Tevessül, arapça bir kelimedir. Birini ve bir şeyi vesile ve
aracı yapmak demektir. Meselâ çatıya çıkmak için merdiven, bir
yere ulaşmak için çeşitli vasıtalar birer vesile; bizim de o
maksadı elde etmek için bunları kullanmamız bir tevessüldür.
Taiî ki burada söz konusu olan mânevî tevessüldür.
Nebîlere,
velîlere, derecesine göre âlimlere ve sâlih kullara tevessül
yapılıp yapılamayacağı öteden beri ulemâ arasında münâkaşası
yapılan hususlardandır. Bu münâkaşa İbn-i Teymiye ekolüyle yeni
buudlar kazanmış ve günümüze kadar da devam ede gelmiştir.
Tevessülü şefaat ma’nâsı içinde mütâlaa edenler de olmuştur.
Yani ulemâ arasında şefaat ve tevessülü aynı mevzû içinde
tahlîle tâbi tutanlar da vardır.
Tevessül hem
vardır hem de yoktur. Biz evvela olmayan yönünü izah edelim,
daha sonra da var olan cihetini ele alalım.
İslâm’da kul ile
Allah arasında hiçbir vasıta yoktur. Kul istediği zaman ve
istediği mekânda Allah’a teveccüh eder ve O’nunla vasıtasız ve
bir kulluk dili kullanarak konuşabilir.
“İstediği zaman”
dedim, çünkü nafile ibadetler için belli bir kayıt yoktur; insan
Rabbi’ne her zaman duâ ve münacaatla ve bunu en güzel şekilde
sembolize eden namaz gibi ibadetlerle yerine getirebilir.Vaktin
kerâhet vakti olup olmaması da mevzûmuzun tamamen dışında bir
mes’eledir. Burada biz mutlak olarak kulluktan bahsediyoruz...
“İstediği mekân”
dedim. Çünkü Allah Rasûlü, “Yeryüzü bana mescid ve tahûr (temiz)
kılındı” buyurmaktadır.
Kul nafile
ibadetlerle Rabbi’ne adım adım yaklaşır. Bu yaklaşma onu öyle
bir duruma getirir ki, orada Rabbi onun gören gözü, işiten
kulağı, tutan eli vs... olur. İşte her kulun Cenâb-ı Hakk’la
böyle münasebete geçmesi mümkündür ve arada hiçbir vasıtaya da
ihtiyaç yoktur. Zira Allah (c.c.) her insana şah damarından daha
yakındır. Ve her kulun yalvarış ve yakarışını duyup, onun
duâsına icabet etmektedir.
Cenâb-ı Hakk,
nasıl Zâtında, Ef’alinde ve Rubûbiyetinde birdir; öyle de insan,
O’na mukâbil kulluğunu birleme mecburiyetindedir.
Zaten bütün
namazlarımızda Fâtiha’yı okurken aynı şeyleri söylemiyor muyuz?
“Sadece Sana kulluk eder ve istediğimizi de sadece Sen’den
isteriz.” Bunun ma’nâsı, aradaki bütün vasıtaları silerek Rabb’e
muhatap olmak değil midir?..
Kâfirûn sûresinde
anlatılan hakikatlar da, arada her hangi bir vesile ve vasıta
olmadan doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’a kulluk yapmayı
göstermekte ve tevhîdin bu mertebesine işaret etmektedir.
Efendimiz de
tevhid adına yaptıkları bir duâda şöyle buyurmaktadır: “Allah’ım
Sen’in vermek istemediğini kimse veremez. Evet, Sen ‘verilmesin’
dedikten sonra kimse veremez, ‘verilsin’ deyince de kimse mani
olamaz. Sen’in hükmünü kimse geriye çeviremez. Eğer bir hüküm
vermişsen mutlaka o yerini bulur ve geriye döndürülemez. Hiçbir
soylu, büyük veya şerefli insan Sen’in verdiğin hükme
muhalefette bulunamaz.” Mealen arzettiğimiz ve hiçbir tefsîr ve
tahlîle girmediğimiz, Allah Rasûlü’ne ait bu dua ve yalvarış da
gösteriyor ki, Allah dilemedikten sonra kimsenin kimseye hiçbir
faydası, hatta insanın kendine bile faydası olamaz. Bundan da
anlıyoruz ki, Allah Rasûlü bize, vesile ve vasıtalardan
sıyrılarak hâlis ve sâfi kulluğa ulaşmanın yollarını
göstermektedir.
Abdullah b. Abbas
birgün Allah Rasûlü’nün terkisinde oturuyordu; Efendimiz ona şu
ölümsüz nasihatta bulunmuştu: (Mealen) “Ey oğul! Nerede olursan
ol, Allah’dan kork. Allah’a kulluk yap, yaptığın her şeyi
karşında ve yanı başında bulursun. Birşey isterken sadece
Allah’tan iste. Ve yardım dilerken de sadece O’ndan yardım
dile.”
İşte, mealen
nakletmeye çalıştığımız bunlar ve emsâli âyet ve hadîslerden de
anlıyoruz ki, kul, kimsenin tavassutuna muhtaç olmadan, ellerini
kaldırıp duâ için gerildiğinde ve bu uğurda metafizik gerilime
geçtiğinde, doğrudan doğruya, Rabb’in rahmetiyle bütünleşebilme;
arzularını O’nun huzurunda şerhedebilme ve O’nunla âbid ve
Ma’bûd münasebeti içinde alâka kurabilme imkân ve şansına
sahiptir. Evet işte bu ma’nâda tevessül ve vesile arama yoktur.
Ancak bütün
bunlar, bu mevzû ile alâkalı perde önü mes’elelerdir ve gerçeğin
sadece zâhir yüzünü aksettirmektedir. Bir de işin perde arkası
var ki, merhum İbn-i Teymiyye ve talebeleri gibi, günümüzdeki
bazı zevat, işin bu yanını bir türlü görmek istememektedirler.
Evet, nedense, İbn-i Teymiyye taraftarları buraya kadar
söylediklerimize sımsıkı yapışırken, daha sonra
söyleyeceklerimize kulak kapamaktadırlar:
Rica ederek
soruyorum: Kur’an’ın vesileliğini inkâr etmeye imkân var mıdır?
Kur’ân olmasaydı biz, ebedî hayat ümidini hangi kaynaktan
alacaktık?
Dünya hayatımızı
nasıl tanzim edecek ve Cennet haritasını nasıl görecektik?
Fazîletlere hâhişkâr gönüllerimizi ne ile tatmin edecek ve o
fazîletlere nasıl ulaşacaktık?
İstirham ederim,
mi’râca dahi çıktığı zaman “ümmetî ümmetî” diyerek geriye dönen
Aleyhissalâtü vesselâm’ın vesileliğini inkâra imkân var mıdır?
Kur’ân’da “Biz, seni âlemlere rahmet olmak üzere gönderdik”
denilen ve kâfirlerin dahi küfrünü şek ve şüpheye çevirmekte,
bir rahmet yönü bulunan bu yüce ve büyük Zât’ın vesileliği nasıl
inkâr edilir?
O öğretmeseydi biz
dinimizi kimden öğrenecektik? En güzel ahlâkı biz O’ndan
öğrendik. İnsanlığın gözündeki perdeyi O kaldırdı ve bizleri
aydınlık ufuklara O götürüp ulaştırdı. Bu şuuru vicdanının en
derin yerinde duyan sahabî “Minnet Allah’a ve Rasûlü’nedir”
diyordu...
Diyordu ve ona ait
herşeyi mübarek ve kurtuluş vesilesi sayıyordu. Saçından,
sakalından düşen her mübarek tüyü, Cennet’ten gelmiş gibi kabul
ediyor, ipekler, kristaller içinde, evlerinin en mutena yerinde
muhafazaya çalışıyorlardı. O, abdest alırken, abdest
uzuvlarından akan su damlalarının tekini dahi zâyi etmeden kapış
kapış ediyor, yüzlerine gözlerine sürüyor ve bunun değdiği
yerlere âdeta, ateşin dokunmayacağına inanıyorlardı.. ve Allah
Rasulü de onları böyle davranmaktan men etmiyordu. Bazılarının
dediği gibi, eğer onların böyle davranmaları şirk olsaydı,
evvela, yeryüzünden şirki kazıyıp atmak için gelen Allah Rasulü,
onları böyle yapmaktan menederdi.
Burada başka
vesilelerle söylediğim bir hususu tekrar arzetmek istiyorum.
Koca Hâlid, sarığında Allah Rasulü’nün mübarek sakalından bir
kıl taşıyordu. Bir gün, başından sarık yuvarlanıp, düşman
safları arasına kayıp gidince, gözü dönmüş gibi oraya doğru
koştu ve askerlerin ihtarına kulak asmadan sarığını alıp
giydi..ve sonra da bu kadar tehâlükünün sebebini soranlara şöyle
cevap verdi: “O’nun içinde Allah Rasulü’ne ait bir mübarek tüy
vardı.” Bunu diyen insan, dünyanın en büyük kumandanlarını
kapıkulu olarak kullanacak çapta bir insandı.
Afrika’yı bir
baştan bir başa fetheden büyük insan Amr b. As, büyük siyaset
ustası ve dehâ çapında bir idare kabiliyetinin adamıydı. Vefat
ederken dilinin altına Allah Rasulü’nden hâtıra kalmış mübarek
bir kıl koyuyor ve bununla sorulan suallere kolay cevap
vereceğine inanıyordu. Tekrar rica ederek soruyorum; eğer sahabi
de tevhidi anlayamadıysa, yeryüzünde tevhidi anlayan kim vardır?
Eğer bu şekildeki tevessüller şirk ise, ondan ilk kaçınması
gerekenler Allah Rasulü’nün gökteki yıldızlara benzettiği ve
“hangisine uysanız hidayeti bulursunuz” diye tebcil ettiği, bu
mümtaz ve müstesna insanlar olması gerekmez miydi? Halbuki
görüyorsunuz ki onlar bu ma’nâda tevessülde bulunmayı kat’iyen
mahzurlu görmüyorlar...
Hz. Ömer devrinde
bir kuraklık olmuştu. Hz. Ömer, bu belanın kendi yüzünden ümmete
musallat olduğuna inanıyordu. İki büklümdü ve yüzü bir türlü
gülmüyordu. Bir gün aynı düşünceli eda ile evine gidecekti,
fakat birden durdu. Geriye döndü ve koşar adımlarla bir
istikamete doğru yürüdü. Geldiği ev Hz. Abbas’ın eviydi. Kapıyı
Hz. Abbas açtı ve O’nun, ne olduğunu sormasına bile fırsat
bırakmadan elinden tuttu ve bir tepeye doğru götürdü. Orada
Abbas’ın elini havaya kaldırarak şöyle dua etti: “Allah’ım biz
hayatta iken, Rasulünün aziz varlığını şefaatçı yapar ve
isteyeceğimizi O’nun adına isterdik. Fakat artık O aramızda
değil. Ancak bu gün Sen’in huzuruna, Habibin’in amcasıyla
geldim. Şu el hürmetine bize yağmur ver!” Sahabi diyor ki, daha
onların elleri havadan inmemişti ki gökten sağnak sağnak yağmur
boşalmaya başladı.
Ve yine Hz. Ömer
devrinde kuraklık ve kıtlık olmuş, müslümanlar yağmursuzluktan
bunalmışlardı. Bir sahabi Allah Rasûlü’nün nurdan kabrine vardı
ve: “Ya Rasulallah, Allah aşkına ümmetin için Allah’a müracaatta
bulun da yağmur versin” diyerek teveccühte bulundu. Sonra da
evine gidip yattı. Rüyasında ona: “Git Ömer’e söyle Allah yağmur
verecektir” denildi; derken ardından da yağmur geliverdi...
Bir başka vak’a:
Gözleri görmeyen bir zât, Allah Rasulü’ne gelerek, gözlerinin
görmesi için dua istedi. Allah Rasulü de ona: “Gidip iki rekat
namaz kılmasını ve namazın ardından da Allah Rasulü’nü vesile
yaparak gözlerinin açılması için dua etmesini” söyledi. Bu adam
denilenleri yaptı ve gözleri birden açılıverdi... Dünden bu güne
ümmet herhangi bir hastalıktan kurtulmak istediklerinde iki
rekat namaz kılıp bu duâyı okumuş ve Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla da
hep şifa bulmuştur...
Mevzuu şöyle
hülasa edebiliriz: Kendisiyle tevessül edilen şahıslar esas gaye
ve maksat yerine geçirilmediği ve onların sadece bir vesile ve
vasıta olmaktan öte hiçbir selahiyetlerinin bulunmadığı
unutulmaz ve bütün bunlarda Meşîet-i İlâhî’nin esas olduğu
nazardan kaçırılmazsa tevessül vardır ve olmuştur. Nitekim
yukarda misâllerini arzettik. Bunun şirkle, uzaktan - yakından
herhangi bir alâka ve irtibatı da yoktur. Ancak her ma’sum
düşüncenin su-i istimali mümkün olduğu gibi, bunu da kötüye
kullananlar olabilir. Fakat, onların bu art niyeti, tevessülün
zatında ma’sum bir hareket oluşuna asla zarar veremez. Bizim
tevessül anlayışımız budur. Böylece tevessül ettiğimiz şahısları
kendi duâmıza iştirak ettiriyor ve böyle birçok ağızdan yapılan
duâların Allah katında kabul görmesinin daha kuvvetli olduğuna
inanıyoruz. Böyle bir tevessülde de bereket umuyoruz.