|
Soru: Bir din ki, Allah tarafından
geldiğinden ve beşeriyetin hayrı için gönderildiğinden şüphe
yoktur. Hal böyle iken nasıl oluyor da bu din köleliği mubah
kılıyor?
Cevap: Bu mevzûun tarihî,
içtimâî ve psikolojik yönleri bulunmaktadır. Sabırla ta'kib
ettiğimiz zaman, hem sualimizin cevabını hem de daha sonra
aklımıza gelebilecek istifhamların cevabını bulabiliriz.
Evvelâ,
köleliğe karşı duyduğumuz tiksinti ve ürpertinin eski ve yeni
bir kısım sebepleri olduğunu hatırlatmakda faide var.
Tarihî
materyalizmin tarih ve dünya görüşü, yani, işveren-işçi;
zengin-fakir; ezilen ve ezen gibi düşünceler... Sonra içtimâînin
tekâmülü içinde, tabiat ve fıtrat, kölelik ve esâret ve daha
sonra, işçilik ve âdil olmayan ücret gibi mefhumlar biraz da
istismâr edilerek öyle yaygınlaştı ki; hemen herkes ortada gezen
bu düşünceleri, aksine ihtimâl vermeyecek şekilde alkışlamaya
başladı. Hiç olmazsa, aksine de ihtimal verilerek, ihtiyatlı
davranılması gerekirken tek taraflı düşünüldü, tek taraflı karar
verildi.
2) Tarih'in
eski devirlerinde; hususiyle Roma ve Mısır'da, kölelere yapılan
vahşiyâne ve zâlimâne muamele, içimizde burkuntular hâsıl ediyor
ve tiksindiriyor. Onun içindir ki; asırlar sonra dahi olsa,
kölelerin ehramlara taş çektiğini, bir saman çöpü gibi harcın
içine karışıp kaybolduğunu; zâlim idarecileri eğlendirmek için
arenâlarda arslanlarda boğuştuğunu; boynundaki utandırıcı
tasmasıyla görüyor, kölelikten de köleleştirenden de nefret
ediyoruz.
3) Son olarak
yakın tarihte ve günümüzde, esirlere karşı yapılan gayri insanî
muamele; mürüvvetsizlik, her vicdan sahibi gibi bizim neslimizi
de alâkadar etmiş, öfkelendirmiş ve ayağa kaldırmıştır.
İşte bütün bu
sebeplerden ötürü neslimiz kölelikten nefret etti ve onu müdafaa
eden sistemlere de düşman oldu. Bu düşünce ve ona karşı
reaksiyonda o yerden göğe kadar haklıydı. Fakat, İslâm'a hücûm
ve tenkidinde büyük bir haksızlık irtikâb ediyordu. Çünkü, menşe
itibariyle kölelik İslâm'a dayanmadığı gibi, mevcudiyeti de
onunla devam ettirilmiyordu. Kölelik geçmişinde ve bugün, daima
başka millet ve devletlere dayandı ve mevcudiyetini sürdürdü. Bu
itibarla biz de önce onu meydana getiren âmiller üzerinde durmak
istiyoruz.
Kölelik,
harbler yoluyla oluşur ve sonra devamını isteyen milletler
içinde devam edip gider. Müreffeh bir hayat yaşamayı hedef almış
Roma, kendi tarihinin şehâdetiyle bir zevk ve safâ devleti idi.
Elbiselerin en güzelini giyerek; sofralarını çeşit çeşit
süsleyerek; insanı utandırıcı en sefil arzular içinde, behîmî
bir hayat yaşıyordu. Bu israf ve sefâhatın; bu lüks ve
debdebenin devam etmesi için de, bitmeyen servet, sürekli
ganîmet; esirler ve halâik gerekti. Bunun için, Romalı harb
ediyor, müstemlekeler kuruyor ve bu istikâmetde dünya üzerindeki
hâkimiyetini sürdürmek istiyordu. Müslümanlar, Mısır'ı
fethettiklerinde bu havayı, bütün çirkinliğiyle orada müşâhede
etmişlerdi. Ticarî emtia pazarları gibi, esir pazarları..
Kadın-erkek en haysiyetsiz şekilde zincirler içinde o pazarlara
götürülmesi ve açık-saçık olarak müşterilerin önünde teşhir
edilmesi.. Akşamları dönüp evlerine gidenlerin, pis kokulu ve
haşarâtın gayet mebzûl bulunduğu izbe ve dehlizlerde
yatırılması.. Hatta çok defa böyle bir yerde dahi, onlara yatıp
istirahat etme imkânının verilmemesi... Ellisinin-yüzünün üst
üste yığılıp bir yerde kalması, müslümanların bilmediği ve
görmediği şeylerdi. Ve, bundan da çok müteessir olmuşlardı.
Onlar uğradıkları her yerde, İslâmî prensiplerle, bu yarayı
tedavi etmelerine karşılık, Batılı, eski Roma ve Mısır'ın bu
çirkin mirasını, her hangi bir rötuşlamaya tâbi tutmadan, olduğu
gibi alıyordu. Bundan sonra köle, batılı ağalara uşaklık
yapacak; onların keyfi için dövüşecek; onları eğlendirmek için
ölecek ve öldürecekti. Tıpkı sefîh ve sefîl Romalıyı eğlendirmek
için, glâdyâtörlerin yaptığı gibi...
İslâm, evvelâ,
onu bir vak'a olarak ele aldı. Sonra onların ne ticaret ne de
eğlence metâı olmadığını hatırlattı ve insan olduklarına dikkati
çekti: "Sizin ba zınız ba'zınızdandır" (Nisa-25) "Kim kölesini
öldürürse onu öldürürüz, kim onu hapseder veya gıdasını keserse
onu hapseder ve gıdasını keseriz, kim onu hadım yaparsa onu
hadım yaparız, "(Buharî, Müslim, Tirmizî) gibi ilâhi prensibleri
ilân ederek, düşünceye istikâmet verip inhirâfın önüne geçti.
"Siz Âdem oğullarısınız. Âdem de topraktandır"(Müslim). "Biliniz
ki, hiç bir Arabın Arab olmayana ve hiç bir Arab olmayanrn da
Arab olana, hiçbir beyazın siyaha hiç bir siyahın da beyaza
üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvâ iledir. " Yani bütün üstünlük
ve meziyet, Yaradanın insana bakışı ve insanın bu bakış ve hitab
karşısında tavır ve davranışlarını düzeltmesine bağlanıyordu.
İslâm'ın bu yumuşak havası sayesinde bütün bir mâzisi esârette
geçmiş-hadîsin ifâdesiyle-nice saçı başı dağınık kimseler vardır
ki, eşrâf ve ileri gelenlerden hep ta'zim görmüşlerdir. Hz. Ömer
(r.) "Bilâ1 efendimiz, ve onu efendimiz Ebubekir (r.) hürriyete
kavuşturdu" derken, bu mânâya saygısını ifâde ediyordu. İslâm,
onları da, âlemşümûl kardeşliği içinde mütalâa ediyor ve her
şeyden evvel "Hizmetçi ve köleleriniz kardeşlerinizdir. Kardeşi,
elinin altında bulunan herferd, O'na yediğinden yedirsin,
giydiğinden giydirsin. Onların yapamayacakları işleri emredip
onlara yüklemesin. Eğer zor işler teklif ederseniz, behemehal
onlara yardım ediniz. "(Buharî) "Sizden hiçbiriniz, bu kölemdir,
bu câriyemdir, demesin. Kızım veya oğlum, yahut kardeşim desin.
"(Müslim, Ebu Davud) Buna binâen, Hz. Ömer (r.) Mescid-i
Aksâ'nın teslim alınması için yaptıkları seyahatlarında,
Medine'den oraya kadar hizmetçisiyle bineği, nöbetleşe
kullanmışlardı. Hz. Osman (r.) devlet reisi olduğu devrede
kölesinin kulağını çektiği için, halkın gözünün önünde, kulağını
kölenin eline verip çektirmişti. Ebû Zer (r.) takım elbisesinin
bir parçasını hizmetçisine giydiriyor, bir parçasını da kendi
sırtına alıyordu...
Bütün bunlarla
kölenin de bir insan olduğunu, hatta diğer insanlardan farkı
olmayan bir insan olduğu anlatılıyor ve böylece bu birinci
merhale sağlama bağlanıyordu. Tekrar hatırlatmak gerekirse,
dünyanın en metruk, en ücrâ bir yerinde, duyguları îtibâriyle
bâkir bir topluluk için, bu büyük bir inkılâbdı. Zira muâsır
millet ve devletler, kölenin insanlığı hususunu düşünmeye bile
yanaşmadıkları bir dönemde, arenalardaki vahşi boğuşmalara, iş
yerlerindeki insafsız kırbaçlara ve onların insanlıklarıyla
istihzâ ve alaya karşı, en çaplı en tutarlı ve en müsbet bir
davranış ma'şerî vicdânın kabûlüne takdim ediliyordu.
Bu yapıcı ve
müsbet muâmelenin köleler üzerinde de değişik bir tesiri
olmuştu. Köle müsavât prensibiyle insanlığına kavuşup,
efendisinin yanında yerini almasına; hatta hürriyetini elde edip
serbest bırakılmasına rağmen, efendisinden ayrılmak istemiyordu.
Zeyd bin Hârise ile başlayan bu durum, devam edip gitmişti.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) Zeyd'i hürriyete kavuşturup,
babasıyla gidebilme hususunda serbest bırakmasına rağmen, o;
Efendimizin yanında kalmayı tercih etmişti. Ve daha sonra bir
sürü köle de hep aynı şeyleri yapmışlardı. Zira, bunlar o kadar
güzel muâmele görmüşlerdi ki, kendilerini, efendilerinin
ailelerinden birer fert sayıyorlardı. Efendileri de öyle biliyor
ve titizlikle onlaıın hukûkuna riayete çalışıyorlardı. Esâsen
başka türlü yapamazlardı da. Çünkü bugün onlara mâlik görünseler
bile yarın kimin kime mâlik olacağını kestirmek mümkün değildi.
Kaldı ki prensipler de çok sert ve bu anlayışı ayakta tutacak
güçte idi. "Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz, kim kölesini
hapseder veya gıdasını keserse onu hapseder ve gıdasını keseriz.
" (Buhari, Müslim) Bu türlü cezâî müeyyideler karşısında efendi,
ihtiyat ve tedbir içinde, köle ise gâyet emindi. Bütün bunlar,
evvel ve âhir, tarihte eşi gösterilemeyecek büyük hâdiselerdi
ki, bu mevzûda İslâm'ın getirdiği şeylerin birinci merhalesini
teşkil ederler.
İkinci merhale,
hürriyete kavuşturma merhalesidir. İnsanda asıl olan
hürriyetdir. Hür olan bir insanı köleleştirme büyük günahlardan
sayılır ve bundan elde edilen geliri kullanmak ve istifâde etmek
ise, katiyyen haramdır. Hürriyete dokunan her hareket ve
davranış kınanmış olmasına mukâbil, ona hizmet edici her hamle
de, İslâm nazarında takdir görmüştür. Biı` insanın yarısını
hürriyete kavuşturmak, hürriyete kavuşturan için vücûdunun
yarısını âhiret azabından kurtarmak, bütününü azad etmek ise,
vücûdunun tamamını teminat altına almak sayılmışdır. İslâm'da
köleleri hürriyete kavuşturma, uğrunda bayrak açılan bir
mevzûdur. İslâm, yerinde onu bir vazîfe sayar, yerinde fazîlet
der, teşvik eder, yerinde efendi ve köle arasındaki anlaşma ve
mukâvelelerle, ona giden kapıları açık tutar.
Bu hususta
gösterilen en çalımlı gayret de her gayret gibi, yine İslâm'ın
zuhûruyla başlamış ve devam etmiştir. Peygamberimizin (S.A.V) ve
Hazreti Ebubekir'in (r.) köle alıp âzâd etme mevzuundaki
gayretleri ve bu uğurda tükettikleri servet herkes tarafından
bilinen hususlardandır.
Önceleri şahsî
mal ve servetlerle sürdürülen bu faâliyet, daha sonraları
devletçe ele alınıp yapılan vazifeler arasında mütalâa edilmeye
başlandı. Peygamberimiz (S.A.V) on kişiye okuyup yazma öğreteni
hürriyete kavuşturuyor ve bunu mâlî imkânsızlık'lar içinde
kıvrandığı bir devrede yapıyordu. Daha sonraki devre, hususiyle
Ömer b. Abdülaziz döneminde ise, zekâtın sarf yerlerinden biri
şekliyle tatbikat zemini buluyor ve sağdan soldan gelen yığın
yığın esir, hazineden paraları ödenerek hürriyete
kavuşturuluyordu. Bunlardan başka, bazı dinî vazifelerdeki
hatalar, ba'zı davranışlardaki inhiraflar ve bir kısım günah
irtikapları, hep köle hürriyete kavuşturma mükellefiyetini
getiriyordu.
Yemin edip,
sonra da yemini bozmada, zihâr (1) muâmelesinde, adam öldürme
cinayetinde hep bir tutsağın âzad edilmesi tavsiye ediliyordu.
"Kim hataen bir mü inini öldürürse, onun keffâreti bir mü'min
köleniıi âzâdı ve ölenin ehline teslîmen ödenecek bir diyetdir.
"(Nisa-92)
Bir cinayetin
hem cemiyete, hem de öldürülenin ailesine bakan yönleri
bulunduğundan, diyet, maktûlün ehline verilmiş bir
tarziye-,.vesilesi olduğu gibi, esiri hürriyete kavuşturmak da
-topluma hür bir ferd kazandırma ölçüsüyle cemiyete ödenmiş bir
hak sayılmaktadır. Buna göre de, bir ölü karşılığında, diğer bir
insanın hürriyete erdirilmesi, âdetâ bir ferdi ihyaya denk
tutulmuşdur.
Bunlardan başka
İslâm'da "mükâtebe" ve "tedbir" yolları ile de, köleler
hürriyete kavuşturulur. Bunlardan birincisi; efendisiyle köle
arasında, üzerinde anlaşabilecekleri bir miktar mal te'diyesiyle
yapılan yazışmadır. Böyle bir yazışma ile köleye hürriyet yolu
açılır. Kur'ân'ın bu mevzudaki açık beyanından anlıyoruz ki,
kölenin bu mevzûda getireceği teklifi, efendi kabûl ettikten
sonra, geriye, üzerinde anlaşmaya varılan paranın kazanılıp
getirilmesi kalıyor. İkincisi ise; efendinin vefâtı veya
herhangi bir hâdiseye bağlamakla yapılan hürriyet va'didir ki,
"ben vefat edince sen hürsün" şeklinde, söz verdikten sonra,
tedbir yapılmış ve esire artık hürriyet yolu açılmıştır. Bundan
başka sevap maksadıyla hürriyete kavuşturma faâliyeti her türlü
tavsifin üstünde geniş bir yer işgâl etmektedir. Geçmişte
yüzlerce tutsağı birden salıverip de, bununla Allah'ın ihsan ve
lûtfunun umulduğu devirler olduğu gibi, mübarek aylar ve mübarek
gün ve geceler gözetilerek esirlerin alınıp hürriyete
kavuşturulduğu devirler de olmuştur.
Burada
denilebilir ki; "Kölelerin hürriyete kavuşturulması ve onlara
insanca muamele yapılmasında, ne kadar ileriye gidilirse
gidilsin; hatta isterse hepsi birden hürriyete kavuşturulsun,
yine de köleliğin kabcîl edildiğini, hükümlerinin buna göre
getirilmiş olduğunu ve fıkıh kitaplarında da ahkâmın bu
istikamette cereyan ettiğini görüyoruz ki, bu da köleliği
kabûllenmesinden başka bir şey değildir. İnsanlığın dem ve
damarına işlemiş pekçok fena huy ve âdetleri, bir hamlede
kaldıran İslâm in, köleliği kaldıramaması düşünülemez.
Kaldırabilirken kaldırmaması, onu tahkir etme mânâsına gelmez
mi?"
Herşeyden evvel
bilinmelidir ki, İslâm köleliği vâz' ve îcad etmediği gibi, onun
koruyucusu ve devam ettiricisi de olmamışdır. Kölelik,
devletlerin ve milletlerin savaşlar münâsebetiyle oluşturdukları
bir müessedir. Devletler arasında harbler devam ettiği müddetçe
-ki, insanlık tabiatını değiştirmedikten sonra kıyamete kadar
devam edecektir- esâret ve köleliğin önüne geçmek de, tek başına
hiçbir millete mukadder olmayacaktır. Şimdi düşünelim;
Biz bir
devletle harbe tutuştuk; esir aldık ve bizden esir aldılar. Bu
esirlere karşı yapılacak çeşitli muamele şekilleri vardır:
1- Bazı zâlim
idarelerde olduğu gibi, hepsini kılıçtan geçirme,
2- Yahut esir
kamplarında bakım ve görümlerini yapıp muhafaza etme.
3- Veya onlara
kendi memleketlerine dönüp gitme imkânlarını sağlama.
4- Yahut da,
alıp onları mü'minlere dağıtıp, ganimetten
bir parça sayma.
Şimdi geriye
dönüp teker teker bunların üzerinde duralım:
1- Evvelâ hangi
vicdan ve insaf, kadın-erkek, çoluk-çocuk bütün insanları
acımaksızın kılıçtan geçirmeye taraftar olur. Aradan asırlar
geçmiş olmasına rağmen, Kartacalılara revâ görülen mezâlim, hâlâ
Romalının alnında utandırıcı bir leke olarak kendini
göstermektedir. Buhtunnasır'ın acımaksızın yaptığı muamele;
firavunların gadri ve cevri, beşerin hâfızasından silinmeyen
zulüm tablolarındandır. Uzağa gitmeye ne lüzum var; Balkanlarda
bizim çekip gördüklerimiz; Rusya'da doğranan otuz milyon kurban;
Naziler tarafından katledilen binlerce insan... Bütün bunları
hoş görecek bir insan gösterilebilir mi?..
2- Esir
kamplarının tiksindiriciliği de bundan geri değildir. Yirminci
asır, esir kamplarının en çirkinlerine şâhid olmuştur. Bilûmum
Balkanlardaki esir kampları, hususiyle Edirne (Sarayiçi),
vahşilere rahmet okutturacak kadar şenâetlerle doludur.
Amerika'lılar, Japon kamplarından şikâyet ederler, eğer
kadınlarının memelerinin kesilip, iffetlerine ilişildiği;
erkekleri, ağaç kabuğu yiyerek ölüme terkedildiği (Sarayiçi)
mazlumlarının; Azerbaycan ve Rusya'daki mağdurların uğradıkları
zulümleri görselerdi, Japonlardaki çektiklerini de, onlara
çektirdiklerini de çok hafif ve ehemmiyetsiz addedeceklerdi.
İkinci Cihan Harbiyle, hem Avrupa, hem de Asya esir kamplarını
en acı şekilleriyle hem gördü hem de yaşadı. Demek ki bu yol ve
bu usûlü denemek ve tatbik etmek, insaf ve insanlıkla te'lifi
mümkün olmayan bir vahşet ve hunharlıktan başka birşey değil!..
3- Esirleri
kendi memleketlerine iâde gibi insanî bir yolu takdirle
karşılarız; ancak, onlar bizden aldıkları esirleri öldürüyor ve
iâde etmiyorlarsa, bu, kendi insanımıza karşı vefâsızlık ifâdesi
olur.. hele iâde ettiğimiz kimselerin, bizden bir kısım
ma'lûmatlarla yurtlarına ve birliklerine dönmeleri; hem düşmana
strateji kaptırma, hem de kendi birliklerimizde morâl
çöküntüsüne mukâbil, düşmanı cesaretlendirme, güçlendirme ve
daha dinamik olarak saldırıya geçmelerine yardımcı olmadan başka
bir şey değildir. Belki böyle bir iâde muamelesi, ancak,
devletlerin karşılıklı anlaşmalarıyla tecviz edilebilir ki; bu
da dün ve bugün sık sık başvurulan hususlardan biri olmuşdur.
Bundan sonra da başvurulabilir ve bir ölçüde köle döküntüleri
önlenmiş olur.
4- Bütün
bunlardan sonra geriye, esirlerin, harbe iştirak edenler
arasında taksimi mevzuu kalıyor ki, İslâm, işbu muvakkat esir
etme yolunu tercih etmişdir. Ne öldürme, ne toptan imha yolu...
Ne esir kampları ve oradaki mezâlim, ne de düşmanı
cesaretlendirecek bir yol; belki bütün bunların çok fevkinde
tabiat-ı beşere de yakışır bir yol...
Her mü'minin
hânesindeki esir, doğruyu, güzeli, yakından görme imkânını
bulacak. Gördüğü iyi muamele ve insanca davranışlarla gönlü
fethedilecek -Nitekim binlerce misâliyle de öyle olmuştur- sonra
da hürriyete kavuşturularak, müslümanların istifâde ettiği bütün
haklardan istifâde etme imkânı kendisine verilecektir. Bu yol ve
bu usûllerle binlerce mükemmel insan yetişmiştir. İmam Mâlik'in
şeyhi Nâfî'den alın da, Tâvus bin Keysan ve Mesruk gibi yüzlerce
Tabiîn imamını da içinde sayacağımız büyük bir "Mevâlî"
topluluğu hep bu yolla yetiştirilmiştir.
Bununla
beraber, biz bu tatbikata muvakkat dedik; zîrâ bu şekilde bir
tatbikat tekerrür edip dursa bile, İslâm'da hürriyetin esas
olması, esâretten kurtulma hususunda istifâde edilecek yolların
çokluğu ve dîn'in değişik yollarla bu mevzûda yaptığı ısrarlı
teşvikler, köleliğin ârız"ı ve tebeî olduğunu gösteriyor. Ne var
ki, dünya devletleri aynı şey üzerinde ittifaka varacakları âna
kadar, başka kesimlerde kölelik üretilecek ve işlettirilecektir.
İslâm'ın bu mevzûda, tek başına verdiği hükümler ise, sadece
kendi cemaatı dairesi içinde kalacakdır. Nitekim o, hükmünü
vermiş ve prensiplerini vaz'etmiştir. Cihan sulhunu temine
gayret gösterenler, sadece bu prensiplere âlem-şümûl tatbikat
zemini hazırlamakla mükellefdirler. Zaten bu da İslâm'ın ta'dil
ve ıslah etmek üzere ele aldığı hususlardandır ki; en vahşi ve
gayr-i insanî bir durumdan, hayra ve güzelliğe çıkarma yolunu
gösterir. Ve kendi sınırlarını aşan hususları da, geleceğin
devlet idarecilerine teklif eder.
Bu mevzuda
diğer bir husus da, kendi cemaatimizin bü&127;ün ferdlerinin,
İslâmî ma'nâda olgunlaşmış olmamasıdır. Esasen herkesi melekler
seviyesine çıkaracağına dair dînin, herhangi bir tekeffülü
yoktur. O'nun, kudsî prensiplerine sımsıkı sarılmak suretiyle
yükselip melekleşenler olduğu gibi, kendini aşamamış bir kısım
ham-ruhlar da bulunabilecektir. Ve böylelerin, teferruata ait
meselelerde ihmâl ve kusurları da görülecektir. İşte, bu tip
insanlarda, köleliğin yaşaması arzusu ve bu hususda
diğerlerinin, yani kölelik üreten milletlerin yanında
bulunmaları da olabilecekdir.
Bir mesele
kaldı ki; o da; belli devirlerde, hürriyete kavuşturma yolları
mevcutken ve biliniyorken; uzun zaman mü'minler ellerinde esir
ve köle bulundurmuş olmalarıdır. Bu ise, anlatılan şeylerle,
pratikte görülen şeylerin tenâkuzu gibidir.
Evet, ilk
asırdan başlayarak, belli devirlerde mü'minlerin bu müesseseyi
işlettiğini görmekteyiz. Fakat, bunda iki ciddi sebeb ve sâik
var: Bunlardan biri efendilerle alâkalı, diğeri de kölelerle.
Biraz evvel temas ettiğim gibi, İslâm tatbikatta mükemmel insan
teminatını, insandaki irade ve hürriyetle alâkalı olarak mütalâa
etmektedir. Binaenaleyh, nâkıs ve nâtamam ferdler, olgun
insanlara ait bir kısım işleri eksiksiz yapamayacaklardır. İşte,
bu türlü ferdlerin, terbiye-i Muhammediye (S.A.V) ile
olgunlaşacakları âna kadar, bu işin tam tatbikat bulmaması bir
bakıma normâldir. Kaldı ki, üç beş sergerdanın behîmî hislerini
yaşamalarını vesîle ederek İslâm'ı karartmağa çalışmak da
haksızlık ve insafsızlıkdır.
İkinci şık,
kölelerin kendileriyle alâkalıdır. Bu hususda da, İslâm'ın
tatbikatı, tabiat-ı beşeri hesaba katma ölçüsü içindedir ve
orjinaldır. İlk müslümanlar, köleleri evvelâ insan olduklarına
inandırma, hürriyete karşı olan vahşetlerini izâle etme, aile
kurma yolunu gösterme ve hayata alıştırma gibi terbiye edici
prensiplerle ele almışlardır.
Îtiyat ve
alışkanlıklar, insanda ikinci bir tabiat meydana getirir. Bunu
giderme ve eski hâli ihyâ etme, bir vahşi hayvanı terbiye kadar
zordur. Kölelik de öyledir. Ve o, bir fıtrat deformasyonudur.
Islahı uzun zaman ister. İşte mü'minler de, bunu yapmışlardır.
Her mü'min,
"Kardeşim" deyip bağnna bastığı kölesine, müstakil çalışma,
müstakil kazanma; yuva kurma ve aile idare etme gibi hususları
teker teker öğretmiş, alıştırmış zarar melhuz değilse veya hayır
ümid ediyorsa- sonra da hürriyete kavuşturmuştur.
Eğer bu
ameliyelere tâbi tutulmadan o istidat ve kabiliyetleri
köreltilmiş insanlar, sırtlarında bir "âr" olarak taşıdıkları
insanlıkla, topluluk içine salınsalardı, akvaryum balıkları veya
kafes kuşları gibi, içtimâînin karmakarışık dolapları karşısında
şaşkına dönecek ve eski hâllerine avdet hissine kapılacaklardı.
Bu ise, köleler adına hiçbir hayır ifâde etmeyecekti. Nitekim,
hayat kanunlarına karşı câhil pekçok köle daha sonraları arz
edildiği şekilde hareket etmiştir. Amerika Reisicumhurlarından
Abraham Lincoln'in bir hamlede bütün köleleri hürriyete
kavuşturması, kölelerin yeniden eski efendilerinin yanına
dönmesi şeklinde neticelenmişti. Başka türlü olması da
düşünülemezdi. Bütün hayat boyu veya hayatının bir kısmında esir
yaşamış bir insan, hep emir almağa alışmıştır. Belki çok güzel
işler verdiği de olmuştur; ancak, makina gibi dıştan idare
edildiği için, böyle biri, elli yaşında da olsa, çocuk
mesâbesindedir. Hayatı bilen ve hayata açık olan birinin
yanında, tâlim ve terbiye görmeye, hayat ve onun kanunlarını
öğrenmeye ihtiyacı vardır. Bu husus, değil hürriyetini yitirmiş
köleler için, belki müstemleke hâline getirilmiş ve uzun zaman
istismar edilmiş pekçok devletlerde de hissedilen bir marazdır.
Evet, bu milletlere dahi, uzun zaman terbiye verilip şahsiyet ve
benlik kazandırılmazsa.. yabancı devletlere yabancı milletlere
karşı bağlılıktan ve alkış tutmaktan geri kalmayacaklardır.
Hattâ diyebilirim ki, şahsiyetini yitirmiş milletlere, yeniden
benlik şuuru kazandırmak, esirlere insan olduklarını öğretmekden
daha zordur. Her ne ise, sadet hârici oldu...
İşte İslâm,
köleye benlik, insanlık şuurunu kazandırmakla işe başlamış, onun
inhiraf etmiş ruhuna muvâzene getirmiş; kalbine hürriyet anlayış
ve aşkını yerleştirmiş; âdeta "iste vereyim" der gibi yapmıştır.
Sonra da, hayata salıvermişdir. Zeyd bin Hârise'nin yetiştirilip
hürriyete kavuşturulması ve arkasından da soylu bir kadınla
evlendirilmesi, sonra, içinde, eşrâfın da bulunduğu bir İslâm
ordusuna kumandan ta'yin edilmesi, kademe kademe plânlanan
hedefin gözetilmesinden başka bir şey değildir.
Bilâl-i
Habeşî'nin (r.a) ilk saflarda yerini alması, Huzeyfe'nin kölesi
Sâlim'in (r.a) müslümanlar nazarında gıpta edilecek bir mevkide
olması, Selman-i Pâk'in ehl-i beyt-i Resûlûllah'dan sayılması,
kölenin müslümanlıkda ve müslümanların hânelerinde ne hâl
aldığının canlı misâlleridir. Bunları, yüzlerceye iblâğ
edebilirz. Ancak soru cevap mevzuu içinde bu kadar kabarık
muhtevâ sıkıcı olur mülâhazasıyla kısa kesiyorum...
Hülâsâ olarak
diyebiliriz ki; İslâm köleliği vaz'etmedi; bilâkis onu ta'dile
koyuldu ve kurutma yollarını gösterdi. Şayet harblerin döküntüsü
esirler ve bir kısım sefil ruhların bunu teşvik ve terviçleri
olmasaydı, kölelik İslâm'ın muâllâ bünyesinde, tenkid edildiği
şekliyle asla pâyidâr olamazdı. Zaten, zarurî olarak karşısına
çıkan kölelik için de o, ahkâm vâz' etmişdi ve onu arzedildiği
şekilde sefâlet ve perişaniyetden; mazlumiyet ve mağduriyetden
halâs ederek, mutlak hayra ve mutlak güzele yönelmişti.
İslâm'ın
başlattığı, ferdî köleliği kaldırma hamlesiyle bugün, bu cins
kölelik artık kurutulduğu gibi, devlet ve milletlerin
köleliklerinin de, sona ermesi niyaz ve dileği ile sözlerime son
veriyorum. |