|
Soru: Hz. Adem’le Havva’dan dünyaya
gelen çocuklar o zaman evleniyorlardı. Şimdi neden yasak edildi?
Cevap: Bu sorunun da,
benzeri sualler gibi, belli mihraklarca ayarlanıp, sistemli
olarak gençler arasında neşredildiğini esefle müşahede
etmekteyiz. Evvelâ, bu ve benzeri soruları ortaya atanların
samimiyetine inanmak oldukça güçtür. Bunun arkasında söylemek
istedikleri şey ise az bir dikkâtle anlaşılacak kadar açık ve
vâzıhdır. Bu türlü soru imâl etme gayretlerinin en mühim
hedeflerinden birisi, belki de birincisi, dinin esaslarında bir
kısım tenâkuzların, zıtlıkların bulunduğu zannını uyarmakdır.
Ve, aynı
cinsden soruların hemen hepsinde nifak rejiminin menfî kâideleri
mevcuddur. Hâşâ... "Allah yoktur. Din bir afyondur.
Mukaddesler birer tabu ve emperyalizmin istismâr
vasıtaları... Âile ve onda haram ve helâl sınırları âlem-şümûl
hakikatlara zıd ve belli bir dönemin değişik istismar ırnsurları
. .. vs. " Perdenin aralanmasıyla ortaya çıkan şu şeyler ise
doğrusu tüyler ürperticidir: Birbirine zıt emirterle, bugüne
kadar devam edegelen din, artık akıl ve mantık'ın zaferi
karşısında merci'iyetini kaybetmiştir. Öyle ise serâzâd ve
çakırkeyf, aklımıza esen herşeyi yapmalıyız. Bu, kız kardeş,
hala ve teyze ile evlenmek bile olsa...
İşte masum gibi
görülen sualin arkasındaki, tüyler ürpertici, şenî tasavvurlar
ve iğrenç plânlar! Ve işte "Pozitivizm" ve
"Rasyonalizm" kalkan yapılarak, körpe dimağların iğfal
edilmesi! . .
Cemiyetimizin
bir kesiminde, din ve neslin muhâfazası prensiplerini tahrip
etmeyi hedef alan bu türlü istifhamlar, îmâl edildiği çevreye
bakılarak; "Bu da onların çarpık fikirlerinden biri, doğrular
ise, onların iddiasının aksi olduğuna göre, bunun böyle
olması en doğrudur" demek, en isabetli cevap olacaktır. Ama,
biz, yine bir de bir iki cümle ile bunun üzerinde durup
birşeyler söylemek istiyoruz.
1- Evvelâ, bu
bir dînî mesele, hem de dinin teferruâtına âid bir meseledir.
Dîne inanmayanın, hele dîn'in temel prensiplerini kabul
etmeyenin, bu türlü şeyleri kurcalamağa asla hakkı yoktur.
2- Din, emir ve
yasaklarıyla inananlar için bağlayıcı olduğunda kimsenin
tereddüdü olmasa bile, inkârcılar için böyle birşey her zaman
sözkonusu olmasa gerek. Bu îtibarladır ki, bir kısım kimseler
serâzâd, çakırkeyf, her istediklerini yaptıkları halde, inanan
hiçbir insan onlara karışmamaktadır; nitekim şu anda da bilip
karışmadığı gibi. Zira, amel ve davranışlardaki sapıklık ve
inhiraflar sadece ve sadece, düşünce, tasavvur ve kanaat
bozukluğundan doğar. Bunlara istikâmet kazandırılamadıktan
sonra, davranışları düzeltmeğe uğraşmak beyhûdedir.
3- Bu mesele,
dinin teferruâtına âid bir meseledir. Bu türlü meselelerde,
beşerin tekâmülüne muhâzî (paralel) olarak, gelişme mânâsında
değişmeler her zaman olmuşdur. Şu anda muhatabı bulunduğumuz
emir ve yasaklar -hikmetlerden kat-ı nazar- o zamanki emir ve
yasaklardan farksızdır. Bu hususda mühim olan Âmirin emridir. O;
dün bir batında dünyaya gelenlerin izdivacını yasaklar; bugün de
anne - baba münasebeti zaviyesinden yeni yasaklar kor ve "bu
muamele haramdır" der. Bu, tıpkı bir çocuğun bütün bir
gelişme döneminde, hayatına âid kanunlara müdahale edilip,
yemesi, içmesi, giymesi değiştirildiği; hatta seviyesine göre
bir dil kullanılıp tenezzülât yapıldığı gibi.. devamlı gelişme
kaydeden beşer hayatında da, aynı şeylere riayet edilmiştir.
Nasıl ki, çocuğun bakım, görüm ve anlayışına riayet etmek bir
küçüklük; hatta bilgisizlik değildir; aksine bir büyüklük ve
irfan nişanesidir. Öyle de, dünden bugüne gelişen ve olgunlaşan
insanlığın, her devrine göre kanun koymak ayn-ı hikmet ve
hakikatdır.
4- Bu
meselenin, suâlde ifâde edildiği şekilde cereyan etmesi, îtimad
edeceğimiz kaynaklarda mevcud değildir. İsrailiyat menşeli de
olabilir. Ancak, Kur'ân'ın naslarına istinâden, hilkat zincirini
Âdem (A.S) ve zevcesine bağladığımız için, böyle bir şeyi kabûl
etmeye kendimizi mecbur biliyoruz. Meselenin aslına inilmeden
olduğu gibi kabûl edildiği takdirde, insanoğluna, maslahatlara
riayet etme dersi vermek sadedinde, muvakkaten tecviz edilmiş,
sonra da yasaklanmak suretiyle, zamanla bu kâbil ahkâmın
değişebileceği hatırlatılmıştır.
5- Muvakkaten
tecviz edilen böyle bir muamele, muhatablarının farklılığıyla
hususiyet arzetmektedir. Evet, yetişdikleri yuva, gökten gelen
emirlerle daima nurlu ve hâne halkı olarak vicdanları devamlı
uyanık olan bir aile, elbetteki başkalarından çok farklı
olacaktır.
Yeryüzünde ilk
insan olma tazeliği; işlenen küçük günah'ın büyük cezasının,
gönüllerde ürperti hasıl eden dehşetinin devam etmesi ve böyle
bir sürçme ile cennetden uzaklaştırılmış anne ve babanın inkisâr
dolu birer gönülle, başında bulundukları bir yuvada, mübahlar
dahi endişe verici ve ürkütücüdür. Böyle bir yuvada, birbiriyle
izdivaç yapacak kimseler, yanyana dursalar dahi, oruçlu insan
gibi, ferman çıkacağı âna kadar birbirlerine ters bile
bakmazlar. Böyle bir yuvada kalblerin eğilmesi, vahyin yıldırım
gibi çarpan âyetleriyle düzeltilir. Ve, böyle bir yuvada bütün
sınırlar yok edilse dahi, insanlar, vicdanlarının yol vermeyen
surlarını aşamazlar ve aşmazlar.
Halbuki,
günümüzdeki hânelerde, bahsedilen mânâların ve bağlayıcı
hususların hiçbiri bulunmadığından, sınırlara riâyet
edilemeyecektir. Belki de, çok erken yaşlarda münâsebetsiz
davranışlar, bütün bir hayat boyu hacâlet hâlini alıp devam
edecektir. Hele, yuva'nın muhtaç olduğu huzur ve emniyeti öyle
ihlâl edecektir ki; o yuva artık bir çıyan yuvasına
dönüşecektir.
Şimdi, bir kere
düşünün! Kızkardeşine, halasına, yeğenlerine karşı, behimî
hislerinin mağlûbu, sergerdân bir grubun barındığı evde, huzur
tasavvur etmek mümkün müdür!. Böyle bir evde, herkes göz
koyduğunu kapmak için, kötülükler düşünecek, hatta öz
kardeşleriyle rekâbete girişecek...
Belki de, aynı
düşünce ile Hz. Âdem'in (A.S) evlâtları arasında cereyan eden
cinayetlere başvurulacak ve keşmekeşlikler sürüp gidecektir.
Demek ki,
koruyucu müeyyideler, vicdanları uyanık tutan sâikler mevcut
olduğu zaman, o türlü mevzuat sûi- istimâl edilmese bile, tenbih
edici faktörlerin yok olması, bağlayıcı atmosferin silinip
gitmesiyle her çeşit su-i istimâle kapı açılabilir.
Sırf bâtılı
tasvir etmemek için duyduğum ve gördüğüm şeyleri şerhetmek
istemiyorum. Yoksa, ailedeki küçük ihmâllerin neticesi, insanı
insanlığından utandıracak öyle hâdiseler cereyan etmektedir ki,
bunları duyup işidip ürpermemek mümkün değildir.
Bir hususu daha
noktalarken diyebiliriz ki; barınaklarının duvarlarında "İniniz,
ba'zınız bazınıza düşman olarak" (Bakara/36) sesinin ihtizazları
duyulan bir topluluk, hâvi bulunduğu haşyet, saygı, ürperti ve
sarsıcı endişelerle günümüzün hânelerine benzemediği gibi, o
hâneye âit muvakkat ahkâm da, hânelerimizdeki âhkâma
benzemeyecektir.
Kaldı ki, bu
şekilde cereyan eden muamelenin adedi hakkında da birşey
söylememiz oldukça güçtür. Belki, hâdise bir kere, belki de iki
kere cereyan etmiştir!
6- İzdivacın
tekeffül ettiği hikmetlerden bir tanesi de servet dağılımını
temin ve malın belli ellerde terâküm ve tedâvülünü önlemektir.
Halbuki, o devirde bütün insanlar Hz. Âdem'in evlâtlarından
ibaret olduğu ve küre-i arz başdanbaşa onların istifâdelerine
takdim edildiği için, ne temerküz, ne tehaşşüd (4), ne de
terâküm asla bahis mevzûu değildi. Günümüzde ise, içtimâî yapı,
kazandığı hüviyetle büyük farklılıklar arz etmektedir...
Şunu da hemen
arz edeyim ki; başka tariklerle servet dağılımı yapılsa da,
değişik ahkâm ortaya çıkması katiyyen sözkonusu değildir. Bu
mevzûda söylenmiş ve söylenecek bir söz, mutlak hikmet sahibinin
hikmetli beyanından ibarettir. Acaba, Cenab-ı Hakk, Âdem ve
Havvâ'yı yaratmada, sonra da evlâtlarının izdivacından başka bir
yol koyamaz mıydı?
Zât-ı Ulûhiyete
karşı böyle bir soru, hem bilgisizlik hem de sû-i edebdir.
Allah (C.C) bir
Âdem (A.S) ve Havvâ yarattığı gibi, ikinci bir Âdem ve Havvâ da
yaratabilir. Hem şu anda ve bütün geçmiş devirlerde, binlerce,
yüzbinlerce âlemler yaratan Allah'a, (C.C) ikinci bir Âdem ve
Havvâ yaratmak hiç mi hiç ağır gelmez. Ne var ki, hikmeti öyle
iktizâ ettiği için öyle yapmıştır.
Hem bizim
sınırlı ve bozuk güzellik ölçülerimize hikmet ve hendesemize
göre yaratacak değildi ya! Biz, kâinattaki güzellik ve
çirkinlikleri, onun emir ve nehiyleri menşurundan (5) geçirmek
suretiyle güzellik ve çirkinlik şuûruna erebildik. O'nun her
emrini minhâc (6) edinerek eşya ve hâdiselerin tefsirine
koyulduk. Her hükmünün, birer sâbit kanun olduğunu kavradığımız
nisbette, ortaya attığımız prensiplerde isabet edebildik.
O, bütün
insanlığı Âdem (A.S) ve Havvâ köküne bağladı ise, öyle olmasını
en güzel kabûl ettik. Kaldı ki, insanlar arasındaki râbıtanın
böyle bir kökle alâkası da, oldukça kuvvetlidir.
Cismaniyetdeki
bu vahdet, ruhlardaki birliğin tohumunu taşımaktadır. Tıpkı bir
ağacın köküne ve çekirdeğine inildikçe birlik zuhur ettiği
gibi... Daha ileri gidilince her şeyin "Âdem" vahdeti
içinde saklı olduğu görülecektir. Bu safhada ağaç hem erkek ve
hem de dişiyi birden temsil etmektedir. Aşılayan da odur,
aşılanan da. Birbirinden uzaklaşıp erkeklik-dişilik ayrılığı
ortaya çıkınca, telkih ve telakkuh durumu da değişik olacaktır.
İnsan olarak
herkese karşı duyduğumuz insanî alâkayı, Âdem (A.S) ve Havvâ
vahdetiyle, yaradanın gönlümüze koyduğu muhabbetde ve insanlıkda
görüyoruz. Dünkü ahkâmın bugünkü değişikliği ise, hükümleri
karşısında iki büklüm olduğumuz Zât'ın hikmetine; hikmeti
içindeki kökden uzaklaşmaya ve beşerî silsile içindeki techîz
edilmeye; erkeğiyle kadınıyla insanlığın özüne aid mânâları
yüklenmeye veriyor; "Her işde hikmeti vardır, abes fiil
işlemez Allah" diyoruz. |