Medrese, aklî ve
şer’i ilimlerin talim edildiği yerdir. O, hem aklı, hem kalbi,
hem de vicdanı kanatlandırdığı günlerde gerçekten fonksiyonunu
eda ediyordu. Zaviyeler ise Efendimiz (a.s.m.)’ın ruhani
hayatının temsil edildiği mukaddes Allah evleridir. Bu evlerde
Allah anıldı, tefekküre giden kapılar aralandı, kalp delindi ve
Cenab-ı Hakk’ın varlığına oradan menfezler açıldı. Bu evlerde
tabiatın cidarları parça parça oldu ve onun tenteneli perdesi
arkasında, Cenab-ı Hakk’a ait lahuti ışık parıltıları bizlere
göz kırpmaya başladı. Bu evler, günümüzde bir kısım evlerin eda
etmeye çalıştığı fonksiyonları eda ediyorlardı. Mescidler de,
yer yer bu evlerde yapılan vazifeyi omuzladı ve çok buudlu, çok
ciddi hizmetler verdiler.
Bu iki mübârek
müessesenin millet-i İslâmiyeye olan hizmetleri hiçbir zaman
inkar edilemez. Daha sonra ise, bu müesseseler yıkılan bir
dünyanın enkazı altında kaldılar. Veya bir dünya onların külleri
altında kaldı. Bizim esas problemimiz, imparatorluğun yıkılması
değildi; esas problemimiz, ruh planındaki iflasımızdı. Ne acıdır
ki, devleti idare edenler bunu bir türlü anlayamamışlardı ve
anlayamıyorlar. Yoksa, bazılarının iddia ettiği gibi bizim
yıkılmamızı hazırlayan sadece medrese değildir. Aksine medrese
ne zaman yıkıldıysa, millet o zaman yıkılmıştır. Çünkü medrese
bizim tarihimizde, ortaokulun, lisenin, üniversitenin ve daha
üstündeki akademilerin yaptıkları vazifeleri yapıyordu. Râşid
Halifeler, Efendimiz’in (a.s.m.) açtığı medresede ders görmüş
ilk ve en büyük çıraklardır. Dev âsâ bu çırakların yetiştikleri
mektep de Mescid-i Nebeviydi. Bu ilk Mescitle, mabetlere mektep
olma yolu açıldı ve öyle devam etti. Mescitlerde Tefsir, Hadis,
Fıkıh öğreniliyor, usul-ü kelâmiye müzâkeresi yapılıyor ve bütün
kâinat, eşya ve hadiseler didik didik ediliyordu. Rönesans nasıl
ki, Avrupa’da eşya ve hadiselerin hallac edildiği aydınlık bir
devredir, bizim Rönesansımız da Hz.Muhammed (a.s.m.) ile
başlamış, Râşid Halifeler ile geliştirilmiş ve dördüncü asırda
birdenbire amudi (dikey) ve çok hızlı bir derinleşme vetiresine
girerek devam etmiştir.
Düşünün, İbn-i
Sina, Biruni gibi kimseler, daha Hicri 4.-5. asırlarda
yetişmişlerdi. Efendimiz (a.s.m.) den sonra, henüz dört asır
geçmemişti ki, İslâm büyükleri öyle kitaplar yazdılar, öyle
eserler ortaya koydular ki, bunlar kendilerinden sonra asırlarca
Avrupa Üniversitelerinde okutuldu. Avrupalı büyük ölçüde
Rönesans düşüncesini ve sanayi inkılâbını bu eserlere borçludur.
Evet batı, yeryüzünde hâkimiyetini bu eserlerden istifade ile
kurdu. Bilhassa tıp sahasında İbn-i Sina, Razî ve Zehravî gibi
ilim otoritelerinin eserlerinin, Batının ilmî yapılanmasında
önemli katkıları olmuştur. Daha sonra binbir iddia ile
hazırlanıp ve en debdebeli bir eda ile ortaya sürülen
kitaplardan hiçbirisi bin sene, hem de kıymetinden hiçbirşey
kaybetmeden ellerde dolaşma bahtiyarlığına ermemiştir ama, İbn
Sina sekiz asır, Zehravî tam bin sene batıda otorite olarak
kabul edilmişlerdir.
Nizamülmülk
medreseleri, mescid veladetli ilim yuvalarının en düzenlisi
sayılabilir; zira oralarda bir taraftan Gazâli’nin getirdiği ruh
ve ma’nâ temsil ediliyor, diğer taraftan, çağın ilimleri
değerlendirilip ta’mim edilmeye çalışılıyordu. Akıllar, fen ve
tekniğe ait ilimler ile kalbler dînî ilimlerle nurlandırılıyor
ve talebenin himmeti coşturuluyor ve bu kalb-kafa izdivacından
İbn-i Sinalar, Raziler, Birûnîler, Battanîler, Zehravîler
yetişiyordu. Bunlardan herbiri kendi sahasında ve önemli bir
konuda başı çekiyor; kimisi astronomiyi geliştiriyor, kimisi
fizikte kanunlar koyuyor, kimisi de o devirde, iptidai
vasıtalarla,“sinüs”, “kosinüs” prensipleriyle arzın çevresini
ölçmeye çalışıyordu. Ve, yine o devasa insanlar dünyanın,
güneşin etrafında döndüğünü, hem de tam 700-800 sene evvel
ortaya koyuyordu ki, o günlerde henüz Kopernik ve Galile’nin
yedinci dedesi bile mevcut değildi. Cihanın garbı vahşetler
içinde yüzerken, bizim aydınlık dünyamızda, hidrolik sistemle
çalışan araçlardan saatlere, onlardan da iptidai robotlara
kadar, ancak, son asırlarda tanıyabildiğimiz bir kısım
teknolojinin ürünleri, şurada-burada âdiyattan nesneler olarak
teşhir ediliyordu. Karaamidli (Diyarbakırlı) İ.El-Cezeri, 800
sene önce hidrolik sistemle pekçok otomatik eser ortaya
koymuştu. Ta o zamanlar biz, yaptığımız robot atlara, hareket
kabiliyeti verirken, batılılar henüz saatin işleme keyfiyetini
bile bilmiyor ve “Acaba içinde cin mi var?” diyorlardı. İşte o
devirde medrese bu denli çağının önündeydi...
Bunun yanıbaşında,
gönüllere nûr saçan ve insanları maddî âlem ötesi iklimlerde
dolaştıran tekye ve zâviyeler daha bir başkaydı. O zamanlar
tasavvuf ehlinden öyleleri vardı ki; nazarları zaman ve
mekanların en karanlık noktalarına kadar ulaşabiliyordu. Ve
bunlar sayılamayacak kadar da çoktu. Bunların içinde öyleleri de
vardı ki: “Ben bir lahza Efendimiz (a.s.m.) mulahazasından ayrı
kalsam mahvolurum” diyordu. Yine bunlar arasında “Yakaza
halinde, ben Efendimiz (a.s.m.)’ı temessülen 75 defa gördüm.”
diyenler vardı. Bazıları, sahabelerle görüşüyor, ve enbiya-ı
izama misafir gidiyordu. Niceleri gönüllerindeki derinleşme ve
mazhar oldukları vâridat-ı sübhâniye ile çağlayanlar haline
geliyor ve ma’şeri vicdana boşalıyorlardı. Nasıl ki Cenab-ı
Hakk, Nil-i mübâreki çöle bağlayıp onunla o kum deryasını
suluyordu öyle de, mukaddes feyizler halinde nezdinden gelen
deryaları onların gönüllerine bağlamıştı. Artık vicdanî
terbiyenin olgunlaştırmasıyla, Allah onları katre iken derya
yapmış, zerre iken güneş haline getirmiş, hiç ender hiç iken de
onlara kâinatlar kadar inbisat vermişti. Meselâ; bunlardan
Muhyiddin-i İbn-i Arabi, 4. Murat’ın Revan seferinin 6 ayda
olacağını hem de adını vererek bildiriyordu. Ve yine
Abdülaziz’in kolları kesilmek suretiyle katledileceğini asırlar
önce haber veriyordu. Evet, Şeceret’ün Numaniye bu kabil pek çok
vak’ayı buğulu bir cam arkasından seyrettiren enteresan bir
esrar hazinesidir.
Evet, tekye,
medrese ile iç içe girmiş ve insanı ruhuyla, kalbiyle, aklıyla
ve bütün letaifiyle en kâmil ma’nâda ele alıyor, ve “İnsan-ı
kâmil”e giden şehrahlar hazırlıyordu.
Görülüyor ki bu
dönemde hem tekye, hem zaviye hem de medrese tam tekmil
fonksiyonunu eda ediyor. Ne var ki gün geliyor, bu muhteşem
devir de kapanıyor. Artık medrese yeni birşey bulma, yeni birşey
verme yerine, eskilerin nakliyle meşgul olmaya başlıyor. Meselâ
İbn-i Sina, Battani ve İmam Gazâli ne dediler diye, onlara
şerhler haşiyeler yapmakla iktifa ediliyor. Tabii, böyle bir
medreseden de artık ne İmam Gazâli, ne de Battanî çıkar oluyor.
Her yanı papağan gibi öncekilerin fikirlerini söyleyen kimseler
işgal etmişti. Gerçek ilim adamı yetişmediğinden dolayı da
ufkumuz kararıyor, yolumuz tıkanıyor. Her taraf birer kara delik
haline geliyor ve bu kara delikler milleti yutuveriyor. Bugün
olsun tarih önünde herşeyin hakkını vermek mecburiyetindeyiz.
Onun için diyoruz ki, gerçekten 10-12 asır tekye ve zaviye
fonksiyonunu tastamam eda ederek Anadolu’yu nura garkettiği ve
insanların sînelerini aşkla şevkle coşturan bir altın çağdı.
Bilmem ki, yıkılış dönemimizde, tekye ve medrese aynı seviyede
miydi..? İçlerinde, yerde dururken Arş-ı Âzamı müşahede eden var
mıydı? Cemaat-i İslamiye onların temsilinde miydi..? Yoksa
sadece, eskilerin yerini onlara ait kerametleri söyleyerek
teselli olan insanlar mı almıştı? Dînî hayat sırf bir folklor,
medreseler “Kil-ü kal yuvası,” tekyeler, zaviyeler de sadece
merasim yapılan yerler haline gelmişdi ise bu iş çoktan bitmiş
sayılırdı.
Evet, Medresenin
belli zamandan sonra fonksiyonunu eda etmediği rahatlıkla
söylenebilir. O, aldığı şeyleri koyun gibi hazmedip süt halinde
çömezlerine verdiği sürece vazifesini eda ediyor sayılırdı.. ve
bu süre hiç de kısa değildi.
Vazifesini eda
etmediği devirlerde ise herşey gibi medrese de kendi devletinin,
kendi milletinin, kendi hükümdarının başına bela oldu.
Dininin, ruhuyla,
devletiyle bütünleşmeyen medrese hiçbir zaman medrese olamadığı
gibi tekye de tekye olamamıştır. İlim yapmayı bırakıp diniyle
devletiyle uğraşan müessesenin adı ne olursa olsun, hakiki
mânâda o müessese içten içe bozulmaya uğramış ve dolayısıyla da
tekrar kendisini yenileyip eski hüviyetine dönmedikçe, ondaki
çöküntü devam edecektir. Temeldeki ârıza, sonunda elbetteki
duvarları ve çatıyı da saracaktır. Mektep ve medrese içtimai
hayatın temeli demektir. O temel sağlamlaştırılmadıkça, devletin
ayakta durması mümkün değildir. Osmanlı’da da bu olmuştur.
Yani, medrese ve
tekyeler bizzat Osmanlıyı yıkan güçler değildir. Aksine onlar
Osmanlıyı ayakta tutan dinamiklerdir. Ancak kendileri yıkılınca,
onlara dayalı olan devlet de ister istemez çökmüştür. Bu acı
fakat gayet tabii bir neticedir. Zira Kur’ân “Bir toplum kendini
değiştirmedikçe, Allah onları değiştirmez” buyurmaktadır.