|
Soru: Kur'ân, Peygamberimizin (sav)
beyânı olamaz mı? Değilse nasıl isbât edilir?
Cevap: Bu mevzuda şimdiye
kadar, hiçbir tereddüde, hiçbir şüpheye meydan bırakmayacak
şekilde, pekçok şey söylenmiş ve pekçok şey yazılmıştır. Biz,
sual-cevap sütununun müsaadesi ölçüsünde ve hülâsa mahiyetinde
birkaç ana başlığı zikretmekle yetineceğiz.
Kur'ân-ı
Kerim'in, Efendimiz veya başka biri tarafından tertib edildiği
iddiası birkaç gözü dönmüş cahiliye insanıyla, günümüzün, Kur'ân
düşmanı müsteşrikleri tarafından sık sık ortaya atılan bir
mevzudur ve bununla bilgisiz, görgüsüz kimselerin zihinlerinin
bulandırılması hedeflenmektedir. Kanaatimce, dünün müşrikleri
gibi, bugünün müşrikleri de, bu mevzuda düşünmeden garazlı
davranıyor ve garazlı konuşuyorlar. Zira Kur'ân, kim tarafından
olursa olsun, insafla ele alındığı zaman bir beşere mal
edilemeyecek kadar muallâ ve ilâhî olduğu anlaşılacaktır.
Şimdi bu ciddî
mevzuun derinlemesine tahlilini dev adamların devâsâ kitaplarına
havale edip sadece birkaç ana başlığı hatırlatacağız:
1 . Bir kere
Kur'ân'ın üslubuyla hadislerin üslubu birbirlerinden o kadar
farklıdır ki; Arablar, Efendimizin Kur' ân dışı beyanlarını,
kendi muhavere ve konuşma tarzlarına uygun buluyorlardı ama,
Kur'ân karşısında hayret ve hayranlıktan kendilerini
alamıyorlardı.
2. Hadisleri
okurken, arkasında düşünen, konuşan, Allah haşyetiyle iki büklüm
olan bir insan imajı sezilir. Oysa ki, Kur'ân'ın sesinde yüksek
bir celâdet, heybetli bir edâ ve cebbar bir şive hissedilir. Bir
insan beyanında, birbirinden öyle çok farklı iki üslubu birden
tasavvur etmek ne makuldür ne de mümkün.
3.
Mektep-medrese görmemiş ümmî bir insanın -O ümmîye ruhlar feda
olsun- eksiksiz, kusursuz; ferdî, ailevî, içtimâî, iktisâdî ve
hukukî bir sistem getirip vaz' etmesi, herşeyden evvel düşünce
ve aklın bedâhetine terstir. Hele bu sistem, asırlar boyu,
dost-düşman bir sürü millet tarafından tatbik edilecek kadar
harika ve bugüne kadar tazeliğini korumuşsa.
4. Kur'ân'da
varlık, hayat ve bunlarla alâkalı ibadet , hukuk ve iktisad gibi
mevzular birbiriyle öyle dengeli ve yerli yerince ele alınmıştır
ki; bunları görmemezlikten gelerek onu beşer kelâmı farzetmek,
bir bakıma onun mübelliğini beşer kabul etmemek demektir. Zira,
yukarıdaki meselelerin bir teki bile, süreklilik ve zaman üstü
olma gibi, hususiyetleriyle en büyük dâhilerin dahi altından
kalkamayacağı ağır meselelerdir. Böyle, yüzlerce meselesinden
herbiri, birkaç dâhinin üstesinden gelemeyeceği zengin muhtevalı
bir kitabı, mektep-medrese görmemiş bir ümmîye isnad etmek
mücerred bir iddiadır.
5. Kur'ân,
geçmişe-geleceğe dair verdiği haberler itibariyle de hârikadır
ve katiyyen beşer kelâmı olamaz. Bugün, yeni yeni keşiflerle
ortaya çıkarılan, geçmiş kavimlerin yaşayış tarzları, iyi veya
kötü akıbetleri kelimesi kelimesine asırlârca evvel Kur'ân-ı
Kerim'in haber verdiği gibi çıkmıştır. İşte, Hz. Sâlih, Hz. Lüt
ve Hz. Musa gibi peygamberler, işte onların kavimleri ve işte
herbiri başlı başına birer ibret meşheri olan meskenleri..!
Kur'ân'ın,
geçmişe dair verdiği haberlerin katiyyet ve doğruluğu kadar,
geleceğe aid ihbarâtı da o ölçüde önemli ve başlı başına bir
mucizedir. Mesela: senelerce evvel Mekke'nin fethedileceğini ve
Kâbe'ye emniyet içinde girileceğini "Allah dilediğinde, güven
içinde başlarınızı traş ederek ve saçlarınızı kısaltarak
korkmadan Mescid-i Haram’â gireceksiniz" (Fetih suresi/27)
ayetiyle haber verdiği gibi, İslâm'ın bütün bâtıl sistemlere
galebe çalacağını da "O, Resûlünü, hidayet ve hak dinle gönderdi
ki bütün dinlere galebe çalsın. Şâhid olarak.Allah yeter" (Fetsh/28)
beyanıyla ilân etti. Kezâ, o gün Roma'lılar karşısında savaş
galibi görünen Sâsânilerin yenileceğini ve aynı zamanda, Bedir
gâlibiyetiyle müslümanların da sevineceğini "Rum yenildi
(bölgenize) en yakın bir yerde. Onlar bu mağlubiyetden sonra
(yeniden) galebe çalacaklar. Birkaç yıl içinde. Bundan önce de
sonra da iş Allah'a aiddir. O gün mü'minler de sevinirler."
(Rum/2-4) müjdesiyle duyurmuşdu; vakti gelince
Kur'ân'ın haber
verdiği gibi çıktı. Bunun gibi, "Ey Resûl, Rabbinden sana
indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış
olursun. Allah seni (insanlardan gelen kötülüklerden)
koruyacaktır" (Maide/67) ayetiyle de, en yakınındaki amcasından,
düşman millet ve düşman devletlere kadar çevresi düşmanlıklarla
sarılı olduğu halde, hayatını emniyet içinde geçireceği
va'dolunmuşdu ve öyle de oldu.
Değişik ilim
dallarının inkişâfıyla, âfâk ve enfüsün yâni insan mâhiyeti ve
mekânların didik didik edileceğini, ilmî buluş ve tesbitlerin,
yeni yeni keşiflerin insanoğlunu inanmaya zorlayacağını "Biz
onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde mucizelerimizi
göstereceğiz ki, o (Kur'ân ve Kur'ân'ın getirdikleri)nin gerçek
olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin herşeye şâhid olması
yetmez mi?" (Fussilet/53) mucizevî beyanıyla ifâde etmişti ki,
günümüzde süratle o noktaya doğru gidilmektedir.
Ayrıca, Kur'ân,
nazil olduğu günden bu yana "Deki: And olsun, eğer insanlar ve
cinler şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek için toplansalar,
yine O'nun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka verseler
de." (İsra/88) deyip, hasımlarının damarlarına dokundurduğu
halde, bir-iki küçük hezeyanın dışında, kimsenin ona nazire
yapmaya teşebbüs etmemesi ve edememesi, onun verdiği haberi
doğrulamakda ve mucize olduğunu ilan etmektedir.
Kur'ân-ı
Kerim'in nâzil olduğu ilk yıllarda, müslümanlar az, zayıf,
iktidarsız ve geleceğe aid hiçbir düşünceleri yoktu. Ne bir
devlet, ne dünya hakimiyeti ne de yeryüzündeki sistemleri altüst
edecek dinamikleri hâvi yeni dinin güç kaynağı adına hiçbirşey
bilmiyorlardı. Oysa ki, Kur'ân "Allah sizden, inanıp iyi işler
yapanlara va'deti ki; onlardan öncekilerini nasıl hükümrân
kıldıysa, onları da yeıyüzünde hükümran kılacak ve kendi!eri
için seçip beğendiği dinlerini sağlama bağlayacak ve
korkularının ardından da onları güvene erdirecektir." (Nur/55)
ayetiyle onlara, bu yüksek hedefleri gösteriyor ve cihanın
hakimi olacakları müjdesini veriyordu.
Daha bunlar
gibi, müslümanlığın ve müslümanların geleceği, zafer ve
hezimetleri, terakkî ve tedennîleriyle alâkalı pekçok ayetler
varki, hepsini burada zikretmemiz mümkün değil.
Kur'ân-ı
Kerim'in gelecekle alâkalı verdiği haberlerin büyük bir
bölümünü, değişik ilim dallarının varacakları nihâi hudutlarla
ilgili olan ayetler teşkil eder. İlmî tesbitlerle alâkalı, kısa
fezlekeler halinde, Kur'ân'ın verdiği haberler o kadar hârika ve
o kadar erişilmezdir ki, onun bu mevzudaki beyanlarını kulak
ardı etmek mümkün olmayacağı gibi, bu mevzudaki beyanlarıyla ona
beşer kelâmı demek de mümkün değildir.
Yüzlerce âyetin
sarâhat, delâlet ve işaret yoluyla ifâde ettikleri harikalara
dair pekçok eser yazıldığından, bu meselenin tafsilâtını o
eserlere havale ederek, misâl teşkil edecek birkaç ayetin işaret
ve delâlet ettikleri hususları kaydedip geçeceğiz.
1. Kâinatın
Yaratılışı
Kâinatın
yaratılışıyla alâkalı olarak "İnkâr edenler, gökler ve yer
bitişik bir durumdayken, onları birbirinden ayırdığımızı, sonra
da bütün canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmüyorlar mı?
Halâ imân etmeyecekler mi?" (Enbiya/30) ayetinin anlattığı
yüksek hakikat, teferruatına dair farklı mütalâalar ileri
sürülse bile ilk hilkatla alâkalı değişmeyen en sabit bir
prensiptir. Ayette anlatılan, bitişik olma ve ayrılma, ister
gazlardan müteşekkil kitlenin, nebulolara ayrılması, ister güneş
sistemi gibi sistemlere bölünüp şekillenmesi ve manzumelerin
ortaya çıkması, isterse bir sehâbiye ve bir dumanın bölünüp,
parçalanıp, zabt-ü rabt altına alınması şeklinde olsun netîce
değişmez. Âyet, kullandığı malzeme ve seçtiği üslup itibariyle,
ilmî araştırmalar için hep bir ışık kaynağı olmuş, bütün
faraziye ve nazariyelerin eskiyip atılmasına karşılık o,
tazeliğini korumuş, bugünlere gelmiş ulaşmış ve yarınlara hakim
olmaya da namzed görünmektedir.
2. Astronomi
Kur'ân-ı
Kerim'de astronomiye esas teşkil edecek o kadar çok âyet vardır
ki, bunların biraraya getirilerek teker teker tahlil edilmeleri,
cildler ister. Biz bir-iki âyetin işaretiyle iktifâ edeceğiz.
"Allah o zattır ki, gökleri, görebildiğiniz bir direk olmaksızın
yükseltti; sonra da iradesini (tekvin) arşına yöneltti. Artık
hepsi belli bir süreyle kayıtlı olarak akıp gitmektedir." (Ra'd/2)
Âyet, göklerin yükseltilmesini, genişleyip büyümesini
hatırlattığı gibi, herşeyin nizam içinde baş başa, omuz omuza
olmasını da (bilebileceğimiz cinsten bir direk olmaksızın)
sözüyle ifade etmektedir. Evet, kubbe-ı âsumânı tutup,
dağılmasına meydan vermeyen, görebileceğimiz cinsten bir direk
yok ama, yine de bütün bütün direksiz değil. Zira, kütlelerin
dağılmaması ve gelip birbirine çarpmaması için, görülsün
görülmesin mevcut nizama esas teşkil edebilecek kanun, kaide,
prensip mânâsında böyle bir direğin vücudu zarurîdir.
Kur'ân bu
ifadesiyle bizlere, kültürlerarası ile'1-merkez (merkez çek)
an'il-merkez (merkez kaç) prensibini düşündürmektedir ki, bunun,
Newton'un çekim kanununa veya Einstein'in (hayyiz)'ine* uyup
uymaması birşey ifade etmez.
Hele âyetin,
Güneş ve Ay'ın akıp gittiğini ifade etmesi çok enteresandır ve
üzerinde durulmaya değer. Rahmân suresindeki "Güneş ve Ay'ın
hareketleri. tamamen bir hesaba bağlıdır" (Rahman/5), Enbiya
suresindeki "Geceyi, gündüzü, Güneşi, Ay'ı yaratan O'dur.
Bunların herbiri bir yörüngede yüzmektedirler" (Enbsya/33),
Yâsin suresindeki "Güneş kendine mahsus yörüngede akıp
gitmektedir" dedikten sonra "Bunların herbiri belli bir
yörüngede döner dururlar"(Yasin/38-40) diyerek,Güneş, Ay ve sair
gezegenlerin bir nizama göre yaratıldıklarını, bir âhengi temsil
ettiklerini ve riyazî bir gerçeğe dayalı bulunduklarını apaçık
dile getirmektedir.
Yerin
Yuvarlaklığı
"Geceyi
gündüzün üstüne, gündüzü de gecenin üstüne doluyor" (Zümer/5)
ayeti, kullandığı malzeme itibariyle, gece ve gündüzün birbirini
takib etmesini, sarığın başa sarılması gibi, ışık ve
karanlığın,Yerküre'nin başına "sarık gibi dolanması" sözüyle
anlatıyor. Bir diğer âyette ise "Arkasından da yeryüzünü
mücessem kat-ı nâkıs (yâni yerküreyi elips şeklinde),
söbüleştirdi" (Naziat/30) diyerek müşahidlere peygamberlik
buudunda varılmış en nihâi noktayı göstermektedir.
Mekân
genişlemesi hususunda:
"Semâyı biz
kendi elimizle kurduk ve sürekli genişletmekteyiz" (Zariyat/47)
Bu genişleme ister Einsteine'nin anladığı mânâda, ister Edwin
Hubble'in Güneş sisteminin dahil olduğu galaksiden, nebulozların
uzaklaşması şeklinde olsun fark etmez. Önemli olan Kur'ân'ın,
ana teme parmak basıp, tecrübî ilimlerin çok önünde zirveleri
tutup onlara ışık neşretmesidir.
3. Meteoroloji
Hava akımları,
bulutların kesâfet kazanması, havanın elektriklenmesi,
şimşeklerin çakması ve yıldırımların meydana gelmesi Kur'ân-ı
Kerim'de, yer yer ilâhî nimetleri hatırlatma ve yer yer de
insanları tehdid etme sadedinde çokça zikredilen hususlardan
biri. Meselâ "Baksana, Allah bulutları sürüyor, sonra toparlayıp
birleştiriyor, sonra da üstüste yığıyor.. Bir de bakıyorsun
bunun arkasından yağmur ortaya çıkıyor. Doluyu da yukarıda
dağlar gibi olanlardan indiriyor; onunla dilediğini vuruyor,
dilediğinden de onu öteye çeviriyor" (Nur/43) Heryerde olduğu
gibi, burada da Kur'ân yağmur vak'asının nihâî durumunu ihtâr
ederek, fezâyı velveleye veren, bulut, yağmur, şimşek ve
yıldırımlar gibi ürperten, haşyet veren hadiselerin arkasındaki
in'amperver eli göstermek ve ruhları ona karşı uyanık olmaya
çağırmakta aynı anda, belli disiplinlere bağlı olarak yağmur ve
dolunun meydana geliş keyfiyetlerini ve sonra da yeryüzüne
inmelerini öyle garib bir biçimde anlatmaktadır ki; böyle bir
anlatış tarzından hemen herkes bugün bilinene ters düşmeyecek
şekilde yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini anlar ve
Kur'ân'ın beyanına hayranlık duyar. Kur'ân, iki ayrı çeşit
elektriğin birbirini çekmesi, aynı cinsten elektrik yükünün
birbirini itmesi , rüzgârların devreye girerek birbirini iten bu
bulutları birleştirmesi; yerden yukarıya yükselen pozitif yüklü
akımların fezadaki mevcut elektrikle birleşmesi neticesinde
elektriklenmenin meydana gelmesi ve bu noktada buharın su
damlaları halinde yere inmesi gibi teferruâtla meşgul olmaz. O
ana vak'a ve asıl tem üzerinde durur; teferruata ait diğer
meselelerin izah ve isimlendirilmelerini zamanın tefsirine
bırakır.
Hicr
suresindeki "Aşılayıcı rüzgârları gönderip onunla gökyüzünden su
indirip size takdim ettik (yoksa) siz o suyu depo edemezdiniz" (Hacr/22)
ayeti, bu hususa ayrı bir buud ilâve ederek ağaçların ve
çiçeklerin aşılanmasında rüzgârların fonksiyonuna dikkati
çektiği gibi onların bilhassa, bulutları aşılama vazifesini de
ihtar etmektedir. Oysa ki, Kur'ân nâzil olduğu zaman, ne otun,
ağacın, çiçeğin ne de bulutların aşılanma ihtiyaçları
bilinmediği gibi, rüzgârların çelik-çavak bu önemli vazifeyi
gördüklerinden de hiç kimse haberdar değildi...
4. Fizik
Varlığın ana
unsuru madde ve onun çift ve tek olma gibi hususiyetleri de
Kur'ân-ı Kerim'in ele alıp anlattığı mevzulardandır.
Meselâ, Zâriyat
suresinde "iyice düşünesiniz diye biz herşeyi çift olarak
yarattık" (Zariyat/49) herşeyin çift olarak yaratıldığı ve
Kur'ân'ın kullandığı malzeme itibariyle, bunun önemli bir esas
ve âlem-şümul bir prensip olduğu anlaşılmakta. Şuarâ suresindeki
ayette ise" Yeryüzüne bakmıyorlar mı? Biz onda nice içaçıcı
çiftler yaratıp yetiştirdik" (şuara/7)denilerek, her sene
gözümüzün önünde haşr-ü neşr olan yüzbinlerce çifte dikkat
çekilmekte ve Allâh'ın nimetleri hatırlatılmakta. Yâsin
suresindeki ayet ise, daha şümullü ve daha enteresan. "Ne
yücedir o Allah’ki toprağın bitirdiklerinden, (onların)
kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden hep çiftler
yaratmıştır" (Yasin/36) şeklindeki beyanıyla, bugün bilip tesbit
edebildiğimiz çift yaratıkların yanında, henüz bilemediğimiz
birçok çiftlerin varlığı da, ihtar edilmektedir.
Evet, Allah,
insanlardaki erkeklik ve dişilikten, otların, ağaçların çift
olma esasına; atomlar, atomlardaki elektron ve çekirdek
ikiliğinden, madde -anti madde zıd eşliliğine kadar,
canlı-cansız, yerde-gökte değişik keyfiyet ve buudda ne kadar
çift varsa, umum nimetlerini tâdâd sadedinde, kendinden başka
herşeyin çift olduğunu zikredip bizleri düşünmeye davet ediyor.
Sırf birer
misal teşkil etsin diye, yukarıda zikrettiğimiz âyetlerden
başka, pekçok ilâhî beyan var ki, herbirisi başlı başına birer
mucize olması itibariyle, hem Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğuna
hem de Peygamberimizin O'nun elçisi bulunduğuna apaçık delâlet
etmektedir.
Evet, Kur'ân
yeryüzünde hayatın ortaya çıkışından, bitkilerin aşılanma ve
üremelerine, hayvan topluluklarının yaratılmasından hayatlarını
onlarla devam ettirdikleri bir kısım sırlı düsturlara, bal arısı
ve karıncanın esrarlı dünyalarından kuşların uçuş keyfiyetine,
hayvan sütünün hasıl olma yollarından insanın anne karnında
geçirdiği safhalara kadar pekçok mevzuda, kendine has ifade
tarzıyla, öyle veciz, öyle muhtevâlı, öyle hâkim bir üslupla ele
aldığı şeyleri takib etmektedir ki; bizim yorumlarımız bir yana,
ne zaman onlara müracaat edilse hep taze, genç ve ilimlerin
varabilecekleri en son hedefleri tutmuş oldukları görülecektir.
Şimdi, bir
kitap, binlerce insanın, bilmem kaç asırlık çalışmaları
neticesinde varabildikleri noktaların dahi ötesine parmak
basıyor, mevzua hakim bir üslupla o mevzuun hülâsasını
veriyorsa, o kitabı, değil ondört asır evvelki bir insana,
günümüzün mütefennin yüzlerce, binlerce dâhisinin mesâisine
vermek dahi mümkün değildir. Hele o kitap, Kur'ân gibi muhtevası
zengin, ifadeleri çarpıcı, üslubu âli, şivesi de ilâhi olursa...
Şimdi dönüp
muhatabımıza soralım, ümmîliği mucize o Zât, mektebin,
medresenin, kitabın bilinmediği o cahilî vasatta, canlılarda
sütün meydana geliş keyfiyetini kimden öğrendi? Rüzgârların
aşılayıcı olduğunu, nebatât ve bulutları telkih ettiğini, yağmur
ve dolunun meydana gelme noktalarını nasıl bilebildi? Yerkürenin
elipsî olduğunu O'na kim ta'lim etti? Mekân genişlemesini hangi
rasathanede ve hangi dev teleskoplarla tesbit edebildi?
Atmosferin yapı taşlarını ve yukarılara doğru çıktıkça oksijenin
azlığını hangi laboratuvarda öğrendi? Hangi röntgen şualarıyla
cenînin anne karnında geçirdiği safhaları aynı aynıya tesbit
etti? Sonra da bütün bu bilgilerin teferruâtına vâkıf,
mütehassıs bir ilim adamı edasıyla, tereddüdsüz, fütursuz ve
kendinden gayet emin bir tarzda muhatablarına anlattı?..
5. Kur'ân-ı
Kerim, Efendimizin vazife, mes'uliyet ve selâhiyetlerini anlatıp
O'na yol gösterdiği gibi, yer yer de seviyesine uygun olarak
O'na itâbda bulunmakta ve ikaz edip ırgalamaktadır. Meselâ: Bir
defa münafıklara, izin vermemesi gerekirken izin verdiğinden
dolayı "Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana iyice belli
olup ve yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin
verdin?" (Tevbe/43) şeklinde tenbihde bulunduğu gibi, Bedir
esirleri hakkındaki tatbikatından dolayı da "Yeryüzünde tam
yerleşip istikrar kazanıncaya kadar hiçbir peygambere esirler
sahibi olmak yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz,
Allah ise (sizin için) ahireti istiyor. Allah daima üstün ve
hikmet sahibidir... (Enfâl/67) "Eğer Allah'tan (affınıza dair)
bir yazı ve takdir geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı
size mutlaka büyük bir azab dokunurdu." (Enfal/68) mahiyetinde
itabda bulunmuştu. Bir keresinde, Allah'ın dilemesine havale
etmeden, "yarın bu işi yaparım" dediği için "Hiçbir şey için
bunu yarın yapacağım deme. Ancak Allah dilerse(de). Unuttuğun
zaman Rabbini an ve "Umarım Rabbim beni bundan daha doğru bir
bilgiye ulaştırır de" (Kehf/23-24) emir ve tenbihinde bulunmuş,
bir başka sefer "insanlardan korkup çekiniyordun; oysa asıl
çekinmeye lâyık olan Allah idi" (Ahzsb/37) itab işmâm eder
mahiyette sadece AIlah'tan korkulması lâzım geldiğini ihtar
etmişti. Zevcelerini bir meseledeki tavırlarına karşı bal
şerbeti içmemeye yemin edince "Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını
arıyarak Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram
kılıyorsun? Allah çok gafûr ve rahimdir" (Tahrim/1) diyerek
sertçe ikaz ediyordu.
Daha bunlar
gibi, pekçok âyetle, bir taraftan O'nun vazife, mes'uliyet ve
selâhiyetlerinin sınırları belirlenirken, diğer taraftan az dahi
olsa bu sınırlara riâyet edilmediği, vazife ve mes'uliyetin
mukarrabine göre yerine getirilmediği zamanlarda O'na itab
edilmiş, tenbihde bulunulmuş ve yeryer sertçe uyarmalar
yapılmıştır.
Şimdi hiç akıl
kabul edermi ki, bir insan bir kitap telif etsin, sonra da o
kitabın muhtelif yerlerine kendi hakkında, itab, kınama, ikaz ve
ihtar ifade eden âyetler yerleştirsin. Hâşâ!... O kitap Allah
kitabı, O zât da O'nun şerefli mübelliğidir...
6. Kur'ân-ı
Kerim, bir belâğat harikasıdır ve bu sahada eşi menendi yoktur.
Bu itibarla da onu bir beşere maletmek mümkün değildir.
Efendimiz (sav)
Peygamberlikle ortaya çıktığı zaman, kitleleri arkasından
sürükleyen bir sürü şâir, edib ve söz üstâdı vardı. Bunlar
pekçoğu itibariyle de O'na muârız idiler. Yeryer kafa kafaya
verip düşünüyor; Kur'ân'ı bir kalıba yerleştirmek, birşeye
benzetmek ve ne olursa olsun mutlaka hakkından gelmek
istiyorlardı. Hatta, zaman zaman hristiyan ve yahudi âlimleriyle
de görüşüyor, onların düşüncelerini alıyorlardı . Ne pahasına
olursa olsun Kur'ân çağlayanını durdurmak ve kurutmak için
akıllarına gelen herşeyi yapma kararındaydılar. Bütün bu
engellere ve engellemelere, akla hayâle gelmedik karşı koymalara
aldırmadan yoluna devam eden Hz. Muhammed (sav), bilumum
inkârlara, ilhadlara karşı sadece ve sadece Kur'ân'la muâraza
ediyor ve mücadelesini de zaferle noktalıyordu. Hem de bunca
hasıma rağmen.
Evet, o gün,
hristiyan ve yahudi ulemasıyla beraber, belâğatın dev
temsilcileri, tek cebhe olup etrafı velveleye verdikleri bir
dönemde, Kur'ân o üstün ifade gücü, o büyüleyici beyanı, o
başdöndürücü üslûbu, o insanın içini ürperten ledünniliği ve
ruhâniliğiyle muhatablarının gönlüne girdi; arşı, ferşi
çınlatacak bir ses, bir soluk oldu yükseldi.. bir mübâriz gibi
hasımlarını muârazaya çağırdı, tehdit etti, meydan okudu "siz
de Kur'ân'a benzer bir kitap, hiç olmazsa onun bir
suresine denk birşey, daha da olmazsa aynı
ağırlıkta bir âyet ortaya koyun; yoksa savulun gidin!.."
dediği ve o günden bugüne de "Eğer kulumuz Muhammed'e (sav)
indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun gibi bir sûre
getiriniz ve eğer doğru iseniz; Allah'tan başka bütün
yardımcılarınızı da çağırınız." (Bakara/23) "De ki: and
olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'ân’ın bir benzerini
getirmek için toplansalar, yine onun benzerini getiremezler.
Birbirlerine
arka çıkıp yardım etseler de" (İsra/88) "Yoksa onu uydurdu mu
diyorlar? De ki: Öyle ise siz de onun benzeri on uydurulmuş
(dahi olsa) sure getiriniz. (Hatta) eğer doğru iseniz, Allah'dan
başka çağırabildiklerinizi de çağırınız" (Hıld/13) ayetleriyle
aynı şeyleri tekrar edip durduğu halde, bir-iki hezeyanın
dışında, Kur'ân'ın bu meydan okuyuşuna cevab verilmemesi, onun.
kaynağının beşerî olmadığını gösterir. Zira, tarih şahitdir ki,
Kur'ân'ın muârızları O'na ve O'nun mübelliğine her türlü kötülük
yapmayı denedikleri halde, Kur'ân'a nazire yapmayı akıllarından
bile geçirmediler. Böyle birşeye güçleri yetseydi, nazire ile
Kur'ân'ın sesini kesecek, tehlikelerle dolu muharebe yoluna
girmeyeceklerdi.
Evet, o koca
belâğat üstadları, şeref, haysiyet hatta ırz, namus gibi en
değerli şeylerini tehlikeye atıp muharebe yolunu seçmeleri,
Kur'ân'a nazire yapılamamasının en açık delîlidir. Eğer nazire
yapmak mümkün olsaydı, münazara yolunu muharebe yoluna tercîh
edecek ve geleceklerini katiyyen tehlikeye atmayacaklardı.
Arab şâir ve
nâşirlerinin, Kur'ân'ın benzerini getirememeleri tahakkuk
edince, ona hristiyan ve yahudiler arasında menşe' aramak
beyhude ve bir çaresizlik ifadesidir. Hem, hristiyan ve
yahudiler bu muhteva ve bu ifade zenginliğinde bir kitap
hazırlayıp ortaya koymaya güçleri yetseydi, ne diye onu
başkasına nisbet edeceklerdi. "Biz yaptık" der ve onunla
övünürlerdi...
Kaldı ki,
dünden bugüne, dikkatsiz veya garazlı bir iki müsteşrik ve
müşrike bedel, bir sürü ilim adamı, araştırmacı ve mütefekkir
Kur'ân'ın muhteva zenginliği, ifade gücü karşısında
hayranlıklarını gizleyememiş ve onu alkışlamışlardır.
Charles Milles;
Kur'ân'ın üslubundaki zenginlik itibariyle tanzîr ve tercüme
edilmeyecek kadar yüksek bir edâya sahib olduğunu... Victor
İmberdes; Kur'an'ın, bütün hukuk esaslarına kaynak olabilecek
zengin bir muhtevaya sahib bulunduğunu... Ernest Renan;
Kur'ân'ın dînî bir inkılâb kadar edebî bir inkılâb da
yaptığını... Gustave Le Bon; Kur'ân'la gelen İslâm'ın en saf, en
hâlis bir tevhid anlayışını dünyaya tebliğ ettiğini... CI. Huart;
Kur'ân'ın Allah kelâmı olup, vahiy yoluyla Hz. Muhammed'e (sav)
tebliğ edildiğini... H. Holman; Hz.Muhammed (sav)'in Allah'ın
son peygamberi, İslâmiyetin de vahyedilmiş dinlerin en sonuncusu
bulunduğunu... Emile Dermenyhem; Kur'an'ın, Peygamber (A.S.)'in
birinci mucizesi olduğunu, edebî güzelliği itibariyle de
erişilmez bir muamma olduğunu... Arthur Bellegri; Hz.
Muhammed'in (sav) tebliğ ettiği Kur'ân'ın bizzat Allah'ın eseü
olduğunu.,. Jean Paul Roux; Peygamberimizin en güçlü mucizesinin
melek vasıtasıyla gönderilen Kur'ân-ı Kerim olduğunu... Raymond
Charles; Kur'ân'ın, hükmü hâlâ devam eden ve Allah'ın bir elçi
vasıtasıyla müminlere tebliğ ettiği beyanların en canlısı
olduğunu... Dr. Maurice; Kur'an'ın her türlü tenkîdin fevkinde
bir mucize, bir harika olduğunu hatta daha da ileri giderek,
edebiyatla ilgilenenler için Kur'ân'ın bir edebî kaynak, lisan
mütehassısları için lâfızlar hazinesi ve şairler için bir ilham
menbaı bulunduğunu... Manuel King; Kur'ân'ın, peygamberimizin
peygamberliği süresince Allah'dan aldığı emirlerin mecmuu
bulunduğunu... Mr. Rodwell; İnsanın Kur'ân'ı okudukça hayretler
içinde kaldığını ifâde eder ve onu takdirlerle alkışlarlar.
Sadece birer
cümleciklerini alıp naklettiğimiz bu seçkin ilim adamı ve
mütefekkirler gibi, daha yüzlerce düşünür ve araştırmacı
bilgilerinin vüs'ati nisbetinde, aynı hakikatlara parmak basmış
ve Kur'ân karşısında takdirle iki büklüm olmuşlardır.
Binlerce
mütehassıs ve üstad kalemlerden çıkmış çok ciddi eserlerin
yanında, Kur'ân hakkında söz söylemek bize düşmezdi ama, başta
sâhib-i Kur'ân'ın, sonra da kalem erbâbıbın bağışlayacağı
mülâhazasıyla, yaptıkları hizmete iştirak arzusuyla bu cür'ette
bulunduk. |