RASÛLULLAH'IN ÂLİNE, ASHABINA VE
EHLİ
BEYTİNE MUHABBET GÖSTERİLMESİ
a)
Ehli Beyt'ine ve Âline Muhabbet Gösterilmesi:
Bu
bölümde âl ve ashâb-ı kiramla Ehli Beyt ve ulu soyuna
muhabbeti bildirilecektir.
Taberî
diyor ki (R.A.), vakta ki Hak Teâlâ hazretleri açık
faziletler ve kerametler ihsan etti. Bütün varlıklara da
onun akraba ve yakınlarına, Ehl-i Beyt'le soyuna muhabbeti
lazım ve vacib kıldı. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîminde
meâlen :
«(Habibim)
de ki: ben bu (tebliğime) karşı akrabalıkta sevgiden başka
hiçbir mükâfat istemiyorum»
buyurmuştur. Bu âyet i kerîmeye göre akraba sevgisi vacibtir.
Derler
ki bu âyet-i kerîme indiği zaman Rasûlullah (S.A.V.)'e:
—
Akrabaların kimlerdir, diye sordular. Cevaben :
—
Ali, Fatıma ve iki oğlu, buyurdu. Ehli Beyt hakkında meâlen:
«(Ey Ehli Beyt) Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi
tertemiz yapmak diler»
âyet-i kerîmesi indi.
Ehl-i
Beyt kimlerdir. Bu husustaki açıklamalar değişiktir. İbn
Abbas (R.A.), bu âyet, Rasûlullah (S.A.V.)'in temiz
hatunları hakkında inmiştir, dedi.-Hadîs âlimi İbn Kesir
diyor ki: Rasûlullah (S. A.V.)'in temiz zevcelerinin bu âyet
i kerîmenin hükmüne girdiği açıktır. Zira âyetin iniş sebebi
onlardır. İnişe sebep olanın, o hükmün içine girdiği
kesindir. Fakat onlardan başkasının da bu hükme girdiğini
kabul etmek doğru olur.
Bazıları da murat, yalnız Hz. Peygamber'dir dediler.
İmam
Ahmed'te Vaile bin el-Eskâ (R.A.)'dan şöyle rivayet
etmiştir. Bir gün Hz. Muhammed (S A.V.) geldi. Yanında Hz.
Ali, Hasan ve Hüseyin (R.A.)'lar da vardı. Hasan ile
Hüseyin'in ellerinden tutarak eve girdi ve Hz. Fatıma
(R.A.)'ı da yanına çağırdı. Dördü de gelip önünde oturdular.
Hasan ve Hüseyini mübarek dizlerine aldı ve abasını onların
üzerine örtüp yukarda zikredilen âyeti kerîmeyi okudu.
Sonra: «Allâhümme hâulâi ehli beyti ve ehl-i beyti ahakku».
«Allahım,
işte bunlar benim Ehl-i Beyt'imdir ve Ehli Beytim olmaya
herkesden fazla müstehaktır»
diye buyurdu.
Bu
takdirde Ehl-i Beyt bu dördü oluyor. Ümmü Seleme de bunun
benzerini rivayet etmiştir. Fakat Ebu Said rivayetinde murat
beş kişidir. Biri benim, diğerleri Ali, Fatıma, Hasan ve
Hüseyin'dir, buyurdu.
Zeyd
bin Erkam diyor ki, bir gün Hz. Peygamber (S.A.V.) hutbe
okurken Allah'a hamd ve sena ettikten sonra «ey müminler
ben de sizin gibi bir insanım. Belki yakında Azrail (A.S.)
gelir ruhumu alır. Size iki emanet bırakıyorum. Biri
Allah'ın kitabı Kur'ân diğeri Ehl-i Beytimdir» diye
vasiyet buyurdu. Sahabe :
— Ya
Zeyd, Ehl-i Beyt kimlerdir? Hatunları Ehl-i Beyt'ten değil
midir? diye sordular. Zeyd :
—
Evet hatunları Ehl-i Beyt'tendir ve asıl Ehl-i Beyt
kendilerine sadaka haram olan ailedir dedi.
— Ya
onlar kimlerdir, dediler.
—
Onlar âl-i Alî ve âl-i Cafer, âl-i Akil ve âli Abbâs'tır
dedi. Bunlara da sadaka haram kılınmış mıdır dediler.
—
Evet diye cevap verdi. İmam Müslim böyle rivayet etmiştir.
Ehl-i Beyt bunlardır.
Hz.
Muhammed (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Benim akrabamı
seven beni sevdiği için sever. Onları sevmenin sebebi beni
sevmeleridir.»
îbn
Sa'd, şöyle rivayet etmiştir :
«Ehli
Beyt'imden birine bir ihsanda bulunan kimseye o da dünyada
karşılığını vermeye gücü yetmezse Kıyamet gününde o ihsanın
karşılığını ben veririm»
diye buyurmuştur. İmam Ahmed'in menakıbında şu hadîs
yazılıdır: (Ehli Beyt'ime buğuz eden münafıktır) diye
Duyurulmuştur.
Hz.
Peygamber (S.A.V.)'in akrabalarından murat, dedesi
Abdulmuttalib'in yakınları olan erkek ve kadınlarla,
Rasûlullah (S.A.V.) ile sohbet etmiş ve onun mübarek yüzünü
görmüş olanlardır, dediler.
Sahihi
Buhârî'de şöyle yazılmıştır: Hz. Peygamber (S.A.V.), Hz. Ali
(R.A.) için «Hz. Ali (R.A)'ın kendisine olan yakınlık ve
bağlılığını Harun (A.S.)'ın Musa (A.S.)'a olan bağlılığına
benzetti. Hz. Musa (A.S.)'ya Harun nasıl yakın ve bağlı
idiyse sen de bana öylesin» demektir. Yalnız bu
bağlılığı ne yöndedir. «Ancak benden sonra Peygamber
yoktur» şerefli sözü ile bu yakınlığın Peygamberlik
yönünden değil, belki akrabalık yönündendir. Nasıl ki Harun,
Hz. Musa hayatta iken onun halifesi ve yardımcısı olduysa
Hz. Ali (R.A.) da Rasûlullah (S.A.V.) efendimiz hayatta iken
onun yardımcısı olduğuna delildir. Tayyibî (Allah rahmet
etsin) hadîs-i şerifin mânâsı budur, diyor. Fakat Hz.
Peygamber (S.A.V.)'in vefatından sonra hilâfet Hz. Ali
(R.A.)'in hakkı idi diyenlerin düşüncesi yanlıştır. Zira,
Harun, Hz. Musa hayatta iken ona halîfe oldu. Vefatından
sonra değil. Zira Harun (A.S.) Musa (A.S.)'dan önce vefat
etmiştir. Hz. Ali (R.A.)'in hilâfeti, Harun (A.S.)'ın
hilâfetine benzetildiğine göre Hz. Peygamber (S.A.V.)
hayatta bulunduğu zamana mahsustur, dediler. Hattâbî (Allah
rahmet etsin) bu mânâyı kabul etmiştir.
İmam
Tirmizî ve Nesâi şöyle rivayet etmişlerdir: «Ben kimin
mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır.» Bu hadîsin mânâsı,
İmam Şafiî'nin açıkladığı şekilde İslâm sevgisidir. Nitekim
Kur'ân-ı Kerîm'deki meâlen:
«Bunun
sebebi şudur: Çünkü Allah îman edenlerin velisi (yardımcısı)
dir. Kâfirlere (gelince hakîkaten) onların velîsi
(yardımcısı) yoktur.»
şerefli sözden de murat odur, dedi.
İmam
Ahmed şu hadîsi bildiriyor: «Ali'yi inciten beni
incitmiştir.»
Bir
de, «Ali'yi seven kimse muhakkak beni de sevmiştir»
diye buyurmuştur.
Nakkaş
Allah rahmet etsin meâlen:
«Hakikat îman edip de iyi işler yapanlar (yok mu) çok
esirgeyici Allah onlar için (gönüllerde) bir sevgi
verecektir.»
,
âyeti kerîmesi, Hz. Ali (R.A.) hakkında indi diyor.
Muhammed bin el-Hanefi'ye, (her mü'min, Ali'yi ve Ehl-i
Beyt'i-ni sever. Sevmeyen bir mü'min bulamazsın) diye
söylemiştir.
Tirmizî de Hz. Aişe (R.A.)'ın şöyle söylediğini yazıyor.-
Rasûlullah (S.A.V.) hazretlerinin herkesten çok sevdiği Hz.
Fatıma ile kocası Ali (R.A.) idi.
Sahîh-i Buhari'de şu hadis-i şerîf yazılıdır: «Fatıma,
benden bir parça ettir. Onu incitip öfkelendiren beni de
öfkelendirmiş olur» diye buyurulmuştur. İmam Süheyli bu
hadîse göre Hz. Fatıma (R.A.)'a söven kâfir olur demiştir.
Tirmizi de şunu yazıyor: Rasûlullah (S.A.V.) efendimiz,
Hasan ve Hüseyin hakkında «ya Rab, ben onları severim,
sen de sev ve onları sevenleri de sev» diye
buyurmuşlardır.
Enes
bin Malik anlatıyor: Rasûlullah (S.A.V.) efendimiz, Hasan ve
Hüseyin'i koklar, bağrına basar ve «bu çocuklarla anne ve
babalanın ve beni seven kimse kıyamet gününde benimle bir
derecede olur» diye buyurdu.
Bir
rivayete göre «Cennette benimle beraber olur»
denilmiştir. Hadîsteki dereceden murat onun makamı değildir.
Belki arada perde olmayacak ve beni göreceklerdir demektir.
Nitekim yukarıda geçen meâlen : «Kim Allah'a ve
Peygamber'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendisine
ni'metler verdiği Peygamberlerle sıddîyklarla, şehîdlerle,
iyi adamlarla beraberdirler.»
Bu âyet i kerîmede işaret olunmuştu ve yine Hz. Hüseyin
(R.A.) hakkında «Beni seven kimse, Hasanı sevsin ve bu
sözümü işitenler burada bulunmayanlara haber versin»
diye buyurmuştur. Sahih-i Buhâri'de şu hadis yazılıdır :
«Hasan ve Hüseyin, benim dünyada iki reyhânımdır» diye
buyurmuştur.
İmam
Ahmed'te, Hz. Peygamber (S.A.V.), Hz. Hasan'ın dilini yahud
dudağını emdiğini rivayet etmiştir. Ukbe bin Haris diyor ki,
Hz. Ebu Bekir (R.A.)'ın Hasan'ı götürdüğünü ve yemin edip
Hz. Muhammed (S.A.V.) hazretlerine benzer, Ali'ye benzemez
dediğini gördüm. Ali (R.A.) bunu işitip gülerdi.
İmam
Buhârî şöyle yazıyor : Zührî, Enes'ten rivayet etmiştir ki:
Hz. Muhammed (S.A.V.)'e Hasan'dan daha fazla benzeyen kimse
yoktu. Fakat Muhammed bin Şîrîn, Enes bin Mâlik (R.A.)'in
şöyle rivayet ettiğini söylüyor. Hz. Hüseyin (R.A.),
Rasûlullah (S.A.V.)'e çok benziyordu. Buna göre Hüseyin'in
Hasan'dan daha çok benzemesi lazım gelir. Bazı âlimler
ikisini bağdaştırıp dediler ki, Enes (R. A.)'ın Zührî
rivayetinde olan sözü Hz. Hasan (R.A.)'in hayatında idi.
Zira o sağken ondan fazla Rasûlullah (S.A.V.)'e benzeyen
kimse yoktu.
Bir de
şu ihtimal vardır: Bazı organlarda Hasan, bazı organlarda
Hüseyin fazla benzerdi. Tirmizi de Hz. Ali (R.A.)'in şöyle
buyurduğunu yazıyor: Başından göğsüne kadar Hasan, göğsünden
aşağı kadar da Hüseyin fazla benziyordu. Bunlardan başka
Ali (R.A.)'nın kardeşi Cafer bin Ebî Tâlib'te Rasûlullah
(S.A.V.)'e çok benziyordu. Tirmizî rivayetinde ona,
«suret ve huy yönünden bana benzedin» diye buyurdular.
Beni Hâşîm ailesinden bir kaç kişi daha Rasûlullah
(S.A.V.)'e benziyorlardı.
Biri
Sâib bin Yezid Muttalibî'dir ki, İmam Şafii'nin büyük
babasıdır. Biri Abdullah bin Âmir idi. Biri Basra halkından
Kabis bin Rabîa'dır ki, Muâviye (R.A.), Rasûlullah
(S.A.V.)'e benzediği için iki kaşının arasını öptü ve ona
bir miktar arazî verdi demişlerdir.
Amcası
Hz. Abbas (R.A.) için buyurduğu hadîslerden biri şudur :
«Abdulmuttalib oğlu Abbas bendendir ve ben ondanım. Onu
inciten beni incitmiş, ona söğen bana söğmüş olur» diye
buyurmuştur.
Bir de
Abbas (R.A.)'in evine varıp kendisini ve çocuklarını
birlikte bir örtü ile örttükten sonra «ya Rab ben bunları
örttüğüm gibi sen de cehennem ateşinden ört» diye Abbas
(R.A.)'a ve evladlarma duâ ettiğini geçen konularda
yazmıştık.
Bir de
Akil İbn Ebî Talib'e «seni, iki yönden severim biri
akrabam olduğun, biri de amcam Abbas seni sevdiği için»
diye buyurduğunu rivayet etmişlerdir. Abdulmuttalib'in oğlu
olan Ebu Süfyan bin el-Haris için Hz. Peygamber (S.A.V.),
Huneyn Gazasında «bu benim ehlimin hayırlısıdır»
demişlerdir.
Ehl-i
Beyt'i sevmek her mü'mine vacibtir.
Hâkim,
Ebu Said (R.A.)'ten aldığı şu hadıs-i şerifi yazıyor : «Ehl-i
Beyt'ime buğzedenleri Allah Cehenneme sokar» diye
buyurmuşlardır. Ehl-i Beyt-i sevmeyen Cehenneme girerse ya o
hain pis murdar kâfirlerin kıyamette halinin ne olacağını
düşünün.
Hz.
Peygamber (S.A.V.)'in akrabalarını şu dört meşhur kelime ile
vasıflandırırlar:
1)
Al-i Rasûl,
2)
Ehl-i Beyt,
3)
Zevi'l-Kurbâ,
4)
İtret.
Bazıları, İslâm dînine girenlerin hepsi âl'dir dediler.
İkinci
kelime olan Ehl-i Beyt, dedesi Abdulmuttalib'e intisab
edenlerdir.
Bazıları, rahimde, soyda Hz. Muhammed (S.A.V.)'e bağlı
olanlardır dediler.
Üçüncü
kelime olan Zevi'l-Kurbâ, kimlerdir diye Rasûlullah (S. A.V.l'den
sorduklarında, «Ali ile Fatıma ve oğullandır» diye
cevap verdiler.
Dördüncü kelime olan İtret:
Bazıları aşiretidir.
Bazıları zürriyetidir dediler.
Aşiretten murat, ehli ve yakınlarıdır. Zürriyet kişinin
neslidir. Kız çocuğu da zürriyettendir. Hz. Fatıma (R.A.),
Rasûlullah (S.A.V.)' in zürriyetidir.
Al-i
Abbâs ve Al-i Cafer arasında Benî Fatıma yeşil giyerlerdi.
Bunun sebebi, Abbasi halifelerinden Me'mun kendinden sonra
hilafetin Benî Fatıma'ya geçmesini dilemişti. Bunun için
Benî Fatıma'ya yeşil giymelerini emretti. Zira siyah elbise
giymek Al-i Abbas'ın geleneğidir. Ak elbise giymek, diğer
müslümanların geleneğidir. Cuma günlerinde ve bayramlarda Ak
giyim giyinirlerdi. Kırmızı giymekte kerahat vardır. Sarı
giyim de yahudilerin geleneğidir dedi. Kısaca yeşili münâsip
gördü ve hepsine yeşil giydirdi. Sonradan sözünden döndü ve
hilâfet yine Benî Abbas'ta kaldı. Yeşil giyim de Beni
Fatıma'nın alâmeti kaldı. Nice zaman devam ettiler. Sonra
yavaş yavaş terk edip yalnız başlarına bir parça yeşil
koymakla yetindiler sonradan onu da bıraktılar. Daha sonra
hicretin 773. yılında şerefli sultan Şa'ban bin Hasan bin
Muhammed Galavun, diğer insanlardan ayırt edilmeleri için
Beni Fatıma'ya, sarıklarına bir miktar yeşil sarmalarını
emretti. O günden sonra yine başladılar. Bu gelenek, Şam,
Mısır ve diğer İslâm ülkelerine yayıldı.
b)
Sahâbe-i Kirama Muhabbet Gösterilmesi:
Sahabe-i Kiramı ululama ve sevmenin lüzumunu gösteren âyet-i
kerîmeler meâlen:
«Muhammed, Allah'ın resulüdür Onun maiyyetinde bulunanlar da
kâfirlere karşı çetin (ve metin) kendi aralarında
merhametlidirler.»
Bu âyetin sonunda Cenâb-ı Hak, onları medh ve sena etmiştir.
Nitekim şu âyet-i kerimede de meâlen:
«Allah, mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı
onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği bir kavim
getirir ki, onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiç bir
kınayanın kınamasından (dedikodusundan) çekinmezler.»
Sahabe-i kiram hakkında inmişti ve böylece Allah onları
övmüştü. Hıristiyanlar, Şam ülkesini feth eden sahabeleri
gördükleri zaman, Vallahi bunlar işittiğimiz Havâriyyûnden
çok üstündür. Bunlar ne güzel ve iyi kişilerdir dediler.
Gerçekten doğru söylediler.
Ümmet-i Muhammed’in ve özellikle ashâb-ı kiramın vasıfları
kitaplarında (İncil ve Tevrat'ta) anlatılmıştır. Nitekim
Cenâb-ı Hak mealen:
«İşte
onların Tevrat'taki vasıfları budur, İncil'deki vasıfları da
(şöyledir: onlar) filizini yarıp çıkarmış, gitgide onu
kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdeleri üzerinde doğrulup
kalkmış bir ekine benzerler ki bu, ekincilerin de hoşuna
gider (Ashab hakkındaki bu benzetme) onunla kâfirleri
Öfkelendirmek içindir. İçlerinden iman edip te iyi amel ve
(hareket) de bulunanlara Allah hem mağfiret ve hem de büyük
mükâfat va'detmiştir.»
İmam
Mâlik (Allah rahmet etsin), bu âyeti kerîme gereğince
sahabe-i kiramı sevmeyen Rafıziler kâfirdirler demiştir.
Âlimlerden bir toplum da İmam Mâlik'in bu hükmüne
uymuşlardır.
Sahâbe-i kiramın faziletlerini bildiren çok hadisi şerifler
de vardır. Cenâb-ı Hak onlara, mağfiret ve büyük ecir sevab
va'd buyurmuştur.
Kimlere sahabe denir. Bunu açıklamada âlimlerin görüşü
değişiktir. Sahâbe-i kiramın yalnız birine Sahâbi denir.
İmam Buhârî ve Şeyh İbnü'l-Medihî şöyle tarif ederler :
Müslüman olmuş, Rasûlullah (S.A.V.) ile sohbet etmiş ve
mübarek yüzünü görmüş kişiye sahâbi denir.
Buhârî
müslüman kelimesini şunun için söylemiştir: Bir kimse kâfir
iken (Rasûlullah (S.A.V.)'i görse sahâbi olmaz. Bir de bir
kimse müslüman iken görüp dönse ve tekrar müslümanlığa
dönmezse sahâbi olmaz. Ubeydullah bin Cahş gibi.
Bir de
bir kimse müslüman iken görüp sonra dönse, fakat tekrar
müslüman olduğunda Rasûlullah (S.A.V.)'i görmezse yine
sahabi olur. Es'at bin Kays ve onun gibi bir kaç kişi
böyledir. Bunların sahâbi olduklarında hadîs âlimleri
ittifak etmişlerdir. Görmede, bilmek ve tanımak şart mıdır?
Yoksa mücerret görme yeter mi? Bazı âlimler sadece görme
yeter diyorlar. Meselâ bir müslümanın oğlu küçük yaşta iken
Rasûlullah (S.A.V.)'i görse sahâbi sayılır. Zira Muhammed
bin Ebu Bekir Sıddik (R.A.) Hz. Peygamber (S.A.V.)'in
vefatında üç aylıktı ve sahabeden saydılar. Bâzı âlimler de
Hz. Peygamber (S.A..V)'le sohbet etmeyen sahâbi olmaz
dediler.
Sohbetin mânâsı, toplantısında bulunmak, ona yakın olup
konuşmaktır.
Saîd
bin Müseyyeb diyor ki, sahabe arasında âdet (gelenek) şu
idi: Rasûlullah (S.A.V.)'le birlikte az veya çok oturmak,
yahut onunla gazaya gitmek gerekirdi ki, sahabe saysınlar.
Fakat bu söze pek itibar edilmemiştir.
Bazıları da toplantısında bulunanın erginlik çağına varması
gerektir dediler. Bu fikir de kabul edilmemiştir. Meselâ Hz.
Ali (R.A.) "ın oğlu Hasan (R.A.) Hz. Peygamber (S.A.V.)
vefat ettiği zaman erginlik çağında değildi ve onun gibi
niceleri hep sahabe sayılmışlardır.
Görmede de bir mâni yoksa görmek şarttır. Zira İbn Ümmi
Mektûm (R.A.) kör olduğu halde ashâb-ı kirâmdandı. Bu
durumda olanlar için görüşmek, konuşmak yeter.
Cin
taifesinden de ashâb-ı kiram olduğuna şüphe yoktur. Zira Hz.
Muhammed (S.A.V.) hem insanlara ve hem de Cinlere Peygamber
gönderilmişti. Onlardan da müslüman olan ve Rasûlullah (S.A.
V.)'i gören ve sohbetinde bulunanlar sahabe sayılırdı. Buna
itiraz edenler bir delil gösteremedikleri için itirazları
kabul olunmamıştır.
Meleklerde Rasûl'ün sahabeleri var mıdır, yok mudur? Buna
doğru cevap vermek, meleklere de Peygamber olarak
gönderildiğini bilmeğe bağlıdır. Bu hususta âlimlerde görüş
ayrılığı vardır. Bazıları Hz. Muhammed (S.A.V.)'in Meleklere
de Peygamber olarak gönderildiğini söylerler. Bazıları ise
aksini kabul ederler. Doğrusunu bilen Allah'tır. Yalnız
bütün din âlimleri sahâbe-i kirâmın Peygamberlerle mukarreb
meleklerden sonra bütün yaratıkların en faziletlileri
olduklarını kabul ederler. Zira İmam Buhâri'nin bildirdiği
şu hadîs-i şerif önemlidir. «Bütün adem oğullarının en
faziletlisi benim zamanımda olan müslümanlardır. Sonra
onların ardından gelen müslü-manlardır. Sonra bunların
ardından gelen müslümanlardır»
buyurmuştur.
Sahabenin ardından gelenlere Tabiin, onlardan sonra
gelenlere de Tebeî Tabiîn derler. Yine Ümran bin Husayn şu
hadîs-i serifi bildiriyor «Ümmetimin en hayırlısı benim
zamanımda yaşayan müslümanlardır. Sonra onların ardından,
sonra onların da ardından gelen müslümanlardır.»
buyurmuştur.
Hadîsteki (Karn) sözü yüz seneden ibaret zamandır. Zira
Rasûlullah (S.A.V.) bir kimseye «yüz yıl yaşa» diye
duâ etti. O kişi yüz yıl ömür sürdü.
Ashâb-ı
kiramdan en son vefat eden Ebu'l-Tufeyl Âmir bin Vasile
(R.A.)'te hicretin yüzüncü yılında ebedi âleme göçtü.
Hadîs-i şeriften, Rasûlullah (S.A.V.)'in zamanındaki
sahabenin tabiinden daha faziletli oldukları anlaşılıyor.
Genel olarak böyledir. Fakat sonra gelenlerden bazı kişi,
sahabenin bazı kişisinden daha faziletli olması caizdir. Şu
hadîs-i şeriften de böyle anlaşılıyor: «Benim ümmetim
yağmura benzer. Bilinmez ki, ilk mi hayırlıdır, sonraki mi
hayırlıdır» diye buyurmuştur. Buna yakın bazı hadîsler
vardır. Hepsinden anlaşılan fazilet ümmete dönüktür. Fakat
Hz. Peygamber (S.A. S.)'i görmek ve onunla sohbet etmek
fazileti gibi bir fazilet yoktur. Hele onunla gaza etmiş
yahut zamanında gazalara gidip Allah rızâsı için malını
harcamış olanların kendilerinden sonra gelenlerden daha
faziletli olduklarına hiç şüphe yoktur. Zira Allah (C.C.)
Kitâb-ı Kerîm'inde meâlen :
«(İçinizde fetihten) evvel (Allah yolunda) harcayan ve
muharebe eden kimseler (diğerleriyle) bir olmaz. Onlar
derece itibariyle (o fetihten) sonra harcayan ve muharebe
edenlerden daha büyüktür.»
diye buyurmuştur. Bu âyet-i kerimeden anlaşılıyor ki, sahabe
i kiramın başka kimselerle aynı derecede olmaları ihtimali
yoktur.
Ashâb-ı
kiram üç sınıftır.
Birincisi muhacirler.
İkincisi Ensâr.
Üçüncüsü Mekke'nin fethinde İslâm'a gelenlerdir.
İbn
Esîr'e göre Muhacirler Ensâr'dan daha faziletlidirler. Bu
söz genelde böyledir. Fakat tafsile göre ilk Ensâr (Medine
halkından ilk müslüman olanlar) son muhacirlerden daha
faziletlidirler. Lakin Muhacirlerin ilki de ilk Ensâr'dan
daha faziletlidir. Hadîs âlimleri, ashabı tabakalara
ayırmışlardır.
Bunlardan Hâkim (Allah rahmet etsin) oniki tabaka halinde
göstermiştir.
Birinci tabaka ilk iman edenlerdir. Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz.
Ebu Bekir, Zeyd bin Harise (R.A.) ve Cennetle müjdelenen on
kişiden geri kalanlar gibi. Bunlar hakkında ilk bölümde
bilgi verilmişti.
İkinci
tabaka Daru'n-Nedve ashabıdır ki, Hz. Ömer (R.A.) İslâm'a
gelince Hz. Peygamber (S.A.V.)'le beraber Daru'n-Nedve'ye
gidilmiş ve orada bir toplum İslâm'a gelmişlerdi. İşte
ikinci tabaka bunlardır.
Üçüncü
tabaka, müşriklerin işkencelerine dayanamayıp Habeşistan'a
hicret edenlerdir.
Dördüncü tabaka, Birinci Akabe'de müslüman olan Ensâr ile
İkinci Akabe'de İslâm'a gelen Ensârdır.
Beşinci tabaka Üçüncü Akabe ashabıdır ki, yetmiş kişidir.
Altıncı tabaka, Hz. Peygamber (S.A.V.) hicret ettiği
günlerde Medine'ye girmeden ve Küba nahiyesinde iken
ardından gelip yetişen muhacirlerdir.
Yedinci tabaka, Bedir savaşında hazır olan gazilerdir.
Sekizinci tabaka, Bedir Gazâsıyla Hudeybiye barışı arasında
hicret edenlerdir.
Dokuzuncu tabaka, Beyatü'r-Rıdvan ehlidir. Hudeybiye
yılından önce bir ağaç altında Hz. Peygamber (S.A.V.)'e
bey'at (kabul ve tasdik) eden ve sözleşen sahabelerdir ki,
bunlar hakkında Cehenneme girmezler diye buyurulmuştur
Onuncu
tabaka, Hudeybiye'den sonra ve Mekke'nin fethinden önce
hicret edenlerdir. Halid bin Velid ve Amr bin el-Âs (R.A.)'lar
bunlardandır.
Onbirinci tabaka, Mekke'nin fethinde İslâm'a gelmiş
olanlardır. Bunların sayısı çoktur.
Onikinci tabaka, Hz. Peygamber (S.A.V.)'e yetişen gençlerdir
ki, Mekke'nin fethinde Veda Haccı'nda ve başka zamanlarda
mübarek yüzünü görmüşlerdi. Bunlardan biri Sâib bin Yezid
(R.A.)'dır.
Sahabenin sayısını Allah'tan başka kimse bilmez. Yalnız bazı
gazalarda bulunanların sayısını belirtenler vardır.
Mekke'nin fethinde on bin, bazılarına göre on iki bin,
Huneyn Gazası'nda on iki bin, Veda Haccı'nda doksan bin, Hz.
Peygamber (S.A.V.)'in ebedî âleme göçtüğü zamanda yüz yirmi
dört bin, bir deyişe göre yüz on dört bin sahabenin mevcut
olduğunu söylemişlerdir.
Ehl-i
sünnet katında sahâbe-i kiramın en faziletlisi Hz. Ebu Bekir
(R.A.)'tır.
Buhârî
İbn Ömer (R.A.)'in şöyle söylediğini yazıyor-. Hz. Peygamber
zamanında biz halk arasında ashabın faziletlerini konuşurken
hepimiz önce Hz. Ebu Bekir, sonra Ömer (R.A.), ondan sonra
Osman (R.A.) gelir dedik.
Yine
Buhârî, Abdullah bin Ömer ve Nâfi'den rivayet etmiştir-. Hz.
Peygamber (S.A.V.) zamanında hiç kimseyi Ebu Bekir
hazretlerine denk tutmazlardı. Ondan sonra en faziletli
Ömer (R.A), sonra Osman (R.A.) gelir denirdi. Bunlardan
sonra sahabeyi bir tutarlardı.
Ebu
Davud, İbn Ömer (R.A.)'tan şöyle rivayet etmiştir: Hz.
Peygamber (S.A.V.) sağken biz Efendimizden sonra Ümmetin en
faziletlisi Ebu Bekir, sonra Ömer, ondan sonra da Osman
(R.A.)'tır derdik.
Taberâni, İbn Ömer (R.A.)'ın şöyle söylediğini yazıyor: Hz.
Peygamber (S.A.V.), böyle söylediğimizi işitiyor ve itiraz
etmiyordu. Bazıları da yine İbn Ömer (R.A.)'dan şöyle
rivayet ederler: Hz. Pey gamber (S.A.V.) zamanında, Hz. Ebu
Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'dan Hz. Ali geri kalan halktan
daha üstün olur. Bunların dışında kimse kimseden faziletli
olmaz diye konuşurduk. Rasûlullah (S.A. V.)'de bu
sözlerimizi işitip bir şey demezlerdi. Fakat ehl-i sünnet
Hz. Osman'dan sonra Hz. Ali (R.A)'ın geri kalanlardan daha.
faziletli olduğunu söylerler..
Bazıları Hz. Ali (R.A.)*yı Hz. Osman (R.A.)'dan üstün
tutarlar. Bunlardan biri Süfyan Sevrî'dir.
Bazıları da ikisini bir tutar ve ne Osman Ali'den; ne de Ali
Osman'dan daha faziletlidir derler. Bunu İmam Mâlik
söylemiştir. Bir Cemaat de Mâlik'in bu fikrini kabul
etmiştir. Bunlardan biri Yahya bin el-Kettan ve Ebu Maîb
(Allah rahmet etsin) der ki, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz.
Osman ve Hz. Ali'yi yani Hulefay-ı Râşidîn'i bu tertibe göre
söyleyen ve Hz. Ali'nin bu sıraya göre diğerleri gibi
faziletli olduğunu bilen kişi sünnet ehlindendir. Hz.
Osman'dan sonra faziletli kimse yoktur diyen ve Hz. Ali
(R.A.)'ın faziletini bilmeyen kişi yerilmiştir. İbn Abdu'l-Berran
diyor ki, ehl-i sünnete göre, Ebu Bekir, Ömer ve Osman
(R.A.)lerden sonra insanların en faziletlisi Hz. Ali
(R.A.)'dır.
Kısaca
ehl-i sünnet katında sahabenin en faziletlisi Ebu Bekir
sonra Ömer (R.A.)lerdir. Sonra Hz. Osman ve Ali (R.A.)'tır.
Hak Teâlâ hazretleri, bunları Rasûlüne halîfe kılmış, İslâm
dinine hizmet etme ve yüceltmede vazifelendirmişler.
Ebu
Mansur Bağdadi diyor ki, bizim ashâb, şu fikirde
birliktirler: Ümmetin en faziletlisi dört halîfedir ve
onlardan sonra Aşere i Mübeşşere'den geri kalan şu altı
zattır: Talha, Zübeyr. Sa'd. Saîd. Abdurrahman bin Avf ve
Ebu Ubeyde bin Cerrah (R.A.)lerdir.
İmam
Tirmizî Sa'd bin Zeyd'in şöyle söylediğini yazıyor: Hz.
Peygamber (S.A.V.) buyurdu ki; < Şu on kişi Cennetirler: Ebu
Bekir, Ömer, Osman, Ali, Zübeyr, Talha, Abdurrahman bin Avf,
Ebu Ubeyde bin Cerrah, Sa'd bin Ebî Vakkas'tır.»
— Ya
Rasulallah (SAV.) onuncusu kimdir? diye sordular. Saîd
bin Zeyd'dir buyurdu. Bunlara Aşere i Mübeşşere (Cennetle
müjdelenmiş onlar) denir. Bir kişi, bu tertibe göre dört
halifenin faziletlerine inansa ve fakat birini diğerinden
daha çok sevse günahkâr olur mu? Diye sorulsa buna, Şeyhu'l
İslâm Veliyü'ddin İbni'l-Irâki şöy'e cevap vermiştir: Sevgi
iki kısımdır. Biri din yönünden, biri dünya yönündendir. Din
yönünden olan sevgide, faziletlerine göre olan bu tertibe
uymak gerektir. Yoksa bu tertibe göre inancı sahih (doğru)
olmamış olur.
İmam
Taberânî (Allah rahmet etsin) Riyad adlı kitabında, Enes bin
Mâlik (R.A.):ın şu hadisi bildirdiğini yazıyor: Hak Teâlâ
hazretleri sizin üzerinize namaz, oruç, hac ve zekâtı farz
kıldığı gibi Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'yi sevmenizi de
öyle farz kılmıştır. Onların faziletlerini inkâr edenin
namaz oruç, hac ve zekâtı kabul olunmaz» buyurulmuştur.
Hafız
Selefi (Allah rahmet etsin) Meşiha adlı eserinde Enes bin
Mâlik (R.A.)'in şu hadîsi bildirdiğini yazıyor: «Ebu
Bekir'i sevmek ümmetim üzerine vâcibtir» diye
buyurulmuştur. Ashâb ı kiramı sevmek, Rasûlullah (S.A.V.)
Efendimizi sevmektir. Onun için kendisini sevmeleri
sebebiyle ashabını seven mü'minlere, kardeşlerim diye
buyurmuştur. Ensâr, Enes (R.A.)'ın, Rasûlullah (S.A.V)'in şu
konuşmasını bildirdiğini yazıyor
— Ya
Ebu Bekir, kardeşlerimle görüşeydim ne olurdu. Ebu Bekir,
— Ya
Rasûlallah (S.A.V.), kardeşleriniz biziz demiştir.
Efendimiz,
—
Hayır siz kardeşlerim değilsiniz, ashâbımsınız.
Kardeşlerim beni görmedikleri hakle bana îman getiren, beni
seven hatta onların yanında anne ve babalarından daha çok
sevgili olduğumu söyleyen mü'minlerdir. Yine Ashâb,
— Ya
Rasûlallah (S.A.V.) senin kardeşlerin biziz dediler.
— Yok
siz kardeşlerim değilsiniz, Ashabımsınız. Ya Ebu Bekir, sen,
beni sevmeleri sebebiyle seni seven bir kavim istemez misin?
buyurdu. Sonra Ebu Bekir'e Rasûlullah (S.A.V.)'i sevenleri,
sevmelerini emretti. Hz. Peygamber (S.A.V.)'in sevdiklerini
sevmek onu sevdiklerine delildir. Nitekim onu sevmek, Hak
Teâlâ hazretlerini sevdiğine delildir ve Rasûlullah
(S.A.V.)'i sevmemek Allah'ı sevmediğine delildir.
Bir
kimse bir kimseyi sevince, onun sevdiğini de sever ve
sevmediğini sevmez. Cenabı Hak Kur'an-ı Kerîm'de meâlen :
«Allah'a ve âhiret gününe îmanda sebat eden hiçbir kavim
Allah'a ve Rasûlüne muhalefet eden kimselerle (velevki
onların ana ve babaları, oğulları ve kardeşleri ve
akrabaları olsunlar) dost olduklarını görmezsin.»
diye buyurmuştur.
Hz.
Peygamber (S.A.V.)'in âl ve ashabını sevenler onları daima
ululayarak saygıyla anmalı, onların edeb ve ahlâkına göre
hareket etmeli, dediklerini yapmalıdır ve andıkları zaman
güzel vasıflarını söyleyip artmalıdırlar. Zira onlar öyle
bir toplumdur ki. Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'inde onları
övmüştür. Allah'ın övdüğü kimseleri övmek, onlar için
istiğfar etmek her mü'mine vacib olur.
Hz.
Aişe (R.A.) diyor ki; Rasûlullah (S.A.V.) halka, ashâb-ı
kiram için istiğfar etmelerini emir buyurdu, onlarsa onlara
kötü laf söylediler. Hz. Aişe (R.A.)'in bu sözleri sahabeye
kötü laf atan sapık halk hakkındadır. Aynı zamanda ashâb-ı
kiram için istiğfar etmenin emredildiğini belirtmektedir.
Bizim için gerekli olan «Allahümmağfir lehüm» yani,
«Allahım, onları bağışla» diye duâ etmek ve Hak Teâlâ
hazretlerinden onlar için mağfiret dilemektir.
Sehl
bin Abdullah Tüsterî diyor ki, ashâb-ı kiramı ululamayan,
onları saygıyla anmayan ve Rasûlullah (S.A.V.)'in emirlerini
yerine getirmeyen kişi, o Hazrete îman getirmemiş demektir.
Bir de
onlar arasında çıkan uyuşmazlıklara bakarak lehte veya
aleyhte hüküm vermekten sakınmak gerektir. Onları kınayan ve
küçük düşüren bazı cahillerin, Şiilerin ve bid'at ehlinin
sözlerine inanmamak ve şu hadis-i şerife uymak lâzımdır:
«Ashabım anılınca susunuz» yani yakışıksız sözlerden
sakının ve dilinizi tutun demektir. Aralarındaki
uyuşmazlığı, savaşları ve fitneleri okuduğunuz ve
dinlediğiniz zaman yakışıksız sözlerden kaçının ve saygınızı
devam ettiriniz. Aralarından geçen bu olaylar içtihad (özel
görüş) yolu ile meydana gelmiştir. Güzel ve doğru
içtihadlarda olduğu gibi yanlış ve hatalı içtihadlar da
olabilir. Bunlar, onları ilgilendirir. Bize düşen onları
kınamamak, susmak ve saygımızı korumaktır. Doğru veya hatalı
içtihad onlara aittir. Hatalıyı kınamak ve kötülemek bizim
vazifemiz değildir. Zira eğer yaptığımız kesin delillere
aykırı ise küfürdür. Hz. Aişe (R.A.)'ı kötülemek gibi
(hâşâ). Kesin delillere aykırı değilse bid'attır, çirkindir.
Hz. Peygamber (S.A.V.)'in bu hususta Ümmetine vasiyeti
şudur: «Benim ve hatunlarım tarafından olan akrabalarıma,
ashabıma, dostlarıma karşı saygılı olunuz. Onlara dil uzatıp
kınamayın. Onların zulmünü, hata ve kusurlarını Cenâb-ı Hak
sizden sormaz. Sakın onların zulmüne, hata ve kusurlarına
dair çirkin bir söz söylemeyin. Zira bu bağışlanır bir
davranış değildir» diye buyurmuştur.
Yine
buyurmuştur ki, «Ashabım hakkında yersiz, yakışıksız söz
söylemekten sakının. Bu hususta Hak Teâlâ hazretlerinden
çekinin. Onları seven muhakkak beni sever, onları sevmeyen
muhakkak beni sevmez. Onlara eza veren, üzen muhakkak beni
üzer. Beni üzen ise muhakkak Allah'ın gazabına uğrar.»
Bir de
hadis-i şerifte şu işaret, vardır «Onları sevmek,
imandandır, sevmemek küfürdür.» Zira onları sevmemek
Rasûlullah (S.A.V.)'i sevmemektir. Bu ise küfürdür. Yukarıda
geçen bir hadis-i şerifte : Beni nefsinden daha çok
sevmeyen gerçek mü'min değildir» buyurul-muştur. Bu da
Ashâb-ı Kirâm'ın, Hz Peygamber (S.A.V.)'e ne kadar yakın
olduklarına bir delildir. Onları kendi nefsi gibi sayması ve
onları seven beni sever, sevmeyen beni sevmez buyurmuş
olmasıdır.
İşte
mü*min için gerekli olan, bu mânâları düşünüp ona göre amel
etmesidir.
Bir de
şu hadîsi şerif vardır : «Ashabıma kötü laf söyleyene
değnek vurun» buyurulmuştur. Kadı Iyaz, İmam Mâlik'ten
ve başkasından alıp bildirdiğine göre, Rasûlullah (S.A.V.)
in ashabını sevmeyen kişinin, kâfirlerden müslümanlara geçen
mallarda (gerek barış yolu ile verilen peşkeşler gibi ve
gerekse savaşta alınan ganimetlerde) hakkı yoktur. Din
âlimlerinin bu hükmüne göre bu kişinin müslümanlık derecesi
eksiktir. O halde mutlu kişi ashâb-ı kiramı seven, ululayan
ve onlara her zaman ve her yerde gerekli saygıyı
gösterendir. Allah hepsinden razı olsun.
İmam-ı Kastalani
Mevahibü Ledünniye
Buhârî, Sahih, K. Pedâili's-Sahâhe, 1, K. Rikâk, 7.