|
|
Soru:
"Allah'ın baldırı" ifadesinin geçtiği
bir hadis metni var. Bu hadis ve benzerlerini müteşabih hadisler
bölümünde mi mütalea etmek lazım? Bir de bu hadisin makul bir tevili
var mı?"
Cevap:
68/el-Kalem, 42 ayetinde geçen "Yevme yükşefu an sâk" kavl-i ilahisinin nasıl anlaşılacağıyla doğrudan ilişkili olan bu "keşf-i
sâk" meselesi, gerek tefsirlerde, gerekse Hadis şerhlerinde ve Kelam
kitaplarında enine boyuna tartışılmıştır.
Meselenin aslına geçmeden önce burada küçük bir
istitrat yapalım: Modern zamanlarda sıkça dillendirilen "Kur'an'a
aracısız başvurma", "Kur'an ve Sünnet'ten doğrudan hüküm çıkarma",
"Kur'an'a
uygun/aykırı hadis"… gibi söylemlerin içinin boş olduğunu bu mesele
çok net bir şekilde göstermektedir. Herkesin Kur'an'a (aslında
"meal"e) aracısız olarak başvurmasını İslam'ın birinci şartı gibi
dayatanlar, bu gibi noktalarda insanları nasıl bir handikapla yüz
yüze bıraktıklarını hiç düşünmüşler midir? Ya da ortada belli bir
sistem üzerine oturtulmuş "Kur'an anlayışı" mevcut değilken "Kur'an'a
uygun/aykırı hadis" diye tutturanlar aslında ne türlü problemlere
geçit verdiklerini hesap etmişler midir?...
Yukarıda bir kısmının okunuşunu verdiğim ayette şöyle
buyurulur: "Sâk'tan açılacağı gün secdeye çağırılırlar; ama güçleri
yetmez."
"Sâk", ayağın, topuktan itibaren baldıra doğru
yükselen, "incik" dediğimiz kısmıdır. Bir şeyin aslına ve gövdesine
de o şeyin "sâk"ı denir.
Kaynaklar, "Sâk'tan açılacağı/açıldığı gün"
ifadesinin bir "deyim" olduğunu ve herhangi bir işin en şiddetli ve
zorlu aşaması hakkında kullanıldığını söyler. Özellikle savaş,
mübareze… ortamlarında durumun son derece şiddetlenip dehşet
hissinin zirveye çıktığı anı anlatmak üzere "Şemmereti'l-harb an
sâkihâ" denir. Bu deyimin burada, insanın, yaşadığı dehşet ve
şiddetin etkisiyle kendini kaybetmesinden ve elbisesinin açıldığını,
inciğinin-baldırının ortaya çıktığını fark edememesinden kinaye
olduğu düşünülebilir.
Yukarıdaki ayette geçen ifade, önceki ve sonraki
birçok müfessirin belirttiği gibi kıyametin en dehşetli anını
anlatmaya hamledilmiştir. Dolayısıyla Kur'an'da "Allah'ın
inciği/baldırı" diye bir izafetin yer almadığını belirtmek gerekir.
Pek çok kişiyi
Allah Teala’nın mahlukata benzetilmesi (teşbih) ve O’na, cisimlere
mahsus özelliklerin atfedilmesi (tecsim) vartasına düşüren
acelecilik, yüzeysellik ve şartlanmışlık, “keşfu’s-sâk” meselesinde
de ne yazık ki yapacağını yapmış ve İbn Asâkir’in, “Gördüğüm en
hafızası geniş kişiydi” dediği Hadis hafızı Ebû Âmir el-Abderî gibi
birisine, eğer rivayet doğruysa –68/el-Kalem, 42 ayetini tefsir
sadedinde– inciğine vurarak, “İşte benim şu inciğim gibi bir incik”
dedirtmiştir!
Başta el-Buhârî
olmak üzere bazı Hadis imamlarının rivayetine göre Hz. Peygamber
(s.a.v), uzun şefaat hadisi meyanında kıyamet günü Mü’minler’e,
Rabb’lerini tanıyacakları bir alamet olup olmadığı sorulduğunda,
“Sâk” veya bir başka varyantta “Sâk’ından açması” (veya “Sâk’ından
açılması”) karşılığını vereceklerini, bunun üzerine “Sâk’ın
açılacağı”nı haber vermiştir.
Hemen
belirtelim ki bu, pek çok Hadis imamı tarafından, –kimi muhtasar
olarak kimi de uzunca– nakledilmiş birçok varyantı bulunan bir
rivayettir ve oldukça farklı lafızlarla gelmiştir. Rabb’lerini
tanıyacakları bir alamet bulunup bulunmadığı sorusuna Mü’minler’in
yukarıda naklettiğim ifadeler yanında, “Bize kendisini tanıttığında
O’nu tanırız”,
“Rabbimiz tecelli ettiğinde biz O’nu tanırız”
veya sadece “Evet”
tarzında cevap vereceklerinin nakledilmiş olması, bu rivayetin mana
ile aktarıldığını bariz bir şekilde göstermektedir.
İmam el-Buhârî’nin
“sâk” kelimesini Allah Teala’ya (“sâkuhû” tarzında) zamirle izafe
eden varyantı kitabına almış olması, Allahu a’lem, mana ile rivayeti
tecviz etmesindendir. Lafzın nakli konusunda daha hassas olduğunu
bildiğimiz İmam Müslim’in “sâk” kelimesini Allah Teala’ya izafe eden
herhangi bir varyant nakletmemiş olması burada altı çizilmesi
gereken önemli bir noktadır. Bu sebepten olsa gerek, büyük Hadis
hafızı Ebû Bekr b. el-Arabî, bu kelimenin Allah Teala’ya (“sâkullah”
tarzında) izafe edildiği ne sahih, ne de çürük bir rivayet
bulunduğunu söylemiştir.
el-Buhârî’nin
aktardığı varyant, Sa’îd b. Ebî Hilâl isimli ravinin Zeyd b.
Eslem’den naklidir. “Sahîhu’l-Buhârî” üzerine “istihrac” çalışması
yapmış olan el-İsmâ’îlî, el-Buhârî’nin naklettiği bu ifadede nekaret
(güvenilir ravilerin rivayetine aykırılık) olduğunu söylemiş,
ardından aynı rivayeti, yine Zeyd b. Eslem’den, ancak Hafs b.
Meysere vasıtasıyla aktarmıştır (Müslim’in rivayetinde de böyledir)
ki, orada, 68/el-Kalem, 42 ayetindeki lafzın aynısı yer almaktadır.
el-İsmâ’îlî’nin bu tesbiti son derece önemlidir. Zira aynı rivayeti
Zeyd b. Eslem’den sadece Hafs b. Meysere değil, Abdurrahman b. İshak
ve Hişâm b. Sa’dda
Kur’an’daki ifadenin aynısı tarzında (izafetsiz olarak) aktarmıştır.
Bu kelimeyi izafetli olarak nakleden ravi Sa’îd b. Ebî Hilâl, Yahya
b. Ma’în, Ahmed b. Hanbel gibi büyük Hadis imamları tarafından
tenkit edilmiş bir kişidir.
"Keşfu's-sâk"
deyiminin "azim bir nur açılması" anlamına geldiği hakkında Hz.
Peygamber (s.a.v)'den nakledilmiş zayıf bir rivayet mevcut ise deburada
bu rivayet üzerinde durmayacağım.
"Keşfu's-sâk" meselesini, Hz. Peygamber (s.a.v)'in
ifadelerinin, kimi ravi tasarruflarına maruz kalması ve ravilerin,
anladıkları şeyi aktarmaları sonucu "Allah Teala'nın inciği/baldırı"
şekline dönüştüğünü söylememizi mümkün, hatta "gerekli" kılan bir
diğer husus, büyük imamlardan da bu tavrı destekleyen ifadelerin
nakledilmiş olmasıdır.
Ezcümle
68/el-Kalem, 42 ayetinin tefsiri sadedinde İbn Abbâs (r.a), "Kur'an'ın
herhangi bir ayetini anlamadığınız zaman şiire (cahiliye şiirine)
başvurun; zire o, Arab'ın divanı (hafızası)dır" demiş ve "keşf-i
sâk" deyiminin Arap dilinde "şiddet, zorluk, sıkıntı" anlamlarında
kullanıldığını gösteren bir şiir okumuştur.
Hemen bütün tefsir kaynakları, İbn Abbâs (r.a)'ın ilgili ayette
geçen bu deyimi bu şekilde açıkladığını nakletmektedir.
et-Taberî, İbn Kesîr ve es-Süyûtî'nin tefsirleriyle
el-Beyhakî'nin "el-Esmâ ve's-Sıfât"ında, Mücâhid, İkrime, Katâde…
gibi Tabiîlerin aynı doğrultudaki açıklamaları, buraya alınamayacak
kadar uzundur.
İmam Mâlik'e,
sadedinde bulunduğumuz hadis de dahil olmak üzere "müteşabihat"
alanına giren birkaç rivayet nakledildiğinde hiddetlenmiş ve bu
türlü rivayetlerin nakledilmesini yasaklamıştır.
Tabiun'dan Sa'îd b. Cübeyr'in tavrı da farklı değildir.
Ebû Hâtim de
hadiste geçen "sâk" kelimesini "şiddet" kelimesiyle açıklamıştır.
Önemine binaen
epey uzattığım bu bahsi, el-Kevserî merhumun genel olarak
müteşabihat konusundaki temel bir tesbitiyle noktalayalım: İnsanlar
arasında bilinen ve kullanılan herhangi bir lafız Kur'an'da veya
meşhur/sahih hadislerde Allah Teala hakkında varit olmuş ise, o
lafzın Allah Teala hakkında kullanılması konusunda tevakkuf edilmez.
Şu kadar ki, bu türlü lafızlar Allah Teala hakkında kullanıldığında,
insanlar/mahlukat için geçerli olan anlamlardan daha yüce (Allah
Teala'nın yüceliğine layık) olan ve tenzihe aykırı düşmeyen anlamlar
söz konusudur. Bu durumda lafzın Allah Teala hakkında mecaz,
mahlukat hakkında hakiki anlamda kullanılmış olması da, bunun tersi
de mümkündür…
Hemen belirtelim ki, bu açıklama, delaleti ve sübutu
kat'î nasslarda geçen "el, yüz, istiva…" gibi lafızlar için
geçerlidir. "Keşfu's-sâk" konusunu ise böyle değerlendirmek mümkün
değildir. Zira "sâk" kelimesinin Allah Teala'ya izafesi konusunda
kat'î bir delil yoktur.
Doğrusunu Allah Teala bilir.
ed-Dârimî, “Rikâk”, 83; et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr,
IX, 354; İbn Mende, el-Îmân, II, 794.
İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VIII, 664.
İbn Abdilberr, et-Temhîd, VII, 150.
İbnu'l-Cevzî,
Def'u Şübehi't-Teşbîh, 36.
İbn Hibbân, el-İhsân, XVI, 382.
İbn Kuteybe'nin el-İhtilâf fi'l-Lafz'ına yazdığı
ta'likler meyanında, 44.
Kaynak:
Ebubekir Sifil
|
|