|
İçtihat Nedir? Şartları Nelerdir?
Mehmet Kırkıncı
İçtihadın
sözlük anlamı; meşakkatli, külfetli, zor bir işi meydana getirmek
için bütün gücünü sarf ederek ceht ve gayret göstermektir.Terim
anlamı ise; kesin ve açık delillerle sabit olmayan öznel yargıları
şer’î delillere uygun olarak ortaya çıkarma konusunda bütün güç ve
takatini sarf ederek çalışmaktır. Yani, Kur’an, hadis ve icma ile
sabit olan şer’î delillerden hüküm çıkarmaktır.
Kur’an-ı Kerim, ezeliyete bakan ve ebediyetten haber veren bir
denizdir; sonsuz bir feyiz ve rahmet hazinesidir. O’nun hikmet ve
esrarı nihayetsizdir. Her asrın âlimleri anlayışları oranında ondan
hisselerini almışlardır ve kıyamete kadar da alacaklardır. Ümmet-i
Muhammed (asm.) onun bereketine mazhar olmuşlar, maddeten ve manen
Kur’an ‘dan istifadeler etmişlerdir ve edeceklerdir.
Kur’an-ı Kerim, özet hâlinde ve ince nüktelerle doludur; bir çok
prensip ve kaideleri, esas ve usulleri ihtiva eden zengin bir
hazinedir. Cenâb-ı Hakk bir âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:
“Yaş ve kuru herşey Kitab-ı Mübindedir.”
Bediüzzaman Hazretleri bu âyeti şöyle tefsir eder: “Bir kavle
göre Kitab-ı Mübin, Kur’andan ibarettir. Yaş ve kuru, herşey içinde
bulunduğunu, şu âyet-i kerime beyan ediyor. Öyle mi? Evet, her şey
içinde bulunur. Fakat herkes her şeyi içinde göremez. Zira muhtelif
derecelerde bulunur. Bazan çekirdekleri, bazan nüveleri, bazan
icmalleri, bazan düsturları, bazan alâmetleri; ya sarahaten, ya
işareten, ya remzen, ya ibhamen, ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat
ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur’ana münasib bir tarzda ve iktiza-yı
makam münasebetinde şu tarzların birisiyle ifade ediliyor.”
Bu
İlâhî hazinede beşeriyetin kıyamete kadar karşılaşacağı bütün
meseleler sarahaten yani açık ve net olarak bulunsaydı, mevcut
Kur’an’ın bin misli kadar bir kitap olması gerekirdi. İmam-ı
Şa’rânî’nin buyurduğu gibi. “Eğer Peygamber Efendimiz (asm.)
Kur’ân-ı Kerimdeki icmalleri toplu, öz olarak bir arada bulunan
ilimleri açıklamasaydı, Kurân-ı Kerîm’in özet hâlindeki ifadeleri
üzere kalırdı. Aynı şekilde, müçtehid din imamları, Sünnette bulanan
icmalleri açıklamasalardı, sünnet kendi özet hâliyle kalırdı.
Malumdur ki, Cenâb-ı Hakk nazarında en makbul olan amel güç
olanıdır. (İbadetlerin en faziletlisi zahmetli olanıdır)
hadisi-i şerifi de bunun bir delilidir. İçtihat da zor bir araştırma
ve derin bir incelemeyi icap ettiren yüksek bir ilim ve ehli için
mukaddes bir görevdir. İnsanların bütün hal ve hareketleriyle
alakası vardır. Buna mazhariyet ise kuru bir iddia ile değil,
Peygamberimize (asm.) tam anlamıyla vâris olmakla mümkündür.
İçtihadın dinimizdeki yeri nedir?
Mehmet Kırkıncı
İçtihadın
meşruiyeti Kur’an’ın şu âyeti ile sabittir. “Onlara emniyet ve
korkudan bir haber geldiği zaman onu ifşa ederlerdi.Eğer onu
Peygambere veya aralarından re’y sahibi olanlara arz etselerdi
elbette ki, o re’y sahiplen (hal ve maslahata göre) içtihat ve
istihraç ederlerdi.” Medine’ye hicret eden Müslümanlar, kısmen
emniyete kavuşmakla beraber, bütünüyle rahat değillerdi. Her an
Mekkelilerin saldırısına uğrama ihtimalleri vardı. Halk arasında
zaman zaman “geldiler, geliyorlar” şeklinde dedikodular
yayılmaktaydı. Üstteki âyet, böyle durumlarda yapılması gerekeni
ders vermektedir.
Hamdi Yazır, bu âyetten şu hükümleri çıkarır:
1- Olayların
hükümleri içinde, doğrudan ayet ile malum olmayıp, içtihat ile
bilinecek olanlar da vardır.
2- İstinbat
(Bir konuyu derin bir araştırma ile ortaya çıkarmak) da bir
delildir.
3- İstinbata
ehil olmayan halkın, olayların hükmünde ilim ehline müracaatı ve
taklidi dinen zorunludur.
4- Resulullah
da istinbat ile sorumludur.
Ebu Zehra’nın
da buyurduğu gibi, “Olaylar sonsuzca meydana gelir. Mevcut ayetler
ise sınırlıdır. O halde mevcut ayetlerin ışığı altında hakkında ayet
bulunmayan hususlara dair hükümler çıkarmak bir zorunluluktur.” İşte
bu âyet-i kerime kıyas ve içtihadın şer’î delillerden olduğunun en
büyük delilidir. Zira yeni bir olayı dinen yetkili olan alimlere
havale etmek, onların içtihat etmelerini ve kıyasta bulunmalarını
istemek demektir. Çünkü, hakkında açık hüküm olan hâdiselerde
içtihada zâten gerek yoktur.
Fahreddin-i
Razî bu âyet-i kerimenin üç şeye delalet ettiğini beyan ifade eder:
Birincisi; hakkında açıkça ayet olmayıp da içtihat ile
bilinenlerdir.
İkincisi; içtihat ve istinbatın şer’î delil olmasıdır.
Üçüncüsü;
sıradan halk tabakasının, esasa ait olmayan amellerde alimleri
taklit etmelerinin zorunlu olmasıdır. Çünkü, Cenâb-ı Hak, bu
âyetiyle yeni hâdiselerin hükümlerini bilmeyenlerin, bu hükümleri
şer’î delillerden çıkarmaya yetkili olan kimselere müracaat etmeleri
gerektiğini beyan buyurmuştur.
Cenab-ı Hakk
şu âyet-i kerîme ile de ehil olanların içtihat yapmalarını emir
buyurmaktadır:
“Ey ilim sahipleri, (âyetlerimizi) tabir edin.”
Şu halde Kur’an-ı Kerim’de kesin hükümler yanında açık olarak ifade
edilmeyen fer’î hükümler yani teferruattan sayılacak ikinci derecede
hükümler de mevcuttur. Bu gibi hükümlerde zan ile amel etmeyi Cenâb-ı
Hakk caiz kılmıştır. İnsanların bu hükümleri Kur’an’dan
çıkarabilmesi etmesi mümkün değildir. Onlara düşen görev âlimlere
tâbi olmalarıdır. Böyle bir taklit, avam için zorunludur. Evvela
içtihat yapmak büyük bir ilim ve özel yetenek işidir, herkesin kârı
değildir. Çünkü şer’ i hükümler binlerce hatta on binlercedir.
Bunların delilleri ise sınırsızdır. Bütün bu hükümleri o sayısız
delillerden çıkarmak herkes için mümkün olmaz. Diğer taraftan, bütün
Müslümanların içtihat yapacak derecede alim oldukları farz edilse
bile bunların içtihat için çalışmaları halinde dünyevî hiçbir meslek
icra edilemez olur. Bu iki mühim sebepten dolayı avam, müçtehitleri
taklit etmekle mükelleftir.
Cenâb-ı Hakk
içtihada ehil olanları içtihat ile emreylediği gibi diğer Müminleri
de bunlara tâbi olmaya şu âyet ile emir buyurmuştur: “Eğer
bilmiyorsanız, zikir (ilim) ehline sorun.” Bir Müslümanın Allah-û
Teâlanın rızasına uygun ibadet yapabilmesi ancak müçtehitlere uyması
ile mümkündür. Şeyh Abdullah Diraz taklidin vacip ve zaruri olduğunu
şöyle ifade etmektedir: “Kendisinde içtihat yapma ehliyet ve yetkisi
olmayan kimse, karşısına fer’i bir mesele çıktığı zaman, ya esas
olarak hiçbir şey yapmayacak ve kulluk görevini aksatacaktır. Bu ise
icmâya aykırı bir davranış olur.
Ya da bir
şeyler yaparak, kulluk görevini yerine getirmeye çalışacaktır. Bu da
ya ortaya çıkan yeni meseleyle ilgili hükmü tespit eden delili
bulup, ona bakarak hareket etmek, ya da bir müçtehidi taklit etmek
suretiyle olur. Birincisi (karşılaşılan her yeni meselenin delilini
bulup bu delilden hüküm çıkarmak) herkes için katiyen mümkün
değildir. Çünkü bu yol, hem yeni durumlarla karşılaşan kimse, hem de
bütün insanlar hakkında, hâdiselerin delililerini arayıp bulma
zorunluluğunu doğuracağından, insanların geçim çabalarını
engelleyecek, her türlü san’at ve tekniği durduracak, ziraat ve
benzeri bütün faaliyetleri tatil suretiyle dünyanın harap olmasına
yol açacaktır. İşte bu sebeple taklidin birden kaldırılması son
derece tehlikelidir. Görülüyor ki, geriye taklitten başka hiçbir
çıkar yol kalmamıştır. Böyle bir durum karşısında tek yol bir
nıüçtehite tabi olmaktan ibarettir.”
Bu hususu
Şatıbi şöyle ifade etmiştir: “Bir müçtehide göre şer’i delil ne ise,
cahil bir insana göre de bir müçtehidin verdiği fetva odur.” İşte
müçtehitler Kur’an-ı Kerim’de üstü kapalı ya da işareten mevcut olan
ikini derece hükümleri çıkararak insanlık aleminin istifadesine
sunmuşlardır. Nitekim kâinat kitabında bulunan gizli ve perdeli
hakikatler da, ilgili fen alimlerince keşfedilmişlerdir. Bu zâtlar
da kâinat kitabının müfessirleri ve müçtehitleri hükmündedirler.
Bir fende söz
sahibi olmayan kimselerin o fennin ilim adamlarına tâbi olmaları ve
onların ortaya koyuduğu eserlerden faydalanmaları aklın gereği
olduğu gibi avamın da Kur’an-ı Kerim’den çıkarılan hükümlerde
müçtehitleri taklit etmeleri zorunludur. Aklı başında bir insan “Ben
ancak kendi yaptığım uçağa binerim, yahut kendi yaptığım bilgisayarı
kullanırım.” diyemeyeceği gibi, ben müçtehitleri taklit yerine
Kur’an ve hadisten kendim hüküm çıkarırım, da diyemez.
Diğer
Kaynaklar:
Kaynak 1 :
Eshab-ı Kiram
Kaynak 2 :
Yusuf Kerimoğlu -
Emanet ve Ehliyet
|