“Ecrimiz,
mükafatımız Allah’a aittir” âyetinin geçtiği yerde bunu Hz. Nuh,
Hz. Hud, Hz. Salih, Hz. Şuayb ve Hz. Lut gibi, beş büyük
peygamber kendi kavimlerine karşı söylemişlerdir. Başka yerlerde
Hz. İbrahim ve Hz. Musa da araya girer. Fakat, “mükafatımız
sadece Allah’a aittir” ifadesinin geçtiği yerlerde yalnız bu beş
büyük zâtı görüyoruz. Bir de Sûre-i Yasin’de anlatılan ve büyük
ızdırap çeken kahraman (Habib-i Neccar) da “Sizden yaptıkları
tebliğ karşılığında ücret ve mükafat istemeyenlere tâbi olun”
demek suretiyle, yine bu ayetin ma’nâsına işaret etmektedir. Hz.
Nuh başka bir yerde yine, değişik bir ifade ile, aynı hususa
dikkati çekmektedir. Yani enbiya-ı izam, yaptıkları tebliğ
vazifesi karşısında, insanlardan birşey istememe esası üzerinde
yürüdüklerine dikkat çekilmektedir. “Ve mâ es’elüküm aleyhi min
ecrin in ecriye illâ alellah” yani “Ben yaptığım tebliğ vazifesi
karşılığında sizden birşey istemiyorum, ücretim ve mükafatım
münhasıran Allah’a aittir.” Bu söz, her peygamberin adeta, Cenab-ı
Hakk’a karşı, verdiği bir ahd-ü peyman ve bir yemindir. Onlar,
peygamberlik vazifesini yapacaklarına ve bunun karşılığında
hiçbir şey almayacaklarına söz veriyorlar.
Neşr-i hak
vazifesinde ne zaman olursa olsun, her devrin mürşidleri,
enbiyayı izama iktida etmekle mükelleftirler. Hizmetini Allah
için yapan hemen herkes; vaaz ve nasihat ederken, bir yerde
sohbette bulunurken, gezerken, köy-köy, kasaba-kasaba
dolaşırken, hak ve hakikatı neşretme karşılığında kat’iyyen
birşey almayacaktır. Evvela, sözün tesir etmesi, Allah’ın
elindedir. Allah bu kimselerin sözlerinin tesirini, büyük bir
ölçüde, onların hasbiliğine, diğergamlığına ve yaptıkları irşad
vazifesi karşılığında hiçbirşey beklememelerine bağlamıştır.
Enbiya-ı izâmın sözü tesirlidir, asfiyanın sözü tesirlidir.
Günümüzde sözler tesir etmiyorsa, tesir için gerekli olan bir
kısım şartları yerine getirmediğimizdendir. Evet, mükafatını
dünyada almak isteyenlerin sözleri için Allah, sînelerde tesir
yaratmamaktadır. Bu çok önemli bir meseledir. Diğer bir önemli
mesele de şudur; neşr-i hak hizmetinde bulunan kimseler,
enbiya-ı izâma iktida edip vazifelerinin karşılığında bir şey
almamalıdırlar; almamalıdırlar ki, ehl-i dünya tarafından
tenkide maruz kalmasınlar. Çünkü ehl-i dünya diyecektir ki,
“Bunlar neşr-i hak vazifesi yapıyorlar ama, aynı zamanda temettü
hakkı da arıyor ve geçimlerini bu yolla temin edip gidiyorlar.”
Mevlitçi niçin tenkid ediliyor? Çünkü gırtlağına hakk-ı temettü
arıyor. Bir ilâhi okuyor, bir Allah’ı methediyor, sonra da
sanki: “Methettim Allah’ını, ver bakalım şunu” diyor. Onun için
de sînelerde, ma’şeri vicdanda bir tesir uyarmıyor. Niyet bu
olduğu sürece uyarmamaya da devam edecektir. Bir yerde, bir
köşeyi veya bir kürsüyü tutmuş samimi bir insan görürsünüz;
hasbidir, diğergamdır, Allah için yaşıyordur. Bakarsınız, sesi
cılız çıksa bile, ma’şeri vicdanda kendine göre bir tesiri
vardır. Bu da, neşr-i hak vazifesinde onun, insanlardan istiğna
etmesine bağlıdır. Gönül ne kadar arzu ediyor ki, bu işe omuz
verenler, İslâmî hizmetler içinde bulunanlar, Kur’ân ve iman
hizmetine sahip çıkanlar; geleceğin gerçek mimarları kudsîler,
aydınlar ve ışık ordusu mübarekler dünyanın malına, menaline
meyil göstermesinler, eteklerini kire, lekeye bulamasınlar,
istiğna içinde hareket etsinler ve neşr-i hak hizmetinde
kimseden bir şey istemesinler. Kifaf-ı nefs edecek kadar bir şey
bulurlarsa, onunla geçinsinler ve kendileri çekip gittiklerinde,
arkalarında bir ev bile bırakmasınlar. Çünkü hiç tereddüt
etmeden söyleyebiliriz ki ilklerden günümüze kadar, dünya
çapındaki büyüklerden hiçbirinin ciddi bir evi yoktu. Medine-i
Münevvere’de, Ravza-i Tahire’ye girerken, “Ömer Kapı”sı diye bir
kapı var, “Bab-ı Ömer.” Devletin başında bulunduğu ve Aral
gölüne kadar ordular sevkettiği, ülkeler fethettiği halde,
nerede Hz.Ömer’den kalan ev..? Evet, neşr-i hak vazifesinde
bulunanlar, arkada ev, han, hamam, halı kilim bırakmamalı ve
çoluk çocuklarını zengin etme düşüncesiyle yaşamamalıdırlar.
Evet, neşr-i hak vazifesi yapanlar mutlaka müstağni
yaşamalıdırlar. Bu hizmet çığırını açanlardan birisinin
vefatında, cüzdanında 25 tane 25 kuruş çıkmıştı... Hepsi bu
kadar. Ne güzel misal.. Böylece dost ve düşman herkes bildi ve
inandı ki, İslâm hizmetkârlarının dünya adına zerre kadar
tamahları ve arzuları yok.
Evet, neşr-i hak
hizmeti yapanlar sadece çoluk çocuklarını, dilenci etmesinler,
okutsunlar veya bir işe koysunlar... Ayrıca bizzat İslâm’ı
anlatanlar, bunun karşılığında kat’iyyen hakk-ı temettü aramasın
ve şahsi arzularını yaşamasınlar. Yaşamak şöyle dursun, sürekli
maddî-mânevî füyuzat hislerinden fedakarlıkda bulunmalıdırlarki,
güvenilirliklerini koruyabilsinler. Evet onlar, yaşama arzusuyla
değil, yaşatma arzusuyla dolup taşmalıdırlar.. dolup
taşmalıdırlar ki, bir an bile dünya onların hayallerine
girmesin.. gözlerinin içinde dünya hayâli bir an-ı seyyale bile
yer etmesin. Yoksa kazandıkları safvetlerini kaybeder ve sonra
da iflah olmazlar. İslâmi hizmetlerle dünyalık peşinde
koşanların kötü akibetleri kendilerine dokunmasa bile, çoluk
çocuklarına veya torunlarına öyle dokunur ki, dokunduğu gün iki
büklüm olur, inlerler.
Neşr-i hak
vazifesinde bulunan kimseler gerçekten ihlaslı ve müstağni bir
yaşayış sergilemelidirler ki, bütün âlem hatta mele-i a’lâ’nın
sakinleri: “İşte bunlar onlardır.” desinler. Dünyayı aşamayan
insan, ahireti aşamaz. Dünyanın altında kalmış olanlar,
önlerindeki sarp tepeleri aşamaz. Her zaman dünyaya hükmeden
kimseler, kendini ve dünyayı aşmış kimseler arasından çıkmıştır.
Öncekilerin çoğundan geriye kalan, tavlasında atı, sadağında
oku, ve atının eğeriydi.. Halid öldüğü zaman, iki devleti yere
sermiş bir insandı ama, “Atımdan, kılıcımdan başka geriye bir
şey bırakmadım” diyordu. Gerçekten onları anlamak çok zor. İnsan
diyor ki: “Sen melek misin, sofi misin, derviş misin, söyle
Allah aşkına sen nesin?” Evet görüyoruz ki iki devleti (Bizans
ve İran’ı) yere sermiş bir insan, atıyla kılıcından başka birşey
bırakmadan göçüp gidiyor. Ama o, sînelerimizde yaşıyor, kıyamete
kadar da yaşayacak.
Netice olarak
diyebiliriz ki, neşr-i Hak, istiğna ile bu kadar bütünleşmiştir
ve onu ondan ayırmak kâbil değildir. Artık, bugün ikbâl ve
istikbâl düşüncesini aşmış hasbiler üç asırdan beri yeryüzünde
sahipsiz olan Kur’ân-ı ve bir fecir nesli bekleyen Rasulüllah’ın
ruhaniyetini düşünmeli (s.a.v.). Hem öyle bir düşünmeli ki,
duyguda-düşüncede başka şeylere yer kalmasın... Bugün bütün
dünya yepyeni bir devir bekliyor. İslâm ve Kur’an davasını
temsil edenler de yepyeni bir diriliş türküsü söylüyorlar. Benim
ifade etmeye çalıştığım şeyler de bu diriliş bestesini terennüm
edeceklerin sadece bir tek vasfıdır.
Bu meselenin bir
diğer yönü şudur: Hizmet-i imaniye ve Kur’âniyede bulunanlar,
medar-ı maişetleri ve geçimlerini o hizmete bağlamamalıdırlar.
Bu millet hamiyyetperverdir, hiçbir zaman sahip çıkanları yalnız
bırakmamıştır; şöyle veya böyle mutlaka onlara destek olmuştur.
Ama, onlar da müstağni davranmalı ve hiç birşey talep
etmemelidirler. Sadece geçinecek ve kifaf-ı nefs edecek kadar
eline birşey geçmesinde de -inşaallah- bir mahzur olmasa gerek.
Bunu söylerken de “Vel âmilîne” (Tevbe, 9/60) kelime-i
kudsiyesini esas alıyor, zengin dahi olsa, müslümanlar hesabına
vergi toplayan bir insanın, o vergiden istifade edebileceği
prensibine dayanıyorum. Bunun için de kendilerine yetecek kadar
almalarında da mahzur görmüyorum. Ama tekrar ediyorum; hizmet
erleri için evvel ve ahir müstağni kalma esas olmalı.. onlar
kat’iyyen ele-âleme el açmamalı, müntazırane bir hal içinde
bulunmamalı ve birşey beklememelidirler. Evet işte bu, geleceği
kuracak mimarların mümtaz vasıflarından önemli bir vasıfdır.