Alevî-Sünnî ayrılığına son vermenin bir çaresi yok mu?
Bu ayrılıkları halletmenin
tek yolu Kur’an ve Sünnet-i Nebeviye’ye sarılmaktır. Zira, Kur’an ve Sünnet,
ikisi de insanlığın maddî-mânevî bütün hastalıklarına şifa olarak
gönderilmiştir. Cemiyetler, onlara sarılmakla her türlü belâ ve sıkıntılardan
kurtulacakları gibi, saplandıkları bataklıklardan da yine o iki sağlam ipe
sarılmakla kurtuluşa ererler. Buna en büyük delilimiz ise o kapkara cahiliyet
devrinden pırlanta misâl Asr-ı Saâdet’in ortaya çıkmasıdır.
Kur’ân-ı Azimüşşân’da ve Sünnet-i Seniyye’de, ayrılıkları halletmek için
zikredilen birçok ayet ve hadislerden örnek olarak sadece birkaçını aşağıya
alıyoruz.
Cenâb-ı Hak Âl-i İmrân süresinde şöyle buyuruyor:
“Ey müminler, kendilerine açık deliller ve ayetler geldikten sonra,
parçalanıp ayrılığa düşen Hıristiyan ve Yahudiler gibi olmayın. İşte onlar için
büyük bir azap vardır.”
Hucürât Sûresinin 10. ayet-i kerimesinde ise, “Muhakkak müminler kardeştir.
Siz (bir ayrılık halinde) o kardeşlerin aralarını ıslâh edin ki merhamet
olunasınız.” buyruluyor.
Âyet-i kerimeden anlaşıldığı gibi, Cenâb-ı Hak müminlere, aralarında bir ayrılık
çıkması hâlinde bunun giderilmesine çalışmalarını emrediyor. Dolayısıyla
fitnenin devamına sebep olan ve Müslümanları birbirine düşüren olumsuz
davranışlardan da müminleri yasaklamış oluyor. Biz bu emre uyarak, Alevî-Sünnî
bütün Müslümanlar, ittifak halinde bu yaranın ıslâhı için gayret göstermeliyiz.
Dinimizde çözülmesi mümkün olmayacak hiçbir problem yoktur. Yeter ki ayrılıklar
karşılıklı anlayış içinde ele alınsın, konuya şefkatle yaklaşılsın ve hissiyat
değil ilim esas alınsın.
Bu vatanda yaşayan bütün Sünnî Müslümanlar Hz. Ali’yi ve ehl-i beyti kalpten
severler. Ancak bu sevgileri bir ölçü dahilindedir. Ne onlara ulûhiyet veya
nübüvvet yakıştırması yaparlar ne de onların değer ve şereflerini inkâr ederler.
Tarihe baktığımızda Alevîlerin, Sünnîlerdeki bu samimi muhabbeti, her nasılsa,
önemle dikkate almadıklarını, aksine onlara Yezit diyerek onlardan uzak
durduklarını görüyoruz. Buna karşılık Sünnîlerin de Alevîlerin uyarılması, irşat
ve iknaları konusuna hassasiyetle eğilmediklerini, bu konuda metot hatasına
düştüklerini görüyoruz. Gerçekte, “Onlar da bizim kardeşimizdir.” denilerek
kendilerine şefkat kucağı gereğince açılmamış, onlara uygun üslûpla güzel
nasihatlerle yaklaşılmamış, dinin yüce hakikatleri kendilerine bizzat
götürülerek, konuşularak izah edilmemiş ve onlara dini eğitim layığınca
götürülmemiştir.
Diğer taraftan, devletin de bu sunî ayrılığın çözümüne gereken önemi
vermediğini, Alevîlerin yerleşme bölgelerine camiler yapma, Kur’an kursları açma
ve vâizler tayin etme gibi hizmetleri ihmal ettiğini görmekteyiz.
Durum böyle olunca, onlar da tenkit ve tahriklerle meseleyi çığırından
çıkarmışlar ve bu ayrılığı, kapanması güç bir yara hâline sokmuşlardır.
Temelde dinleri, dilleri ve milletleri bir olan, aynı tarih ve kültüre sahip
bulunan ve aynı vatanda yaşayan bu insanlar, gitgide birbirlerine karşı birer
hasım, birer düşman vaziyetine girmişlerdir.
Kanaatimiz odur ki, bugün başta Diyanet camiası olmak üzere, memleketimizin
bütün münevver ve seçkin insanları, bütün gayret ve çabalarını bu ayrılığın
giderilmesine sarf etseler birlik ve beraberliği yeniden kurabilir ve dış
kaynaklı entrikaları etkisiz hâle getirebilir.
Cenâb-ı Hak, Âl-i İmrân Sûresinde (104. ayet) bu görevi yapmaları konusunda
müminlere şöyle emrediyor: “İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği
emredecek, kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
erenlerdir.”
Bir mümin, diğer bir mümin kardeşini, hatalı da olsa sevecek ve hatasının
gidermeye çalışacaktır. Müminler de aralarındaki ayrılıkları halletmede bir
doktor kadar hassas olmalıdırlar. Vaktiyle, açılmış bulunan yaraları büyük bir
anlayış, hoşgörü ve sabırla tedavi etmelidirler.
Bizim dinimiz şefkat ve merhametin kaynağıdır. Bu kaynaktan feyiz alan biz
Müslümanlar da, bu şefkat ve merhamete uygun bir ruh hâleti içinde,
çevremizdekilere nasihat edeceğiz, güzel telkinlerde bulunacağız, onlara huzur
ve saadet götürmeye çalışacağız.
Nitekim, Allahü Teâlâ bize bu hususta en güzel ölçüyü Nahl süresinin 125. ayet-i
kerimesinde şöyle beyan ediyor:
“Habîbim! İnsanları Rabb-i Teâlânın yoluna hikmetle (açık delillerle ve güzel
vaazlarla) dâvet et. Ve onlarla muhkem ve güzel yaklaşımlarla, mülâyim ve tatlı
sözlerle mücadele et (ki dâvetin tesir hâsıl etsin).”
Peygamberimiz de bu ve benzeri ayetleri örnek alarak müminleri ilim ve hikmetle
irşat eder, bu irşadını delillere dayandırırdı.
İrşadında ve ikazında hiddet ve şiddet göstermezdi. Muhataplarını samimî bir
hava içerisinde karşılar, onlara şefkat ve merhametle nasihatte bulunurdu. Doğru
ve gerçeği anlatmakta daima tatlı dili, güzel sözü tercih ederdi. Zihinlerde
meydana gelen şüphe ve tereddütleri büyük bir sabır ve anlayışla giderirdi.
Muhataplarına itibar eder ve onları ikna etmek için fesahat ve belâgatla tane
tane konuşurdu. Sorulan sorular yersiz de olsa tebessümle karşılar, ciddiye
alırdı. Vaaz ve nasihatlerindeki tesirin en büyük bir sebebi de insanların
kusurlarını bağışlayıp, onları affetmesiydi. Hattâ en çok sevdiği amcasını ve
daha birçok akraba ve sahabelerini şehit eden ve ettirenleri Mekke’nin fethi
sırasında affetmişti. Hâlbuki, o gün bütün güç ve kuvvet elindeydi. Onları
dilediği gibi cezalandırabilirdi.
İşte böyle büyük ve yüksek seciyelerle etrafındaki insanların ruhlarına tesir
etti ve onların çekirdek halindeki kabiliyet ve yeteneklerini uyandırdı,
geliştirdi. Onları insanlık semâsının birer yıldızı haline getirdi.
İşte, âlemlere rahmet olarak gönderilen iki cihanın şanı yüce efendisi
Peygamberimiz (asm.), bir hadis-i şeriflerinde: “Müminler bir binanın taşları
gibidirler. Birbirlerini yıkılmaktan muhafaza ederler.” buyurarak müminler
arasındaki muhabbet ve kardeşliğin önemini en veciz bir şekilde ifade etmiştir.
Milletimiz tarih boyunca kargaşadan, sürtüşmelerden, ayaklanmalardan büyük
zararlar görmüştür. Yıllar boyu süren meşhur Celâli isyanları, yakın tarihimizde
şahit olduğumuz Dersim hareketi ve dünün Sivas, Maraş, Çorum hâdiseleri bunun en
açık ve acı delilleridir. Bütün bu hâdiselerin başlıca etkeni, dışarıdaki
düşmanlarımız olmuş ve bu ayaklanma ve isyan hareketlerinden en çok onlar
faydalanmıştır. Tarihten ibret alınmadığı takdirde benzer olayların
gerçekleşmesinden endişe edilir. Sünnî olsun, Alevî olsun bu vatan ve milleti
seven bütün yüksek ahlâklı insanlar bu ayrılığın giderilmesine, bu
düşmanlıkların izalesine bütün güçleriyle çalışmalıdırlar. Bu, dinî, millî ve
vatanî bir görevdir.
Mehmet Kırkıncı
Kaynak: sorularlaislamiyet.com