|
“İslâm
emperyalist sistemler gibi, "fetih" adı altında değişik yerleri
işgal ve istilâ etmiş, sonra da sömürmüştür” diyorlar. İzah eder
misiniz?
Bu iddianın da,
benzeri isnadlar gibi İslâm düşmanları tarafından maksatlı
olarak ortaya atılmış diğer isnadlardan farkı yoktur. Her
meselede olduğu gibi, bunda da İslâm'ı bilmeyen müslümanlar
yanıltılmak ve idlâl edilmek istenmektedir.
Bir
kere, Arap yarımadasında, Mekke ve Medine'deki insan, kimi
sömürecek ve neyi istismar edecektir? Bir insanın kendi kavim ve
kabilesini işgal ve istilâsı, sonra da sömürmesi nerede
görülmüş? Hele, sömürüldüğü iddia edilen, o günkü Hicaz insanı
ve Hicaz toprakları gibi fakir halk ve verimsiz arazi olursa..?
Kaldı ki,
İslâm'ın mesajını dünyanın dörtbir yanına ulaştırmak için yığın
yığın tehlikeyi göğüsleyen ve inandığı dava uğrunda şehid olmayı
en büyük pâye sayan ve ömürlerini dört bir bucakta,
kendilerinden onbeş-yirmi kat daha fazla güçlerle yaka-paça
olarak geçiren o yüksek ruhlu ideal insanlara müstemlekeciliği,
emperyalizmi, sömürüyü yakıştırmak gülünçtür ve imkânsızdır.
Acaba, bu insanlar bunca sıkıntı, bunca mahrumiyet ve bunca
fedakârlık karşılığı neyi elde etmiş, neyi istismar etmiş ve
nelerden faydalanmışlardır? Aslında senelerce, yurdundan,
yuvasından, çoluk-çocuğundan uzak yerlerde Rabbisini anlatmaktan
başka birşey düşünmeyen, ölümü ve şehadeti en tatlı ideal haline
getiren ve her muharebe neticesinde ölüp dostlarına
kavuşamamanın üzüntüsünü yaşayan bu insanlara sömürü isnadında
bulunmayı, bu iddiayı ortaya atanlar da kabul etmezler ya!..
Yeryüzünde
işgâl ve istilâyı, en iğrenç yanlanyla emperyalizmi,
İskender’den Napolyon'a, Romalılar'dan Cermenler'e, Moğollar'dan
günümüzün Avrupa devletlerine, Rus diktatörlüğünden Amerika
İmparatorluğu'na kadar "sömürü" sistemleri yaptılar. Girdikleri
yerleri harâb ettiler. Ahlâkı bozup milleti birbirine düşürdüler
sonra da arkalarında "harâb eller, yıkılmış hân-u manlar,
kimsesiz çöller, emek mahrumu günler, fikr-î ferdâ bilmez
akşamlar" ve kandan, irinden seylâplar bırakıp öyle gittiler.
Bugün ise,
yavuz hırsız hesabı, kalkmış kendi iğrenç işlerini, utandırıcı
muamelelerini örtmek için İslâm'ı ve onun şanlı Peygamberi'ni
(sav), Peygamber'in mümtaz halifelerini ve şanlı Osmanlı
devletini, devlet idarecilerini, müstemlekecilik ve sömürü ile
karalamak istiyorlar.
Müslümanlar,
tarihin hiçbir devrinde ve dünyanın hiçbir yerinde ne devlet ve
millet olarak ne de fert olarak kimseyi sömürmedikleri; kimseyi
istismar etmedikleri gibi, hâkim oldukları yerlerde sömürü ve
istismâra da izin vermediler.
Evet, cihanın
dörtbir yanında, fetihlerin fetihleri takib ettiği bir dönemde,
İslâm devletinin başındaki halife: "Bana müslüman fertlerin, en
fakirinin hayat seviyesinde yaşamak yaraşır" diyerek günlük
birkaç zeytinle hayatını geçirirken neyi sömürdüğünü ve kimi
istismar ettiğini iddia edeceğiz?..
Bir muharebe
esnasında öldürdüğü şahsın eşyası kendisine verilmek
istendiğinde, elini gırtlağına götürerek: "Ben gırtlağından bir
ok yiyip şehit olmak için bu muharebeye iştirak ettim; ganimet
için değil!" diyen gözü ötelere uyanmış birisi neyi sömürüyordu?
Bir başka
karşılaşmada, müslümanlara ciddi zarar veren kâfirlerin ileri
gelenlerinden biı-isini öldürüp yoluna devam eden bir müslüman,
maktulün ganimeti başında İslâm ordusu komutanının Allah adına
and verdirerek çağırmasına karşılık, komutanın yanına gelmeye
mecbur olur ve yüzü peçeli muharible komutan arasında şu konuşma
cereyan eder:
- Allah için
bunu sen mi öldürdün? - Evet.
- Öyleyse al şu
bin dinarı.
- Ben bu işi
Allah için yapmıştım.
- Senin ismin
ne?
- Ne yapacaksın
ismimi? Yoksa âleme duyurup da sevabımı zayi etmek mi
istiyorsun?..
Rica ederim, bu
insanların insanlığı sömürmesine ve yeryüzünde müstemlekeler
kurmasına imkân var mıdır? Doğrusu, kin ve adavet belli bir
seviyeye ulaşınca insanın ne gözü görüyor, ne kulağı işitiyor ne
de makûl ve mantıkî olabiliyor...
Şimdi gelelim
asıl meseleye: Sömürü ve emperyalizm nedir ve onu kim yapmıştır?
Emperyalizm
veya diğer bir ifadesiyle müstemlekecilik, bir toplumun başka
bir toplum veya bir devletin başka bir devlet üzerinde hakimiyet
kurması, onu sömürmesi ve ondan faydalanması şeklinde tarif
edilebilir. Ancak, işgal, hâkimiyet ve sömürme her zaman aynı
olmayabilir. Bunu günümüzdeki şekilleriyle şöyle
sıralayabiliriz:
1. Mutlak işgal
ve hâkimiyet: Bir ülkenin asıl sahiplerini bertaraf ederek gelip
o ülkeye yerleşmeye denir ki; Amerikalılar Kızılderililer'e,
Avustralya'yı işgal edenler Avustralya yerlilerine ve Filistin'i
işgal edenler de Filistin halkına böyle davranmışlardı.
2. Askerî
işgal: Bir ülke üzerinde askerî hakimiyet kurup o ülke insanının
her meselesine müdahale etmeye denir ki; Hindistan'ı işgal eden
Britanya askerleri senelerce yerli halka böyle davranmışlardı.
3.
Müdahalecilik: Bir ülkenin hariciye, emniyet, müdafaa ve
iktisâdi işleıine açık-kapalı müdahale şeklinde olur ki,
günümüzde Doğu ve Batı'nın, fakir, güçsüz ve geri kalmış
ülkelere karşı tavrı hep bu türlü müdahelecilik şekliyle
olmuştur.
4.Entellektüel
transfer etme sistemi ki; günümüzde emperyalizmin en yaygın ve
en tehlikeli olanıdır. Bu sisteme göre sömürülmek üzere plâna
alınan ülkenin,kâbiliyetli, atılgan, müteşebbis evlatları
seçilerek, yurt içinde, yurt dışında hususî eğitimden geçirilip,
hususî localara kaydettirilip ülkenin kaderine hakim hale
getirilirler. Daha sonra ise, bu yerli-yabancı entellektüel,
sistemli olarak ülkenin idaresinde en hayâti noktalara
yerleştirilerek kale içten fethedilmiş olur.
Son asırlarda,
Batılı müstemlekecilerin kullandıkları bu sistem çok geçerli
olmuş ve bu yolla karşı tarafa boy hedefi olmadan, onlarda
nefret uyandırmadan yumuşakça hedefe varılmıştır ki; günümüzün
İslâm dünyasını, büyük ölçüde bu kabil bir istismar ve sömürü
çıkmazı içinde sayabiliriz.
Hangi şekliyle
olursa olsun, emperyalizmin işgaline uğrayan ülkelerde:
1.
Asimilasyonlarla yerli halk özünden uzaklaştırılmış; geçmişi ve
tarihi unutturulmaya çalışılmış ve bir kimlik bunalımına
çekilmiştir.
2.Millî himmet
öldürülmüş; arazı verimsizleştirilmiş; sanayi emperyalist ülkeye
bağlı hale getirilmiş; ilim kısırlaştınlmış ve araştırmacılığın
yerine şablonculuk ikame edilmiştir.
3.Öldürmeme-kaldırmama politikasıyla, yerli halk, cankeş
edilerek hep başkalarına muhtaç hâle getirilmiş ve bütün bir
hayat boyu, ilericilik, Batıcılık, uygarlık, çağdaşlık gibi ne
ifade ettikleri belli olmayan kelimelerle avutulmuş ve
uyutulmuşlardır.
4.Dış destek ve
dış yardımlar itibariyle ülke ablukaya alınmış; ithalât ve
ihracata açık-kapalı hacir konmuş, kalkınma ve büyüme inhisara
alınarak bütün bütün zorlaştırılmıştır.
5.Bir taraftan
ülke insanının fakir bırakılması için lâzım gelen herşey
yapılmış; diğer yandan da, yığınlar lükse, isrâfa çekilmiş ve
millet içine sürekli tatminsizlik hissi saçılarak kavgaya varan
hoşnutsuzluklar meydana getirilmiştir.
6.İlim-teknik-teknoloji açısından araştırma ruhu öldürülmüş;
maârif yuvaları kopyacılığa, fabrikalar montajcılığa
alıştırılmış, kışlalar da emperyalist güçlerin, döküntü harp
malzemelerinin meşherleri haline getirilmiştir.
Şimdi acaba,
İslâm'ı ve İslâm fütuhatını, bu kadar kötülüğü de beraberinde
getiren emperyalist sisteınÎere ve sömürü düzenlerine benzetmek
ne derece makûldür?..
Birkere İslâm,
kimseyi yurdundan, yuvasından etmediği gibi, kimsenin eline,
ayağına zincir vurarak çalışmasını da engellememiştir. O,
fethettiği ülkelerin insanlarını dinleriyle, duygularıyla,
düşünceleriyle serbest bırakmış ve onları her hususta kendi
dindaşları, vatandaşları gibi himaye etmiştir. Müslüman
fâtihler, girdikleri hemen her ülkeye huzur ve emniyet getirmiş
ve yerli halk arasında kabul edilen, sevilen, sayılan insanlar
olmuşlardır. Böyle olmasaydı, Suriye hristiyanları, ülkelerinin
Roma İmparatoru tarafından istirdat edileceği endişesi
karşısında kiliselere dolup müslümanların zaferi için dua
ederler miydi? Ve böyle olmasaydı, bir ucundan diğer ucuna altı
ayda varılamayan alabildiğine geniş bir ülkede asırlar boyu
emniyet ve asâyişi devam ettirmek nasıl mümkün olabilirdi?..
Bugünkü komünikasyon imkânları, son model askerî araç ve
gereçlere rağmen, avuç kadar bir yerde bunca mekanize
güçlerimizle emniyet ve asayişin temin edilemediğini gördükçe
onların bu mevzuda başvurdukları dinamiklere hayran kalmamak
mümkün mü? Zannediyorum, günümüzün pekçok münevveri de bu
hakikatı anlamış olacak ki, dünya hakimiyeti dönemimize ait
varlık ve bekâmıza esas teşkil eden dinamiklerin yeniden gözden
geçirilmesi lüzûmunu izhar etmeye başladılar.
Müslüman
fâtihler, fethettikleri ülkelerin kapılarıyla beraber, gönül
kapılarının da kendilerine açılmasını başarabildi ve
fethettikleri ülke insanlarının saygı, itimat ve güvenine mazhar
oldular.
Girdikleri
ülkelerdeki ilim ve sanat birikimini değerlendirip, ilim ve
sanat adamlarına çalışma zemini hazırladılar. Hangi dinden
olursa olsun, âlimlere ve fikir adamlarına ayrı birer değer
atfederek onları islâmî toplum içinde aziz ve mükerrem tuttular.
Müslüman
fâtihler hiçbir zaman, Amerikalı sığır çobanlarının,Yeni
Dünya'nın yerli halkına, Fransızların Cezayir insanına,
İngilizlerin Avustralya yerlilerine, Hollandalılar'ın
Endonezyalılar'a, yirminci asır Amerikalılannın Vietnam halkına
yaptıkları gibi yapmadılar. Yapmak şöyle dursun, fethettikleri
ülke halkına kendi dindaşları, kendi soydaşları gibi davrandı ve
onlara, aynı vatandaşları gibi muamelede bulundular.
Halife Hz.
Ömer, Mekke'li bir soyludan tokat yiyen bir kıptîye: "Dön; sen
de ona bir tokat vur" diyor; Amr b. Âs'ın Mısır yerlilerinden
birisini rencide ettiğini duyunca da: "İnsanlar analarından hür
olarak doğdular. Ne zamandan beri onları kul-köle olarak
kullanıyorsunuz?" diyerek itâbda bulunuyordu. Mescid-i Aksâ'nın
anahtarlarını almak için Filistin'de bulunduğu sırada, namaz
vakitlerinden birisini içinde bulunduğu bir kilisede idrâk
ettiğinde Papaz'ın ısrarla kilisede namaz kılmasını istemesine
rağmen: "Hayır! halife Ömer burada namaz kıldı diye yarın sizi
iz'âc edebilirler" diyerek dışarıda toprak üzerinde namaz
kılmayı tercih ediyor ve mağluplara karşı İslâm'ın fevkalâde
insânî, alabildiğine yumuşak ve henüz günümüzde ulaşılamamış
seviyedeki tavrını gösteriyordu.
Rica ederim, bu
insanların başkalarını istismar etmeleri mümkün mü? Bunların
başkalarını sömürmesi düşünülebilir mi? Ve bu yüksek ruhların
temsil ettikleri Kur'ân sistemine emperyalist düzen denir mi? |