|
Abdulhamid Han’a “kızıl sultan” deniliyor, doğru mudur?
Abdülhamîd
idareye vaziyet etmek üzere tahta çıktığında her taraf kazan
gibi kaynıyordu. Bu yönüyle o, Hayd'âr-ı Kerrâr Hz.Ali (r.a.)a
çok benzer. Asrın Mimârı Hz. Ali için; O korkunç hâdiselere
karşı Hz. Ali gibi bir kâmet-i bâlâ lâzımdı ki dayanabilsin ve
dayandı" der. Emevilerin sert tutumu ve Haricilerin çıkardığı
fitnelere munzam, cemiyetin fitne kazanı gibi kaynadığı o
devrede diğergâm, hasbî, civanmert, dünyâya karşı zâhid bir
kâmet-i bâlâ ancak duruma hâkim olabilirdi. Ve işte, Hz.Ali tam
bu işin adamıydı. Onun içindir ki kader-i ilâhî onu sona
bırakmıştı. Abdülhamîd de öyleydi. O da fitne ve fesat üzerine
gelmişti. Dünyâda herkesin kabul ettiği zekâ, dehâ ve tedbirin
adamıydı. Tedbirini vehim olarak değerlendiren târihçiler
vardır. Onlara göre Abdülhamîd çok vehimli bir insandı.
Küstahlığı biraz daha ile götürenlere göre ise o, korkak bir
insandı.
Tahta-çıktığı
zarman Osmanlı topraklarında manzara şuydu: Tunus bulgur kazanı
gibiydi. Mağrip memleketlerinde Fransızlar, İtalyanlar cirit
atıyor ve her yerde fitne arıyorlardı. Mısır ciddi hâdiselere
gebeydi. Araplar her yerde, Osmanlı askerine karşı bir düşman
tavrına girmişti ve onu arkadan vuruyordu. Böylece her yerde,
Birinci Cihân Harbinde mağlûp düşmemize zemin hazırlanıyordu.
Bir İngiliz casusu o1an Lavrens, Şerîf Hüseyin'e kadar yanaşmış,
hatta Avrupa da onu temsîl etme pâyesiyle pâyelendirilmişti. Her
yerde Lavrens'ın dümen suyuna uyulmuştu. Mehmetçik, dindaşları
tarafından şeh5d ediliyor, edilirken de, o kavurucu çöl
sıcağında dudaklarına bir yudum su götürecek dost elinden
mahrumdu. Ve işte böyle bir devrede Abdülhamid enkaz yığını
hâline gelmiş bir saltanata buyurun edilmişti.
Girit daha
farklı değildi. Giden vâliler hiçbir iş yapamıyordu. Asker eli
kolu bağlı duruyordu. Batı bir kâbus gibi orada Osmanlının
üzerine çökmüştü ve kalkmaya da niyetleri yoktu.
Balkanlar'da,
Rusya'nın tahrîki, açıkça kendini gösteriyordu. Muhtariyet
isteyen milletlerin başını Slavlar çekiyordu. Bulgarlar bu
emellere âlet edilmişti. Sadece Balkanlara âit mes'eleleri
halletmek dahi çok zordu.
Anadolu'da da
dönmeler yoğun faaliyet içindeydiler. Bu dönmelerden bilhassa
yahudi olanları amansız bir gayret içindeydiler. İsimleri
değişmiş Ali. Veli olmuştu ama ruh dünyâlarında zerre kadar
değişiklik olmamıştı. Kinleri hiç dinmemiş. gayz ve öfkeleri her
yerde yangın çıkarmaya yetecek mâhiyetteydi. Nasıl Allah
Rasûlünün Medihe'de en amansız düşmanı bunlardı ve nasıl
Hz.Ali'nin baş düşmanı İbn Sebe1eri yetiştiren de yine bu
mezbelelikti, Abdülhamîd'e karşı da en büyük hasım ve düşman
yine aynı iklîmde yetişip boy atıyordu. Mithat Paşa da bir
dönmeydi ve arkasında bütün bir Avrupa vardı.0'da fitnenin bir
ucunda, kendine düşeni yapmaya çalışıyordu.
Ermeniler dışta
ve içte örgütlenmiş ayrı bir düşman cephesiydi. Süryaniler
tahrîk ediliyordu. AsırIarca omuz omuza aynı cephede
vuruştuğumuz unsurlar şimdi bizi arkadan vurmaya başlamıştı ve
bu kalleşçe tavır ciddi boyutlara tırmanmıştı. Bütün bunların
önünü almak da çok zor bir meseleydi. Abdulhamîd'in böyle bir
dönemde 33 sene gibi uzun bir süre devleti ayakta tutabilmesi
dahi büyük bir hâdisedir. Başka hiç bir iş yapmasaydı bu kadar
süre ayakta durabilmesi onun istidâdını göstermeye kâfi gelirdi.
Düşman amansızdı ve etrafında kendisine müzahir olacak ciddi
dostlardan da mahrum bulunuyordu. Müstebit değildi. Ruhunda
mevcut olan disiplin anlayışını cemiyete aksettirmek istiyordu.
Böylece laçkalaşmaya başlamış cemiyet hayatına âit her ünite
belli bir disiplinle, hiç olmazsa daha aşağıya çekilmesi
önlenmiş olacak ve toplum hayatı yükseltilemese de daha kötü
hale gelmekten korunacaktı. Bunun için de Abdülhamid'in
disiplinli olması gerekiyordu. Ne varki. bizim kendilerine çok
sevgi ve saygı duyduğumuz bazı zâtlar bile durum
değerlendirmesinde yanılmış ve Abdülhamîd'i hicveden yazılar ve
şürler yazmışlardı. Neden sonra yıkı1ışı görenler nedâmetlerini
gizleyemedi ve O'nun büyüklüğünü anlayamadıklarından aleyhinde
bulunduklarını. itirâf ettiler.
Maârif
hayatında onun kadar hizmet eden Fâtih Sultan Mehmed Han
Hazretleri müstesnâ ikinci bir Osmanlı Padişahı göstermek
oldukça zordur. O Türk Maârifine hizmet eden nâdide bir
insandır. İlk defa Avrupa standartlarına uygun mektepler O'nun
devrinde hizmete girmiştir. Kabataş, Kuleli İstanbul'da açılan
okullardan sadece ikisidir.
İslâm âlemiyle
ciddi diyâloğa girme mes'elesini yine Abdulhamîd halletmiştir.
Medîne'ye kadar giden tren hatt ıO'nun devrinde yapılmış ve
faâliyete geçmiştir. O bir bakıma Yavuz'un idealini pratikte
gerçekleştirmiş bir kişidir. Zira Yavuz'un yaptığı fetihlerin
neticesi ve beklenen meyvesi ancak İslâm âlemiyle böyle yakından
temasa geçmekle mümkün olacaktı. Fakat o günün şartları gereği,
o devrede yapılamayan tren hattı gecikmeli dahi olsa, Abdülhamîd
tarafından devreye sokulmuş oluyordu.
Günümüz
Türkiye'sinde âdeta yedi hârikaya eklenmiş bir sekizinci hârika
gibi büyütüle büyütüle neredeyse efsâneleşecek olan Boğazda
yapılan köprünün plânı dahi o dönemde hem de bugünkünden daha
modern olarak Abdülhamid devrinde yapılmıştır. O, ufku bu kadar
geniş bir insandır. Şartlar elvermediği için tatbîke konulamayan
bu köprü plânı bugün arşivlerimizde durmaktadır. Geçtiğimiz
günlerde bir târihçi arkadaşımızın gayretiyle basına intikal
eden bu mes'ele, Abdülhamîd'in ferâsetini bir daha isbât
etmiştir.
Onun ileriye
matuf düşüncelerini etrafındakiler sezip bilemediler. Bundan
dolayı da anlaşmazlıklar zuhur etti. O attığı her adımı en az
elli sene sonrasına göre atıyordu. Fakat etrafında bulunan
devlet ricâli günü birlikçilikten bir türlü kurtulamamışlardı.
Esasen, günümüzde de değişen birşey yok. On sene sonrasına dair
yaptığı teklifleri, arkadaşları tarafından engellenen
idarecilerimizin durumu da aynıdır. Ona kızıl sultan diyorlar.
Bence Fransız yakıştırmasının ona isnâdı dahi bizde müsbet bir
kanâat hâsıl etmelidir. Târihin hiç bir devrinde bu millet bize
hakiki mâ'nâ da dost olmamıştır. Bugünkü düşman tavırları da
dünkünden az değildir. İşte onların attığı bir iftirâ, ecdâdına
sövmeyi marifet zanneden bir takım nesepsizler tarafından aynen
tercüme ile dilimize aktarılmış ve öyle denmiştir. O kızıl
sultan mıdır, yoksa âteşin bir dehâ mıdır artık târih diyeceğini
demeye başlamıştır. Onun kızıl sultanlıkla zerre kadar
alâkası,bu alâkaya esas teşkîl edebilecek yanı yoktur.
Amcası
Abdülazız şehîd edilmiş ve intihâr süsü verilmeye çalışılmıştır.
Abdülaziz'i öldürten Mithat Paşa ve birkaç yandaşıdır. Vermek
istedikleri intihâr süsü o kadar acemice hazırlanmış bir
komplodur ki, küçük bir çocuğu dahi buna inandırmak mümkün
değildir. Abdulaziz'in öldürülmesinde her iki bileğin damarları
da kesilmiş olarak intihar etti denmektedir. Bir adam bileğinin
birindeki damarı kestikten sonra diğerini hangi elini kullanarak
kesecektir. Ayrıca boynundaki damarlar da sağlı ve sollu
kesilmiştir. Bunun intihârla ne alâkası var! Sonra intihâr
etmesine sebep nedir? Aslında söylenenlerin hepsi yalan, uydurma
ve iftirâdan ibarettir. Sonra bu mevzûyu araştırmak için bir
hey'et kurulmuş ve verilen raporlar tetkik edildikten sonra
mahkeme Mithat Paşa ve adamlarını suçlu bulmuş ve idamlarına
hüküm vermiştir. O nasıl bir kızıl sultandır ki, amcasının
katili olduğu mahkemece sübut bulduğu ve kendisine olan
düşmanlığı herkesçe müsellem bulunduğu halde, yetkisini
kullanarak verilen idâm kararını müebbed hapse çevirmiş ve onu
Taif'e sürgün etmiştir.
Bu yahudi
dönmesini kaçırmak için bütün dünyâ gizli servisleri faâliyete
geçince Abdülhamîd, Tâif Vâlisine kesin emir verir. Eğer Mithat
Paşa kaçırılırsa bu ihmâlini çok ağır olarak ödersin. Vâli
tedirgin bekler. Her gün bir kaçırma ihbârıyla bunalmıştır. O
kaçırılmadan evvel hak ettiği cezâyı ben vereyim der ve ihtimâl
Mithat Paşa'yı zindanda boğdurdu. Mes'elenin Abdülhamîd'le
uzaktan yakından hiç bir alâkası yoktu. Hem başka bir devlete
sığınma talebinde bulunacak kadar kimliğini ortaya koymuş bir
hâini öldürtse ne olurdu? Fakat onda şefkat âdeta zaaf
derecesindeydi. Hiç kimsenin kanını dökmek istemiyordu. İşte
onun bu şefkatidir ki, Hareket Ordusuna karşı dahi, fülî bir
müdâhalede bulunmasına mâni olmuştu.
Mahmûd Paşa
aklı hiçbir şeye ermeyen bir adamdı. Bir kır bekçisi kadar dahi
devlet işlerinden anlamazdı. Daha sonra Mecliste oturduğunda
uyumaya başlardı. Meclis Başkanı, Batılı gözlemcilere karşı çok
ayıp oluyor, gerekçesiyle onu uyandırmaya çalışırdı. Böyle
Mecliste horul horul uyuyacak kadar memleket mes'elelerine karşı
laubâli bu insan, Hareket Ordusu diye bir grup çapulcuyu
etrafına toplamış ve Selânik'ten kalkıp İstanbul'a gelmiştir.
Tahsin Paşa, durumdan haberdar olunca derhal Hünkâr'ın huzuruna
girer ve bunları dağıtmak için müsâade ister. Hünkâr bu
mes'eleden işin bidâyetinden beri haberdârdır. Tahsin Paşanın
gelenleri geri püskürtmek için yaptığı israrlı talep, Abdülhamid
tarafından hüsnü kabul görmez. Hünkâr, kendi milletimin kanını
akıtamam, der ve teklifi reddeder. Halbuki başındaki adamdan da
belli olduğu gibi Hareket Ordusu, ordu disiplin ve anlayışından
çok uzak,gelenlerin ekseriyeti niçin geldiğini bile bilmiyordu.
Bir kısmı da Padişahı korumaya geldiklerini zannediyorlardı.
Hayır, başka
değil o sadece şefkatinin kurbanı olmuştur. Abdülhamîd, İttihad
ve Terakki Fırkasının bu kadar akıl almaz davranışlannı şefkat
ve insanî düşünce ile karşılamasaydı, davranışları her ha1de
biraz daha farklı olurdu.
Bir bakıma
O'nun düşünce ufkunda, onların yaptığının toz ve gubarı dahi
yoktu ki böyle bir fecaatı netice verecek olan onların
hareketlerini kendi insanî ölçüleri içinde değerlendirdi. Yani
milleti idâre iddiâsına kalkışacak insanların bu denli akılsız
olacakları onun aklının köşesinden bile geçmiyordu., Bir de:
Nasıl olsa, benden sonra Sultan Reşâd duruma vaziyet edecek.
Benim bıraktığım yerden o başlar ve devam ettirir
düşüncesindeydi. Onun için tevekkül yanı, tedbîr tarafına galebe
etti ve o bir mürüvvet âbidesi, milletle beraber kendi heykeli
altında kalıp ezildi.
Bir de
Abdüİhamîd'in mânevî yanı vardır. Dev1et adamlığına denk bu
yanıyla da o ayrı ve çok muallâ bir mevkidedir. Dinle dünyâyı bu
şekilde dengeleyebilme biİhassa öyle bir makamda bunu yapma çok
ender insana nasip olmuş bir tâlihlilik payesidir. Ve işte o
ender incilerden birisi de Abdülhamîd'dir. Hacca gittiğimizde,
bize hizmet eden çok yaşlı bir insan vardı. Abdülhamîd'in adını
duyunca saygısından ürperirdi. İşte bu yaşlı zât bize,
Abdülhamîd müteaddit defa Hacca geldi. Falan yerde kaldı ve
bizimle haccetti diye hikâye ederdi. Halbuki o, zâhire göre hiç
hacca gitmemişti. İtimat ettiğim bir zât da, Mehmed Akif'ten
naklen bana şöyle bir hâdise nakletmişti. Mehmet Akif sabah
namazı için Ayasofya Camüne gider. Camiye oldukça erken
gitmiştir. Orada durmadan göz yaşı döken ve duâ duâ yalvarıp
yakaran birini görür. Ertesi gün, daha ertesi gün hep aynı
hâdise ile karşılaşır. Daha da erken gitmeye başlar, fakat
netice değişmez. Adam aynı yerde oturmakta ve sessiz sessiz
ağlamaktadır. Dayanamaz Akif adama sokularak: "Dostum, Allah'ın
Rahmetinden bu kadar ümîdini kesme. Zira kâfir kavimden başka
kimse Allah'ın Rahmetinden ümîdini kesmez" der. Adamın konuşmaya
mecâli yoktur. Eliyle "Başımdan git, beni meşgûl etme" der gibi
işâret eder. Fakat Akif kararlıdır. Bu adamı bu kadar ağlatan
nedir? İşte bunu öğrenmek istemektedir. Ayrılmaz ve ısrarla
niçin ağladığını sorar. Adam başından geçen ve kendini bunca yıl
ağlatan hâdiseyi şöyle anlatır: "Ben ordu mensubuyum. Abdülhamîd
Han zamanında binbaşıydım. Bir gün babamın ölüm haberini aldım.
Babam servet sâhibi bir insandı. Bağlan, bahçeleri vardı. O
vefat edince bütün bu mâmeleke benim sâhip çıkmam gerekiyordu.
Ordudan ayrılıp işlerimin başına dönmeye karar verdim. Durumumu
şerheden bir dilekçeyle Mâbeyne müracâat ettim ve istifâ etmek
istediğimi söyledim. Bir kaç gün sonra dilekçeme cevap geldi:
"İstifan kabul edilmemiştir." Bunun üzerine ikinci bir
dilekçeyle Sadârete baş vurdum. Oradan da aynı cevabı aldım.
Başka yol kalmadığı için doğrudan Hünkâra durumumu anlatan bir
mektup yazdım ve istifâ talebimi tekrarladım. Oradan da gelen
cevap aynı oldu. İstifam Hünkârca da kabul edilmemişti. Bizzat
görüşme talebinde bulundum, kabul buyurdular. Vicahî olarak
durumumu tekrar ettim. Hiç cevap vermedi ve bir müddet sessiz
sessiz durdular. Ben ısrar edince: "Peki istifânı kabu1 ettik"
dediler. Elinin tersiyle de gidebilirsin işaretini verdiler.
İstifâmı istemeyerek ve benim ısrarım üzerine kabul ettiği jest
ve mimiklerine kadar herşeyi ile belli oluyordu.
Huzurdan
çıktım. Artık serbesttim. Malımın-mülkümün başına
gidebi1ecektim. O gece bir rüyâ gördüm. Rüyamda Allah Rasulü,
ordumuzu teftiş ediyordu. Etrafında Râşid Halife Efendilerimiz
vardı. Bir adım geride de Abdülhamid Han Hazretleri el-pençe,
edep içinde duruyordu. Bölük bölük, tabur tabur askerler geldi
geçti ve Allah Rasulü onları memnun, yüz aydınlığı içinde teftiş
ettiler. Bir aralık dağınık bir tabur geçmeye başladı.
.Başlarında kumandanları yoktu. Biraz dikkat edince taburumu
tanıdım. Darmadağınık geçiyorlardı. Efendimiz mübârek yüzlerini
Abdülhamîd Hana çevirdiler ve "Abdülhamid, hani bunların
kumandanı" dediler. Abdülhamîd başını eğmiş olduğu halde,"Ya
Rasulallah, ısrarla istifâsını istedi. Neticede de istifâ etti"
cevabını verdi. Allah Rasûlü elinin tersiyle "Senin istifâ
ettirdiğini biz de istifâ ettirdik" dediler. Dünyam başıma
yıkılmışdı ve işte o gün bugün böyleyim. Şimdi, söyle bana, ben
ağlamayayım da kim ağlasın.
Bu belki
bazılarına objektif gelmeyebilir. Fakat anlatılan bu hâdiseye
ben inanıyorum. En küçük hizmet ünitelerini dahi O'nun bizzat
teftiş ettiğine dâir bana an1atılan o kadar müşâhede var ki,
inanmamaya hiçbir sebep görmüyorum.
Mevzûnun
başında da söyledim. Abdülhamid'e ilk defa Fransızlar "Le sultan
rûj" diyerek "Kızıl Sultan" adını taktılar. Ermeniler de bunu
gazetelerinde neşredip yaydılar. Onun için ona kızıl sultan
diyen insan kimin ağzını kullanıp, kimin emellerine âlet
olduğunu düşünüp ürpermelidir. Evet, yarasa bakışlı renk
körlerine göre o kızıl sultandır. Ama bize göre o Ulu Hakan ve
Cennetmekân'dır...! |