Fuhşun zararları
anlatılmayacak kadar çoktur. Fuhuş, bir insanın gayr-ı meşru
zevk ve lezzetlere kendisini kaptırması demektir. Yoksa insanın
meşru dairedeki dünyevî zevklerden istifadesi fuhuş değildir.
Evet, “Meşru dairedeki lezzetler keyfe kâfidir, harama girmeye
ihtiyaç yoktur.” Efendimiz (a.s.m.) “Ne fuhşa dair bir söz
söyledi, (Peygamberliğinden önce bile) ne de fuhşun semtine
sokuldu.” denilmektedir. Hadd-i zatında O bir Peygamber olarak
kendisinde ismet sıfatı vardı. İsmet günaha girmeme, harama
bakmama ve harama mey-letmemedir. Eğer Efendimiz’de (a.s.m.),
bunlardan bir tanesi bir kerecik tezâhür etseydi, onu her
fırsatta çürütmeyi planlayan hasımları bunu çok iyi
değerlendirecek ve serrişte edeceklerdi. O’na sihirbaz, şâir,
kâhin, yetim, fakir diyenler, şunu yapmak bunu yapmak istiyor
diyenler, bunu demediler,
diyemediler,
diyemezlerdi de; çünkü bu iftiralarını kimse tasdik etmeyecekti.
İffetiyle yaşamıştı. Ağzından böyle bir şey sâdır olmamış ve
kulağına bu sözlerden bir tanesi girmemişti. Hatta o galiz söze
bile, reaksiyon gösteriyordu. Bir seferinde Yahudiler gelip
“Sana ölüm!” mânâsına “Es sâmu aleyküm” demişlerdi. Aişe
validemiz, “Es sâmu aleyküm - sana ölüm!” dediklerini anladığı
için onlara “Ve aleyküm sâm” karşılığını vermişti. Efendimiz
ise, gayet kibarca ve kendisine yakışır şekilde, “Ve aleyküm”
“Sizin üzerinize de olsun” diyordu. Sonra da “Ya Aişe sert olma,
haşin olma” diye ona tenbihte bulunuyordu. Hz.Aişe: “Görmedin mi
Ya Rasulallah! Sana ne dediler?” deyince de Efendimiz (a.s.m.):
“Ben de onlara sizin de üzerinize olsun!” dedim, cevabını
veriyor, fakat kötü lafı ağzına almıyordu. Diyebiliriz ki kötü
söz Efendimizin ağzına misafir olarak dahi girmemiş ve
kafasından geçmemiştir.
Nasıl geçer ki
kendisi şöyle buyuruyor: “İnnallahe lâ yuhibbu fahişel bezî.”
“Ulu orta ve sağda solda uygunsuz uygunsuz laf eden, fuhşa ait
şeyler söyleyen ve sevimsiz kelimeler sarfeden kimseyi Allah
sevmez.”
Maalesef fuhuş
günümüzde çok revaçtadır. Halbuki fuhuş her yönüyle, her
haliyle, her ünitesiyle, her müessesesiyle şeytana hizmet eder.
Fuhşa karşı İslâm’ın ortaya koyduğu bir kısım düsturlar ve
esaslar vardır. İnanan insanlar bu düsturlara başvurdukları
sürece, fuhuş girdabına kapılmayacak, fuhuş seylaplarıyla
sürüklenip yok olmayacaklardır. Ama İslâm’ın esâsât ve
düsturlarına riayet edilmediği zaman, insanların tıpkı kütükler
gibi bu fuhuş seylaplarına kapılıp sürüklenmeleri mukadderdir.
Kendimiz dahil, bütün inanmış arkadaşlarımız, kardeşlerimiz
hakkında endişe ettiğimiz en mühim mesele, bir gün şeytanın
onları bu damarlarından vurmasıdır. Ehl-i dalâlet ve ehl-i
dünya; henüz yollarda emekleyen ve tam oturaklaşmamış bir kısım
genç ve safderun arkadaşlarımıza kadın musallat ederek onları
baştan çıkarmak için çok ciddi gayretler göstermektedirler.
Onlar para ile halledebileceklerini para ile, makamla baştan
çıkaracaklarını makamla, ahlâksızlığa sevketmekle batağa
sürükleyeceklerini de onunla baştan çıkarmak için hep gayret
içindedirler. (Allah bizleri muhafaza etsin!)
İslâm’ın bu
mevzudaki esaslarını şöyle sıralayabiliriz. İslâm, beşere ait
herşeyi realite olarak kabul eder. Meselâ beşerde gazab, hırs ve
inad gibi duyguların bulunması birer realitedir. Fakat, bunlar
yerinde kullanıldığı zaman yümün, bereket ve bir kısım hayırlara
vesile olabilirken, aksine insanı şerre sürüklerler. Aynı
şekilde İslâm insanın şehvetini de bir realite olarak kabul
eder. Çünkü şehvet, insanda şahsî hayatın ve neslin devamı için
verilmiş bir avans, bir İlâhî armağandır. İnsan bu avansı
kullanıp,
değerlendirerek,
yeryüzünde Allah’ın halifesi olan Ümmet-i Muhammed’in
çoğalmasına vesile olacaktır. Efendimiz (a.s.m.): “Tenakehu
tekaseru feinnî übahi bikümül-ümeme yevm el-kıyameh.” buyurur.
Yani “Evlenin, çoğalın, ben sizin, çokluğunuzla iftihar ederim.”
O, iftarı demhânede, bayramı puthânede, orucu meyhânede olan
insanların çokluğu ile değil; namazımızı kılan, kıblemize dönen,
bizim dediğimiz şeyleri söyleyen ve hakka dilbeste olan
kimselerin çokluğuyla iftihar ediyor. Binaenaleyh bu açıdan
gayet rahatlıkla denilebilir ki, insandaki şehvet hissi,
mukaddes bir histir; zira bu hiss sayesinde beşerin en müstesnâ
ve mümtaz kimseleri dünyaya gelmiş ve bizim için vesile-i
iftihar olmuşlardır. Efendimiz de bunlardan biridir.
İslâm her meselede
olduğu gibi bu meselede de bir ölçü ve denge getirmiştir. Esas
olan insanın günaha girmemesidir. Bunun için de çeşitli
vesileler kullanılabilir. Evlenme bunların en başında gelir.
İnsan gücü yettiği an evlenmelidir. Evlenmeye imkanı olmayan
ise, Allah Rasûlü’nün tavsiyesine göre oruç tutmalıdır. Zira
oruç günahlara karşı bir kalkandır. Ancak oruç da bütün şartları
yerine getirilerek tutulmalıdır ki, fuhşa mani fonksiyonunu
yerine getirebilmiş olsun.
Meselâ insan,
bütün gün aç durup da akşam vakti tıkabasa karnını doyursa,
sahurda da yine iftar vaktiyle yarışır gibi yemek yese bu insan,
elbetteki oruçtan beklenen neticeyi elde edemiyecektir. Zira
oruçtan gaye şehveti kırmaktır. Halbuki günde belli kalorinin
üstünde alınan gıdalar şehvetin kırılması şöyle dursun, şehvete
payanda olmaktadır. Dolayısıylada böyle yiyip-içen bir insanın
oruçtan fayda görmesi imkansızdır.
İnsan normal
vakitlerde de yeme ve içmesine dikkat etmelidir. Az yeme, az
içme ve az uyuma değişmeyen İslamî bir prensiptir. Efendimiz en
âzamî midenin üçte birini yemeğe üçte birinin de suya
ayrılmasını tavsiye eder. Geri kalan üçtebirlik yerin ise, boş
bırakılmasını öğütler. Allah katında en sevimsiz kabın dolu mide
olduğu da yine Efendimiz tarafından ifâde buyurulmaktadır. Öyle
ise oruçta da aynı ölçülere riâyet etmek mecburiyetindeyiz.
İstenen ölçülere
riâyet etmediği halde, oruçtan beklenen neticeyi elde
edemediğini söyleyen bir insan, oruca iftira ediyor, demektir.
Oruç mutlaka faydalıdır ama, o insan yalan söylemektedir.
Allah Rasûlü’ne
birisi gelir, kardeşinin şiddetli bir karın ağrısına tutulduğunu
söyler. Allah Rasulü ona bal şerbeti içirmesini tavsiye eder.
Adam ertesi gün gelir ve karın ağrısının daha da arttığını
söyler. Efendimiz yine aynı tavsiyede bulunur. Üçüncü gün adam
aynı şeyleri söyleyince, Allah Rasulü “Allah doğru söylüyor;
fakat senin kardeşinin karnı yalan söylüyor.” karşılığını verir.
Bir hikmet vardır böyle olmasında bu sözün söylenmesinde.
Kimbilir, belki de onun i’tikad ve düşüncesinde bir bozukluk
vardır. Evet, niyetini sağlamlaştırıp, sağlam bir moralle insan
zehir bile içse, şifa ve derman olur, ama konsantre olma, tam
inanma ve tevekkül gibi hususlar çok önemlidir. Bunun gibi,
Efendimiz orucu bizim için bir kalkan, sütre ve fenalıklara
karşı da bir koruyucu olarak görüyorlar da, biz bu mevzuda tam
frenlenemiyorsak, yalan söyleyen biziz. Allah Rasulü ise her
zaman doğru söylemektedir.
Bununla beraber
bazı kimseler hususi mahiyette yaratıldıkları için beşeri
garizaları çok yüksektir. Böylelerinin, onları cinnete
sevkedecek kadar şiddetli evlenme arzuları olabilir. İhtimal ki,
oruç onları tam frenliyemiyecektir. Bu türlü kimseler, fakir ve
geçim sıkıntısı içinde de olsalar derhal evlendirilmeli ve
günahlara girmelerine meydan verilmemelidir.
İslâm, bir
taraftan gence oruç tut veya evlen derken, diğer taraftan da
beşinci kol faaliyetleri adına toplumu kemiren hastalıklara
karşı, ciddi vaziyet alıyor, bunların hepsini yasaklıyor ve
bunlara karşı müeyyideler koyuyor. Hem o kadar yasaklıyor ki,
şayet bir yerde bir genç, başkalarının baştan çıkmasına sebep
teşkil ediyorsa, bulunduğu yerden fitne olmayacağı bir başka
yerde ikameti yeğleniyordu. Meselâ Efendimiz, bir kadını böyle
bir meseleden ötürü Medine’den uzaklaştırıyor. Hz.Ömer (r.a.)’de
bir delikanlıya Medine hâricini gösteriyordu. Nefyedilen genç
soruyor: “Ya Ömer! Günahım neydi?” Cevap veriyor: “Hiçbir
günahın yoktu. Ancak seni cemaatin selameti için, “seddi zerayı”
“Medine’den uzaklaştırıyorum.” Binaenaleyh göze, kulağa ve daha
başka uzuvlara seslenen, ve tahrik unsuru olan şeylerin hepsinin
yok edilmesi lazımdır ki, fuhuştan da, tefahhuştan da uzak
kalmış olalım.
Günümüzün insanı
çok ciddi bir tehlike ile karşı karşıya bulunmaktadır. Efendimiz
yer yer bu tehlikeye dikkat çekmiş, “Ümmetim hakkında en çok
korktuğum şey, kadın fitnesidir.” buyurmuştur. Başka bir
hadiste, “Ümmetim için kadından daha büyük bir fitne
bırakıldığını hatırlamıyorum.” demiştir. Kadın fitnesi, pek çok
geçmiş milletleri hâk ile yeksan etmiştir. Evet, pek çok eski
cemaat ve milletler kadın yüzünden mahv-u perişan olmuştur. Roma
ve Bizans şehvet ve şehevânî duygular altında kalarak ezildi. O
güzelim Endülüs de öyle.. El-Hamra sarayının hamamlarındaki
utanç verici resimleri gören hemen herkes bunu kabul eder
zannediyorum. Evet, sanat adına sağa sola çizilen ve şehevânî
duyguları ifâde eden resimler, ahlâkın o dönemde ne derece sukût
ettiğini açıkça göstermektedir. Haşa, Allah zalim değildir.
Zalimler Allah’ın kılıcıdır, Allah, zalimlerle intikam alır.
İşte bu hikmete binaen “Ezzalimu seyfullah yentekimu bihillah
sümme yüntekamu minhu.” denilmiştir. Allah onların başına zalim
Ferdinand’ı musallat ettiği zaman, onlar çoktan şehevânî
duygularının altında kalıp ezilmişlerdi. Aynı şekilde Cenab-ı
Hak, Yunan’ı Bulgar’ı daha başka kafir ve zalimi bize musallat
ettiği zaman da, bazı dindar bölgenin bir kısım insanları oturak
âlemleri yapıyor ve gece âlemleri düzenliyorlardı. Halbuki bu
bölgelerin insanları daha sonra, o güne kadar yaptıklarına göre
daha hafif olan serpuşa karşı isyan edeceklerdi. O zaman o
oturak ve gece âlemlerinin mânâsı neydi? Niye o ahlaksızlıklara
karşı isyan edilmiyordu? İsyan edilmedi ve derken Allah
zalimleri musallat etti; böylece yoldan çıkmış kimselere “Hizaya
gelin!” mesajını verdi.
Evet, fuhuş
milletleri yerle bir eden korkunç bir hastalıktır. Selçukî’den,
Abbasi’den sonra, şanlı Osmanlı İmparatorluğu da bu devvar-u
gaddarın pençesinde can vermiştir. Bundan sonra kimleri hâk ile
yeksan edecek şimdilik belli değil. Bugün bir kısım yanlış
iddialar var. Eğer bu iddiaların arkasında bir kısım safderun
kimselerin iğfali olmasaydı aşağıda ele alacağımız meseleyi ele
almayı hiç düşünmüyordum. Onların iddiasına göre, fuhşun önünü
almak için erkek ve kadının ihtilatı ve bir arada bulunmaları
lazımmış. Böylece her iki tarafta birbirine alışacak,
dolayısıyla da ortada hiç bir tehlike kalmayacaktır. Onların bu
iddiası çok korkunç, çok kuyruklu bir yalandır. Öyle korkunç bir
yalandır ki bu yalan gençlerin yüzde 50-60 ını yanlışlığa
sevketmiştir. İlmî araştırmalar ve istatistikler gençlerimizin
yüzde 60’ının içki aldığını ortaya koymuştur. İçkinin gençlerin
yavaş yavaş fuhşa yöneltecek bir şehvet tahrikçisi olduğu da
bilinmektedir. Şimdiye kadar kimse cesaret edemedi ama, eğer
ciddi bir araştırma yapılsa, içimizdeki beşinci kol
faaliyetlerini yürüten, dış irtibatlı güç odaklarının,
gençlerimizi birinci planda ve ilk hamlede fuhuşla avladıkları
apaçık ortaya çıkacaktır.
İçki ve fuhuş
gençlerimizin kanının içine giren bir anemidir. Evet, şehvet
avcılığı açığı ve kapalısı ile tıpkı kan kanseri gibidir.
Onların bizim odumuzu-ocağımızı söndürmek için ileri sürdükleri
bu muhakemesiz ve muvazenesiz iddialar, yani insanların
şehvetini tahrik ederek şehvet söndürmeye gidilmesi, deniz suyu
ile insanların susuzluğunu giderme teşebbüsü gibi çok ters bir
müdahaledir. Çünkü içirdikçe yakacak ve içi yananlarda daha da
içme arzusu uyaracaktır. Üstelik İslâmi ölçülere uymayan her
türlü çıplaklık, sadece kadına karşı değil, erkeklere karşı da
çok kötü arzular uyaracaktır. Vücutları göre göre, müstehcen
sözleri duya duya, ve hayalinden bir türlü silemediği açık saçık
vücutları düşüne düşüne durmadan erkeklik hormonları üreten ve
her gün biraz daha şehevânî duyguların baskıları altına giren
bir sürü genç, maalesef kanunlarla da yasak edilmediğinden
dolayı cinsî sapıklığa doğru sürüklenip gitmekte ve toplumumuzun
yüz karası haline gelmektedir. Pek çok kötülük gibi bu da bize
Avrupa’dan gelmiştir. Avrupa belki soğuk bir memleket olduğu
için (gerçi bu meselenin de münakaşası yapılabilir) bizdeki
kadar birdenbire salgın bir hastalık olmayabilir; fakat sıcak
memleketlere doğru gidildikçe bu mesele çok düşündürücüdür. Ne
bir dinde, ne bir kitapta, ne de sıhhatli bir muhakemede yeri
olmayan böyle bir iddiayı ilim adamları ileri sürüyorsa, oturup
halimize ağlamamız icabeder. Mektepte bir öğretmen bunu
söylüyorsa, bu milletin ve bu devletin düşmanlarına ve beşinci
kol faaliyetlerine yardımcı oluyor demektir. Çünkü kadına karşı
zaafı olana, ahlâksızlık davetinde bulunuyorlar. Cemiyeti
derdest edip ve onu her gün biraz daha başka emellere hizmet
edebilecek hale getiren beşinci kol faaliyetleri ile, devletçe,
milletçe uğraşmamız gerekmektedir. Rabbim bu millete ve bu
milleti idare edenlere basiret ihsan eylesin! Maalesef
günümüzde, gençler, ideolojik saplantılara düşmesin diye
bilhassa bu faaliyeti hızlandırdılar. Halbuki bilmiyorlar ki,
cihanın şarkındaki münafıklar da, gençleri çekmek için
-Komünizmi ilk defa ilan ettikleri zaman- kadın ve erkekleri
müşterek olarak hamamlara doldurdular. Komünist ve anarşistlerin
bir silah olarak kullandığı gayr-i meşru bir yolu denemek
suretiyle, gençleri onlardan uzaklaştıracaklarını zanneden
kimseler, katmerli bir yanlışlık içinde bulunmaktadırlar. Arzu
ederiz ki bu yanlış anlayıştan geriye dönsünler.
Müslümanların,
şahsi hayatlarında bu meseleye çok dikkat etmeleri gerekir.
Çünkü bu haramlar zamanla kalbini istila ve işgal ede ede, (Bel
râne ala kulûbihim) “Artık kalpleri pas tutmuştur.” (83/14)
sırrı zuhur edecek, kalp duymaz ve duygulanmaz hale gelecektir.
Günahlar kalbi kararttıktan sonra bir insanda, islâmi aşk ve
heyecan bulunması mümkün değildir.
Demek oluyor ki,
fuhşun önünü almak için iki çare ve vazife vardır. Bunlardan
birincisi: Ferdin kendisine düşmektedir ki, o da evlenmek, oruç
tutmak veya başka dinamikleri kullanmak suretiyle fuhşa
düşmekten korunmaktır. İkinci çare ise, bütün bir millete ve
devlete düşmektedir. O da cemiyeti fuhşa teşvik eden her türlü
beşinci kol faaliyetlerini durdurmak ve kurutmaktır. Beşinci kol
faaliyeti ki, bir milletin yıkılışına tesir eden en şer bir
karanlık güçtür. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de bilhassa bu
karanlık güce dikkati çekmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Müminler
arasında fuhşun yayılmasını arzu edenlere, işte onlara dünya ve
ahirette can yakıcı azab vardır. Allah bilir, siz ise
bilmezsiniz” . (Nur, 24/19)
Usulüne uygun
olarak bu karanlık güçlerle mücadele etmek mecburiyetindeyiz.
Unutmayalım ki, hem kendimizin hem de milletimizin kurtuluşu
buna bağlıdır.