RABITA'NIN DELİLLERİ
Mehmet Talu
SORU:
Rabıta neye dayanılarak yapılıyor?
Kur'an-ı Kerim veya Hadis-i Şeriflerde
rabıtanın delilleri var mıdır?
CEVAP:
Bismillahirrahmanirrahim.
Rabıta hakkında bilgi veren kaynaklar,
oldukça muahhar devrin mahsûlleridir. Rabıtayı savunmak üzere eser
yazan müellifler, bunun tatbikatını Hazreti Peygamber zamanına kadar
indiriyorlarsa da, buna dair yazılı kaynağa rastlamak ancak
H.10/M.16. asır müellifatı arasında mümkün olmaktadır. Araştırmalar
bugünkü anlamda bir rabıta anlayışının, ilk defa Muhammed Bahaüddin
Nakşibend (791/1388)'e isnad edildiğini göstermektedir. Kendisine ve
tarikâtine bu ismin verilmesinin, müridlerin mürşidlerinin sûretini
kalplerine nakşetmeleri şeklinde tezahür eden rabıtadan aldığı da
ileri sürülen fikirler arasındadır.
Rabıta konusunda yazılı en eski kaynak
ise, İmam-ı Rabbani diye bilinen Ahmed Faruk es-Serhendi
(1031-1621)'in Mektubat'ıdır. Mektubat'ın muhtelif yerlerinde
rabıtanın zikirden de üstün erdirici bir yol olduğu, kamillerle
sürdürülen manevi beraberliğin ve mürşidlerle uzaktan hayalen
birlikte olmanın, Nakşibendiyye tarikatinde kemale götüren bir usûl
olduğuna dair bilgiler verilmektedir. (1) "Üveysilik" diye
tanımlanan bu durum, tasavvuf tarihinde pekçok şeyhin hayatında
görülen bir hususiyettir. Genellikle bu özelliğe sahip olan
sufilerin herhangi bir tarikât mensubu olmadığı, kendilerine has bir
meslekleri bulunduğu ya da bizzat bir tarikâtin kurucusu olduğu
görülmektedir. Mevlâna Camii, "Meşayih-i tarikâtten çoğuna evail-i
sülûkunda bu makama teveccüh vaki olmuştur." derken bu noktaya
işaret etmektedir.
İster hayatta, isterse ölmüş bir
şeyhin ruhaniyetinden feyz alınabileceğine ve bunlarla irtibat-ı
kalb eden birine onlara ait halin sirayet edeceğine inanan "Üveysi"liğin,
rabıta ile gerçekleşen bir hâl olduğu dikkâte alınırsa, bu usûlün
Nakşibend' den daha önceleri kullanılmakta olduğu,
Nakşibendiyye'ninse bunu sistemleştirerek tarikâtin rukûnleri
arasına koyduğu söylenebilir. Nitekim "Üveysi"liği ile bilinen ilk
sufî İbrahim b. Edhem (166/782)'dir. Kendisinin Veysel Karani'nin
ruhaniyetinden feyz aldığı söylenir.
Manevi hallerin bir şeyhden diğerine
rabt-ı kalble aktarılmasının usûlü diyebileceğimiz rabıta hakkında
Mektubat'tan sonra en detaylı bilgi veren eser, Mevlâna Halid-i
Bağdadi'nin "Er-risale fi hakkı'r-Rabıta"sı, Abdülhakim Arvasi'nin
"Rabıta-ı Şerife"si, İbrahim Hilmi el-Kadîri'nin "Medaricû'l-hakika
fi'r-rabıta'ınde ehli't-tarika"sı, Es'ad Sahib'in "Nurû'l-hidayeti
ve'l-irfan"ı ve Mevlana Halîd'in halifelerinden Hasan ed-Duseri' nin
"Er-rahmetü'l-habıta fi isbatı'r-rabıta"sı, Muhammed Sa'id Şeyda el-Cezeri'nin
"ed-Dabıta fi'r-rabıta"sı zikredilebilir. Sufiler rabıtayı tabii bir
olay olarak görmekle birlikte bazı ayetleri buna delil sayarlar. Bu
ayetlerin bazıları şunlardır:
1. "Ey iman edenler! Allah'dan korkun.
Bir de sadıklarla beraber olun. (İmanında, ahdinde, sözü ve özünde
doğru olanlar, hakikatten ayrılmayanları tercih edin.) (2) Ayetinde
geçen "sadıklarla beraberlik" rabıtaya delil olarak ileri
sürülmüştür. Hanefi imamlarından ve Nakşibendiyye meşayihinden Hace
Ubeydullah Ahrar (Kuddise Sirrûhu) (895/1490) mezkûr ayetin
tefsirinde "Buradaki "Kunu" emri, sadıklarla mutlak manada ve
devamlı bir beraberliği ifade eder. Hakiki beraberlik, sadıklarla
aynı mecliste, büyük bir kâlp huzuru ile fizik olarak bulunmaktan
ibaret olduğu gibi, hükmi beraberlik de, onlarla aynı mekanda
beraber olmanın imkansız olduğu zamanlarda, suret ve siretlerini
gıyaben tahayyül ederek, onlarla hayali, fikri ve zihni bir
beraberliği temin etmektir."(3) diyerek salih ve salihlerle
kurulabilecek ruhi ve manevi beraberliğin delili olarak
göstermektedir.
Elmalılı Hamdi Yazır' da "sadıklarla
beraber olunuz!" ayetine şöyle manâ vermiştir: "İmanlarında,
ahidlerinde ve hak dinde niyeti, söz, fiil ve her haliyle sadık
olanlarla beraber olunuz; sadıkların velayet ve beraberliğinden
(onların desteğinden) ayrılmayınız! Münafıklardan sakınıp, Hazreti
Muhammed ve Ashabı gibi sadıklara dost ve yakın olunuz, onlar gibi
özü doğru, sözü doğru, işi doğru olunuz, onlara uyunuz!"
Müfessir Alûsi ise yukarıdaki ayetin
tefsirinde; "Sadık ve salihlere karışınız, (onlarla iç içe olunuz)
ki; onlar gibi olasınız. Çünkü herkes yakın olduğu kimseye uyar"
demiştir.
İsmail Hakkı Bursevi; "Sadıklarla
beraber olunuz!" ayetinin tefsirinde; "Bu ayet-i kerimede bahsi
geçen sadıklardan murad, kamil mürşidlerdir. Ciddiyetle bir salîk
onların kapılarında hizmet eder muhabbetiyle nazarlarına kabûl
olunursa, onların feyz ve bereketleriyle masivayı terketmeye,
Allah'ın yolunda, istikâmet üzere bulunmaya rahatlıkla muvaffak
olur, huzuru Hakka kavuşur" demektedir.
Tasavvuf klasiklerinde, salih ve
sadıklarla birlikte bulunmaya, fasık ve dünya ehli ile bir arada
bulunmaktan sakınmaya ayrı bir önem verilmiş, tabiâtın ve hâllerin
sari olduğu dikkate alınarak; kişinin bu konuda dikkatli olması
tavsiye edilmiştir.
İbnû'l-Mübarek: "İyi arkadaş
yalnızlıktan, yalnızlık da kötü arkadaştan hayırlıdır. İyilerle dost
olan, misk satanla beraber olan gibidir. Onun güzel kokusu diğerine
bulaşır. Kötülerle beraber olan da demirci çırağı ile beraber olan
gibidir. Onun kiride diğerine yansır" (4) derken bu hususa işaret
etmiştir. Aynı şekilde Hazreti Peygamber'in: "Kişi dostunun dini
üzeredir. O halde kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin."(5)
"Kişi sevdikleriyle beraberdir."(6) hadisleri de bu manada
yorumlanabilir. "Mü’min mü’minin aynasıdır"(5) ile Hazreti
Peygamber'in iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek "Müminler
bir binanın tuğlaları gibi birbirini destekler"(8) meâlindeki
hadisleri de bu doğrultuda açıklanmıştır.
Bunlar ve benzeri hadislerden de
anlaşılacağı üzere, kişi hangi insanlarla beraber olursa yavaş yavaş
onların huy ve alışkanlıklarını edinmeye, onlar gibi olmaya başlar.
İyi insanlarla dostluk da aynı bunun gibidir. Bir insanın ne kadar
kötü alışkanlığı olursa olsun, beraber bulunduğu iyi insanların
güzellikleri peyderpey ona da geçecek, zamanla o da güzelliklerle
bezenecek, en nihayet Alemlerin Rabbi’nin sevdiği bir kul olacaktır.
"İyi şahıslarla dostluk kuran kimse,
kendisi kötü bile olsa iyi olup, sonra onların himmeti ve sohbeti
onu hayırlı bir insan haline getirir. Aksine kötülerle dostluk kuran
da, kendisi iyi bile olsa bozulur. Çünkü onlarla bir arada bulunan,
onların kötülüklerine rıza gösteriyor demektir. Kötülüğe rıza
göstermekse, sahibini de kötü hale getirir.
"Arkadaşlık ve sohbetin esası; nefsin
adetleriyle sükûnet bulması ve alışkanlıkları ile ülfet etmesidir.
Bir kimse hangi topluluğun arasına girerse, onların fiillerini kendi
adeti ve itîyadı haline getirir. Çünkü ister hak, ister batıl olsun,
bütün irade, arzu, muamele ve ameller esasen onda mevcuttur. Görmüş
olduğu bütün muameleler, arzular ve meyiller kendisinde gelişir ve
öbür temayüllere hakim ve galip olur. Sohbetin insan tabîatı
üzerinde büyük bir tesîri vardır. Adetlerin çetin bir savleti ve
saldırısı mevcuttur. O derecede ki, insan sohbetle alîm, papağan
talimle natık olur. Riyazât ve eğitimle at, o derece değişir ki
hayvani adetleri terkederek insani adetler ve alışkanlıklar edinir."
(9)
"Sohbet ve arkadaşlığın kişinin
şahsiyet, ahlak ve karakteri üzerinde derin tesiri vardır. Bir
arkadaş diğerinin özelliklerini, ruhi ve manevi bir etkilenme,
davranışlarında ona uymakla elde eder. İçtimai bir varlık olan
insanın, topluma karışması ve kendine uygun dost ve arkadaş edinmesi
tabiidir. Eğer o, fasık, kötü ve şerli birini arkadaş edinirse,
bilmeden ve tedricen onun da ahlakı bozulur, sıfatları değişir,
onların seviyesine inerek özelliklerini elde eder. Aksine iman,
takva ve istikamet sahiplerini dost edinirse, kendiside onların
derecelerine yükselir. Nefsini kusurlardan uzaklaştırır. Bu yüzden;
"Kişi, dost ve arkadaşlarının ahlâkı ile tanınır." denmiştir.
Hazreti Peygamber'in Ashabı sohbetle,
tabi'in ve tebe-i Tabi'in de bunlara tabi olmak ve onları
benimsemekle yüksek derecelere ulaştılar." (10)
Evet Hazreti Peygamber (Sallallahu
Aleyhi Ve Sellem)'in ashabı, O'nun sohbet ve nuru ile sahabe
oldular. Sahabileri (Radıyallahu Anh) görenler, O nurlu zatı göreni
görmekle tabiin oldular. Görülüyor ki; insan sadıklar ile beraber
olduğu zaman çok büyük nimetlere kavuşuyor. Enes Bin Malik (Radıyallahu
Anh)'den rivayete göre Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem):
"Ne mutlu beni görüp, iman edene! Ne mutlu beni göreni görene"(11)
buyurmuşlardır.
Hadistende anlaşılacağı üzere
Resulûllah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'ı görmek büyük bir
nimettir. Çünkü nübüvvet nuru, insanın üzerinde şimşek gibi çakar ve
ölünceye kadar tesiri üzerinde bulunur. Bu bereketle insan günahlara
düşse de dönüp dolaşıp tevbe eder ve ona layık ümmet olmaya gayret
eder. Amel olarak Resulûllah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'ın
hayatını en iyi şekilde hayata geçiren insanlar, hiç şüphesiz
kendilerine gelen insanlar üzerinde müspet yönde etkili olurlar.
Çünkü onlar yüzlerine bakıldığında Allah'ın hatırlandığı
insanlardır. Bunun en güzel örneği Allah dostlarını ziyaret edip
onların bir bakışıyla hayatı değişen insanlarda görülür.
İmam Münavi (Kuddise Sirrûhu) bu
konuda şöyle demiştir: "Hakikâten sûretlere bakmak, insanların
nefislerinde, bakılanın ahlakının tohumunu eker. Sevinçli kimsenin
sevinci, üzüntülü kimsenin üzüntüsü, bakana sirayet eder. Böylece
hayâldeki sûretin sahibinden sevinç veya üzüntü, hayaliyle bakana
bulaşmış olur. Bu, sadece insana mahsus bir meziyet değildir. Hayvan
ve nebatatın sûretlerinde daha fazla vardır."
Rağıb el-İsfehani demiştir ki: "Bu
hadis, insanın bütün gayreti ile salih insanlarla beraber olmasını
ve onların meclisinde bulunmasını tenbih etmektedir. Onların sohbeti
ve meclisi kötü insanı iyi yapar." Hikmet erbabı zatlar, şu hakikâti
beyan etmişlerdir: "Kim hayırlı bir insanla beraber olursa onun
bereketine ulaşır." Demek ki; Allah dostlarının meclisinde bulunup
yanlarından ayrılmayan kimseler, hüsrana uğramazlar."(12)
Ehlullah'ın meclisinde bizzat
bulunmak, kişiye fayda sağladığı gibi gıyâben şahıslarını ve
hâllerini düşünmekde fayda verir. Çünkü bir kişi hayalinde,
dimağında ve kalbinde neyi tasavvur ederse, fiillerinde de o tezahür
eder.
Rabıta bir bakıma müridin, cismen
beraber olmadıkları anlarda da ruhen mürşidin huzurunda olmasını ve
böylece mürşidin manevi otoritesini devamlılığını temin eden bir
vasıta durumundadır. Bilhassa mübtedi saliklerinde rabıtanın önemli
bir otokontrol vazifesi gördüğü ve bu yönüyle çok faydalı olduğu
kabul edilmiştir. Mürid şeyhine rabıta etmekle O’nun vasıtasıyla
Resulullah'a, O'nun vasıtasıyla da Hak Teala' ya rabıta etmiş
olmaktadır. Rabıta konusunda müstakil bir eser yazan Abdulhakim
Arsavi, doğrudan doğruya Allah'tan feyz alıp istifade etmeye
muktedir olamayan salikin rabıtaya ihtiyacı olduğunu, Allah'tan
doğrudan feyz alma kudretini kazandıktan sonra da rabıtayı
terketmesinin vacip olduğunu söyler. (13) İmam-ı Rabbani'de salikin
kemale ermesinde rabıtanın zikirden daha faydalı olduğuna işaret
etmiştir. (14)
Rabıta, her tarikatın prensipleri
meyanında zikredilen bir vasıtadan ibarettir. Nakşi Tarikatı'nda
rabıtaya fazlaca önem verilmiştir.
Müridin, kamil bir mürşidle sohbet
etmesi, manevi yolculuğunun (seyr-ü süluk) devamı için zaruri
görülmüştür.
Mürid, hulüs-i kalb ile şeyhinin
sohbetlerine devam ettikçe, arzu duyduğu yolda yürüme imkanı
bulacaktır. Okumadan alim, gezmeden seyyah olunamayacağı gibi,
sohbetsiz müridlik de gerçekleşemez. Bu sohbetlerin müride faydalı
olması, onun şeyhine olan alakasına bağlıdır. Bu alaka rabıta ile
daha da çabuk gerçekleşir.
Rabıtanın faydası, müridin, şeyhinin
yanında bulunmadığı zamanlarda, ondan faydalanması ve feyz
almasıdır.
Rabıtaya riayet eden mürid, şeyhinin
hal ve vasıflarını her an göz önünde bulunduracağından, yavaş yavaş
bu vasıfların kendisine geçmesine sebebiyet verir. Buna "Fena fi'ş-şeyh"
adı verilmiştir. Bu, müridi "fena fi'r-Resul" ve "fena fillah"a
ulaştıran bir vasıtadan ibarettir.
Salik, vasıtasız olarak Allah-u
Teala'dan fani olma imkanına sahip değilse, rabıta tavsiye edilmiş,
aksi hallerde buna lüzum görülmemiştir.
Rabıtanın "fena fillah" ve "beka
billah" mertebesine ulaşmış olan bir şeyhe yapılmasının şart
olduğunu belirtmiştik, aksi hallerde, yapılan rabıtanın fitneye
vesile olacağı unutulmamalıdır.
Az önce belirttiğimiz gibi, rabıta her
ne kadar Nakşibendiyye Tarikatı’na has bir özellik olarak dikkat
çekiyorsa da, aslında bütün tarikatlarda vardır. Hatta insan olan
her yerde rabıta vardır. Çünkü, rabıta bağ, alaka, sağlamlaştırma,
vuslat ve muhabbet demektir. Nasıl sevgi, sevgilinin hayalini
güzelliğini, hal ve hareketlerini düşünerek kalbi sevgiliye bağlamak
demekse, rabıta da salikin mürşidine sevgiyle gönülden
bağlanmasıdır. Rabıta, fıtri ve tabii bir olgu olduğu için, insan
olan her yerde vardır. Rabıta, ideal kahramanların ideal
davranışlarından yararlanma, o kahramanlarla bütünleşme ve aynileşme
yoludur. Rabıta, insani bir insiyaktır. Fizik, içtimai, ruhi ve
ahlaki kişiliğin başları üzerinde olumlu ya da olumsuz etkisidir.
Her san'atın pir ve uzmanı, o ilim ve san'at mensupları için örnek
ve ideal insandır. Tasavvufta hedeflenen İnsan-ı Kamil insanı
yetiştirmek üzere müridlerin gönlüne kamil bir model konur, ve mürid
onunla aynileşmeye çalışır. "Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar"
"Üzüm üzüme baka baka kararır" gibi atasözleri kalb-i bağlılık ve
fizik beraberlik so-nucu meydana gelecek etkileri ifade etmektedir.
Def ederek şeytanın vesveselerinden
kurtulmak suretiyle "rabıta-i huzur" a ermektir. Yani, salikin daima
Allah huzurunda bulunduğu duygusuna ermesini sağlamaktır. Her an
Allah'ı karşımızda görür gibi yaşamaktır. Bunu sağlamak zor bir
iştir. Çünkü; Allah müşahhas bir varlık değildir. Bunu kavramak için
kulun zihnen ve manen yoğunlaşmasını sağlayacak müşahhas bir objeye
ihtiyaç vardır. Tasavvufta bu obje Allah'ın en mükemmel
tecellilerinin mazharı olan "İnsan-ı Kamil" konumundaki şeyhtir.
Salik önce bu insan-ı kamile, ardından Hazreti Resul'e ve onun
ardından Rabb-ı Müteal'e kalbini rabdetmeli ve bu suretle huzur-i
kalbe erip fenafillah'a varmalıdır. Rabıtaya somuttan soyuta geçmek
için ihtiyaç vardır. İnsanoğlu doğrudan "Her nerede bulunursa
bulunsun, Allah'ın huzurunda olduğu" duygusunu canlı tutabilmede
zorlanmaktadır. Buna muktedir olabilenler için rabıtaya ihtiyaç
yoktur.
Rabıtanın müsbet ilim ve psikoloji
açısından delilleri vardır. Çünkü rabıta bir bakıma başkalarına
benzeme ve taklid arzusunun tezahürüdür.
Bu yönüyle tasavvufi eğitimde bir
terbiye vasıtası olarak görülmüştür. Çocuklukta annebabayı taklidle
başlayan, öğretmen ve ideal şahsiyetleri taklidle gelişen insandaki
benzeme duygusu, fıtridir. İstenildiği kadar karşı çıkılsın, her
insanın hayatında bunun belli bir yeri vardır. Ancak burada
taklidden kastedilen, gelip geçici hevesler türünden olan benzeme
değil, aynileşmedir. Zira basit taklidler, moda gibi gelip
geçicidir. Aynileşme ise taklidin bir ileri derecesidir. Aynileşmede
önce benimseme ve zamanla i'tiyad haline getirme söz konusudur.
Tasavvufta rabıta, kamil ahlak sahibi
kişilerle kurulması istenen sevgi bağıdır. Sevenle sevilenin bir
olmasıdır. İnsan karakteri, başkalarının yaptıklarını aynen yapmak
suretiyle farkına varmadan bir biçim kazanır. Kişinin şahsiyetinin
dokunmasında, sevdiğinin tavırları, önemli bir fonksiyon icra eder.
Çünkü insan sevdiklerini önyargısız ve peşin hükümsüz benimser ve
onlarla bütünleşir. Yıldızlar ve güneş için cazibe gücü ve çekim
kanunu neyse, insanlar için de sevgi odur.
Rabıta da önemli olan, şeyhin suret ve
siretini lahazası, bazen icmali, bazen tafsili bir biçimde olur.
Mürid dikkatini şeyhi üzerinde yoğunlaştırmalıdır. Bu suret ve
sireti hayalde muhafaza durumu, zamanla şeyhin ahlak ve
özellikleriyle bezenmiş hale gelmeyi sağlar. Buna "fena fi'ş-şeyh"
denir.
Konuya psikolojik açıdan
yaklaşıldığında, psikolojide örnek alınan enerjik karakterlerde
"sirayet özelliği" nin varlığı kabul edilmektedir. Güçlü insanlar
daima, zayıflar için ilham kaynağıdır. Adeta onları peşlerinden
gitmeye zorlamaktadır. İleriye atılan bir kumandanın askeri harekete
geçirmedeki gücü, buna en iyi örnektir. Güçlü insanlar ve büyük
liderler, bir mıknatıs gibi, aynı karakterde olan insanları
kendilerine çeker ve etkilerler. Çünkü güçlü insanların sergilediği
örnek etkileyicidir. Herkes onları taklid etmek ister, onlara
duyulan hayranlık hissi, zihni kabiliyetleri geliştirir. İnsanın
manevi bakımdan yükselmesine engel olan nefse karşı koyma direnci
kazandırır.
Hadis-i şerifde şöyle buyurulmaktadır;
"Salihlerin anılması anında Rahmet-i İlahiyye iner."(15)
Salihlerin sadece hatırlanmış olması
Rahmet-i İlahiyyenin nüzulü için yeterli olmaz. Ancak gönülden
onlara uyma ve onların izinden gitme arzusu ile kusurları giderme
isteği uyanırsa bu, insanda aktivite ve aksiyon sebebi olur. İyi
işlerin sebebi, gönüldeki iyi arzu ve istektir. Salihleri iyi
halleriyle anmak, böyle bir hevesin meydana gelmesine sebep
olduğundan, onları anmak rahmete medar olur. Salihleri anmak, onlara
benzemeye, onlara benzemek de Rahmet-i İlahiyye’ye medar olduğu
gibi, onların güzel ahlakını düşünüp benzeme arzusu taşımak da aynı
sonucu doğurur.
Kısaca ifade etmek gerekirse, rabıta
psikolojik bir vakadır, bütün münasebetlerimizde onunla birlikte
yaşarız; fakat bir disiplin, bir terbiye usulü olarak karşımıza
çıkınca da, şirk kokusu hisseder ve itiraz ederiz.
Rabıtasız insanın olmadığını ve
olamıyacağını ve rabıtanın bir vakıa olduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz. Münasebetsiz, alakasız ve bağsız bir sosyal hayat
düşünülemez.
Beşeri münasebetlerimizde
gördüklerimizden çok, hissettiklerimiz bizi etkiler. İnsanların dış
görünüşleriyle ilgilenmek, gerçekte insanda tezahür eden özellikleri
hissederek değerlendirmenin bir neticesidir. Değer yargıları her
topluma göre değişebildiği gibi; zevkler ve renklerde yine herkese
göre farklı özellikler arzederler. İnsan vücudu, insanda bulunan
özelliklerin ve kabiliyetlerin sergilendiği yerdir.
İnsanlar kendi hallerine bırakıldığı
zaman sosyal çevrenin tesirinde kalıp hoşlandığı veya hoşlandığını
zannettiği bir şöhretin peşine düşer; maddeten ondan uzak olduğu
halde, ona kendisini çok yakın hisseder, hayatının hemen hemen her
safhasında, hatta rüya aleminde bile onunla beraber olur; ona
bağlanır, onun gibi olmaya çalışır, adeta onunla aynileşmek ister.
Mesela; beğendiğimiz bir kimse gibi
olmak, onunla rabıtayı gerektirdiği gibi, kabiliyetli bir kimsenin o
kabiliyetini elde etme arzusu da yine rabıta ile alakalıdır.
Mücerridi görme ve hissetme, tabiata
nisbet etmeden gerçekleşmez. İlim; alimde, aşk aşıkta, san'at
san'atkarda ser-gilenir. Yani mücerridi sergisiz takdim,
imkansızdır.
Usta-çırak, hoca-talebe vs... Bütün bu
gibi münasebetler yine rabıta ile alakalıdır. Rabıta bizim
kültürümüzde "el vermek, el almak" tarzında ifade edilmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teala; "And
olsun ki; Allah'ın Resul'ü, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı
umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir." (16)
buyurmuştur. "Üsve-i hasene" türkçemizde "güzel örnek" tarzında
ifade edilebilir. "Örnek" kulaktan daha çok göze hitab eder. Yani
örnekler bir vücudda sergilenir. Üsve-i hasene'nin menşe'i, mihveri
ve merkezi Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'dir; fakat O’nun
bu örnek hayatına bugün ve yarın müslümanların görerek ittilaları
mümkün değildir. O halde üsve-i hasene’nin naibleri, bi'l-vekale
varisleri bu temaşa imkanını müslümanlara verebilmelidir.
Peygamberlik (Nübüvvet) "velayet"in
zahiridir. Nübüvvet zahir, velayet ise batındır. Nübüvvetin mazharı
olan Peygambere iman, müslüman olmanın şartı olduğu halde; batın
olduğu için, bu mazhariyyetin sahibi olduğunu zannettiğimiz, herkese
göre değişebilen veliye inanmak, imanın şartı sayılmamıştır. Yani;
"Amentü"de "ve rusulihi (peygamberlerine inandım)" var da; "ve
evliyaihi (velilerine inandım)" yoktur.
Her ümmetin bir peygamberi olduğu
halde, o peygamberlere mensup o ümmet içinde pekçok veli
bulunabilir. Nübüvvet, onun mazharı olan peygamberin vefatıyla sona
erse bile, getirdiği şeriat kendisinden sonra da yaşar ve devam
eder. Diğer bir peygamberle takviye edilir veya yenilenir. İşte bu
süreç içinde nübüvvetin batını olan velayet devreye girer, muhtelif
mekanlarda farklı özellikleriyle ortaya çıkarlar.
Yukarıda da bir nebze belirttiğimiz
gibi velayet, nübüvvetin batını olduğu için, velinin kim olduğunda
isabet net değildir. İnsanlar kendi ihtiyaçlarıyla, ihtiyaç duyduğu
zaman, sırf daha iyi müslüman olmak, Hakk'ın hoşnutluğunu kazanmak
amacıyla bu gibi insanlardan birini kendisi için örnek olarak
benimseyebilir. Hatalı bir teslimiyet, müntesibi mes'ul
kılacağından, bu gibi hususlarda son derece dikkatli olmak
zaruridir.
Rabıta, niyyet ile doğrudan
orantılıdır. İnsanların birbirleriyle olan münasebetlerinde, onları
birbirine yaklaştıran veya uzaklaştıran, sevdiren veya nefret
ettiren saik, o insanda niyyeti çerçevesinde hissettiklerinin
neticesidir. İnsanda menfaat hisleri gelişmiş ve niyeti de
menfaatine müteveccih ise, menfaatine uygun olduğunu hissettiği şeye
yaklaşacak ve sevecek; aksi takdirde ondan uzaklaşacak ve nefret
edecektir. Gerçekte bu yaklaşma ve uzaklaşma, sevgi veya nefret,
menfaatin veya zararın sergilendiği şeyden olacaktır.
İnsanın inandığı kutsallığı
gerçekleştirmek niyyetiyle yaptığı bütün davranışları, inancı o
hedefe müteveccih olduğu sürece bu, ferdi ve sosyal davranışlarda
meydana gelen bütün hareketler, inandığı (şey) için olacağından,
değerlendirmeler de o tarzda olmalıdır. Yani niyyette menfaat
mevcutsa, kişinin davranışlarındaki farklılıkların hey'et-i
umumiyyesi, sevgi ve nefretin sebep mihveri, hep menfaat olacaktır.
Yani insan bu niyyetle birine yaklaşsa; menfaatine yaklaşmış olacak,
uzaklaşsa; yine menfaati için uzaklaşmış olacak; onda menfaatini
sevecek veya menfaatine zarar verdiği için, o kimseden nefret
edecektir.
Tasavvuf dinin laboratuarı,
tarikatlerde tasavvufun tezgahıdır. Bir disiplin olarak ortaya
çıkmıştır. Tasavvufsuz bir tarikat düşünülemez. Tasavvufsuz tarikat,
sporla alakası olmayan spor klüpleri mesabesinde olur. Klüpler,
sporun disiplinli bir tarzda uygulanma mahalleridir. Maddi riyazet
olan spor çeşitlilik arzettiği gibi, manevi bir riyazetin mahalli
olan tarikatler de çeşitlilik arzederler. Sporun ortak özellikleri
olduğu gibi, tasavvufun da ortak özellikleri vardır. Nasıl ki
klüpler, bu ortak özelliklerin hemen hemen hepsini kullanmakla
beraber, bu özelliklerden birine bir kuruluş daha fazla önem
verebilir. Manevi riyazet mahalli olan tarikatlerde de tasavvufun
özelliklerinden birine, diğer özelliklerden daha fazla önem
verebilirler. Mesela halvet, celvet, sema, rabıta, ortak
özelliklerdir. Halvet (çile) Mevleviyye tarikatında, diğer
tarikatlere nisbetle daha önemlidir. Hem gün olarak çok (1001 gün)
ve hem de adeta bir dönüm noktasıdır. Bu tarikatta çilesini
tamamlamışlara "dede" yapmamış olanlara "can" ile tabir edilir.
Bu ortak özelliklerden olan "rabıta"
daha çok Nakşi tarikatide, diğer tarikatlere nisbetle bir hususiyet
arzeder.
Bugün modern psikolojinin ortaya
çıkmasıyla yapılan araştırmalara, tarikat disiplininde yer alan
pekçok özellikler bu ilim çok bol bir malzeme niteliği taşımaktadır.
Mesela sporcunun bütün dikkatini kendi spor dalına teksif etmesi ve
o sporda adeta fani olması için kampa girmesi ve bu davranışın,
başarısı için şart olması, psikolojik bir davranış ve maddi bir
riyazetdir. Tarikat disiplinindeki halvet de Allah' da fani olmak
için ihdas edilmiş bir manevi riyazet tarzıdır.
Sıfatların mazharlarda (sergilerde)
tezahürleriyle müşahede edildiklerini söylemiştik. Antrenör (usta)
bir sporcunun yaptığı spor için örnek (üsve)'dir. Onun bu
özellikleriyle, sporcu arasında bir bağ, bir münasebet, bir rabıta
vardır. Bu rabıta ne derece kuvvetli olursa, sporcunun kendi dalında
gelişmesi de o derece güçlü olur. O halde rabıta insanın fiziki
yapısını hedefleyen bir alaka değil, bilakis o fizikle hissedilene
sahip olma teşebbüsüdür. Yani müridin rabıtası şeyhinin suretine
değil, o vücudda sergilenen islami özellikleredir. Daha doğrusu bu
özelliklere olmalıdır.
Bilinmelidir ki; mürşide yapılan
rabıta, şeytan tarafından gelen vesveseleri kesmek ve seyr-i süluke
(manevi yolda yürümeye) vesile olması içindir.
Rabıta, bir müridin, Mürşid-i
Kamil’inin ruhaniyetiyle beraber, suretini kalp gözünün önüne
getirerek hayal etmesi ve kalbiyle ondan yardım istemesinden
ibarettir. Çünkü mürşit, yetiştirme, yardım etme, feyz verme, kemale
erdirme ve tebliğ (duyurma) da Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem)
bizimle Allah-u Teala arasında vasıta olduğu gibi, mürşid de bizimle
Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem) arasında vesiledir. Ve o,
bizi hak yola ve Allah-u Teala' nın zikrine irşad edendir. O’na
karşı olan bu sevgi vacip olan bir iştir. Çünkü; "Allah yolunda
sevmek ve Allah yolunda buğzetmek vaciptir."
Rabıtanın mahiyeti ve önemine dair
verdiğimiz bu bilgilerden sonra, önümüzdeki sayılarda RABITANIN
DELİLLERİ’ni bir bir yazacağız, İNŞAALLAH-U TEALA...
DİPNOTLAR:
1. Bak, Mektubat, cild:1 187 ve 207
mektub
2. 3. 4. İbnü'l-Mübarek, Kitabû'z-zühd,
Beyrut ty. 122; Aynı anlamda ki bir hadis için bkz. Buhari, Zebaih,
31, Büyü, 38; Müslim, Birr, 146; Ebu Davud, Edeb, 16
5. Tirmizi, Zühd, 45
6. Buhari, Edeb, 96; Müslim, Birr,
165; Tirmizi, Zühd, 50, Dakvat, 98
7. Ebu Davud, Edeb, 49
8. Buhari, Mezalim, 5, Salat, 88;
Tirmizi, Birr, 18
9. Hucrivi, Keşfü'l-mahcub, 483-484
10. Abdülkadir İsa, Hakaik ani't-tasavvuf,
Halep 1384/1964, 27-28
11. Taberani, El-Mu'cemu's-Sagir, 314
No: 844, El-Mu'cemul-Evsat 6/171, No:6106, El-Mu'ce-mu'l-Kebir,
8/8009, 8010, 2/29
12. Münavi, Feyzü'l-Kadir S/507
13. Rabıta-i Şerhe, sayfa 2
14. Mektubat, C.1, Mektup,187
15. Acluni, Keşfu’l-Hata, 2/70,
NO,1772
16. Ahzap, 21
Kaynak:
Beyan Dergisi
SORU-CEVAP