|
|
Kendi Dilinde İbadet - Namazda Türkçe Terceme Okunabilir mi?
Son
günlerde Türkçe ibadet ve özellikle Kur’an-ı Kerim’in namazda Türkçe
tercemesinin okunmasına dair tartışmaların yoğunluk kazanması
üzerine konu Kurulumuzda görüşüldü. Yapılan inceleme ve müzakere
sonunda:
Bütün ilahi
kitaplar, onları insanlığa tebliğ ile görevlendirilen Peygamberlerin
konuştukları dille indirilmişlerdir.
Peygamberimiz
Hz. Muhammed (s.a.) Arabistan’da Araplar arasında yetiştiği ve
Arapça konuştuğu için, O’nun tebliğ ettiği Kur’an-ı Kerim de Arapça
olarak indirilmiştir.
Ancak Yüce
Rabbımızın bütün insanlığa son kitabı ve ebedi hitabı olan Kur’an-ı
Kerim, sadece Araplar ve Arapça’yı bilenler için değil, bütün
insanları sapıklıklardan korumak, onlara Hakkı ve hakikati öğretmek,
hidayet ve gerçek saadet yolunu göstermek için indirilmiştir. Bunun
gerçekleşebilmesi için de, Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ilahi gerçek
ve öğütlerin herkese, bütün insanlığa tebliğ edilmesi, herkes
tarafından öğrenilmesi, anlaşılması, üzerinde düşünülmesi,
kavranması ve kalplere yerleşmesi gerekir. Nitekim Kur’an-ı
Kerim’de:
“Bu Kur’an,
bütün insanlara bir açıklama, sakınanlara yol gösterme ve bir
öğüttür.” (Al-i İmran, 3/138)
“Ey Peygamber,
Rabbından sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun
elçiliğini yapmamış olursun…” (Maide 5/67)
“Kendilerine,
indirileni insanlara açıklayasın diye sana Kur’an’ı indirdik.” (Nahl,
16/44)
“Bu Kur’an,
ayetlerini iyiden iyiye düşünsünler, tam akıl sahipleri ibret
alsınlar diye sana indirdiğimiz feyz kaynağı bir kitaptır.” (Sad,
38/29)buyurulmuştur.
İfade edildiği
üzere Kur’an-ı Kerim Arapçadır. Cenab-ı Hakk’ın yüce kelamı kutsal
kitabımızın dilinin her müslüman tarafından bilinmesi ve
anlaşılması, arzu edilen bir durum ise de, âdeten mümkün değildir. O
halde Kur’an-ı Kerim’in Arapça bilmeyenlere tebliğ edilebilmesi ve
onların da bu Yüce Kitapta bildirilen ilahî gerçek ve öğütleri
anlayıp üzerinde düşünebilmeleri ve O’nun hidayetinden
yararlanabilmeleri için, başka dillere tercüme edilmesine, kısa ve
uzun açıklamalarının yapılmasına kesin ihtiyaç hatta zaruret vardır.
Nitekim, İslamın ilk dönemlerinden itibaren buna ihtiyaç
duyulmuştur. Ashabın ileri gelenlerinden Selman-ı Farisî’nin İranlı
hemşehrilerinin isteği üzerine Fatiha Sûresini Farsçaya çevirip
onlara gönderdiği bazı kaynaklarda (bk. Serahsi, el-Mebsut, I, 37,
Beyrut, 1398/1978) yer almıştır. Günümüzde Kur’an-ı Kerim, dünyadaki
belli başlı hemen bütün dillere çevrilmiş durumdadır. Dilimizde de
yüzün üzerinde meal, terceme ve tefsiri bulunmaktadır.
Kur’an-ı
Kerim’in namazda Türkçe tercemesinin okunmasına gelince:
Kur’an-ı
Kerim’de “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” (Müzzemmil, 73/20)
buyrulduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a) de bütün namazlarda Kur’an-ı
Kerim okumuş ve namaz kılmayı iyi bilmeyen bir sahabiye namaz
kılmayı tarif ederken “… sonra Kur’an’dan hafızanda bulunanlardan
kolayına geleni oku.” (Müslim, Salat, 45) buyurmuştur. Bu itibarla
namazda kıraat yani Kur’an okumak, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit
bir farzdır.
Bilindiği
üzere Kur’an, Cenab-ı Hakk’ın Hz.Muhammed (s.a,)’e Cebrail aracılığı
ile indirdiği manaya delalet eden elfazın (nazm-ı münzel’in)
ismidir. Sadece mana olarak değil, Resülüllah (s.a.)’in kalbine
elfazı ile indirilmiştir. Bu itibarla bu elfazdan anlaşılan ve başka
lafızlarla (sözlerle) ifade edilen mana Kur’an değildir. Çünkü
indirildiği elfazın dışında, hatta Arapça bile olsa, başka sözlerle
ifade edilen mana Cenab-ı Hakk’ın kelamı değil, mütercimin ondan
anladığı yorumdur. Oysa Kur’an kavramının içeriğinde, sadece mana
değil, bir rüknü olarak onun elfazı da vardır. Nitekim:
“Şüphesiz O,
alemlerin Rabbı tarafından indirilmiştir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail),
uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine apaçık Arap diliyle
indirdi.” (Şuara 26/192-195)
“Böylece biz
onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Ta-Ha 20/113)
“Korunsunlar
diye dosdoğru Arapça bir Kur’an indirdik.” (Zümer, 39/28)
“Bu bilen bir
toplum için, ayetleri Arapça bir Kur’an olmak üzere ayrıntılı olarak
açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet, 41/3) gibi tam on ayrı yerde
(Yusuf, 12/2; Ra’d, 13/37; Nahl, 16/103; Şura, 42/7; Zuhruf, 43/3;
Ahkaf, 46/12) nazm-ı münzel’in Arapça olduğunu ifade eden
ayetlerden, sadece mananın değil, elfazının da Kur’an kavramının
içeriğine dahil olduğu açık ve kesin bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu
sebepledir ki, tercemesine Kur’an denilemeyeceği ve tercemesinin
Kur’an hükmünde olmadığı konusunda İslam bilginleri görüş birliği
içindedir.
Bilindiği
üzere terceme, bir sözün anlamını başka bir dilde dengi bir sözle
aynen ifade etmek demektir. Oysa her dilin, başka dillerde
bulunmayan (kendine ait) ifade, üslup ve anlatım özellikleri vardır.
Bu yüzden, edebî ve hissî yönü bulunmayan bazı kuru ifadeler
dışında, hiçbir terceme aslının yerini tutamaz ve hiçbir terceme de
her bakımdan aslına tam bir uygunluk sağlanamaz. O halde, Kur’an-ı
Kerim gibi, ilahî belağat ve i’cazı haiz bir kitabın aslı ile
tercemesi arasındaki fark, yaratan ile yaratılan arasındaki fark
kadar büyüktür. Çünkü biri Yaratan Yüce Allah’ın kelamı; diğeri ise
yaratılan kulun aciz beyanı. Hiç böylesi bir tercemenin, Allah
kelamının yerine konulması ve aynı hükümde tutulması mümkün olur mu?
Kaldı ki,
İslam dini evrensel bir dindir. Değişik dilleri konuşan bütün
müslümanların ibadette ortak bir dili kullanmaları onun evrensel
oluşunun bir gereğidir.
Herkesin
konuştuğu dil ile ibadet yapmaya kalkışması, Peygamberimizin
öğrettiği ve bugüne kadar uygulana gelen şekle ters düşeceği gibi
içinden çıkılmaz bir takım tartışmalara da yol açacağı muhakkaktır.
Konuya ülkemiz açısından baktığımızda ise böyle bir uygulamanın
dışarıda Türkiye aleyhinde, içerde ise Devlet aleyhinde bir malzeme
olarak kullanılacağı, vatandaşların birlik ve beraberliğini
zedeleyeceği, sonuç olarak bir takım huzursuzluklara sebebiyet
vereceği dikkatten uzak tutulmamalıdır.
Diğer
taraftan, yüzleri aşan terceme ve meal arasından din ve vicdan
hürriyetini zedelemeden, üzerinde birlik sağlanacak birisinin
namazda okunmak üzere seçilmesi ve buna herkesin benimsemesi mümkün
görülmemektedir.
Türkçe namaz
ile Türkçe dua birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü dua kulun
Allah’tan istekte bulunmasıdır. Bunun ise herkesin konuştuğu dil ile
yapılmasından daha tabii bir şey olamaz ve zaten genelde de
ülkemizde Türkçe dua yapılmaktadır.
Diğer
taraftan, Kur’an-ı Kerim’in en önemli özelliklerinden biri de
i’cazdır. Bir benzerinin ortaya konulması konusunda, Kur’an bütün
insanlığa meydan okumuştur. Bu i’cazın sadece anlamda olduğu
söylenemez. Aksine, “onun Allah katından indirildiğinde şüpheniz
varsa, haydi bir benzerini ortaya koyun” anlamındaki tehaddi (meydan
okuma) ayetlerinden (Bakara 2/23-24; Yunus, 10/37-38; Hud, 11/13;
İsra, 17/88; Tur, 52/33-34) bu özelliğin daha çok lafızla ilgili
olduğu anlaşılmaktadır.
Ayrıca bir
benzerini ortaya koymak için, insanlar ve cinler bir araya toplanıp
birbirlerine destek olsalar bile bunu başaramayacaklarını ifade eden
ayet-i kerime (İsra, 17/88) den de, Kur’an’ın bir benzerinin
yapılamayacağı ve bu itibarla tercemesinin Kelamullah
sayılamayacağı, o hükümde tutulamayacağı ve dolayısıyle namazda
tercemesinin okunamayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim, 1926
yılında İstanbul Göztepe Camii İmam-Hatibi Cemal Efendi’nin Cuma
namazında Kur’an-ı Kerim’in Türkçe tercemesini okumasıyla ilgili
olarak İstanbul Müftülüğü(nün 20 Mart 1926 tarih ve 92-93 sayılı
yazısı üzerine, altında Atatürk tarafından göreve getirilen ilk
Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi’nin imzası bulunan 9 Ramazan
1324/23 Mart 1926 tarih ve 743 numaralı Müşavere Hey’eti kararında:
“Namazda
kıraet-i Kur’an bi’l-icma farz ve Kur’an’ın hangi bir lügat ile
tercemesine Kur’an itlakı kezalik bi’l-icma gayr-ı caiz ve namazda
kıraet-i Kur’an mahallinde terceme-i Kur’an’ın adem-i cevazı da bi’l-umum
mezahib fukahasının icmaı ile sabit olduğundan, hilafına mücaseret,
namazı vaz’-ı şer’isinden tağyir ve emr-i dini istihfaf ve mel’abe
şekline vaz’ı mutazammın olduğu gibi, beyne’l-müslimin iftirak ve
ihtilafa ve memlekette fitne hûdusuna bâis olacağından, fiil-i
mezbure mecasereti sabit olan merkum Cemal Efendinin uhdesindeki
vezaif-i ilmiye ve diniyenin ref’i, emr-i zaruri halini almış
olmakla ol vechile tebligat icrası…” denilmiştir.
Şüphesiz bir
müslümanın en azından namazda okuduğu Kur’an-ı Kerim metinlerinin
anlamlarını bilmesi ve namazda bunları anlayarak ve duyarak okuması
son derece önemlidir ve bu zor da değildir. Ancak manasını anlamak,
onun hidayetinden faydalanmak ve Yüce Rabbimizin emir, yasak ve
öğütlerinin neler olduğunu öğrenmek için Kur’an-ı Kerim’i terceme
etmenin ve bu maksatla meal, terceme ve tefsirlerini okumanın hükmü
başka; bu tercemeleri Kur’an yerine koymanın ve Kur’an hükmünde
tutmanın hükmü yine başkadır.
Namazda ve
ibadet olarak Kur’an-ı Kerim asli lafızları ile okunur. Yüce
Rabbımızın bize olan öğüt, buyruk ve yasaklarını öğrenmek, onun
irşadından yararlanmak maksadıyla ise, terceme, meal ve açıklamaları
okunur. Bu maksatla Kur’an-ı Kerim’in terceme, meal ve
açıklamalarını okumak ta çok sevaptır ve genel anlamı ile ibadettir.
Kaynak: Diyanet İşleri
İlave: Diğer
Kaynaklar …
Soru :
İbadetlerimizi niçin Arapça yapıyoruz?
Türkçe olarak yapsak olmaz mı?
İlk bakışta
müminin, kendi diliyle Rabbine kulluk etmesi akla, daha doğrusu
hisse daha uygun gibi geliyor. Fakat mesele incelendiğinde, farklı
boyutlara varılıyor: Her şeyden önce dua ile namaz arasında açık bir
ayırım yapmak gerekir. Namaz dışındaki duada bir mümin ihtiyaçlarını
ve dileklerini Rabbine istediği dilde bildirir. Bu şahsi bir
meseledir ve kulun, Halıkı’na kendi ihtiyaçlarını ve arzularını
doğrudan doğruya, vasıtasız olarak arz etmesiyle ilgilidir. Duada
her insan kendi lisanıyla Rabbine iltica edebilir.
Namaz ise
bundan çok farklıdır. Namazda hangi dilden ve ırktan olursa olsun
bütün Müslümanların bir tek vücut olarak birleşmeleri ve Allah’a
topluca ibadet etmeleri söz konusudur. Bu ibadette gönüller gibi
dillerin de birlik arz etmesi gerekir. Kaldı ki, ibadetler Allah
nasıl emretmişse ve Allah Resulü (asm.) nasıl tarif etmişse öyle
yapılacaktır. İslamiyet herhangi bir bölgenin, ırkın veya milletin
dini olsaydı, hiç şüphesiz sadece bu bölgenin, bu ırkın veya bu
milletin dili kullanılabilirdi. Fakat, dünyanın bütün noktalarında
oturan, farklı ırklardan olup farklı dilleri konuşan müminler
mevcuttur. Bunların tümünün birlikte namaz kılabilmeleri, aynı
sureleri aynı dilden okumaları için tümünün aynı ibadet dilinde
birleşmeleri gerekir.
Beynelmilel
kongre ve toplantılarda da herkes kendi diliyle değil umumun bildiği
beynelmilel bir dille konuşmuyorlar mı? Meselenin diğer bir cephesi
de şudur: Hiçbir tercüme, asla orijinalinin yerini tutamaz. Kur’an,
Allah kelamıdır ve Arapça nazil olmuştur. Allah’ın kudret sıfatından
gelen şu varlıklar taklit edilemediği gibi, onun kelam sıfatından
gelen Kur’an da taklit edilemez. Ve Kur’anın tercümesine Kur’an
denmez. Kur’anın bir harfine en az on sevap verilmesi, Allah
kelamını tekrar etmenin karşılığında kullara bir İlâhî ihsandır.
Tercüme, Allah kelamı olmadığından bu mana orada kaybolur. İnsan,
Kur’an mealini okumakla, Kur’an okumanın değil, ilim noktasında bir
şeyler öğrenmenin sevabını alır. Şu da var ki, namazda geçen
kelimelerin bir kısmı konuşma dilimize geçmiştir. Allahu Ekber, hamd,
tesbih, Rabbül alemin, Ehad, Samed’in ne demek olduğunu çoğu
Müslüman bilmektedir. Dünya işlerimiz için enflasyon, deflasyon,
kur, ekonomi, döviz gibi nice yabancı kelimeleri ezberlediğimiz
halde, ibadet için gerekli, az sayıda kelimeyi öğrenmemekte bilmem
mazur sayılabilir miyiz?
Zafer dergisi
Kaynak: Sorularla islamiyet
İlave: Diğer Kaynaklar…
Kuranı
Kerim insan sözü değildir. Aşağıdaki 6 madde insan sözü olmadığını
ispatlamaktadır.Birincisi: Îcâz ve belâgatdır. Ya’nî az söz ile ve
pürüzsüz ve kusûrsuz olarak, çok
şey anlatmakdır.
İkincisi: Harfleri ve kelimeleri, arab harflerine ve kelimelerine
benzediği hâlde,
âyetler, ya’nî sözler ve cümleler, onların sözlerine ve şi’rlerine
ve hutbelerine hiç
benzemiyor. Kur’ân-ı kerîm, insan sözü değildir. Allah kelâmıdır.
Kur’ân-ı kerîmin
yanında onların sözleri, cam parçalarının elmasa benzemesi gibidir.
Dil mütehassısları
bunu pek iyi görüyor ve teslîm ediyor.
Üçüncüsü: Bir insan, Kur’ân-ı kerîmi ne kadar çok okursa okusun
bıkmıyor,
usanmıyor. Arzûsu, hevesi, sevgisi ve zevkı artıyor. Hâlbuki, Kur’ân-ı
kerîmin
tercemelerinin ve başka şekllerde yazmalarının ve diğer bütün
kitâbların okunmasında,
böyle arzû ve lezzet artması olmuyor. Usanç hâsıl oluyor. Yorulmak
başkadır, usanmak
başkadır.
Dördüncüsü: Geçmiş insanların hâllerinden bilinen ve bilinmeyen
birçok şey Kur’ân-ı
kerîmde bildirilmekdedir.
Beşincisi: İlerde olacak şeyleri bildirmekdedir ki, bunlardan çoğu
zemânla meydâna
çıkmış ve çıkmakdadır.
Altıncısı: Kimsenin hiçbir zemânda, hiçbir sûretle bilemiyeceği
ilmlerdir ki, Allahü
teâlâ, ulûm-i evvelîni ve âhırîni Kur’ân-ı kerîmde bildirmişdir.
Kaynak: Tam ilmihal Seadeti Ebediyye
|
|