|
Soru: Peygamberimizin (sav) çok
kadınla evlenmesini kınıyorlar. Bu hususta bizleri aydınlatır
mısınız?
Cevap: Hemen arzedeyim ki,
bu hususta ileri-geri söz söyleyenler, hiçbir şey okumamış ve
düşünmemiş kimselerdir. Eğer, "Megâzi ' ve "Siyer"e azıcık
bakmak zahmetine katlansalardı, kendilerini küçük düşürecek
böyle bir soruyu sormayacaklardı.
Bu soruyu
şimdiye kadar, beş altı yerde benden sordular; ben de her
def'asında eksik-tamam bazı şeyler anlatmağa çalıştım. Bu defa
da onlardan hatırımda kalanları tekrar edeceğim.
Peygamberler
Sultanı Zât-ı Risâlet-penâhın izdivaçlarında, değişik yönler
vardır: Zât-ı Ahmediye'ye (S.A.V) taâlluk eden hususlar, umumî
olarak izdivaçlannda gözetilmiş olabilecek hedef ve maksatlar;
bir kısım zarûretler ve nihayet zevcâtın hususi durumlarının
gereğini yerine getirme gibi keyfiyetler... Şimdi sırasıyla bu
hususları teker teker tahlil edelim.
Mevzûu ilk
önce, o pâk şahsiyete bakan yönüyle ele alalım. Her şeyden evvel
bilinmelidir ki, O mübebbcel Zât, yirmibeş yaşına kadar hiç
evlenmedi. O sıcak memleketin hususi durumu da nazar-ı itibara
alınacak olursa, bu kadar zaman iffetiyle yaşaması ve bunun da,
dün ve bugün böylece kabul ve teslim edilmesi, O'nda iffetin
esas olduğunu ve müthiş bir irade ve nefis hâkimiyeti
bulunduğunu gösterir. Eğer bu hususta, küçük bir inhiraf
bulunsaydı, dünkü ve bugünkü düşmanları, bunu cihâna ilân
etmekden bir an bile geri kalmayacaklardı. Halbuki eski ve yeni
bütün hasımları, O'na hiç olmayacak şeyleri isnad ettikleri
hâlde, bu istikamette birşey söyleme cüretini
gösterememişlerdir.
Peygamberimiz
(S.A.V) ilk izdivaçlarını, yirmibeş yaşlarında iken yaptılar. Bu
izdivaç Allah ve Resûlü katında çok yüce ve müstesnâ; fakat
başından iki defa evlenme geçmiş kırk yaşındaki bir kadınla
olmuştu. Bu mutlu yuva tam yirmiüç sene devam etmiş ve
peygamberliğin sekizinci senesi, kapanan bir perde gibi arkada
acı bir hasret bırakarak sona ermişdi. Bu defa Efendimiz (S.A.V)
yirmibeş yaşına kadar olduğu gibi, yine yapayalnız kalmıştı.
Evet, aile, çoluk-çocuk her şeyiyle yirmiüç senelik bu mesûd
hayattan sonra, yeniden dört-beş sene bekâr olarak yaşamışlardı
ki; yaşları da elli üçe ulaşmış bulunuyordu.
İşte, bütün
izdivaçları da böyle izdivaca alâkanın azaldığı bu yaştan sonra
başlar ve devam eder ki; sıcak bir memlekette ellibeş yaşından
soıira yapılan izdivacda, beşerîlik ve şehevîlik görmek, ne
insafla ne de iz'anla kat'iyyen telif edilemez.
Burada akla
gelen diğer bir mesele de, Peygamberlik müessesesiyle çok
evlenmenin te'lifi keyfiyetidir. Buna da bir iki cümle ile temas
etmek istiyorum.
l. Evvelâ,
bilinmelidir ki, bunu serrişte edenler, ya hiçbir din ve prensip
kabul etmeyenlerdir ki, onların böyle bir şeyi kınamaya aslâ ve
kat'â hakları yoktur; zîrâ onlar, bütün prensiplere karşı
râfizîdirler. Hiçbir kânun ve kayda tâbi olmaksızın, pek-çok
kadınla münasebet kurar; hatta mahremleriyle dahi nikâhı tecviz
ederler. Yahut bunlar, Hıristiyan ve Yahudi gibi ehl-i kitap
olanlardır. Onların hücumu da, insafsızca, garazlı ve teemmül
edilmeden yapılmış, hattâ kendi namlarına üzülecek bir
keyfiyetdir. Çünkü, İncil ve İncil ehlinin kabul ve tesüm
ettiği; Tevrat ve Tevrat ehlinin, kendi peygamberleri bilip
uydukları, nice Enbiyâyı İzâm vardır ki; bunlar daha çok kadınla
evlenmiş ve başlarından daha çok nikâh geçmiştir. Bir Süleyman
ve Davud Peygamberleri düşününce, her iki cemaatin de nasıl
haksız ve tecâvüz içinde bulundukları açıkça ortaya çıkar.
Binâenaleyh, çok kadınla izdivacı, Peygamberimiz (S.A.V)
başlatmadığı gibi; aynı zamanda çok izdivâç, nübüvvetin ruhuna
da zıd değildir. Kaldı ki; daha sonra anlatmağa çalışacağım
hususlarda görüleceği gibi "teaddüd-ü zevcât"ın peygamberlik
vazifesi nokta-i nazarından, tasavvurlar fevkinde fâideleri
vardır.
Evet, çok
kadınla izdivâç, bilhassa ahkâmla gelen Enbiyâ için bir bakıma
zarûrîdir. Zîrâ, dinin, aile mahremiyeti içinde cereyan eden pek
çok yönleri vardır ki, ona ancak bir insanın nikâhlısı muttali
olabilir. Binâenaleyh, dinin bu yönlerini anlatmak için herhangi
bir istiâre ve kinâyeye başvurmadan -ki çok defa bu türlü
anlatma tarzı anlamayı bulandırır ve istinbatı zorlaştırır-
herşeyi alabildiğine vuzûh içinde anlatacak, mürşidelere ihtiyaç
vardır.
İşte, herşeyden
evvel, nübüvvet hânesinde olan bu temiz ve pâkize zevcât,
kadınlık âlemine karşı irşâd ve tebliğ vazifesinin sorumluları
ve nakilcileri bulunmaları itibariyle, peygamber için de,
peygamberlik için de; kadınlık âlemi için de gerekli, hattâ
elzem olur.
2. Diğer bir
husus da, umumî mânâda Efendimiz'in zevceleriyle alâkalı oluyor
ki, o da:
a. Zevceler
arasında, yaşlı, orta yaşlı ve gençler bulunması itibariyle, bu
devre ve dönemlerin hepsine ait çeşitli ahkâm vaz'ediliyor. Ve
bizzat peygamber (S.A.V) hânesi içinde bulunan bu pâkize
zevceler sayesinde tatbik imkânı buluyordu.
b. Zevcelerin
herbirerleri, çeşitli oymaklardan olması sebebiyle, evvelâ o
kabileler arasında; sonra da muazzez şahsiyetiyle akrabalık
tesis buyurduğu bütün cemâatler içinde, köklü bir sevgi ve
alâkaya yol açılıyordu.Her kabile ve oymak, O'nu, kendinden
biliyor, din hissinin yanında, cibillî bir bağlılıkla O'na karşı
derin bir alâka hissediyordu.
c. Her
kabileden aldığı kadın, O'nun hayatında ve irtihalinden sonra,
kendi cemâatı arasında çok ciddi dînî hizmete vesîle olabiliyor;
uzak yakın bütün akrabalarına, zâhir ve bâtın-ı Ahmediye (S.A.V)
hususunda tercümanlık yapıyordu. Bu sayede O'nun kabilesi de,
kadın ve erkeğiyle, Kur'ân'ı, tefsîri, hadîsi ondan öğreniyor ve
dinin ruhuna vâkıf olabiliyordu.
ç. Bu
izdivaçlar vâsıtasıyla, Nebiyy-i Ekmel, âdetâ bütün Ceziret-ül
Arabla yakınlık te'sis etmiş gibi, her hânenin, teklifsiz
misafiri hâline gelmişti. Herkes bu karâbet vasıtasıyla o
mehâbet âbidesine yaklaşabiliyor ve dînî umûru öğrenme fırsatını
buluyordu. Aynı zamanda bu ayrı ayrı aşîretlerin herbiri, bir
çeşit, kendini ona yakın sayıyor ve bununla iftihar ediyordu.
Mahzum Oğulları, Ümmü Seleme (r.) vasıtasıyla; Emevîler, Ümm-ü
Habîbe (r.) vasıtasıyla; Hâşimîler, Zeynep bint-i Cahş (r.)
vasıtasıyla kendilerini ona yakın kabul edip, bahtiyar
sayıyorlardı...
3. Buraya kadar
olanlar umumî mânâda ve bazı yönleriyle de, diğer peygamberlere
şâmil olacak şekilde idi. Şimdi bir de,hususî mânâda ve teker
teker her zevcenin serencâmesi içinde, meseleyi ele alalım:
Evet, burada
dahi göreceğiz ki; mantık, vahiy ile müeyyed O Zât'ı hayat-ı
seniyyesi karşısında toprak kadar aşağı kalıyor; ta'bir-i
diğerle beşer düşüncesi Fetânet-i Â'zam önünde rükûa varıp
iki-büklüm oluyor.
I. İlk
zevceleri - seyyidetinâ - Hz. Hatîce'dir. (r.) Kendinden onbeş
yaş daha büyük olan bu nâdîde kadınla izdivaçları, her evlilik
için en büyük örnek mâhiyetindedir. O, bütün bir hayat boyu,
derin bir vefâ ve sadakatla eşlerine bağlı kaldıkları gibi,
zevcelerinin vefatından sonra dahi O'nu hiçbir zaman unutmamış,
hatta her vesîle ve fırsatta O'ndan bahisler açmıştır.
Hz. Hatîce'den
sonra Peygamberimiz (S.A.V) dört-beş sene evlenmediler.
Başlarında birçok yetim bulunmasına rağmen, onların meûnetine
katlanıp , bir bakıma hem annelik, hem de babalık vazifesini
yürüttüler. Muhâl-farz, evvel ve âhir kadınlara karşı küçük bir
za'fı olsaydı, böyle mi hareket ederlerdi?..
II. Sıra
itibariyle olmasa bile ikinci zevceleri, Aişe-i Sıddîka'dır. En
yakın arkadaşının kızı. Acı, tatlı bütün bir hayatı beraber
yaşayan bu büyük insana karşı, Nebî'nin en mu'tenâ ikramı...
Umum neseblerin sona erdiği günde, sona ermeyen karâbetiyle onun
yanında bulunma şerefi ancak bu sayede olacaktır. Evet, Aişe-i
Sıddîka ile, Hazreti Ebubekir, maddî-mânevî hiçbir boşluk
bırakmayacak şekilde kurb-u Nebevîye mazhar olmuşlardı.
Ayrıca, Hz.
Âişe gibi çok zekî bir nâdire-i fıtrat, da'vâyı nübüvvete tam
vâris olabilecek yaradılışta idi. İzdivaçtan sonraki hayatı ve
daha sonraki hizmetleriyle katiyyen sübut bulmuştur ki; O muallâ
varlık, ancak Nebî zevcesi olabilirdi. Zira O, yerinde en büyük
hadisci, en mükemmel tefsirci ve en nâdide fıkıhcı olarak
kendini gösteriyor, zâhir ve bâtın-ı N.ühammedi (S.A.V) emsâlsiz
kavrayışıyla, bihakkın temsil ediyordu.
Bunun içindir
ki; Efendimize rüyasında, onunla izdivaç yapacağı iş'âr ediliyor
ve henüz gözlerine başka hayâl girmeden peygamber hânesine kadem
basıyordu...
Bu sayede O,
Hz. Ebubekir (r.) için vesîle-i şeref olacak ve kadınlık âlemi
içinde, bütün istîdat ve kâbiliyetlerini inkişaf ettirerek,
Efendimizin en başta talebelerinden biri olma hüviyetiyle, büyük
mürşide ve mübelliğe olmaya hazırlanacaktı. İşte böylece, O da
hem bir zevce, hem de bir talebe olarak saadet hânesine intisab
etmiş bulunuyordu.
III. Yine
izdivaç sırasına göre olmamakla beraber üçüncü zevceleri, Ümmü
Seleme'dir (r.). Mahzum Oymağı'ndan ve ilk müslümanlardan olan
Ümmü Seleme, Mekke'de tazyik görmüş; ilk olarak Habeşistan'a,
ikinci defa da Medine'ye hicret etmiş ve o günkü şartlara göre
ilk safdakiler arasında yer almıştı.
Kendisiyle
beraber bu uzun ve meşakkatli yolculuklara katlanan bir de
kocası vardı. Ve, Ümmü Seleme'nin nazarında eşi, menendi olmayan
bir insandı. Bütün çile devrini beraber yaşadığı, bu eşsiz hayat
arkadaşı Ebu Seleme'yi Medine'de kaybedince çocuklarıyla baş
başa kaldı. Yurdundan, yuvasından uzak, bir sürü yetimle, hayat
külfetini yüklenmiş bu kadına, ilk şefkat elini, Ebubekir ve
Ömer (r.a) uzatırlar; fakat o bu talepleri reddetti;zîrâ O'nun
gözünde Ebu Seleme'nin yerini dolduracak insan yoktu.
Nihayet,
izdivaç teklifiyle Allah Resûlü (S.A.V) O'na el uzattı. Bu
izdivaç da gayet tabiiydi, zira İslâm ve iman uğrunda hiçbir
fedâkârlıktan dûr olmayan bu muallâ kadın, arabın en soylu
oymağı içinde uzun zaman yaşadıktan sonra yapayalnız kalmıştı ve
dilenciliğe terk edilemezdi. Hele ihlâs, samimiyet ve İslâm için
katlandığı şeyler düşünülünce, ona muhakkak ki el
uzatılmalıydı... Ve, işte Kâinat'ın Fahri, onu nikâhı altına
alırken bu inâyet elini uzatmıştı. Evet, gençliğinden beri
yaptığı; kimsesizleri görüp gözetme ve yetimlere el uzatma iş ve
vazifesini, o günkü şartların iktizasına göre bu şekilde yerine
getiriyordu.
Ümmü Seleme de
Hz. Aişe gibi dirâyet ve fetâneti olan bir kadındı. Bir mürşide
ve mübelliğe olma isti'dâdındaydı. Onun için bir taraftan şefkat
eli O'nu, himâyeye alırken diğer taraftan da, bilhassa kadınlık
âleminin medyûn-u şükran olabileceği bir talebe daha ilim ve
irşad medresesine kabul ediliyordu.
Yoksa, altmış
yaşına yaklaşmış Fahr-i Kâinat Efendimizin, bir sürü çocuğu
olan, bir dul kadınla evlenmesini ve evlenip bir sürü külfet
altına girmesini,başka hiçbir şeyle îzah edemeyiz. Hele
şehevîlik ve kadınlara düşkünlükle aslâ ve kat'â!. ..
IV. Bir diğer
zevceleri de Remle bint-i Ebi Süfyan'dır (Ümmü Habîbe).
Peygamber (S.A.v) ve peygamberlik karşısında bir müddet küfrü
temsil eden birinin kızı... Bu da ilk müslüman olanlardan ve
birinci safda yerini alanlardandı. Çile devrinde Habeşistan'a
hicreti, orada kocasının önce tenassur etmesini, sonra da
vefâtını görmüş mûzdarip bir kadın...
O gün Sahâbi,
sayı itibariyle az; mal yönünden fakirdi. Her hangi birine
bakacak, medar-ı maîşetini temin edecek durumları yoktu. Buna
göre, Ümmü Habîbe ne yapacaktı? Ya tenassur edip,
Hıristiyanların yardımına mazhar olacak; ya küfür yuvası olan
baba evine dönecek veya kapı kapı dolaşıp dilenecekti. Bu en
dindar, en soylu, aile itibariyle en zengin kadının bunlardan
hiçbirini yapması mümkün değildi. Birtek şey kalıyordu; o da
Efendimizin müdâhalesi ve muâlecesi...
İşte, Ümmü-Habîbe
ile izdivaçda da bu yapılıyordu. Dini için her türlü fedakârlığa
katlanmış bu kadın, yurdundan yuvasından uzak; zenciler
arasında; kocasının irtidat ve vefâtı kendisini dilgîr ettiği
günlerde; Necâşinin huzuruna çağırıp, Peygamberimizle nikâhının
kıyılması gibi en tabiî birşey yapılıyordu. Bunu değil kınamak "Rahmeten
li'I-âlemîn" olmanın gerektirdiği bir hususun ifâsı sayarak
alkışlamak lâzımdır.
Kaldı ki; bu
büyük kadının da, emsâli gibi kadın-erkek müslümanların irfan
hayatına getireceği çok şey vardı. O da bu suretle hem bir zevce
hem de bir talebe olarak, o saadethâneye intisab ediyordu.
Aynı zamanda bu
evlilik sayesinde, Ebu-Süfyan ailesi de, Hâne-i Nübüvvete
teklifsiz girip çıkma imkânını elde ediyor ve değişik bir bakış
kazanarak yumuşamış oluyordu.. Hem değil sadece Ebu Süfyan
ailesi, belki bütün Emevîlerde tesir icrâ edebilecek bir hâdise
olma karakterinde. Hatta denebilir ki; alabildiğine sert ve
bağnaz olan bu aile, Ü. Habîbe'nin nikâhı sayesinde oldukça
yumuşadı ve her türlü hayrı kabul etmeye hazır hâle geldi.
VI.
Saâdet-hânesine girenlerden biri de Zeyneb bint-i Cahş (r.)'dır.
Alabildiğine asîl ve o kadar da ince, iç derinliğine sâhip Hz.
Zeyneb Sultân-ı Enbiyânın yakın akrabası ve yanıbaşında büyüyen,
gelişen bir kadındı. Efendimiz (S.A.V) Zeyd (r.) için O'nu talep
ettiği zaman, ailesi biraz çekimser kalmış ve bu arada
Efendimize verme temâyülünü göstermişlerdi. Sonunda
Peygamberimizin (S.A.V) ısrarıyla Zeyd b. Hârise'ye vermeye râzı
olmuşlardı.
Zeyd, bir
zamanlar hürriyetini yitirmiş; esirler arasında girmiş ve sonra
Kâinatın Efendisi tarafından hürriyetine kavuşturulmuş bir
âzâtlı idi. Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu izdivaçdaki
ısrârıyla, insanlar arasındaki müsâvâtı tesis, tahkîm ve tersîn
etmek istiyor ve bu çetin işe de, yine yakınlanyla başlıyordu.
Ne var ki, Zeyneb gibi çok yüce fıtratlı bir kadın, emre
imtisâlden ibâret olan bir evliliği, uzun sürdüremeyecek
gibiydi. Bu evlilik, Zeyd için de bir şey getirmemiş ve sadece
bir ızdırab ve hasret olmuştu.
Nihayet boşama
hâdisesi oldu; fakat Efendimiz Zeyd'i vaz geçirmeye ve evliliğin
devam ettirilmesine çalışıyordu. Tam o esnâda, Cibrîl (A.S)
geldi ve semâvi fermanla, Zeyneb'in Efendimizle izdivaç etmesi
emrini getirdi. Efendimizin ma'ruz kaldığı imtihan oldukça
ağırdı, zira, o güne kadar, kimsenin cesaret edemediği birşey
yapılıyor ve yerleşmiş, kök salmış âdetlere karşı, ilân-ı harb
ediliyordu. Bu çok çetin bir mücâdeleydi. Ancak Allah emrettiği
için yapılabilirdi. Ve işte Efendimiz, derin bir kulluk
şuûruyla, nezih şahsiyetine karşı çok ağır gelen bu işi yaptı.
Hz. Âişe'nin dediği gibi, muhâl-farz, peygamberimizin, Vahy-i
Münzel'den bir şeyi ketmetmesi câiz olsaydı Zeyneb'le izdivâcını
emreden âyetleri ketmederdi. Evet, Zât-ı Risâlet Penâhiye o
kadar ağır gelmişti...
İlâhi hikmet
ise, bu temiz ve yüce varlığı, Peygamber hânesine sokmak, ilim
ve irfan yönüyle hazırlamak, irşad ve tebliğle vazifeli kılmak
istiyordu. Nihayet, öyle de oldu. Ve daha sonraki nezih hayatı
boyunca, Peygamber zevceliğinin iktizâ ettiği inceliklere riâyet
etti.
Ayrıca,
câhiliye devrinde, evlâtlıklara evlât deniyor ve onların eşleri
de aynen evlâdın eşi gibi kabul ediliyordu. Câhiliyyeye ait bu
âdet, kaldırılmak murad buyurulunca, yine tatbikata Efendimizle
başlanıldı. Herhangi bir kimseye "evlâdım" demekle, evlâdınız
olamayacağı gibi, "evlâdım" dediğinizin zevcesi de gelininiz
olamaz.
Zeyneb'le
izdivaç hususunda söylenecek daha çok şey olmakla beraber,
sual-cevap mevzuunun istiâb haddini aşacağı için, şimdilik tek
başına tahlîl edileceği âna havale ediyor ve kısa kesiyorum.
VI. Saâdet
hânesiyle şerefyâb olanlardan biri de, Cüveyriye
bint'ül-Hâris'dir. Gayr-i müslim olan kabîlesine karşı harb
edilmiş ve kadın erkek esârete dûçar olmuşlardı. Hissiyatı alt
üst olmuş, gururu kırılmış bu saray mensubu kadın, huzûr-u
risâlete getirildiğinde, kin ve nefretle doluydu.
İşte o zaman
Fetânet-i Âzam, yağdan kıl çekme kolaylığı içinde meseleyi bir
hamlede hâlletti.
Hz. Cüveyriye
(r.) ile nikâh akdedince Cüveyriye, mü'minlerin anası mevküne
yükseldi ve sahâbînin bakışında bîr ihtirâm âbidesi hâline
geldi. Hele Ashâb-ı Resulullâh'ın "Peygamberin akrabaları esir
edilmez" deyip, ellerindeki esirleri bırakınca, hem Cüveyriye
(r.) hem de aşîretin gönlü fethediliverdi.
Görülüyor ki,
Peygamberimiz altmış yaşları dolaylarında, yaptıkları bu
izdivaçta dahi pek çok meseleyi bir çırpıda hâllediyor; kızıl
kıyamet hâdiselerin içinde, sulh ve sükûn meltemleri
estiriyordu.
VII. Talihliler
arasına karışanlardan birisi de, Safiyye bint-i Huyey'dir.
(r.a.) Hayber emirlerinden birinin kızı. Meşhur, Hayber
Vak'ası'nda, babası, kardeşi ve kocası öldürülmüş, kavim
kabilesi de esir edilmişti. Safiyye (r.) büyük bir öfke ve
intikâm hırsıyla yanıp tutuşuyordu. Nikâh akdedilip, mü'minlerin
hürmet duyacağı, Efendimize zevce olma muâllâ mevküne
yükselince, Ashab'ın (r.) "anam-anam" ta'zimleri ve Efendimizin
eritici ve tüketici yüceliği karşısında, Safiyye de (r.) olup
biten herşeyi unuttu ve Peygamberimize zevce olmakla iftihar
etmeye başladı.
Ayrıca, Hz.
Safiyye vasıtasıyla pek çok Yahudinin, Efendimizi yakından görüp
tanıma ve yumuşama imkânı da doğuyordu. Bir şeyle her şey yapan
ve bir fülinde binler hikmet bulunan Hazreti Allah, (C.C) bütün
izdivaçlarda olduğu gibi, bunda da pek çok hayır ve bereket
yaratmıştı.
Bundan başka,
düşmanlarının iç âlemine muttalî olma bakımından, ümmetine bir
ders vermiş olabileceğini zikretmek de muvafık olur zannederim.
Hele hele yahudilere karşı. Hazreti Safiyye ve emsâli ayrı
milletlerden olan kadınların, o milletlerin iç durumlarına nüfûz
bakımından büyük ehemmiyeti vardır; elverir ki insan onların
hâin olanlarıyla kendi sırlarını düşmanlara kaptırmasın.
VIII. Bu
bahtiyarlardan biri de Sevde'dir. İlk safta yerini alanlardan;
kocasıyla Habeşistan'a hicret edenlerden ve Ümmü-Habibe'nin
kaderine benzer şekilde, kocasının vefatıyla ortada kalanlardan.
Efendimiz, bu
kalbi kırığın da, yarasını sardı; O'nu perişan olmadan kurtardı
ve O'na enîs oldu. Zaten sadece Efendimizin nikâhı altında
bulunmayı düşünen bu büyük kadının, dünya adına istediği başka
hiçbirşey de yoktu.
İşte bütün
izdivaçlarında, bu türlü hikmet ve maslahatlar bulunan Peygamber
Efendimiz (S.A.V) hiç mi hiç nefsânî duygularıyla bu işin içine
girmemiştir. Ya Râşid Halifelerin ilk ikisine karşı olduğu gibi,
vezirleriyle bir karâbet te'sisi ve zevcesi olacak kadındaki
istidat ve kabiliyet veya teker teker, diğerlerinde gördüğümüz
gibi, başka hikmet ve maslahatlarla evlenmiş ve büyük yük ve
meûnetlerin altına girmiştir.
Bunlardan
başka, bu kadar kadının, mesken, nafaka, elbise gibi
ihtiyaçlarını, en âdil şekilde temin etmesi ve onlara karşı
muâmelesinde kılı kırk yararcasına, adâlet ve hakkâniyete
riâyette bulunması; aralarında meydana gelmesi muhtemel
huzursuzlukları peşinen önlemesi, vârid olan geçimsizlikleri
yağdan kıl çekme rahatlığı içinde hâlletmesi, Bernard Shaw'ın
ifadesiyle "En büyük problemleri kahve içme kolaylığı içinde
hâlleden" O müstesnâ Zât'ın peygamberliğine delâlet eder...
Bir kadın ve
bir iki çocuğun dahi, idaresinin ne kadar müşkül olduğunu gören
ve bilen bizler; daha evvel başka yuvalar kurmuş; başka âile
yapılarına şâhid olmuş; girdiği yuvalarda farklı mîzaclar
kazanmış pek çok kadını, bir şür âhengi ve ritmi içinde idare
eden, o muâllâ ve mübeccel varlık karşısında iki büklüm
oluyoruz.
Bir husus kaldı
ki, o da, zevcelerin adedinin, ümmetine meşru kılınan adedin
üstünde olma keyfiyetidir. Bu, bir hususî teşrî'dir. Evet,
bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok maslahat ve hikmetleri hâvi
bir hususî kanundur. Bir müddet bu mevzuda mutlak izin verilmiş;
belli bir müddet sonra ise sınır konmuş ve evlenmesi yasak
edilmiştir.
Suâlin
ehemmiyetine binaen, mevzuu uzatma lüzumunu duydum; ma'zur
görüleceğini umarım. |