|
|
İCTİHÂD
İctihâd, gücü, kuvveti yettiği kadar, zahmet çekerek, uğraşarak
çalışmak demektir. İctihâddan maksat, âyet-i kerimelerden ve hadis-i
şeriflerden, mânaları açıkça anlaşılmıyanları, açıkça bildiren diğer
ahkâm-ı şer'ıyyeye kıyâs ederek, benzeterek, bunlardan yeni hükmler
çıkarmaya uğraşmak, çalışmak demektir. Meselâ anaya, babaya itaati
emreden âyet-i kerimenin meâl-i âlîsi, (Onlara, öf sıkıldım
demeyin!)dir.
Dövmekten, söğmekten bahs buyurulmamıştır. Âyet-i kerimede, yalnız
bunların en hafîfi olan öf kelimesi açıkça bildirildiğine göre,
müctehidler, dövmenin, söğmenin ve hakâret etmenin elbette haram
olacağını ictihâd etmişlerdir. Yine meselâ, Kur'an-ı kerimde şarap
içmek yasak edilmiş, başka içkiler bildirilmemiştir. Şarapın haram
olmasının sebebi, hamr kelimesinden de anlaşılacağı üzere, tahmîr-i
akıl, yâni aklı karıştırdığı, giderdiği içindir.
Bundan dolayı müctehidler, şarapın haram olmasındaki sebep, herhangi
bir içkide bulunsa haramdır, diye ictihâd etmişler. Her sarhoş eden
şeyin haram olduğunu emir buyurmuşlardır. Allahü teâlâ, Kur'an-ı
kerimde, ictihâd ediniz! diye emrediyor. Birçok âyet-i kerimelerden,
ilimleri derin olan yüksek derecedeki âlimlerin ictihâd ile
emrolundukları anlaşılmaktadır. O hâlde, ehliyyeti ve liyâkati ve
ilimde ihtisası tâm olanların, yâni mânaları açıkça anlaşılmıyan
âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin içlerinde saklı bulunan ahkâmı
ve mes'eleleri, mefhûmen, mantûkan, delâleten anlıyabilecek kuvvet
ve kudrette olanların ictihâd etmesi farzdır.
İctihâd makamına lâyık olabilmek için, birçok kayd ve şartlar
vardır. Evvelâ arabî yüksek ilimleri tamam bilmekle berâber, Kur'an-ı
kerimin hepsi ezberinde olmak, sonra, âyet-i kerimelerin mâna-i
murâdîsini, mâna-i işârisini, mâna-i zımnî ve iltizâmîsini bilmek ve
âyet-i kerimelerin, indiği zamanları ve sebepleri ve ne hakkında
geldiklerini, küllî, cüz'î olduklarını, nâsih, mensûh olduklarını,
mukayyed ve mutlak olduklarını ve bunlar gibi diğer vechelerini ve
kırâet-i seb'a ve aşereden ve kırâet-i şâzzeden nasıl istihrâc
edildiklerini bilmek, kütüb-i sitte ve diğer hadis kitaplarında
bulunan hadis-i şeriflerin hepsini ezberden bilmek ve her hadisin ne
zaman ve ne için söylendiğini ve şümûl derecesini, hangi hadisin
diğerinden evvel veya sonra olduğunu, âid oldukları cihetleri, hangi
vak'a ve hâdise üzerine söylendiklerini ve kimler tarafından nakil
ve rivayet edildiklerini ve bunların her birinin hâl tercümelerini
bilmek, fıkh ilminin üsûl ve kâidelerine vâkıf olmak, oniki ilmi,
âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin rümûz ve işaretlerini, sûrî
ve mânevi tefsîrlerini anlayıp kavrıyabilecek ayrı bir irfâna, nûr-i
îman ve itmi'nân ile dolu münevver ve muaffâ bir kalb ve vicdâna
sahip bulunmak lâzımdır.
Bu yüksek vasflar ve husûsiyyetler, ictihâd mevkı' ve makamının
îcâbları ve lüzûmlu şartlarıdır. Fakat, böyle fazîletleri taşıyan,
akılları kuvvetli kimseler, ancak Peygamberimizin asr-ı saadetinde
ve Sahâbe-i kiramın zamanında ve Tâbiîn ve Tebe'i tâbiîn devrinde
bulunabiliyor, sohbet bereketi ile yetişiyordu. Zaman ilerleyip, asr-ı
saadetten uzaklaşıldıkça, fikirler, re'yler bozulmuş, dağılmış,
bid'atler türemiş, üstün, kıymetli kimseler yavaş yavaş azalmış,
dördüncü asırdan sonra, bu sıfatlara mâlik bir âlim ortada
kalmamıştır. Böyle olduğu, (Mîzân-ül-kübrâ) ve (Redd-ül-muhtâr)
ve (Hadîka) kitaplarında, açıkça yazılıdır.
(Fa'tebirû)
âyet-i kerimesinin meâl-i âlîsi, (Ey akıl sahipleri! Akıl
erdiremediğiniz mes'elelerde, onları bilen ve derinliklerine tâm
ermiş olanlara tâbi olunuz) demektir.
İctihâd makamına varmış bulunan yüksek kimseler, kendi ictihâdlarına
göre hareket etmek mecbûriyetindedir. Başka müctehidlerin
ictihâdlarına tâbi olamazlar. Hattâ Peygamberlerin zamanlarında da,
sahâbîlerden biri, kendi Peygamberinin ictihâdına uymıyan ictihâdda
bulunursa, kendi ictihâdına göre hareket ederdi. Burada bir suâl
sorulabilir. Peygamberler de ictihâd eder mi idi? Evet, onlar da,
Allahü teâlânın açıkça bildirmediği emirleri, açık bildirilmiş olan
emirlere kıyâs ederek, benzeterek ictihâd ederlerdi.
Fakat ictihâdlarda hatâ edip yanılmak ihtimali olduğundan,
ictihâdlarında hatâ ederlerse, Allahü teâlâ, derhâl Cebrâîl
aleyhisselâmı göndererek, hatâları vahy ile düzeltilirdi. Yâni
Peygamberlerin ictihâdları hatâlı kalmazdı. Meselâ, Bedr gazasında
alınan esîrlere yapılacak şey için, Server-i âlem bazı Sahâbe-i
kiram ile birlikte bir türlü, Ömer ise, başka türlü ictihâd
etmişlerdi. Sonra, âyet-i kerime gelerek, Allahü teâlâ, imam-ı
Ömerin ictihâdının doğru olduğunu bildirdi. Bunun gibi (Abese)
sûresi de, bir ictihâd hatâsını düzeltmek için nâzil olmuştu.
[Tefsîr-i Hüseyn Kâşifî.] Peygamber efendimizin vefâtları sırasında,
hokka ve kalem hakkındaki emirlerinin anlaşılmasında Hz. Ömerin
ictihâdı, yine böyledir ki, ileride bildireceğiz.
Eshâb-ı kirâmdan sonra meşhûr dört imam ve bunların mezheplerine
göre ictihâd eden imam-ı Ebû Yûsüf, imam-ı Muhammed, imam-ı Züfer,
ibni Nüceym, imam-ı Râfi'î, imam-ı Nevevî, imam-ı Gazâlî ve
benzerleri gibi yüksek âlimler yetişti. Asr-ı saadet uzaklaştıkça,
hadis-i şerifleri nakil ve rivayet eden oniki silsilenin, yâni haber
verme zincirinin halkaları arttı. Hadis-i şeriflerin hangi
silsileden ve hangi kimselerden alınacağı, düşünülecek bir mes'ele
oldu ve çok güç ve belki imkânsız oldu. Bundan dolayı, dördüncü
asırdan sonra, ictihâd edebilecek bir âlim yetişemez oldu. Bütün
müslümanlar, bu dört imamdan birine tâbi olup, o imamın mezhebine
uymaya mecbûr oldu.
Dîn-i islâmı yıkmak için uğraşanlardan bir kısmı, o kadar kurnaz
oldukları hâlde, islâmiyetin inceliklerini kavrayamadıklarından,
kitaplarında ve konferanslarında (ictihâd kapısı kapandı) sözüne
saldırıyor. Fakat kürsîlerden saçtıkları rakı kokuları ile berâber,
çürük ve boş kafalarından, ağızlarına sızan hezeyânları,
dinleyicilere gülünç olmaktan başka te'sîr yapamıyor. Elhamdülillah,
islâm semasını kaplıyan korkunç irtidâd bulutlarının karartmakta
olduğu gençliğin saf ve berrak ruh deryası, hakîkat güneşinin
beliren tektük şua'ları ile ışıldamaya başlamaktadır.
İctihâd, bir ibâdet olduğundan, yâni Allahü teâlânın emri
olduğundan, hiçbir müctehid, diğer bir müctehidin ictihâdına yanlış
diyemez. Çünkü, her müctehide, kendi ictihâdı haktır ve doğrudur.
Meselâ, imam-ı Şâfi'î, Hanefî mezhebinde olmadığı hâlde, (İmâm-ı
a'zam Ebû Hanîfenin re'y ve ictihâdını beğenmiyene, Allahü teâlâ
lânet etsin!) yâni merhamet etmesin buyurmuştur. İmâm-ı Ebû Yûsüf ve
imam-ı Muhammed ve diğer imamların, İmâm-ı a'zama uymayan sözleri,
onu beğenmemek, kabûl etmemek değildir. Kendi ictihâdlarını
bildirmektir. Bunu bildirmeye memurdurlar. Server-i âlem uzak
memleketlere gönderdikleri Sahâbe-i kirâma, güçlük karşısında
kalınca, âyet-i kerimelere mürâce'at etmelerini, orada bulamazlarsa,
kendi re'y ve ictihâdları ile hareket etmelerini emir buyururdu.
Kendilerinden daha yüksek ilimli ve fikirli olsalar dahî,
başkalarının fikir ve ictihâdına uymamalarını emir buyururdu.
İşte bunun gibi, imam-ı Ebû Yûsüf ve imam-ı Muhammed de hocaları,
üstâdları olan imam-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin fikir ve
re'yine tâbi olmayıp, kendi ictihâdları ile hareket ederlerdi.
Hâlbuki, İmâm-ı a'zamın ilmi, fikri, onların üstünde idi ve onların
üstâdı idi.
Dört mezhep arasındaki farklar da, bundan ileri gelmektedir. Meselâ
Hanefî mezhebinde kan akınca abdest bozulduğu hâlde, imam-ı
Şâfi'înin ictihâdında bozulmuyor. Şâfi'î mezhebinde bulunan biri,
elinden kan akınca, abdest almadan namaz kılarsa, hiçbir hanefî, ona
abdestsiz namaz kıldı diyemez. Çünkü onun tâbi olduğu mezhep
imamının ictihâdı böyledir. Hanefî mezhebinde bulunan bir kimse,
yabancı bir kadının [nikâhla alması ebedî haram olan onsekiz
kadından başkasının] derisine dokunduktan sonra, abdestini
yenilemeden namaz kılsa, hiçbir şâfi'î de, o hanefînin abdestsiz
namaz kıldığını söyliyemez. O hâlde abdestte, namazda, nikâhda,
mirasta, vasıyetlerde, talâkta, cürm ve cinâyetlerde, alışverişte ve
bunlar gibi birçok şeylerde imamlarımızın [yâni en büyük din
âlimlerinin] birbirine uymıyan sözleri, hep ictihâdları olup,
hiçbiri diğerinin sözüne yanlış, bozuk dememiştir.
Sahâbe-i kiram da böylece birçok işlerde birbirlerine uymamışlarsa
da, hiçbiri diğerinin ictihâdına yanlış dememiş, dalâlet, fısk
demeyi hâtırlarına bile getirmemişlerdir. Meselâ, Ebû Bekr-i Sıddîk
halîfe iken, müslüman olmasını teşvîk için, bir muhtedîyi, bir
sahâbînin yanına katarak, beyt-ül-mâlın muhâfaza memuru olan Hz.
Ömere gönderdi. Buna zekât hissesini versin! diye emreyledi. Ömer
ise, bu parayı vermedi. (Müellefe-i kulûb) ismi verilen bu
gibi kimselere zekât verilmesi, âyet-i kerimede emredilmiş iken,
neye vermedin? diye sorunca, imam-ı Ömer (kâfirlerin kalblerini
yumuşatmak emri, Allahü teâlânın vaat ettiği zafer ve gâlibiyyet
başlamadan evvel, kâfirlerin azgın olduğu zamanda idi. Şimdi ise,
müslümanlar kuvvetlenmiş, kâfirler mağlup ve âciz olmuştur. Şimdi
kâfirlerin kalblerini mal ile kazanmaya lüzûm kalmamıştır) buyurdu.
(Müellefe-i kulûb)
denilen kâfirlere zekât verilmesi emrini nesh eden, yâni yürürlükten
kaldıran âyet-i kerimeyi ve Mu'âz hadisini okudu. İmâm-ı Ömerin bu
ictihâdının, Sıddîk-ı a'zamın re'y ve ictihâdına uymaması, onun bu
emrini red etmek değildir. Beyt-ül-mâlin [yâni, müslümanlara âid
para ve eşyanın] muhâfazasına ve idaresine memur olduğu için,
ictihâdını söylemişti. Ebû Bekr de bu ictihâdından dolayı ona bir
şey dememişti. Hattâ, ictihâdını değiştirerek, Eshâb-ı kirâmın
hepsi, Hz. Ömer gibi ictihâd eylediler. İmâm-ı Rabbânî, otuzaltıncı
(36) mektûb sonlarında, Eshâb-ı kirâmın, Resûlullahın ictihâdından
ayrılmasına misâl olarak, şunu da yazmaktadır:
Peygamberimiz, vefât etmesine yakın bir zamanda, (Bana kâğıd
veriniz, size birşeyler yazacağım!) buyurmuştu. Orada
bulunanlardan bir kısmı, kâğıd verelim dedi. Bir kısmı da vermiyelim
dedi. Ömer-ül Fârûk, bu kısmdan idi. (Allahü teâlânın kitabı, bize
yetişir) dedi. Bu yüzden de ona dil uzatıyor, kötülüyorlar. İşin iç
yüzünü anlasalar, birşey söyliyemezler. Çünkü, Fârûk, vahyin son
bulduğunu, Cebrâîl aleyhisselâmın gökten artık haber getirmiyeceğini
ve re'y ve ictihâddan başka bir yolla ahkâm çıkarılamıyacağını
bilmişti. O ânda Resûlullahın yazacağı şeyler, ictihâdla bulunacak
şeyler olacaktı. Allahü teâlânın (İctihâd ediniz!) emri ile,
başka müctehidler de, bunları bulabilirdi. İşte Ömer, bunları hemen
düşünerek, Resûlullahı o veca'lı, sıkıntılı anda üzmek, yormak
istemedi.
Başkalarının yapacağı ictihâdları kâfî gördü ve (Bize Kur'an-ı kerim
yetişir) buyurdu. Yâni (Müctehidlerin kıyâs ve ictihâd etmeleri
için, Kur'an-ı kerim kâfîdir) dedi. Yalnız Kur'an-ı kerimi
söylemesinden anlaşılıyor ki, hâllerden ve işaretlerden anlamıştı
ki, yazılacak ahkâmın ictihâdı, hadis-i şeriflerden çıkarılmayıp,
Kur'an-ı kerimden çıkarılacak şeylerdi. O hâlde, Hz. Ömerin kâğıd
getirmeye mani olması, Resûlullahı hastalığın şiddeti, ağrıların
kesreti zamanında üzmemek, yormamak için merhamet ve şefkatinden
idi. Zaten, kâğıd istemeleri de emir şeklinde değil, başkalarını
ictihâd zahmetinden kurtarmak için acıdıklarından idi. Çünkü, emir
şeklinde olsaydı, emirleri bildirmek lâzım olduğundan, kâğıdı
istemeye önem verir. Eshâbının uyuşmaması ile vazgeçmezdi.
Eshab-ı Kiram
Hakikat Kitabevi Yayınları
Diğer
Kaynaklar:
Kaynak 1 :
İçtihat Nedir?
Şartları Nelerdir?
Kaynak 2 :
Yusuf Kerimoğlu -
Emanet ve Ehliyet
|
|