadislerin aralarının telif edilmesi husu­sunda, âlimler birkaç görüş ileri sürmüşlerdir:

1-    Hadislerin yazımının yasaklanması, Kur'ân'a hariçten birta­kım şeylerin karıştırılması endişesinden dolayı yalnızca Kur'ân'ın nazil olduğu döneme hastır. Bu konudaki izin ise daha sonraki dö­nemlere aittir.[615]

2-    

2- Yasaklama, yalnızca Kur'ân ve hadis metinlerinin aynı sahi-feye yazılmasına aittir. Zira Sahabe, âyetlerin tefsirıyle ilgili Hz. Peygamber (s.a.v)'den işittiklerini âyetlerin kenarına yazıyorlardı.

Karışıklık meydana gelebilir endişesiyle bundan menedildiler. Ha­dislerin yazılma izni ise içinde Kur'ân âyetleri bulunmayan müstakil sahifeler içindir.[616]

Bu karışmadan dolayı bazı âlimler, şâz kıraatların, çeşitli te'vil ve yorumların, âyetlerin kenarlarına yazılmış olmasından meydana geldiğini söylemişlerdir. Çünkü daha sonra gelen Tabiîler bu izahla­rı Kur'ân âyeti zannetmişlerdir. Yahut Sahabe, âyetlerin izahını Tâbiîn'e zikretmiş, onlar da bunları, Kur'ânla birlikte aynı yere yaz­mışlar, daha sonra gelenler de izah sadedinde kaydedilenleri Kur'ân'dan zannetmişlerdir.

 

3- Hadislerin yazımının yasaklanması, herkese değil, sadece Hz. Peygamber (s.a.v)'in hâne-i saadetlerinde Kur'ân-ı Hakîm'i yazmakla görevli vahiy kâtiplerine getirilmiştir. Onlara hadis yazımı için izin verilmiş olsaydı, Kur'ân'la hadisi birbirine karıştırmalarından emin olunmazdı. Bunun için onların dışındakilere izin verilmiştir.[617]

4- Hadisleri yazma yasağı, unutma endişesi olmayan, bu itibar­la hafızasına güvenen fakat yazdığında, ona dayanıp gevşekliğe dü­şeceğinden korkulan kimseler aittir. İzin ise unutma korkusu olan ve hafızasına güvenmeyen yahut yazdığında ona dayanıp gevşemesin­den korkulmayan kimselere verilmiştir.[618]

 

5-  Hz. Peygamber (s.a.v), bu izni, sadece Abdullah b. Amr'a vermiştir.  Çünkü o,  hem eski kitapları  okuyabiliyor, hem  de Süryânice ve Arapça'yı yazabiliyordu. Zaten Sahabe içerisinde oku-ma-yazma bilen birkaç kişi vardı. Onlar da güzel yazamıyorlardı. Hata yapmaları endişesiyle onlara sözkonusu yasaklama getirilmiş, Abdullah b. Amr'a ise müsaade edilmiştir. Bu görüşü, İbn Kutey-be (276/889), Te'vilu Muhtelefi'l-Hadis adlı eserinde zikretmiştir.[619]

 

Kanaatimize göre Rasûlullah (s.a.v)'ın: "Benim hadislerimi yaz­mayın. Kim, benden Kur'ân'ın dışında bir şeyler yazmışsa, onu imha etsin" sözü ile "Allah'ın Kitabı'nı onun dışındaki herşeyden arındı­rın," sözlerinden anlaşılan, O'nun sünneti yazmalarını yasakladığı kimseler, Kur'ân'ı yazmak için izin verdiği kişilerdir. Öyleyse Rasûlullah (s.a.v)'m, hata yapmaları endişesiyle onları sünneti yaz­maktan menedip, diğer taraftan, Kur'ân'ı yazmalarına müsaade et­miş olması düşünülemez. Çünkü Kur'ân, daha büyük bir ihtimam gerektirmektedir.

Buraya kadar zikrettiklerimizden anlaşılmaktadır ki, yukarıda görüşlerim verdiğimiz bütün âlimler, yazım konusunda birbirine zıt gibi gözüken bu çeşit haberlerin, birinin diğerini neshettiği kanaatin­de değildirler. Nesh görüşünü, yalnızca, aşağıda görüşlerini kaydede­ceğiniz âlimler ileri sürmüştür.

 

6- Buradaki yasaklama, sünnetin yine sünneti neshetnıesi kabi­linden bir olaydır. Rasûlullah (s.a.v), Önce sözlerinin yazılmasını ya­saklamış, fakat daha sonra sünnetin fazlalaşması sebebiyle, muhafa­zasındaki güçlüğü sezerek yazılıp kaydedilmesine müsaade etmiştir. İbn Kuteybe de bu kanaattedir. el-Hattabî (388/998) ise Meâlimü'S'Sünen adlı eserinde şöyle demektedir: "Öyle görünüyor ki yasaklama önceleri olmuş, fakat daha sonra yazmaya müsaade edil­miştir.[620]

Onların sözlerinden anlaşılan yasaklama ve iznin, bütün şahıs, sahife ve zamanlara ait olduğudur. Daha evvelki görüşlerde ileri sü­rüldüğü gibi bu konuda hiçbir tahsis sözkonusu değildir. Buradan anlaşılan diğer bir husus da karıştırma endişesi olsun olmasın, ya­saklamanın ilk zamanlarda konduğu, daha sonra ise mutlak olarak yazmaya izin verildiğidir.

 

Ancak bu görüşlere, şu nedenlerle katılmak mümkün değildir. Öncelikle, karışıklık endişesinin bulunmadığı bir ortamda, yasak ge­tirmenin bir anlamı olmaz. Fakat mesele taabbüdîdir denirse, elbette o, müstesnadır.'

İkinci olarak, karıştırma endişesi var olduğu müddetçe, yazıya izin verilmesi mâkul değildir. Ancak şöyle denilebilir: Hadislerin ya­zımına izin verildiği vakit Kur'ân, kafalara iyice yerleşip aralarında tevatür derecesine ulaşmış, onu diğer unsurlardan ayırt edebilecek duruma gelmişlerdi. Vaziyet, ümmetin arasında kıyamete kadar öy­lece devam edebilecek bir nitelik kazanmıştı. Dolayısıyla Kur'ân'ın başka şeylerle karıştırılması diye bir endişe ortadan kalkmıştı.

Ne var ki, bu da pek akla yakın gözükmüyor. Çünküv İslâm'a ye­ni giren £>azı kimseler, Kur'ân konusunda kendilerini doğruya iletebi­lecek birini bulamayarak, pekâlâ, onu başkasıyla karıştırabilirler. Böyle bir durumda ise bizden, kendilerine Kur'ân'ı yazmamızı iste­diklerinde, onunla birlikte Kur'ân olmayan şeyleri yazmamız caiz ol­mayacaktır.

 

Şu halde sünnetin yazılabileceğine dair verilen izni, karıştırılma endişesinin bulunmamasıyla kayıtlamak gerekmektedir. Bu nedenle İmam Suyûtî, (911/1505) bu görüşü destekleyerek şöyle demiştir: "Rasûlullah (s.a.v), sünnetin, Kur'ân'la karıştırılma endişesi bulun­duğu sürece yazılmasını yasaklamış, bundan emin olunduğu vakit ise yazıma izin vermiştir. Bu durumda, yasaklamaya dair emir nes-hedilmiştir."[621] Aynı ifadeleri, Nevevî'nin (676/1277), Müslim Şer-/u'nde de görmek mümkündür.[622]

İbn Hacer de (852/1448) yasaklamanın daha önce vuku buldu­ğunu, karışıklıktan emin olunduğunda ise sünnetin yazımına izin ve­rildiğini, bunun da ilk emri neshettiğini söylemiştir.[623]

 

ibn Hacer'in sözlerinden, burada bir nesh olduğu açıkça anla­şılmaktadır. Çünkü onun sözünden, yasaklamanın evvel olup Kur'ân'a karışma endişesi bulunsun-bulunmasm, her iki durumda da yasağın geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Ancak daha sonra, karışıklık endişesi ortadan kalktığında, sünnetin yazımına izin verilmesi, daha önceki yasağı ortadan kaldırmıştır. Ancak karıştırma endişesi bulun­duğu sürece, yazım yasağının devam ettiği bilinmelidir.

 

Suyûtî ve İmam Nevevî'nin sözlerine gelince, bunlardan nes-holduğunu anlamak mümkün değildir. Çünkü ilk zamanlarda getiri­len yasaklama, sünnetle Kur'ân'ın karışma endişesi bulunduğu tak­dirdedir. İzin ise bu endişenin bulunmadığı durumlara hastır. Bu ne­denle iznin, nehyi ortadan kaldırması sözkonusu olamaz. Zira her ikisi, aynı noktada ve aynı durumda vârid olmamıştır. Bilakis, her biri, ayrı bir durum ve ayrı bir illetten doğmuştur. Dolayısıyla her bi­rinin kıyamete kadar hükümleri müstakil olarak devam edecektir. Karıştırma endişesinin bulunduğu durumlarda yasak devreye gire­cek, bulunmadığı zamanlarda ise izin tahakkuk edecektir. Buna göre neshten bahsetmek tutarlı değildir.

 

Ancak burada, şu ileri sürülebilir: "Sünnetin yazımının yasak­lanması, Kur'ân'ın İslâm ümmeti tarafından iyice özümsenip diğer unsurlardan ayırabilecekleri durumun oluşmamasından dolayı mey­dana gelebilecek bir karışıklık endişesinin varolduğu döneme hastır. Yazıma izin verildikten sonra kıyamete kadar Kur'ân'ın tevatür dere­cesine ulaşması ve ümmetin, onu tamamıyla ayırtedebilecek bir nite­liğe kavuşması nedeniyle böyle bir karışıklık korkusu sözkonusu ola­maz. Eğer birisinin, böyle bir karıştırmaya mâruz kaldığını farzetsek bile, onu bu konuda aydınlatıp irşâd edecek pek çok kimseye müraca­at etme imkânına sahip olduğundan dolayı âyetle hadisi birbirine karıştırmaktan emin olacaktır. Yasaklamaya neden olan illet orta-dan kalktığı, iznin verildiği tarihten itibaren bir daha ortaya çıkma­sı sözkonusu olmadığı için yasaklama sona ermiş demektir, işte bu da nesh demektir."

 

Bu anlayışta, tenkide açık yönler mevcuttur. Zira ileriye sür­dükleri sözlerin doğru olduğu farzedilse bile iznin, yasaklamayı nes­he ttiği söylenemez. Burada söylenebilecek şey şudur: İlletin sona er­mesi ve sonra bir daha ortaya çıkmamasından dolayı hükmün bu il­letle ilgisi sonra ermiştir. Buna da nesh denilemez. Çünkü nesh, şer'î bir hükmün, yine şer'î bir hitab (ve nass)la ortadan kaldırılmasıdır.

 

Bir başka ihtilaflı nokta da daha önce bahsettiğimiz gibi; İs­lâm'a yeni giren kimselerle ilgili konuda ortaya çıkmaktadır.

Nesh olayını, yalnızca İbn Kuteybe (276/889), Hattâbî (388/998) ve İbn Hacetin (852/1448) sözlerinden anlamak mümkün­dür. Bunlara daha evvel temas etmiştik. Şu kadar var ki, ilk ikisinin sözlerinde nesh olayı, hem karışıklık endişesinin var olduğu ve hem de bundan emin bulunulduğu durumları kapsamaktadır. İbn Ha-cer'in görüşüne göreyse sadece güven hâlindeki yasağa hastır. Âlimlerin çoğunluğu, nesh görüşünü benimsemişlerdir. Müteahhi-rûndan bazı âlimler de bu kanaattedir.[624]  Aslında, burada herhangi bir nesh sözkonusu değildir. Sünnetle Kur'ân'ı karıştırma endişesi olunca nehiy, bu ortadan kalkınca izin devreye girmektedir. Ne za­man böyle bir korku ortaya çıkarsa yasak, korku ortadan kalkarsa izin sözkonusu olmaktadır. Zira neshi, iki ayrı durumu (ve hükmü), birleştirme imkânı bulunmadığı hâllerde kabul etmemiz gerekmekte­dir. Burada ise yasağı endişe hâline, izni de böyle bir endişeden emin olunduğu duruma tahsis etmekle aralarını telif (cem) imkânımız vardır. Bu da gayet mâkuldür. Öyleyse, bizi nesh görüşüne zorlayan nedir?

 

Sonra, daha evvel geçtiği üzere bu husustaki emirleri birtakım şahıs, sahife ve zamanlara tahsis yoluna gitmenin de bir anlamı yok­tur. Bilakis, yasaklamanın sözkonusu olduğu durum, karıştırmanın olabileceği her durumdur. Bunun, Kur'ân'ın sünnetle biraraya (aynı sayfaya) veya müstakil olarak yazılmasından doğabilecek bir karışık­lık olması ile vahiy kâtipleri ya da başka yazanlardan kaynaklanan bir karışıklık olması yahut da vahyin nazil olduğu dönem veya daha sonraki dönemlerde olması farketmez. Bu, sonucu değiştirmez. İzin ise hangi durum sözkonusu olursa olsun, karıştırma endişesinden emin olunduğu dönemde geçerlidir.

 

Konunun başında sorulan sorunun ikinci şıkkına verilecek ceva­bımız şudur: Hadislerin yazılmasının yas aklanma siyi a ilgili emrin, bu husustaki izne ilişkin emri neshetmesi, üç nedenden dolayı doğru olamaz:

1-  Müsaadenin, yasaklamayı neshettiği yolundaki görüşü iptal sadedinde zikrettiklerimiz, bunu göstermektedir. Orada belirttiğimiz

gibi nesh görüşüne, ancak birbiri ile çelişen iki delilin arasını bulma imkânı olmadığı zamanlarda gidilebilir. Burada ise delillerin arasını bulmak mümkündür. Bu nedenle birinin diğerini neshettiği doğru olamaz. .

2- Yazıma müsaade eden hadisler, daha sonra vârid olmuşlar: dır. Ebû Şah hadisi, Rasûlullah (s.a.v)'m vefatına yakın, Mekke'nin fethi yılında vuku bulmuştur. Ebû Hureyre'nin, Abdullah b. Amr'la kendisi arasında mukayeseyi içeren rivayeti de daha sonraki dönemlere aittir. Çünkü Ebû Hureyre'nin (r.a) müslüman oluşu, son zamanlara rastlar. Bu da onun müslüman olduğu vakit, Abdul­lah b. Amr'ın hadisleri yazdığına delâlet eder. Rasûlullah (s.a.v)'ın, ümmeti sapıtmaması için onlara bir şeyler yazdırma arzusu da O'nun  sekerât hâlinde vuku bulmuştur. Ebû  Said el-Hudrî rivayetinin, özellikle Rasûlullah (s.a.v)'m yazmaya teşebbüsü ile ilgili rivayet başta olmak üzere, zaman bakımından bütün rivayetlerden sonra yukû bulması uzak bir ihtimaldir. Sonra olsaydı, Sahâbe'nin mutlaka bundan haberi olurdu.

3- Sahabe ve Tabiîn asrından sonra İslâm ümmeti, yazmaya izin verilip bunun mübâh olduğunda ve iznin, yasaklamadan sonra vuku bulduğunda icmâ etmişlerdir. Sahabe asrından sonra oluşan İslâm ümmetinin bu icmâı, tevâtüren sabit olmuştur.[625] Hatta asrımızda yasaklamanın, izni neshettiği görüşünü savunanlar bile eserlerinde, Hz. Peygamber (s.a.v)'in hadislerine çokça yer vermektedirler.

 

Sünnetin Sahabe Devrinde Yazımı ve Tedvini

Şayet: "Rasûlullah (s.a.v)'ın vefatından sonra, Sahabe ve Tâbiîn'in tutumuna bakmak lâzım. Zira onlar, sünneti yazıp tedvin etmekten kaçınmışlar, başkalarını da bundan menetmişlerdir. Hatta yazdıklarını alıp yakmışlardır. Bunu yaparken de Rasûlullah (s.a.v)'ın sünnetin yazımını yasaklamasıyla ilgili hadisleri delil ge­tirmişlerdir. Bütün bunlar, sünnetin hüccet olmadığına, Rasûlul-lah'ın getirdiği yasağın, izinden sonra olup onu neshettiğine bir delil teşkil etmez mi? Aksi takdirde onların, iznin gereği hareket etmeleri gerekmez miydi?" denilecek olursa, şöyle cevap veririz: Sahâbe'yi bu konuda bir bütün olarak değerlendirmeye tâbi tutmak gerekir. Hep­si, yukarıda geçtiği gibi davranmıyorlardı.[626] Onların pek çoğu, yazı­ya cevaz veriyor, yazılı sünnetleri yanlarında muhafaza ediyor, bir kısmı da bilfiil yazıyordu.[627]

 

İşte bu konudaki vârid olan haberler:

Hz. Ebû Bekir (r.a), Enes'i (r.a) Bahreyn'e zekât görevlisi ola­rak gönderirken onlara şöyle yazmıştır: "Bunlar, Rasûlullah (s.a.v)'ın bütün müslümanlara vecibe kıldığı zekât farizalarıdır. On­ları, Rasûlü'he Allah Teâlâ emretmiştir. Müslümanlardan kim onu uygun, usûl ve miktarda isterse, onu versinler; kim de daha fazlasını taleb ederse, o takdirde vermesinler."[628]

 

İbn Abdilberr, Abdülmelik b. Süfyan'm, amcası kanalıyla Hz. Ömer'in: "İlmi yazıyla kaydediniz," dediğini rivayet etmiştir. Bunu, Hâkim ve Dârimî de rivayet etmişlerdir. Yine İbn Abdil­berr, benzeri bir rivayeti Yahya b. Kesir tarikiyle, İbn Abbas'tan nakletmiştir.[629]

 

İbn Abdilberr, İbn Abbas'ın (r.h), Harun b. Antere'nin baba­sına yazı için müsaade verdiğini rivayet etmiştir. Ayrıca Said b. Cü-beyr'in, İbn Abbas'la birlikteyken ondan işittiği hadisleri, binitinin üzerinde yazdığını, indikten sonra da yazdıklarını çoğalttığını rivayet etmiştir.[630]

İmam Müslim ise İbn Ebî Müleyke'nin şu sözüne yer vermiş­tir: "İbn Abbas'a, bana bazı şeyleri yazıvermesi için bir mektup gön­derdim. Bu arada bazı şeyleri de gizli tutmasını istedim. O da (hak­kımda): 'Samimi bir çocuktur. Ben, onun adına çok şeyleri seçiyor, bazılarını da kendisinden gizliyorum,' demiş. (Râvi diyor ki): ibn Abbas, Hz. Ali'nin mahkeme kararlarını istedi ve onlardan bazı şey­ler yazmaya başladı. Bu arada öyle şeylere rastlıyordu ki, onları oku­dukça: 'Allah'a yemin olsun ki, bu hükmü Ali vermemiştir. Onun bu hükmü verebilmesi için ancak sapıtmış olması gerekir,' diyordu."[631]

 

Yine Müslim, Süfyan b. Uyeyne tarikiyle, Tavus'un şöyle de­diğini rivayet etmiştir: "İbn Abbas'a, Hz. Ali'nin mahkeme kararla­rı getirilmişti. O, onlardan (Süfyan dirseğini işaret ederek) şu kada­rı hariç, hepsini imha etti.'[632]

İmam Ahmed, Kaka b. Hâkim'in şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: "Abdülaziz b. Mervan, İbn Ömer'e bir mektup yollayarak, ne ihtiyacı varsa, kendisine bildirmesini söyledi. İbn Ömer de (r.a) ce­vaben ona: 'Rasûlullah (s.a.v), veren el, alan elden daha hayırlıdır, infâka kendi ehlinden başka, buyurdu. Ben, senden herhangi birşey istemiyorum. Ama senin vasıtanla Allah'ın bana vereceği rızkı da reddetmek istemem,' diye yazdı."[633]

 

İbn Hacer (852/1448), Fethu'l-Bâri adlı eserinde şöyle demek­tedir: Ebû Kasım b. Mende'nin Kitâbu'l-Vasıyye'sinde, Buhârî'nin, Ebû Abdurrahman el-Hubulî'ye kadar uzanan sahih bir isnadla zikrettiği şu rivayete rastladım: Ebû Abdurrahman, Abdullah'a, içerisinde hadis yazılı olan bir kitap getirmiş ve: "Şu kitabı incele. Bildiğin hadisler kalsın, bilmediklerini oradan sil," demiştir. Bura­daki Abdullah'ın, Hz. Ömer'in oğlu Abdullah olması muhtemeldir. Çünkü el-Hubulî, ondan hadis işitmiştir. Onun, Amr b. el-Âs'm oğ­lu olması da muhtemeldir. Zira el-Hubulî, ondan yaptığı rivayetlerle meşhur olmuştur.

 

İbn Abdilberr, Mücâhid'den gelen şu rivayete yer vermiştir: "Abdullah b. Amr şöyle dedi: Beni yaşamaya teşvik eden iki şey var: Bunlardan birisi 'es-Sâdıka' diğeri de 'el-Veht'tir. 'es-Sâdıka', Rasûlullah'tan yazdığım hadisleri muhtevidir; (el-Veht' ise Amr b. As'ın bana tasadduk ettiği arazidir."[634]

Yine ibn Abdilberr, Fudayl b. Hasen b. Amr b. Ümeyyejed-Damrî'nin babasından naklen şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ebû Hureyre'nin yanında bir hadis zikrettim; onu reddeti. 'Bu hadisi senden işittim!' dedim. 'Eğer onu benden işittiysen mutlaka yanımda yazılı olması gerekir,' dedi. Elimden tutup, beni evine kadar götürdü. Bize, Rasûlullah'ın hadisleri yazılı olan pek çok kitap gösterdi. İçle­rinde bu hadisi de buldu ve: 'Eğer bu hadisi ben rivayet ettiysem, mutlaka yanımda yazılıdır, diye söylememiş miydim1? ' dedi."[635]

 

İbn Hacer de benzeri bir rivayete yer vermiştir. îbn Abdil-berr, Ebû Hureyre'nin bu rivayetinin, daha Önce geçen ve kendisi­nin yazmayıp Abdullah b. Amr'ın yazmış olduğu yolundaki rivâyetiyle çelişki arzettiğini, evvelki rivayetin nakil bakımından da­ha sahih olduğunu söylemiştir.[636]

 

İbn Hacer ise şöyle demektedir: "Bu rivayet, daha önce geçen Abdullah b. Amr'ın yazıp da kendisinin yazmadığı şeklindeki rivayetle çelişki arzetmez. Çünkü aralarını bulma ve birleştirme imkânı mevcuttur. Şöyle ki; Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah (s.a.v) zamanında hadisleri yazmazken daha sonra yazmaya başlamış ola­bilir. Kaldı ki, hadislerin yazılı olarak yanında bulunması, onları kendisinin yazdığı anlamına gelmez. Çünkü (daha önce) yazmadığı bilinmektedir. Bu durumda, yanındaki yazılı hadislerin başkaları tarafından kaleme alındığı ortaya çıkmaktadır."

 

îbn Abdilberr, Beşir b. Nehilen'in de şöyle dediğini nakleder: "Ben, Ebû Hureyre'den işittiklerimi yazardım. Ondan ayrılaca-ğım vakit, yazdıklarımı getirdim ve kendisine: 'Bunları senden işittim, ne dersin?' dedim. O da baktı ve onayladı."[637]

 

İmam Müslim, Enes b. Mâlik'in de içinde bulunduğu bir se-nedle, Mahmûd b. er-Râbf nin, Itbân b. Mâlik'ten şunu naklettiği­ni haber vermiştir: Medine'ye gelmiştim; Itbân ile karşılaştım. "Se­nin bir hadisini işittim. O neydi?" dedim. Şöyle anlattı: "Gözlerim­den rahatsızlanmıştım. Rasûlullah (s.a.v)'a haber gönderdim ve evi­me teşrif edip namaz kılmasını, namaz kıldığı yeri, kendime namazgah edinmek istediğimi söyledim. Rasûlullah (s.a.v) da bir grup ashâbıyla birlikte geldi. Kendisi bir köşede namaz kılarken ashabı da kendi aralarında konuşuyorlardı. En fazla Mâlik b. Düh-şum'dan bahsettiler (Onda münafıklık sıfatları görüyorlardı). Pey­gamber (s.a.v)'in ona beddua etmesini ve bu sebeple onun helak ol­masını istediler. Bu arada Rasûlullah (s.a.v), namazını bitirdi ve: 'O, Allah'tan başka ilâh olmadığına, benim de Allah'ın elçisi olduğuma şehâdet etmiyor mu?' diye sordu. Ashâb: 'Evet, bunu söylüyor, ama kalbiyle ona inanmıyor,' dediler. Rasûlullah (s.a.v): 'Allah'tan başka ilâh olmadığına, benim de Allah'ın elçisi olduğuma şehâdet getiren hiç kimse, Cehenneme girmeyecek ve onu tatmayacaktır,' buyurdu." Enes (r.a), demiştir ki: "Bu hadis, benim çok hoşuma gittiği için oğ­luma yazmasını söyledim; o da yazdı."[638]

 

İbn Abdilberr, Sümâme'den, Enes (r.a)'in: '"Yavrularım! İlmi yazıyla kaydedin," dediğini rivayet etmiştir. Aynı haberi, Hâkim de kaydetmiştir.[639]

ibn Abdilberr, bu konuda ayrıca şu rivayetlere yer vermiştir:

Râbi b. Sa'd: "Câbir'i, İbn Sahafın yanında (elindeki) levha­lara bir şeyler yazarken gördüm," demiştir.

Abdullah b. Huneys de: "(Bazı hadisçileri), el-Berâ'nın ya­nında, ellerinde kalmış, hadis yazarken gördüm," demiştir.

Ma'n b. İsâ (198/814), şöyle demiştir: 'Abdullah b. Mesudun (r.a) oğlu Abdullah, bana bir kitap gösterdi ve onu babasının yazdı­ğına yemin etti."

Hasan b. Câbir de: "Ebû Umâme'ye, ilmin (hadisin) yazılma­sında bir mahzur olup olmadığını sordum; bir sakınca olmadığını söyledi," demiştir.

Hişam b. Urve (146/763) anlatır: Harre günü babam (Zübeyr b. Awam)'ın kitapları yandığında şöyle söyleniyordu: "Keşke bütün malım ve ehlim gitseydi de kitaplarım yanımda kalsaydı!"

Serî b. Yahya demiştir ki: 'Hasan el-Basrî, ilmin (hadislerin) yazılmasında bir beis görmezdi. Tefsirini imlâ ettirir ve bizzat kendi­si de yazardı."

A'meş (148/765) nakleder: Hasan el-Basrî dedi ki: "Bizim eli­mizden hiç düşürmediğimiz ve korunması için bizden sonrakilere tavsiye ettiğimiz birçok yazılı kitabımız vardır."

ibrahim en-Nehâî, "Atrâftürü kitapların yazılmasında bir be­is yoktur," demiştir.[640]

Efû Kirânî, Dahhak'm: "Bir şey duyduğun vakit, duvara bile olsa onu yaz," dediğini, Hasen b. ÂkiTin de: "Dahhak, bana haccın menâsikini imlâ ettirdi," dediğini rivayet etmiştir.

Ebû Kılâbe er-Rakkâşî: 'Yazmak, bana unutmaktan daha se­vimlidir," demiştir.

Ebu'l-Melîh, demiştir ki: "Bazıları benim yazmamı ayıplıyor­lar. Halbuki Allah Teâlâ: 'Onların ilmi, Rabbimin katında bir kitapta yazılıdır. Rabbim hata etmez ve unutmaz,'[641]  buyurmaktadır," Haberi, Suyûtî de Tedrtbur-Râvi adlı eserinde zikretmiştir.[642]

 

Abdurrahman b. Hermele de demiştir ki: "Ben, hafızası zayıf birisiydim. Said b. Müseyyeb, bana yazmam için ruhsat verdi/'

İmam Mâlik de Yahya b. Said'in: "Her işittiğimi yazmam, ba­na, malımı^ bir misli daha fazlalaşmasından çok daha sevimlidir," dediğini haber vermiştir.

Sevâde b. Hayyan da Muâviye b. Kurra'mn: "İlmi yazmayan kimseyi, âlim salmayın,"dediğini nakletmiştir.

Abdurrahman b. Ebi'z-Zinad, babasının şöyle dediğini haber vermiştir: "Biz, yalnızca helâl ve harama dair rivayetleri yazardık. İbn Şihab ise her işittiğini yazardı. Kendisine ihtiyaç hissedildiğini görünce onun, insanların en âlimi olduğunu anladım."

 

ed-Derâverdî de şöyle demiştir: "İlmi (hadisleri) ilk tedvin eden ve yazan İbn Şihab'dır. İmam Mâlik de aynısını söylemiştir. Ma'mer ise Zührî'nin şu sözünü nakletmiştir: Emirler (idareciler) zorlayıncaya kadar biz, ilmin (hadislerin) yazılmasını hoş karşılamı­yorduk. Sonra müslümanlardan hiç kimsenin bunu yapmasına mâni olmamamız gerektiğini anladık."

Eyyûb b. Ebî Temîme de Zührî'nin (124/742) şu sözünü nak­letmiştir: "İdareciler, benden hadisleri yazmamı istediler. Ben de yazdım. Onların bu isteklerini yapınca başkalarına da yazmamak­tan haya ettim."

Ma'mer, Salih b. Keysan'm şu sözünü nakletmiştir: "İbn Şi-hab'la birlikte ilim öğreniyorduk. Bir gün sünnetleri yazmaya karar verdik ve Rasûlullah (s.a.v)'tan nakledilen hadislerden işittiklerimizi yazdık. Sonra o: 'Sahabe'den gelenleri de yaz,' dedi. Ben: 'Hayır, ol­maz. Çünkü onlar, sünnet değildir,' dedim. O: 'Hayır, onlar da sün­net sayılır,' dedi ve yazmaya devanı etti. Ben ise yazmadım. O kazan­dı; ben ise kaybettim."

Hâlid b.  Nizar  şöyle  demiştir:  "Hişam b. Abdülmelik,

Zührî'nin rivayetlerini yazmak üzere iki tane kâtip tuttu, bir sene boyunca yazdılar."

Ma'mer de şöyle demiştir: "Yahya b. Kesir, bana bazı hadisler zikretti ve 'falanca hadisleri bana yazıver/' dedi. 'İlmin yazılmasını kerih görmüyor musunuz1?' diye sorunca: 'Yaz; çünkü yazmasan ilmi kaybedersin veya onda yetersiz kalırsın,' dedi."

Amir eş-Şa'bî de:'Yazı, ilmin kaydıdır," demiştir.

 

Vehb. b. Cerîr ise Şu'be'nin kendilerine bir hadis rivayet etti­ğini ve onu yanındaki bir sahifede bulmuş olduğunu nakletmiştir.

Şehâbe de şöyle demiştir: Şu'be derdi ki: "Benim hadisleri ar­ka arkaya sıralayıp zikrettiğimi gördüğünüz vakit, bilin ki ben, onla­rı bir kitaptan ezberlemişimdir."

Süleyman b. Mûsâ da der ki: "Bir âlim üç tür kimsenin önün­de oturup ilim anlatır:

1- Her işittiğini alan kimse. Bu, gece vakti odun toplayan gibi­dir.

2-  Yazmayıp, yalnızca dinlemekle yetinen kimse. Buna, (sadece) âlimin meclisinde bulunan kişi denilir.

3- Duyduğu rivayetleri seçen kimse. İşte bu, (âlimi dinleyenle­rin) en hayırlısıdır."

Bir başka seferinde de: "İşte o, esas âlimdir," demiştir.

Süfyan ise şunu nakleder: "Bazı idareciler, İbn Şübrüme'ye:

'Rasûlullah (s.a.v)'a isnad ederek bize rivayet ettiğin bu hadislerin durumu nedir, onları nereden naklediyorsunuz?' dediklerinde: Yanı­mızda bulunan bir kitaptan naklediyoruz,' demiştir."

 

Hatim el-Fakih, şöyle demiştir: Süfyan es-Sevrî'nin şöyle de­diğini işittim: "Hadisleri üç şey için yazmayı severim: Bazı hadisleri dinde amel etmek için yazarım. Bazılarının hadisini de sadece yaza­rım; onu ne bir kenara atar, ne de din edinirim. Bir de zayıf hadis vardır; onu tanımak hoşuma gider, fakat onunla pek ilgilenmem."

Hâlid b. Hibaş el-Bağdâdî de şunu nakleder: "Mâlik b. Enes'e veda ediyordum. 'Ey Ebâ Abdullah, bana ne tavsiye edersi­niz?' dedim. Hazret: 'Gizli ve aşikar, her hâlinde Allah'tan kork. Müslümanlara nasihat et. Ehlini bulduğun zaman da ilmi yaz,' de­di."

Ishak b. Mansur, der ki: Ahmed b. Hanbel'e: "İlmin (hadisle­rin) yazılmasını kimler kerih görüyor?" diye sordum. Hazret: "Bir kı­sım âlimler bunu kerih görürken, bazısı da buna ruhsat vermiştir," dedi. Ben: "Eğer ilim, yazılmamış olsaydı, kaybolup gitmez miydi?" dedim. "Evet, ilim yazılmasaydı, şimdi hâlimiz ne olurdu bilmem," dedi.

İshak b. Mansur, demiştir ki: "Aynı soruyu İshak b. Rake-veyh'e sordum. O da aynen, Ahmed b. Hanbel gibi cevap verdi."

Ebû Zûr'a da Ahmed b. Hanbel ile Yahya b. Mâin'in: "Ha­disleri yazmayan bir kimsenin hata yapmayacağından emin oluna-maz," dedikler