|
NAMAZ KILMAYAN DİNDEN ÇIKAR MI?
Namazın
ehemmiyetini vurgulayan pek çok ayet ve hadis yanında, bu temel
ibadetin terki ile küfür arasında irtibat kuran rivayetler sebebiyle
namazı terk eden kimsenin kâfir olacağı tarih boyunca birçok kesim
ve kimse tarafından söylenmiştir. Özellikle Ehl-i Hadis’in bir
kısmı, –önemli detayları bulunduğu için burada söz konusu
edilemeyecek kadar geniş ve hassas olan– iman-amel münasebeti
konusunda “amel imanın parçasıdır” tarzında formüle edebileceğimiz
görüşü benimsedikleri için namaz kılmayan kimsenin, “imanın aslından
olan” bir temeli ihmal ettiği için küfre düşeceğini ileri
sürmüşlerdir.
Büyük Hadis
alimlerinden Şafiiyyü’l-mezhep olan es-Sehâvî, meşru bir özrü
olmaksızın namazı terk eden kimsenin durumu hakkında şunları söyler:
“Namazı özürsüz olarak terk eden kimse hakkında birçok hadiste
“küfür” nitelemesi kullanılmıştır. (…) el-Münzirî, Sahabe’den bir
cemaatten de bu doğrultuda görüşler nakletmiştir. Hatta ondan önce,
Tabiun’dan olan Abdullah b. Şakîk bu doğrultuda konuşmuş ve şöyle
demiştir: “Hz. Muhammed (s.a.v)’in ashabı (Allah onlardan razı
olsun) namaz dışında herhangi bir amelin terkini küfür olarak
görmemiştir.”
“Ne var ki
bütün bunlar, zahirî anlamlarıyla ancak namazı, “farziyetini
inkârla” terk eden kimseye hamledilir. Bu kimse Müslümanlar arasında
doğup yaşamış birisi de olsa durum değişmez. Çünkü bu durumda o
kimse, Müslümanlar’ın icmaıyla kâfir ve mürted olur. (…)
“Herhangi bir
özrü yokken, tembellik ettiği için namazı terk eden ve fakat namazın
farziyetine inanan kimseye gelince, bildirdiği hükmü çoğunluğun
kesin bir dille ifade ettiği sahih nasslar gereğince böyle kimse
tekfir edilmez…” (el-Ecvibetu’l-Mardıyye, II, 817 vd.)
es-Sehâvî’nin
altını çizdiği sahih nasslardan birisi, İmam Mâlik, İmam Ahmed, Ebû
Dâvûd, en-Nesâî, İbn Mâce, el-Humeydî ve daha başkalarının rivayet
ettiği şu hadistir: “Allah’ın farz kıldığı beş vakit namazı kim
güzelce abdest alarak vakitlerinde kılar, rükûuna ve huşuuna tam
olarak riayet ederse, onu bağışlamak Allah için bir ahittir. Bunu
yapmayan kimse için ise Allah’ın bir ahdi yoktur; dilerse kendisini
bağışlar, dilerse azap eder.”
İbn Teymiyye
de konuyla ilgili yazdıklarında, namazı özürsüz olarak terk eden
kimsenin hapsedilip öldürülmesi durumunda kâfir ve mürted olarak mı,
yoksa fasık olarak mı öldürülmüş olacağı konusunda İmam Mâlik, İmam
eş-Şâfi’î ve İmam Ahmed’den iki farklı görüş geldiğini kaydeder. (Mecmû’u'l-Fetâvâ,
XXII, 48)
Öte yandan
namazın terkini küfürle ilişkilendiren rivayetler mutlak olarak ve
zahirî anlamlarıyla esas alınacak olursa, ömründe bir vakit namazı
özürsüz terk etmiş olanların bile küfre girdiğini söylemek
gerekecektir. Eğer bunu iddia etmek doğruysa şu anda yeryüzünde kaç
mü’min bulunduğunu söyleyebiliriz?
Daha önce de
değişik vesilelerle vurgulamaya çalıştığım gibi “Ehl-i re’y”, “Ehl-i
Hadis” gibi nitelemeler, kastedilen kesimlerin homojenitesini
anlatmaz. Bir diğer deyişle bu tabirlerin tam olarak neyi ve kimi
anlattığı konusunda kesin sınırlar çizmek oldukça zordur. Bir bakış
açısına göre “Ehl-i re’y”den sayılan bir alim, bir başka bakış
açısına göre pekala “Ehl-i Hadis” arasında telakki edilebilmektedir.
Öyleyse bu
tabirleri kullanırken, mutlak ve genel geçer olguları
anlatmadıklarını, bunların ancak bir takım “asgari müşterekler”in
ifadesi olduğunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamak durumundayız.
Hatta bu
göreceli durum, bu ekollerin kendi içindeki farklılıklar için de
aynen geçerlidir. Bu noktayı konumuzla ilişkilendirerek söylersek,
Ehl-i Hadis tabiriyle anlattığımız çerçeve içine giren herkes,
namazın terkinin kişiyi dinden çıkardığını ileri sürmüş değildir.
Ulemanın,
“döneminin Hadis alanında tartışmasız imamıydı”, “Sahabe ve
Tabiun’un ihtilaflarını en iyi bilenlerdendi” gibi ifadelerle
anlattığı, rivayet ilimlerinde olduğu kadar dirayet ilimlerinde de
otoritesi müsellem olan Muhammed b. Nasr el-Mervezî –ki İmam el-Buhârî
vd. ile çağdaştır–, namaz konusunu hem rivayeten hem de dirayeten
ayrıntılı bir şekilde işlediği Ta’zîmu Kadri’s-Salât isimli eserinde
(II, 517 vd.) özetle şöyle der:
Ehl-i
Hadis’ten bir grup, “İman” ve “İslam” kavramlarının aynı şeyi
anlatmadığını söylemiştir. Bunlara göre günahkâr kişi “Mü’min”
vasfını taşır, ama “Müslim” değildir. Zira bu kişi, iman sahibidir;
ancak amel yönünden kâfirdir. Şu var ki bu, kişiyi imandan çıkarıcı
küfür değildir.
Ehl-i Hadis’in
bu kesimine göre imanın bir aslı, bir de fer’i vardır. İmanın aslı
“tasdik” ve “ikrar”; fer’i ise kalp ve bedenle ameldir. Tıpkı bunun
gibi küfür de iki kısımdır: Birincisi Allah Teala’yı (ve inanılması
zorunlu olan diğer hususları) inkâr, ikincisi ise az yukarıda
“imanın fer’i” olarak ifade edilen hususlarla (yani “amel olan
iman”la) bağdaşmayan bir fiil işlemektir. Bir kimse inanılması
zorunlu olan hususları inkâr etmedikçe “dinden çıkarıcı küfür”
işlemiş olmaz. Amellerindeki bir kusur veya işlediği bir günah söz
konusu olduğunda bu kişi (”amel olan iman”la bağdaşmayan bir fiil
işlediği için) küfür işlemiş olur. Ancak yukarıda da belirtildiği
gibi bu küfür, kişiyi “dinden çıkarıcı küfür” değil, “amelî
küfür”dür.
Abdullah b.
Abbâs (r.a) ve daha başkalarından, 5/el-Mâide 44. ayetinin tefsiri
sadedinde nakledilen “küfrün dûne küfr” (kişiyi dinden çıkarıcı
olmayan küfür) sözünün anlattığı da işte budur.
Şu halde
böylesi netameli ve ulema arasında bu derece ihtilaflı bir konuda
yapılması gereken iki şey var: Namazların vaktinde edası konusunda
alabildiğine titiz davranmak ve namazlarına gevşek olanları “dinden
çıkarıcı küfür”le ithamda aceleci davranmamak.
Kaynak: Ebubekir Sifil
|