|
Soru: Tenasüh nedir ve müslümanlık
inançlarına göre doğru mudur?
Cevap: Nesih kökünden
gelir ve ruhların bedenden bedene göç etmesi mânâsınadır.
Fransızlar, "metempsycose" derler. Bu anlayışa kâil olanlara
göre, cesedler ruhların kalıpları gibidir; ervah kışla
mâhiyetindeki bu kalıplar içine girer, yaşar ve şenlendirirler.
Girdikleri cesetler çözülünce de, daha başkalarına ve derken bir
devr-i dâim içinde, bu beden değiştirmeler sürer gider.
En ibtidâî
cemaatlar arasında dahi, tenâsüh akîdesine rastlamak mümkündür.
Ancak, inanç, millî kültür ve muhit farklılığı itibariyle, o da
farklı görünümlerde olmuştur. Bir Mısır tenâsüh anlayışıyla,
Ganj'ın ebediyetle büyülenmiş insanının tenâsüh anlayışı
arasında ciddi farklılıklar vardır. Hele Atinalı filozofların
zengin ve rengin ifâdelerinde, bambaşka bir hüviyet kazanır.
Tenâsüh,
çeşitli metapsişik tecrübelerin yaygınlaştırıldığı günümüzde de
bir hayli meşhurdur. Ancak o, bugün, ruhların muhâceretini bir
inanç sistemi hâline getiren mezheb gibidir. Hususiyle sosyete
mahfillerinde maddenin yetersizliğine
bir reaksiyon
olarak, bu türlü hâdiselere o kadar ciddî bir alâka vardır ki;
nerede bir-kaç kişi biraraya gelirse hep, ruhların
temessülünden, rehberliklerinden; anti-fizik'in fizik'e ve onun
kanunlarına te'sirinden; hatta bir kısım ruhların îkaz ve
irşadlarından veyahut aksine, baştan çıkarma ve saptırmalarından
bahisler açılır ve sözedilir.
Sadedinde
bulunduğumuz soru-cevap mevzûu, ne bütün bir tenâsüh tarihine,
ne de günümüzün metapsişik ve parapsişik vakalarını anlatmaya
akdarmaya yetmeyeceğinden, soruda mevzû edilen tenâsühün
menşelerine işaret ederek asıl meseleye geçmek istiyorum.
Bir kısım
çevreler, tenâsüh akidesinin çok köklü ve kadîm olduğu
kanaatindedirler. Hatta, bunun için bir sürü tarihî üstûreye baş
vurulmakta, Herodot'un naklettiği -çoğu yalan- hikayelere birer
hakikat nazarıyla bakılmakta ve hatta, "Ovide'in" eserlerindeki
rengin ve zengin masallar bu işe mesned yapılmağa
çalışılmaktadır. Bu arada, bir kısım kimseler bu "ruhlar seyr-ü
seferi"nin sadece insanlar arasında cereyan etmekle kalmayıp,
hayvanlara, hatta otlara kadar uzayıp gittiğini iddia
etmektedirler. "Camkitinüma" Şârihinin beyânına göre:
Tenâsühcüler, ruhların bütün bir varlık âlemini içine alacak
şekilde muhâceret mecbûriyetinde olduğu kanâatindedirler. Bir
alay ruh, insanların bedenlerinden hayvanlara, onlardan nebat
âlemine, cansızlara ve ma'denlere.. böyle karalardan denizlere,
denizlerden karalara bitip tükenme bilmeyen cebrî bir sevkiyât
ile devam eder durur. Rûhun bir insan bedeninden diğer insan
bedenine intikâline "nesh", kendine münasib bir hayvan bedenine
geçmesine "mesh", ot ve ağaçlara girmesine "resh", ma'denlere
hülûluna ise "fesh" derler.
Bu anlayışda
Âlem-şümûl bir ruh telâkkisinin kabûl edilmesinin te'siri var
mıdır? Hülûl ve ittihadla alâkası ne kadardır? Mevzûu dağıtmadan
hemen arzedeyim ki; inhiraf etmiş bu iki düşüncenin tenâsühe
menşe olduğunu kabul etmemek oldukça güçtür. Hatta Taylor,
tenâsüh anlayışının, ruh'un müstakillen bekâsıyla çok alâkadar
bulunduğunu söyler. Bu anlayışa göre uzun asırlar, evlâd ve
torunların atalarına benzemesini de tenâsühle izâh'a
kalkışmışlardı ki, bugün pek âlâ verâset kanunuyla izâh
edilebilmektedir.
Tenâsühün,
evvelâ Nil havzasında geliştiği söylenir ki, mumyaların sevimsiz
çehrelerinde, ehramların esrarengiz bina edilişlerinde, hemeıi
hemen bu sezilmektedir. Mısır'dan Hindistan'a ve oradaıi cja
Yunanistan'a götürülen bu düşünce, bir tarafda filozöfların
sehhâr beyanları, beri tarafta da, Ganj ve Send havzasının
sonsuzluk fikriyle büyülenmiş insanın nağmeleri arasında,
ebediyet isteyen insan gönli'tnün ümit ve tesellisi haline
getirilmiştir. Kabbalistler &127;4&127; tarafından yahudîliğe ve
yahudi ma'rifetiyle de az dahi olsa Hıristiyanlığa ve en nihayet
Kelâmcılar'ın bütün reddedici gayretlerine rağmen bir kısım
mutasavvifeye de bulaştınlmış oluyordu. Ve bu arada, her iddiacı
ortaya attığı şeyi isbat etmek için, bir kısım deliller de
getiriyordu. Meselâ: Kabbalistler Tevrat'taki Niobe'nin mermer
olmasını ve Hz. Lût'un zevcesinin tozdan bir heykel hâline
gelmesini, daha sonrakilerin ise, yahudilerin bir kısmının
maymuna ve bir kısmının da hınzıra dönüşmesini zikrettikleri
gibi.. bir kısım kimseler de hayvanlardaki sevk-i ilâhîyi ve
nebât âlemindeki baş döndürücü nizam ve âhengi, ağaçlaşmış veya
hayvanlaşmış birer insan ruhu ile idare edildiklerini
kabûllenecek kadar, işi ileriye götürüyor ve herşeye bir ruh
kesip biçiyordu.
Aslında,
aceleden verilmiş böyle bir hükmün, değil cansızlar ve nebat
âlemine ta'mimi, insanlık âlemi için bahis mevzû edilişi dahi, o
kadar tekellüflüdür ki, az bir düşünce ile öyle olmayacağı hemen
anlaşılır.
Cansızlar ve
nebatlar için bir program ve kaderîliğin bahis-mevzûu olduğunda
şübhe yoktur. Ancak onlardaki nizam ve ölçüyü, onların içinde
eskiden yaşamış tecrübeli ruhlarda aramak oldukça gülünç ve o
kadar da mesnedsizdir. Vâkıa ağaç ve otların birer hayât-i
nebâtiyeleri vardır, fakat bu hiç bir zaman alçalmış bir insan
ruhu olmadığı gibi, yükselmeye hazırlanan ve insan olmaya namzet
bulunan bir ruh da değildir.
Bu kadar umumî
araştırmalara rağmen, hiç bir nebattan, kendisini idare eden
tecrübeli bir insan rûhu'nun mevcudiyetine dair bir mesaj
alınamadığı gibi, şu anda insanlık devresini sürdürdüğü kabûl
edilen, hiçbir ruhdan da, O'nun nebatî ve hayvanî hayatına dair
bir hâtıranın tesbit edildiği gösterilememiştir. Halbuki, bu
husustaki iddialar arasında, eski ma'lûmat ve müktesebâtın
intikâli de, mühim bir esas olarak üzerinde durulan
meselelerdendir. Ne var ki, şu âna kadar bir iki akıl hastasının
hezeyanından başka ve bir iki sansasyonel haberden gayri birşey
de bilmemekteyiz.
Tevrat'ta mevzû
edilen Niobe'nin mermer ve Hz. Lût'un zevcesi Etidhe'nin tozdan
bir heykel hâline gelmesi, hiçbir zaman tenâsühe delil sayılmaz.
Müsâmahalı davranıp böyle bir şeyi kabûl etsek bile, ruh
kabzedilmiş, cesed ve mâruz kaldığı belânın keyfiyetine göre, ya
yakıcı bir atmosferle toz toprak olmuş veya lâvlar altında kalan
cansız cesetler gibi taşlaşmış demektir. Nitekim, dünyanın her
yöresinde karşılaşılan bu kabil fosiller sayılmayacak kadar
çoktur. Pompei'nin, Vezüv'ün püskürttüğü lâvlarla bir kül yığını
hâline gelmesinden asırlarca sonra yapılan kazılar, karşımıza
bir sürü mermerleşmiş Niobe çıkardı. Bugün sayfa sayfa bu enkaz
yığınlarını çevirip dururken, ibretle seyrettiğimiz nâpak
alınlarda utanç ve hacâlet dolu bir hayatın, insanı,
kudurtmuşluğu hissedilmekte ve ilâhî gazâbın eserleri
görülmektedir. ibret alınsın diye istikbâlin koruyucu sinesine
teslim edilen bu etnoğrafik materyali tenâsühle tefsir etmek,
hiçbir mesnede dayanmadan ortaya atılmış bir iddia ve işi hafife
almaktan ibarettir.
Tenâsüh, vefat
eden insanların ruhlarının başka cesetlere girip seyr-ü
seyahatından ibaret ise, burada hangi ruh hangi cesede
girmiştir. Belki pek çoğu itibariyle mücrim bir topluluğun
ruhları kabzedilmiş, arkadan gelenlere bir ders ve ibret olsun
diye, cesetleri de taş haline getirilmiştir.
Mısır'da,
Yunan'da ve Ganj havzasında tenâsüh akidesi su-i istimal edilmiş
bir âhiret inancına ve rûhun bekası arzusuna dayalı olarak
gelişmiştir. Ne "Ahen-Aten"in Mısır'ında, ne de "Pythagore'un
"Yunanistan"ında tahriflerin doğurduğu tenâsüh'ü kimse
bilmiyordu. Aten'e göre, insanın yerdeki hayatının sona
ermesiyle, semavî bir hayat başlar. Buna göre insan ölür ölmez
rûhu yükseklerdeki "mahkeme-i kübra "ya varmak üzere yola çıkar
ve yüksele yüksele Osiris'in huzuruna ulaşır. Huzura ulaşan her
ruh, şu şekilde hesap verir: "Huzuruna günahsız geldim, ve
hayatımda rabbanîleri hoşnud edecek herşeyi yaptım. Kan
dökmedim, hırsızlık etmedim, fesat çıkarmadım ve huysuzluk
yapmadım. Zinâ irtikabında bulunmadım..." Bunları söyleyen
Osiris'in cemâatına katılır. Söylemeyen ve terazisi ağır
basmayan, cehenneme atılır ve orada zebânîler tarafından parça
parça edilir.
Yine, Aten
dinine ait imanî hakikatları aksettiren kitabelerde şu saf ve
dupduru inanışı görüyoruz: "Senin yaptıkların pek çok ve çoğunu
da gözümüzgörmez. Ey biricik ilâh ki, senin kuvvetine kimse
mâlik değildir. Sen bu arzı istediğin gibi yarattın ve sen
yalnızdrn. İnsanlar ve büyükküçük yer yüzünde ayaklarıyla
yürüyen bütün hayvanlar ve yükseklerde kanatlarıyla uçan bütün
kuşlar, hepsine lâyık olduğu yeri sen seçersin ve bütün
ihtiyaçlarıı&127;ı da sen görürsün... Bütün güzellikler senin
sayende şekil alır ve bütüı&127; gözler bunlardan seni görür.
Sen benim kalbimdesin..." (A. HİSTORY OF EGYPT, 371-376 Prof.
Breasted, Ter: Ö.R. Doğrul) Hiçbir şey ilâve etmeden kaydettiğim
şu mülâhazalar, takriben bundan dörtbin sene evvel Mısır'da
birer büyük hakikat olarak kabul edilen şeylerdi.
Yunanda da,
haşir ve bekâ-i ruh akîdesi oldukça sağlamdı. Büyük filozof
Pythagore, cesedden ayrılan ruh'un kendine mahsus bir hayatı
olacağını ve esasen ruh, arza inmezden evvel bu hayata mazhar
bulunduğunu ve yeryüzüne bir kısım mükellefiyetlerle geldiğini
ve burada yapacağı fenalıklara karşı cehenneme atılacağını ve
zebânîler tarafından parçalanacağını; bunun aksine iyilikler
yaptığı zaman da yüksek mertebeler ve mesûd bir hayata mazhar
olacağını ifade etmektedir ki, aktarmalarla karıştırılan bir
kısım aksaklıkların olabileceğini peşinen kabul edip, sonra
anlatılanlara bakacak olursak, doğruya çok yakın bir haşir
akidesinin rengin bir edâ ile ele alınmış olduğunu görürüz.
Eflâtun'un "Cumhuriyet" kitabındaki beyanatı da bundan
farksızdır. Eflâtun'a göre "Bedenden ayrılan ruh, cismanî hayah
büsbütün unutur ve yalnız hakikatın tefekkürüyle meşgul kalır.
Bu hâliyle o, kendine münasib bir âleme, hikmet ve ebediyetle
doygun lâhûtî bir âleme yükselerek, orada noksanlıklardan,
hafalardan, korkulardan hatta maddî hayatta onu kıvrandıran
muhabbetlerden, aşklardan.. hâsılı, beşer tabiatının gereği gibi
bütün fenalıklardan âzâde olarak yüksek bir saadete ve
rabbânîlerle içli-dışlı birhayata nâil olur. "
Aslında düşünce
sistemleri böyle olan milletlerin, akîdelerinde tenâsühvâri
şeyler göze çarpacak olursa, artık bunun tahrif mahsûlü
olmasından şübhe etmemek gerekdir.
Semavî bir din
olan hıristiyanlık, bu tahrifle, nasıl Hz. Mesih'i Ulûhiyet
tahtına oturtmağa kalktı ki; eğer Kur'ân'ın ışık tutucu, vuzûh
getirici beyanı olmasaydı, Hıristiyanlığa bakışın bir Atenizm ve
bir Brahmanizm'den farkı kalmayacaktı. Öyle de, eski Mısır
dinleri, Hind dinleri ve Grek dinleri geçirdikleri
istihâlelerden sonra tanınmaz birer hâl aldılar ki, tenâsüh
akîdesi de bu tahriflerle yol bulup bu din ve bu mezheplerin
içine girmiş sayılabilir.
Mısır'da kök
salan tenâsüh akîdesi, bir baştan bir başa bütün Nil havzasında
türkülere ve destanlara mevzû olduktan sonra, Yunan
filozoflarının velûd dimağlarıyla daha rengin, daha hayâli
kisvelere bürünerek masallara girdi ve topyekün yeryüzünün
ustûresi hâline geldi.
Bu anlayışın
esiri Hindli, maddeyi Brahman'ın son tecellisi saymakta ve ruh
ile cesedin birleşmesini bir düşüş ve bir şer telâkki
etmektedir. Buna mukâbil ölümü beşerî kusurlardan tecerrüd; vecd
ve istiğrâk'a yükselmelere vesîle ve gerçeğe visâl saymaktadır.
Hinduizmin en mühim kitabı olan "Vedanta"da ruh, Brahman'ın bir
cüz'ü, bir şeraresi tasavvur edilmekte ve bunun kalıptan kalıba
intikâl ederek, aslına avdet edeceği âna kadar, ızdırabdan
kurtulamayacağı anlatılmaktadır. Ruh, maksadı olan "Marifef-i
Mukaddese''yi benlikden ve ona aid bütün kötülüklerden
sıyrılarak, bir nehrin denize koşması gibi, Mâbud-û Mutlak olan
AIlah'a koşmakla elde eder. Vuslat olunca da, Budizmin
Nirvana'sı gibi mutlak sükûn ve huzur hâsıl olur. Ne var ki,
Budizmle bir durgunlaşma ve hareketsizlik hüküm-ferma olmasına
karşılık, Brahmanizm'de aktif bir rûh vardır.
Tenâsüh akidesi
daha sonraları yahudiler tarafından da benimsenmiştir. Hayata
çok harîs, ruhun bekâsına çok meftûn yahudinin, haşir akidesini
ortadan kaldırdıktan sonra, tenâsüh akidesini kabûllenmesi kadar
normal bir şey olamaz. Daha sonraları ise, kabbalistler
tarafından İskenderiye kilisesi gibi bir kısım manastırlara
sokulan tenâsüh düşüncesi, Gulât-ı Şia tarafından ehl-i İslâm
arasına az dahi olsa girebilmiştir. Tenâsühe kâil olan eski -
yeni bütün milletlerde, ortak bir düşünce göze çarpmaktadır. O
da; hulûl ve ittihad. Atenizmde Ahen-Aten, Brahmanizmde Brahman,
yahudilikte Uzeyr (A.S), Hıristiyanlık'da Hz. Mesih (A.S) ve
Gulât-ı Şiâ'da iseHz.Ali(r.) hep aynı şey olarak kabûl edilmek
suretiyle, âlem-şümûl bir hata işlenmiş ve aynı inhiraf
çizgisinde birleşilmiştir. Bunun dışında, bir kısım
mutasavvifenin beyanlarında tenâsühü iş'âr eden sözler ise, ya
garazlı kimselerin karıştırmaları veya te'vile tâbi tutulması
gerekli olan remizlerdendir. Ehl-i Sünnet ulemâsı; hadîscisinden
fıkıhcısına, ondan tefsir ve kelâmcısına kadar, bu anlayışın,
İslâm'ın rûhuna aykırı olduğunda ittifak hâlindedirler. Her
ferdin kendi kaderiyle yaşaması, kendi kaderiyle ölmesi ve kendi
serencâmesiyle haşrolması; sonra imtihan hakikatının muayyen
ferde bakması, muayyen muhâtabın kendi sevâb veya günahıyla aynı
muayyeniyet içinde hesaba çekilmesi gibi hususlardan ötürü,
tenâsüh akîdesini merdud görmüşlerdir.
Bu meseleyi
vâzıhan intikal ettirebilmek için, gelecek hususların
serdedilmesinde fâide mülâhaza ediyoruz! Evet, aşağıda anlatılan
şeyler muvâcehesinde, tenâsüh akîdesini kabûl etmek mümkün
değildir:
1- Haşir
akidesi açısından, her ferdin hesabı, kendi hayatının girinti ve
çıkıntılarına göre olacaktır. Buna göre, binlerce cesede
girmiş-çıkmış bir ruh, hangi şahsiyetiyle haşrolacak ve hangi
durumuna göre ceza veya mükâfat görecektir.
2- Bu dünya
imtihan için açılmıştır. İmtihan da gaybe iman esası üzerine
cereyan etmektedir. Yaptığı kötülüklerin cezasını aşağı bir
mahlûk suretinde yaşıyan bir ruh, ikinci bir cesede girme
fırsatını bulunca, hem mesele gaybîlikten çıkacak, hem de görüp
tattığı ızdırablardan ötürü, sürekli beden değiştirme işini sona
erdirebileceği bir yola girecektir ki, bu da tenâsüh
düşüncesinin kendi kendini nakzetmesi, kendi kendini yıkması
demektir.
3- Her ferdin
mutlak saadete namzed olabilmesi için böyle çok ızdırablı bir
ruhlar muhâceretine lüzum görüldüğü takdirde, Allah'ın zalimlere
ceza, iyi kimselere de, mükâfat va'di abes olacaktır. Bu ise
Zât-ı Ulûhiyet hakkında muhâldir, bâtıldır.
4- Kur'ân ve
sâir semavî kitaplar'ın, günahların afvedileceğine dair olan
beyanları, afvedilebilmek için ruhların ıstırablı ve uzun
seyahatlarını fuzûlî ve mânâsız göstermektedir. rahmeti Sonsuz
olana şâyeste olan da budur. Buda, bir sükûnet ve bir atâlet
olan "Nirvana "sını bu meşakkatli yolculuktan daha huzur verici
bulmuş olacak ki, Brahmanizm muzdariblerini daha huzurlu bulduğu
bu ufka davet etmektedir.
Bizde ise,
afvedilmeyecek günah yoktur. Ve Allah (C.Cj tevbe eden herkesin
günahını bağışlayacağını va'detmektedir. Bu hususda günahının
azlığına çokluğuna bakılmadığı gibi, son dakikalara kadar ferdin
günah içinde bulunmasına da bakılmayacaktır. Bütün hayatı
isyanla geçmiş bir mücrim, bir tek saatlik nezih hayatıyla,
Allah'ın rahmetine mazhar olabilir...
5- Kezâ tenâsüh
devr-i dâiın yücelebilmek için, uzun ve yorucu seyahat, Cenab-ı
Hakk'ın hususi iltifat ve rahmetine zıddır. Zira, o istediği
zaman erâcif içinde aldığı en pesbayağı şeyleri dahi som altın
hâline getirir ve en kıymetli yapar. Bu da onun, hususî atâyâsı
husûsi ihsânıdır.
6-
Peygamberlere uyan kimseler arasında; ilk hayatları itibariyle
çok şerli kimseler de bulunuyordu. Bu insanlar, uzun, kirli bir
geçmişden sonra, velîleri çok geride bırakacak kadar muallâ bir
mevkiye yükselmeleri o kadar vâkidir ki, aksine fikir beyan
etmek âdetâ imkânsızdır. Böyle, bir hamlede ve bir nefhada
olgunluğun zirvesine yükselmek, Allah'ın lûtfunu ifade ettiği
gibi terakkî için umûmi bir muhâceretin yersizliğine de parmak
basmaktadır.
7- Her cesed
için ayrı bir ruh kabûl etmek, Kudreti Sonsuz olan Allah'ın
sonsuz yaratıcılığına imanın ifadesidir. Bunun yerine bir tabur
ruh'u bütün cesetlere sokup çıkarmak, Kudreti Sonsuza âcizlik
isnadını işmâm eder. Bu noktada dahi tenâsüh akîdesinin akla
mülâyim gelmediği açık ve vâzıhdır.
8- Bundan başka
yeryüzünde yaşayan dört milyar insanın hiç olmazsa bir kaç
milyonunda, başka ceseddeki sergüzeşt-i hayatlarına dair bir
kısım emâreler bulunmalı değil miydi? Hiç olmazsa, bazı
kimselerde, bir kaç kere dünyaya gelip gitmiş olmadan birikmiş
umumî bir kültür olamaz mıydı? Bunun dünya nüfusuna göre binde
bir olması dahi, ne büyük rakamlara ulaşacağı düşünülecek
olursa, her yerde böyle bir kaç insanla karşılaşma zarureti,
kendiliğinden ortaya çıkmaz mı? Halbuki nerede!?.
9- Bir de,
toplumun hemen her kesiminde eski bir ruh taşıyan her ferd, 3-4
yaşına girer girmez, bütün eski müktesebâtiyle görünmesi
gerekmez miydi? Bu hususda şimdiye kadar kaydedilmiş tek vak'a
gösterilebilir mi? Bazı dâhi ve ilhâma mazhar kimselerde bir
kısım hârikalar görülse bile bu, hazır bir malûmâtın
kullanılmasından daha çok,ya semâvî desteklenme veya yüce
fetânetin eşya ve hâdiseleri kavramasından ibarettir.
Şimdiye kadar
bir-iki akıl hastasının hezeyâniyle yine bir-iki gazetenin
neşrettiği sansasyonel haberden başka, herhangi bir cesedin
başkasına aid bir ruhla yaşadığını gösterir, müdellel bir şeyden
bahsetmek mümkün değildir.
10- Sâir
canlılarda insanî fonksiyonları gösterir, herhangi bir emâre
keşfedilmemiştir. Halbuki, daha evvelki cesedde kazanılmış bir
kısım hususiyetleri taşıyan ruh, ne denli aşağı bir hayat
yaşarsa yaşasın, fıtratın sınırlarını zorlayacak bir kısım
infiâlleri olacaktı. Botanik çalışmaları çok ilerlemiş olmasına
rağmen, bugüne kadar tenâsühü işmam eder herhangi bir garabete
rastlanmamıştır.
Netice olarak
diyebiliriz ki, tenâsüh akîdesi, eski toplumlar arasında bir
inanç inhirâfı olarak yaşadığı gibi, günümüzün insanında da,
habis ruhların aldatmacalığından ve şeytanların, bazı bünyelere
girip hâkim olmasından öteye herhangi bir hakikatı yoktur. Evet,
En Doğru Sözlü'nün beyânıyla, şeytanın kan damarları içinde
dolaştığını, kalb ve kafayı te'sir altına aldığını öğreniyor,
tenâsüh denen hezeyanın iç yüzüne biraz daha muttali
olabiliyoruz.
Zaten hiçbir
tecrübeye dayanmayan ve aklî mesnedi bulunmayan ve hele vahye
müstenid olmayan böyle bir hurâfeye, yaratılış itibariyle çok
şerefli olan insanın inanması asla düşünülemez. İşin doğrusunu O
bilir. |