İmam-ı Rabbani
k.s. mektubatında bir soruya cevabında şunları yazıyor:
Soru:
Allahü teâlâya
hamd olsun. Onun seçdiği kullara selâm olsun! Peygamberimiz
“sallallahü aleyhi ve sellem”, mevt hastalığında, kâğıd
istedi. (Bana kâğıd getiriniz! Benden sonra, yolu
şaşırmamanız için, size kitâb yazacağım) buyurdu. Ömer
“radıyallahü anh” birkaç Sahâbî ile birlikde, (Bize Allahü
teâlânın kitâbı yetişir! Soralım, sayıklıyor mu?) dedi.
Hâlbuki, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” her sözü
vahy ile idi. Nitekim Vennecmi sûresi, üçüncü âyetinde
meâlen, (O, boşuna konuşmaz. Hep, vahy olunanı
söylemekdedir) buyuruldu. Vahy red olunursa, küfr olur.
Nitekim, Mâide sûresi, kırkdördüncü âyetinde meâlen, (Allahü
teâlânın gönderdiğine uymıyanlar kâfirdir) buyuruldu.
Bundan başka, Peygamberin “sallallahü aleyhi ve sellem”
sayıklıyacağını, fâidesiz söyliyebileceğini sanmak, Ona
güvenmeği ve dînine i’timâd etmeği sarsar ki, bu da küfr ve
zındıklıkdır. Bu mühim şübheyi nasıl hal etmeli?,
Cevap:
Allahü teâlâ,
anlayışını artdırsın. Doğru yolda yürümeni nasîb eylesin!
Böyle şübheleri ortaya atarak, üç halîfeyi ve başka
Sahâbîleri lekelemek istiyenler, insâf etseler ve insanların
en iyisinin sohbetinin şerefini, kıymetini anlasalar ve
Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” bu sohbetde bulunmakla,
nefslerinin isteklerinden, temâmen kurtulduklarını ve kin,
düşmanlık gibi huylardan temizlendiklerini ve hepsinin din
büyüğü, islâmın göz bebekleri olduklarını ve islâmiyyeti
kuvvetlendirmek ve insanların en iyisine yardım etmek için,
bütün gücleri ile çalışdıklarını ve islâmiyyeti yükseltmek
için, bütün mallarını fedâ etdiklerini ve Resûlullaha
“aleyhisselâm” olan aşırı sevgileri uğrunda aşîretlerini,
kabîlelerini, evlâdlarını, zevcelerini, vatanlarını,
evlerini, sularını, tarlalarını, ağaçlarını, nehrlerini terk
ve fedâ etdiklerini, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve
sellem” kendi cânlarından çok sevdiklerini, vahyi, meleği
görmekle şereflendiklerini, mu’cize ve hârikalar
gördüklerini, görmeden inanılan şeyleri, görerek
anladıklarını, başkalarının bilgilerinin bunlara görgü
olduğunu ve Kur’ân-ı kerîmde, Allahü teâlâ tarafından medh
ve senâ edildiklerini bilseler, bu şübhelerin uydurma sözler
olduğunu anlar, kulak bile vermezler. Bu sözlerin yanlış
yerlerini anlamağa, çürük noktalarını ayırmağa lüzûm bile
görmezler. Bu üstünlüklerde, Eshâb-ı kirâmın hepsi ortakdır.
En üstünleri olan (Hulefâ-i râşidîn) ya’nî dört
halîfenin büyüklükleri nasıl anlatılabilir? Ömer
“radıyallahü anh” öyle bir Ömerdir ki, Hak teâlâ, onun için
Resûlüne, Enfâl sûresinin altmışdördüncü âyetinde meâlen,
(Ey Peygamberim “aleyhisselâm”! Sana Allah ve
mü’minlerden, senin izinde gidenler yetişir!) buyurdu.
Bu âyet-i kerîmenin, Ömer “radıyallahü anh” müslimân olduğu
için indiğini, Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhümâ”
bildiriyor. Eshâb-ı kirâm için söylenen böyle iftirâlar,
hiçbir esâsa dayanmamakdadır. Meydânda olan, bilinen
hakîkatlere uymamakdadır. Kur’ân-ı kerîm ile ve hadîs-i
şerîfler ile red edilmekdedir. Bununla beraber, bu süâle
cevâb vermiş olmak için ve o şübheli sözün çürük noktalarını
belirtmek için, Allahü teâlânın yardımı ile, birkaç önsöz
yazmağı uygun gördüm. Dikkatli okuyunuz! Bu şübheyi temâmen
gidermek için, birkaç önsöze lüzûm vardır. Bu sözlerden
herbiri ayrı birer cevâb gibidir:
Birinci
önsöz —
Peygamberimizin “sallallahü
aleyhi ve sellem” her sözü, vahy ile değil idi. Vennecmi
sûresindeki, (O, boş söz söylemez!) meâlindeki âyet-i
kerîme, Kur’ân-ı kerîm içindir. Her sözü, vahy ile olsaydı,
ba’zı sözlerine, Allahü teâlâ, yanlış demezdi ve afv
etdiğini bildirmezdi. Tevbe sûresi, kırküçüncü âyetinde
meâlen, (Onlara izn verdiğin için olan hatânı, Allahü
teâlâ afv etdi) buyuruldu.
İkinci
önsöz —
İctihâdla olan sözlerde ve
aklın verdiği karârlarda, o Servere “aleyhi ve alâ
âlihissalevât vetteslîmât” i’tirâz etmek, başka türlü
söylemek câiz idi. Haşr sûresinin ikinci âyetinde meâlen,
(Ey akl sâhibleri, başkalarından ibret alınız!)
buyuruyor. Âl-i İmrân sûresinin yüzellidokuzuncu âyetinde
meâlen, (İşlerinde Eshâbın ile meşveret et, onlara
danış!) emr edilmekdedir. İbret almakda ve meşveret
olurken fikrler, sözler red ve tebdîl olunur. Nitekim, Bedr
muhârebesinde alınan esîrlerin öldürülmesi veyâ para
karşılığı koyuverilmesi için sözler ikiye ayrılmışdı: Ömer
“radıyallahü anh” öldürülmelerini istemişdi. Peygamber
“sallallahü aleyhi ve sellem” bırakalım demişdi. Vahy,
Ömerin “radıyallahü anh” istediği gibi geldi. Para alınması,
suçdur buyuruldu. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”,
(Eğer, azâb gelseydi, Ömer ile Sa’d bin Mu’âzdan başka,
birimiz kurtulamazdık) buyurdu. Çünki, Sa’d da
“radıyallahü teâlâ anh” esîrlerin öldürülmesini istemişdi.
Üçüncü
önsöz —
Peygamberlerin “salevâtullahi
teâlâ aleyhim ecma’în” yanılması ve unutması câizdir. Hattâ
olmuşdur. Zülyedeyn hadîsinde bildirildiği gibi,
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” dört rek’atli
farz nemâzda, ikinci rek’atde selâm verdi. Zülyedeyn: (Yâ
Resûlallah! Nemâzı iki rek’at mı kıldınız, yoksa unutdunuz
mu?) dedi. Zülyedeynin sözünün doğru olduğu anlaşılınca,
Resûl “sallallahü aleyhi ve sellem”, kalkarak, iki rek’at
dahâ kıldı ve secde-i sehv yapdı. Hasta değil iken ve
sıkıntısı yok iken, insanlık îcâbı, yanılması câiz olunca,
ölüm hastalığında, şiddetli ağrıları varken, istemiyerek,
düşünmeden söylemesi de elbet, câiz olur. Niçin câiz olmasın
ve bununla, islâmiyyete i’timâd, güven kalmasın? Çünki,
Allahü teâlâ, Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem”
yanıldığını, unutduğunu, vahy ile, kendisine bildirmişdi ve
doğrusunu, yanlışından ayırmışdı. Bir Peygamberin yanlış
yolda kalması câiz değildir. Yanıldığı, vahy ile hemen
bildirilir. Böyle olmasaydı, islâmiyyete güven kalmazdı.
Demek oluyor ki, islâmiyyete güven kalmamasına sebeb,
yanılmak ve unutmak değildir. Yanılmasının ve unutmasının,
kendisine bildirilmemesi, düzeltilmemesidir. Bu ise, câiz
değildir. Ya’nî hemen bildirilir.
Dördüncü
önsöz —
Hazret-i Ömer, hattâ öteki üç
halîfe de “radıyallahü teâlâ anhüm”, Cennet ile
müjdelenmişdir. Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, bunların
Cennete gideceklerini bildiriyor. Bunların Cennete
gidecekleri, o kadar çok söylenmişdir ki, tevâtür derecesine
gelmişdir. Buna inanmamak, yâ kara câhillik veyâ koyu
inâddır. Hadîs imâmlarımız, bu haberleri, hocaları olan
Sahâbe ve Tâbi’înden alarak, kitâblarına yazmışdır.
Yetmişiki fırkadan hadîs söyliyenlerin hepsi, bir araya
toplansa, Ehl-i sünnetin hadîs âlimlerinin yüzde biri kadar
olamaz. Kitâblarında bulunmaması, yok olmasını göstermez.
Kur’ân-ı kerîmdeki müjdelere ne diyecekler? Meselâ, Tevbe
sûresinin yüzüçüncü âyetinde meâlen, (Önce îmâna
gelenlerden, her fazîletde öne geçenlerden, hem Mekkeden
gelen Muhâcirlerden, hem de Medînede bunları karşılayıp
yardım eden Ensârdan, önde olanlardan ve iyilikde bunların
izinde gidenlerden Allahü teâlâ râzıdır. Hepsini sever.
Onlar da, Allahü teâlâdan râzıdır. Allahü teâlâ, Onlara
Cenneti hâzırladı. Cennetde sonsuz kalacaklardır) ve
Hadîd sûresinin, onuncu âyetinde meâlen, (Mekke şehri
alınmadan önce, din düşmanları ile harb edenler ve
mallarını, Allah yolunda harc edenler ile, Mekke alındıkdan
sonra, bunları yapanlar, müsâvî, eşit değildir. Birinciler
elbette dahâ yüksekdir. Allahü teâlâ, hepsine Hüsnâyı, ya’nî
Cenneti söz verdi) buyuruldu. Mekke-i mükerreme şehri
alınmadan ve alındıkdan sonra harb edenler ve mallarını fedâ
edenler Cennet ile müjdelenmiş olunca, mal fedâ etmekde ve
cihâd-ı fî sebîlillahda ve muhâcir olmakda hepsinden önde
olan Eshâbın büyükleri için acabâ ne denir? Bunların
büyüklüklerinin derecesini kim anlıyabilir? Bu âyetdeki
(müsâvî değildir) kelimesinin, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk
“radıyallahü anh” için geldiğini tefsîr kitâbları
yazmakdadır. Çünki, mal fedâ etmekde, cihâd etmekde,
öncelerin öncesi odur. Feth sûresi, onsekizinci âyetinde
meâlen, (Ağaç altında, sana söz veren mü’minlerden,
Allahü teâlâ elbette râzıdır) buyuruldu. Muhyissünne
imâm-ı Begavî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Me’âlimüttenzîl)
ismindeki tefsîr kitâbında, ma’nâ verirken diyor ki: Câbir
bin Abdüllah “radıyallahü anh” dedi ki, Resûlullah
“sallallahü aleyhi ve sellem”, (Ağaç altında benimle
sözleşenlerden hiçbiri Cehenneme girmez!) buyurdu. Bu
sözleşmeye, (Bî’at-ür-rıdvân) denir. Çünki, Allahü
teâlâ, bunlardan râzıdır. [Bunlar, bindörtyüz kişi idi.
Yedinci senedeki Hayber gazâsından bir sene evvel,
Hudeybiyede (Bî’at-ür-rıdvân) yapıldı ve sekizinci senede
Mekke feth edildi.] Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîfde
Cennet ile müjdelenen kimseye kâfir demek, küfre sebeb olur
ve en çirkin şeydir.
Beşinci
önsöz —
Hazret-i Ömerin “radıyallahü
anh” kâğıd getirmeğe mâni’ olması, emre uymamak değildi.
Böyle şeyden, Allaha sığınırız! Peygamberimizin “sallallahü
aleyhi ve sellem” vezîrleri, yardımcıları, en iyi ahlâk
sâhibi idi. Bunlardan biri, hiç böyle saygısızlık yapar mı?
Hattâ, bir kerre veyâ iki kerre sohbetde bulunmakla
şereflenen en aşağı derecedeki Sahâbînin bile, hattâ îmân
ile şereflenip, Ona ümmet olan herhangi bir kimsenin, Onun
emrine uymaması düşünülemez. Muhâcirlerin ve Ensârın
“radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” en büyüklerinden olan ve
en kıymet verdiği yardımcıları bulunan büyükler için böyle
şey düşünülebilir mi? Allahü teâlâ, insâf versin de, din
büyüklerine, böyle kötü gözle bakmasınlar. Anlamadan,
dinlemeden, ağızlarına gelenleri söylemesinler.
Hazret-i Ömerin
“radıyallahü anh” maksadı, sormak, anlamak idi. Nitekim,
(Sorunuz) demişti. Ya’nî kâğıdı elbette istiyorsa, getiriniz
demek istedi. Eğer, istemiyorsa, bu nâzik zamânda, kendisini
üzmeyelim demek idi. Çünki, vahy ile ve emr olarak
isteseydi, kâğıdı tekrâr ve ehemmiyyet ile isterdi.
Kendisine emr olunan şeyi yazardı. Peygamberin
“aleyhisselâm” vahyi bildirmesi lâzımdır. Kâğıdı istemesi
vahy ile, emr ile olmayıp, ictihâd ve arzû ile birşey
yazacak ise, bu nâzik zamân, buna elverişli olur veyâ olmaz.
Vefâtından sonra ümmeti ictihâd edecektir. Dînin temeli olan
Kur’ân-ı kerîmden, ictihâd ile, emirler çıkaracaktır.
Kendisi hayâtda iken ve vahy gelmekte iken, ümmeti ictihâd
etmekde idi. Vefât edip, vahy kesilince, ilm sâhiblerinin
ictihâd etmeleri elbet makbûl olur. Peygamberimiz
“sallallahü aleyhi ve sellem”, kâğıdı tekrâr ve ehemmiyyet
ile istemedi. Hattâ, vaz geçdi. Böylece, vahy olmadığı
anlaşıldı. Sayıklama olup olmadığını anlamak için,
duraklamak, hiç yanlış bir iş değildir. Melekler, Âdem
aleyhisselâmın niçin halîfe olduğunu merâk edip, anlamak
istedi. Bekara sûresi, otuzuncu âyetinin, (Yâ Rabbî!
Yeryüzünde, fesâd çıkaracak ve kan dökecek olan kulları mı
yaratacaksın? Biz, seni tesbîh ediyoruz, hamd ediyoruz. Seni
her dürlü aybdan, kusûrdan takdîs ediyoruz dedi) meâl-i
şerîfi, bunu bildirmekdedir. Bunun gibi, Zekeriyyâ “aleyhisselâm”,
kendisine, Yahyâ “aleyhissalâtü vesselâm” isminde bir oğul
verileceği müjdelendiği zemân, Meryem sûresi, sekizinci
âyetinin meâl-i şerîfi gibi, (Benim hiç çocuğum olur mu?
Zevcem kısırdır. Ben ise, ihtiyâr oldum) dedi. Meryem
“radıyallahü anhâ” da, Meryem sûresi, yirminci âyetinin
meâl-i şerîfi gibi, (Benim hiç çocuğum olur mu? Bir erkek
ile bir araya gelmedim. Günâh da işlemedim) dedi.
Peygamber, melekler, büyükler, böyle sorup, suç
sayılmayınca, hazret-i Ömerin “radıyallahü anh”, kâğıd
getirmesini sorması, neden kusûr olsun? Neden kendini
şübheli duruma düşürsün?
Altıncı önsöz —
Peygamberimizin “sallallahü
aleyhi ve sellem” Eshâb-ı kirâmına iyi gözle bakmamız
lâzımdır. Asrların en iyisi, Onun “aleyhi ve alâ
âlihissalâtü vesselâm” asrının olduğunu ve Peygamberlerden
“salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sonra, bütün
insanların en iyisi, en yükseğinin, Eshâb-ı kirâm olduğunu
bilmemiz lâzımdır. Böylece, asrların en iyisinde,
Peygamberlerden başka, bütün insanların en iyisi olan Eshâb-ı
kirâmın, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât
edince, yanlış, bozuk bir şeyde sözbirliği yapmıyacakları ve
fâsıkları, kâfirleri, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve
sellem” yerine geçirmiyecekleri anlaşılmış olur. Eshâb-ı
kirâmın hepsi, insanların hepsinden, nasıl dahâ üstün olmaz
ki, bu ümmetin bütün ümmetlerden dahâ üstün olduğunu, Kur’ân-ı
kerîm bildirmekdedir. Bu ümmetin en üstünü ise, onlardır.
Hiç bir Velî, bir Sahâbînin derecesine yükselemez. O hâlde,
biraz insâf etmeli ve iyi düşünmeli! Hazret-i Ömerin
“radıyallahü anh” kâğıd getirilmesine mâni’ olması, küfr
olsaydı, bu ümmetin en müttekîsi olduğu, Kur’ân-ı kerîmde
bildirilen Ebû Bekr-i Sıddîk, bunu, yerine halîfe seçer mi
idi? Muhâcirler ve Ensâr, onu söz birliği ile, halîfe yapar
mı idi? Hâlbuki, Muhâcirleri ve Ensârı, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı
kerîmde medh etmekdedir. Hepsinden râzı olduğunu bildirmekde
ve hepsine, Cenneti söz vermekdedir. Bunlar, onu Peygamberin
yerine geçirir mi idi? Bir kimse, Peygamber efendimizin
“sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbına iyi gözle bakarsa,
böyle çirkin zan ve şübhelerden kurtulur. Sevmek için, hüsn-i
zan etmek lâzımdır. Peygamber aleyhisselâmın sohbetine ve o
sohbetde bulunanlara, iyi gözle bakılmazsa ve Allah
göstermesin, kötülenirse, bu kötülük, o sohbetin ve o
Eshâbın sâhibine gider. Hattâ, bu sâhibin sâhibine, [ya’nî
Allahü teâlâya] gider. Bu hâlin çirkinliğini iyi düşünmek
lâzımdır. Eshâb-ı kirâma kıymet vermiyen kimse, Allahü
teâlânın Peygamberine inanmamış olur denildi. Peygamberimiz
“sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâb-ı kirâmın şânını
anlatmak için, (Onları seven, beni sevdiği için sever.
Onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder)
buyurdu. O hâlde, Eshâb-ı kirâmı sevmek, Onu sevmek demekdir.
Bu altı önsöz
anlaşılınca, bu gibi şübhelere meydân kalmaz. Hattâ çeşidli
cevâblar te’mîn edilmiş olur. Bu önsözler, düşünmeğe bile
lüzûm kalmadan insanı şübheden kurtarır. Zâten böyle
şübhelerin bozuk olduğu âşikârdır. Bu önsözler, bu
şübhelerin bozukluğunu anlatmak için değil, meydânda olan
hakîkati hâtırlatmak içindir. Bu fakîre göre, böyle şübheler
şuna benzer ki, bir zekî kimse, ahmakların yanına gelip,
önlerinde duran bir altının taş olduğunu, çeşidli yalanlarla
isbât etse, o zevallılar, bu sözlerin yalan olduğunu
anlamayıp, bozuk taraflarını meydâna çıkaramadıklarından,
şübheye düşerler. Hattâ altını, taş sanırlar. Gördüklerini
unutur, hattâ buna inanmazlar. Zekî olan, açıkça gördüğüne
inanıp, buna uymıyan sözlerin yanlış olduğunu anlar. Burada
da, üç halîfenin, hattâ Eshâb-ı kirâmın hepsinin
“radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” büyüklüğünü, yüksekliğini,
Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, güneş gibi meydâna
çıkarmış, herkese göstermişdir. Yalan ve yaldızlı sözlerle,
bu büyükleri kötülemeğe çalışmak, göz önündeki altını, taş
olarak tanıtmağa benzer. Yâ Rabbî! Bize doğru yolu
gösterdikden sonra, kalblerimizi bu yoldan kaydırma! Bizlere
acı! Merhameti bol ancak sensin!
Din
büyüklerine, islâmın göz bebeklerine, acabâ niçin dil
uzatıyor, bunları kötülüyorlar? Fâsık ve kâfir olduğu
islâmiyyetde bildirilen kimselerden birini bile kötülemek,
ibâdet ve fazîlet değildir ve insanı Cehennemden kurtaracak
bir sebeb değildir. O hâlde, dîne yardım edenlere ve
islâmiyyeti koruyanlara dil uzatmanın hiç fâidesi olur mu?
Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi, Resûlullahın “sallallahü aleyhi
ve sellem” büyük düşmanlarına sövmenin bile ibâdet olacağı,
islâmiyyetde bildirilmemişdir. Belki, ismlerini anmayıp,
vakt gayb etmemek dahâ uygundur.
(Bu
mektûb, hâce Ebül-Hasen Behâdır Bedahşîye yazılmıştır)
Hucec-i
kat'iyye adlı kitapta ise şunlar yazar :
Şii :
Resûlullah efendimizin
ümmetine çok şefkatli olduğu, onların haklarını, düzenlerini
korumaya uğraştığı, herkesin bildiği şeydir. Bunu anlatmaya
lüzûm yoktur. İşte bu şefkatinden dolayı, Medîne şehrinden
çıkıp, başka yere giderken yerine, birisini kordu. Böyle
iken, vefâtından sonra, milyonlarca ümmetinin işlerini
çevirecek, ihtiyaçlarını karşılayacak bir imam ve vekîl
ayırmayıp, bunları kıyâmete kadar başı boş bırakması nasıl
olabilir? Hâlbuki, sahih kitaplarınızda yazılı (Gadîr-i Hum)
hutbesinden ve başka haberlerden anlaşılıyor ki, (Resûlullah,
hem açıkça, hem de işaret ile, yerine Hz. Aliyi vasıyet
buyurmuştur. Hattâ, imam tâyîn etmek, Rabbül'âlemîn üzerine
vâcib olduğundan, vefât edeceği zaman, bu mühim işin
yapılması için ve inatçıların bu vazîfeden kaçınmalarını
önlemek için, bir vasıyet yazmak diledi. Kâğıd, kalem
istedi. Yanında bulunanlardan Ömer, ayak takımlarının bile
söyliyemiyeceği birkaç kırıcı ve aşağılayıcı sözü
Resûlullaha karşı söyliyerek, bu düşüncesinden
vazgeçirmiştir) dedi. [Hum, Mekkenin dışında bir kuyunun
ismidir. Gadîr-i Hum, bu kuyuya yakın, Mekke ile Medîne
arasında bir yerin ismidir. ]
Abdullah
Süveydi:
- İmâm tâyîn etmenin, Rabbül'âlemîn üzerine vâcib olduğunu
söylemeniz Mu'tezile fırkasının, (yapılmaması hikmeti bozan
şeyleri, Allahü teâlânın yapması vâcibdir) demelerine
benzemektedir. Bu sözleriniz bozuktur, yanlıştır. Çünkü, biz
biliyoruz ki, Allahü teâlânın bütün işleri hikmete uygun,
hep faydalı ise de, herhangi bir şeyin yapılması hikmete
uygun ve faydalı göründüğü için, Allahü teâlânın o şeyi
yapması vâcib olamaz. Kur'an-ı kerimde (Ona yaptıklarından
dolayı birşey sorulmaz. Onun kulları, yaptıklarından
sorulacaktır) meâlindeki âyet-i kerime, sözünüzün bozuk
olduğunu açıkça gösteriyor. İmâm tâyîn edilmesi, Allahü
teâlâ üzerine vâcib olsaydı, insanların hiçbir zaman imamsız
kalmaması lâzım gelirdi. İmâmın, herkesçe tanınması, kuvvet,
iktidâr sahibi olması, imamlık şartlarını taşıması, kötü
işleri, çirkin âdetleri kaldırabilmesi, iyi işleri
yaptırabilmesi, müslümanları zararlardan koruyabilmesi
lâzımdır. Siz, yeryüzü imamsız kalamaz dediğiniz hâlde,
yalnız imam bunlar olabilir dediğiniz ve bunların imam
yapılması, Allahü teâlânın üzerine vâcibdir sandığınız o
mâsum imamların aralarına Hz. Aliyi de karıştırdığınız
hâlde, hiçbirisinin imamlık şartlarını taşımadığını
söylüyorsunuz. Hepsinin sıkıntı içinde, zulüm görerek,
güçsüz, kuvvetsiz yaşadıklarını, birşey yapamayıp, te'sîrsiz
kaldıklarını bildiriyorsunuz. Böyle âciz, başkalarının
kuvveti karşısında hareketsiz, onlara itaat etmeye mecbûr
bir kimseyi imam yapmakta nasıl bir fayda ve hangi hikmet
düşünülebilir?
Siz bu sözünüzde inat ve ısrâr etmekle, Allahü teâlâyı,
hâşâ, zayıf, âciz yapmış oluyorsunuz. Çünkü, kendi üzerine
vâcib olan birşeyi yapamamış oluyor. Allahü teâlâ, böyle
uygunsuz sözlerden uzaktır.
Bu sözünüz, şöyle de red edilebilir: Hikmete uygun ve
faydalı olmak, her zaman lâzım mıdır, değil midir? Hikmete
uygun olmak, her zaman daha iyi değildir derseniz, bizim
sözümüze gelmiş olursunuz. Resûlullah vefât edeceği zaman,
yukarıda saydığınız hikmetler yok idi diyebiliriz. Çünkü,
hikmetin olup olmaması birdir denilince, varlığı,
yokluğundan daha iyi olamaz. Yok eğer, herşeyde hikmetin
bulunması daha iyidir derseniz, bu hikmet, yâ Allahü
teâlânın kendisinde bulunur veya bulunmaz. Kendisinde
bulunmaz ise, Allahü teâlâdan başka birşeyin Allahü teâlâyı
mecbûr edeceği anlaşılır. Bu ise, olamaz. Hikmet, Allahü
teâlânın kendisinde ise, bu söz, bir mahlûkun Allahü teâlâda
yerleşeceğini gösterir. Bu ise, hiç olamaz.
Görülüyor ki, imam tâyîn etmek, Allahü teâlâ üzerine
vâcibdir demeniz, büsbütün yanlıştır, boş sözdür. Evet ehl-i
hakkın, yâni Ehl-i sünnetin dediği gibi, islâm dînini
korumak, suçluların cezâlarını vermek, herkese hakkını
ulaştırmak ve emr-i mâruf ve nehy-i anilmünker yapmak için,
insanların bir imama, başkana ihtiyaçları olduğu için tâyîn
etmek, bize vâcibdir. Yoksa, Allahü teâlâya vâcib değildir.
Bunun için, Resûlullah vefât edince, Eshâb-ı kirâm
toplanarak, Ebû Bekr-i Sıddîk efendimizi söz birliği ile
imam yaptı. Böylece, islâm dîninin bir sarsıntı geçirmesi
önlenmiştir.
Mu'tezile fırkası, aklın güzel veya çirkin demesini esas
tutuyor. Allahü teâlânın yarattığı şeylerin güzel veya
çirkin olmasının seçimini akla bırakıyor. Güzel olduğu
anlaşılanları, Allahü teâlâ, yaratmaya mecbûrdur, diyor.
Allahü teâlânın, insan aklının güzel dediği şeyleri
yaratmaya mecbûr olduğunu söylemek kadar çirkin, bozuk söz
yoktur. Sizin sözünüz de, buna benziyor. Yukarıda uzun
anlatıldığı gibi, Allahü teâlâ, dilediğini yaratır. Birşeyi
yaratmaya mecbûr değildir. Onun dilediği şeylerin hepsi
hikmete uygundur, faydalıdır. Hiçbirisi çirkin değildir.
Mu'tezile fırkasına göre, vâcib demek, yapılmadığı zaman,
yapmıyana cezâ lâzım gelen iş demektir. Buna göre, yapmadığı
için kötülenemiyecek olan bir kimseye (yapması vâcibdir)
denilemez. Cenâb-ı Hakkın birşeyi yaratması vâcibdir demek,
o şeyi yaratmazsa, Allahü teâlâyı kötülemek, cezâlandırmak
lâzım olur demektir. Bu ise, Cenâb-ı Hakkın kusurlu, noksan
olduğunu, ancak o işi yaratınca tamamlanacağını,
cezâlanmaktan kurtulacağını söylemek olur. Allahü teâlâya
karşı bundan büyük bir cesaret, Onun kemâl sıfatlarına
uymıyan bundan daha çirkin bir söz olamaz. Bu bozuk sözünüz,
daha nice cevaplarla da geri çevrilebilir. Bu sözünüz,
Yaratanı, yarattıklarına benzetmek, onlar gibi ölçmek
oluyor. Bu ise, hiçbir yol ile, olamaz. Allahü teâlâ hiçbir
şeye benzemediği gibi, hiçbir şey de hiçbir bakımdan Ona
benzemez. Bundan başka, mâsum imam bulundurmak, Allahü teâlâ
üzerine vâcib olursa, her asırda bir Peygamber göndermesi,
her şehirde bir mâsum imam bulundurması, her hâkimi âdil,
doğru eylemesi vâcib olmak lâzım olur. Evet, iyi kötü
herkes, Allahü teâlânın, insanları rehbersiz, imamsız olarak
başı boş bırakmasını, câhil, sapık, karanlıkta
yuvarlanmalarını doğru bulmaz.
Bunun için, Allahü teâlâ saadet, huzur yolunu gösteren bir
kitap ve bunun kıymetini anlayacak kadar, bir akıl
vermiştir. Allahü teâlânın, mâsum imamı, zamanın sahibini
her zaman gönderdiğini, kullarının işlerini, Onun eline
bıraktığını söylerseniz, bu da çok bozuk, pek gülünç olur.
Çünkü, bin seneden beri, çocukları, torunları, yakınları
öldüğü hâlde ve Şî'îler çoğaldığı hâlde, insânları irşâd
etmek, gafletten uyandırmak için ve islâmiyeti yaymak için
meydana çıkmayıp da gizli kalan mâsum bir imam, nasıl
faydalı olabilir? Herkese doğru yolu göstermek, hakları,
sahiplerine ulaştırmak ve nice işleri yapmak vazîfeleri
olduğu, nasıl söylenebilir? Böyle inanmak kadar, şaşkınlık
ve hattâ sapıklık olur mu? Allahü teâlâ, birini doğru yola
kavuşturmazsa, ona kimse doğru yolu gösteremez.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allahü teâlâ hiçbirşeyi
yapmaya veya yapmamaya mecbûr değildir. Sizin (Nehcülbelâga)
kitabınızda yazılı olduğu gibi, Hz. Ali Sıffîn
muhârebesinde, hutbe okurken bunu açıkça bildirmiştir. Şöyle
ki, (Sizin işlerinizi idare ettiğim için, üzerinizde hakkım
vardır. Benim üzerimde ve birbirinizin üzerlerinizde de
haklarınız vardır. Bir kimsenin vereceği hak olunca,
başkasından alacağı hak da olur. Alacağı hak olup da,
vereceği olmıyan kimse, ancak Allahü teâlâdır. Çünkü O,
herşeyi yapabilir. Her işi, adl iledir. Allahü teâlânın
kulları üzerinde olan hakkı, kendisine ibâdet, itaat
etmeleridir. İhsân ederek, buna karşılık sevap verir)
buyurdu. Bu hutbeye dikkat ederseniz, bu sözlerinizin Hz.
Alînin sözlerine uygun olmadığını görürsünüz.
Resûlullah efendimiz, Hz. Alînin halîfe yapılmasını vasıyet
etti demeniz de yanlıştır. Eshâb-ı kirâm farzları yapmaya
memur oldukları gibi, Resûlullahın emirlerini de yapmaya
memur idi. Buna uymadıkları, bu emri sakladıkları söylenmiş
olmaktadır. Böyle çok kimsenin, bozuk bir işte sözbirliği
yapması ise, olacak şey değildir. Hadis-i şeriflere de
uymadığı için, doğru bir söz olamaz.
Şî'î âlimlerinden ibni Ebî Âsım ve Elkâ'înin, Enes bin
Mâlikten bildirdikleri hadis-i şerifte (Allahü teâlâ, benim
ümmetimi, dalâlet üzerinde sözbirliği yapmaktan korudu)
buyuruldu. Hadis âlimi Hâkim Uyeynenin [107 de Kûfede
tevellüd, 198 [m. 813] de Mekkede vefât etti] bildirdiği
hadis-i şerifte (Allahü teâlâ, bu ümmeti, dalâlet üzerinde
toplamaz) buyuruldu. (Allahın eli, cemaat iledir) hadis-i
şerifinde el (kudret, yardım) demektir. Bunlar gibi, daha
nice hadis-i şerifler gösteriyor ki, ümmet-i Muhammediyye,
hiçbir zaman dalâlet üzerinde sözbirliği yapamaz. Böyle
olmadığını söylemek, bu hadis-i şeriflere inanmamak olur.
Resûlullah efendimizin, vasıyet yazmak için, kâğıd kalem
istediğini söylüyorsunuz. Bu sözünüz, daha önce
bildirdiğiniz (Gadîr-i Hum) vasıyetinin, doğru olmadığını
gösteriyor. Böyle bir vasıyet etmiş olsaydı, bir daha
vasıyet yazmaya lüzûm görmezdi. Bundan da anlaşılıyor ki,
Resûlullahın Gadîr-i Hum denilen yerde okuduğu hutbesinde,
söylediğini ileri sürdüğünüz vasıyetin aslı ve esası yoktur.
Doğrusu şudur ki, Hz. Ali ve bütün Hâşim oğulları da birlik
olduğu hâlde, Eshâb-ı kirâmın hepsi Hz. Ebû Bekri,
sözbirliği ile halîfe seçmiştir. Bu sözbirliği yukarıdaki
hadis-i şeriflere göre, bunun halîfeliğinin doğruluğunu,
sizin sözlerinizin de, yanlış ve bozuk olduğunu açıkça
göstermektedir. Böyle bir vasıyet olsaydı, Hz. Ali, kendi
hakkını elinden aldıkları için üç halîfe zamanında, bu
hakkının kendisine geri verilmesini ister, vermiyenlere
karşı harekete geçerdi. Nasıl ki, halîfe seçildiği zaman,
din ve dünya işlerini çevirmek için, islâmiyetin emri ile,
kendisine itaat etmiyenlere karşı kılıcını çekerek, bunlarla
boğuştu. Herkesin bildiği gibi, nice şehirlerin yıkılmasına,
binlerle müslüman kanının dökülmesine sebep olan
muhârebeleri yapmıştı. Kendisine itaat etmiyenlere karşı
böyle şiddet gösteren, böyle güçlü, şerefli bir zatın,
islâmiyetin kendisine vermiş olduğu hakkın elinden zorla
alındığını görüp de susması ve hattâ, üstelik bu hakkın kime
verilmesi daha iyi olacaktır diye görüşen kurula üye olarak
katılması, düşünülebilir mi?
Eğer, hâşâ, Şî'î kitabının dediği gibi, Hz. Ali bu hakkını
aramaktan adamları az olduğu için, istemiyerek susmuş
denilirse, Allahü teâlânın ve Resûlullahın kendisine vermiş
olduğu vazîfenin îcâblarını yerine getirmekten korktuğu
için, Allahü teâlânın emrini yapmamış, Ona isyân etmiş demek
olur. Hâlbuki, Resûlullahın amcasının oğlu ve dâmâdı ve
Allahın arslanı olan Hz. Ali hazretleri, değil yalnız
Arabistândan, belki bütün dünyadan, herkim olursa olsun,
böyle utanç verici ve lekeleyici bir korkaklığı kendine
bulaştırmayıp, ölümü göze alacağı herkesin bildiği bir
şeydir. Bunun için siz, emirül-müminin Hz. Ali efendimize
böyle kötü, çirkin bir hâli yakıştırıyorsunuz. Böyle
söylemek, onu sevdiğinizi bildirmiş olmuyor, Ona düşmanlık
etmiş oluyorsunuz. Her türlü şüpheden ve aybdan temiz olan O
yüce imamı böyle bir kusurdan uzak görmeyi ve burada
bildirmeği, üzerime borç bilirim.
Resûlullahın vasıyet yazmak için kâğıd kalem istediği zaman,
Ömer bunu önledi demeniz de, bu zatın böyle bir iş
yapacağına, kesin bir delîl, senet bulunmadığı için, doğru
değildir. Çünkü, Buhârî kitabının Megâzî kısmında, Abdüllah
ibni Abbâs diyor ki, Resûlullah efendimizin hastalığı
perşembe günü arttı. (Bana kâğıd getiriniz! Size kitap
yazacağım. Benden sonra, yoldan hiç ayrılmayasınız) buyurdu.
Orada olanlar, konuşmaya başladı. (Peygamberin yanında
yüksek sesle konuşmak lâyık değildir) buyurdu. Acaba
sayıklıyor mu? Kendisinden, bunu sorunuz, denildi. Yine
Abdüllah dedi ki, Resûlullah hasta idi. Yanında birkaç kişi
vardık. (Size kitap yazacağım. Benden sonra, yoldan
çıkmayasınız) buyurdu. Birkaçımız dedi ki, ağrısı arttı.
Yanımızda Kur'an-ı kerim var. Allahın kitabı bize yetişir.
Uyuşamadık. Birkaçımız, getirelim, yazsın da, bundan sonra,
yolu şaşırmayalım dedi. Kimisi, başka şey söyledi. Sözler
çoğalınca, (kalkınız!) buyurdu.
İşte yeryüzünde Kur'an-ı kerimden sonra en kıymetli ve en
güvenilen kitabımız olan (Buhârî)nin bildirdiğine göre, sözü
yapmak istemiyen belli bir kişi değildir. Birkaç kişi idi.
Çünkü, Buhârîde (söylediler) diyor. Bundan, cevap verenlerin
çok kişi olduğu anlaşılıyor. Burada, yalnız Hz. Ömeri dile
alıp, onu kötülemeye kalkışmak, doğru değildir. Eğer dil
uzatmak denilirse, orada bulunanların, hepsini kötülemek
lâzım olur. Bunların arasında Ali ve Abbâs da vardır. Bunlar
da, kötülenmiş olur. Burada, Şî'îler Hz. Ali ile Abbâsı
nasıl savunurlarsa, biz de, Hz. Ömeri öyle savunuruz.
Gadîr-i Humda söylenilen hutbeyi, hadis âlimleri başka başka
bildiriyor. Her ne olursa olsun, bu hutbe, sizi haklı
çıkarmaz. Bundan başka, Mâide sûresinin (Rabbinden sana
indirilen emirleri bildir! Bunu yapmazsan, Peygamberlik
vazîfesini yapmamış olursun! Allahü teâlâ, seni insânlardan
korur), meâlindeki yetmişinci âyeti Gadîr-i Humda geldi
demeniz de yanlıştır. Çünkü, bu sözünüz, Resûlullahın (hâşâ)
Allahü teâlânın emrini eshâbına bildirmediğini düşündürür.
Bu hutbede, bu emri bildirmek istemediği ve bundan dolayı,
Allahü teâlânın, kendisini affetmesini, Cebrâîldan
dilediğine göre, bu emri yapmakta eshâbından çekindiği
anlaşılır. Resûlullah efendimizin bu gibi şeylerden mâsum
olduğu şüphesizdir.
İkinci olarak deriz ki, Resûlullahın vefâtına yakın olan bu
hutbesine kadar, Allahü teâlânın Onu, insanlardan
korumadığını ortaya koyar. Hâlbuki, Allahü teâlânın Habîbini
koruduğu, bu hutbesinden çok önce biliniyordu. Bu sözünüz
bilinen bir şeye uymadığı için de, yanlış oluyor.
Üçüncü olarak deriz ki, Resûlullahın o güne kadar
kâfirlerden korkmakta olduğu ve Eshâb-ı kirâmdan da,
kâfirler gibi korktuğu anlaşılır. Hâlbuki, Eshâb-ı kirâm
efendilerimizin kendi canlarını, ana babalarını Resûlullahın
uğrunda feda etmekten hiçbir zaman çekinmedikleri, çeşidli
haberler ile bilinmektedir. Bunların, kâfirler gibi
Resûlullahı korkutmak için toplanmaları akla da, din
bilgilerine de uyacak birşey değildir. Resûlullah
efendimizin, ilk zamanlarında, yalnız olduğu ve karşı
gelenlerin ve Kureyş kâfirlerinin, zulmlerinin pekçok olduğu
anlarda, hiç korkmadan, çekinmeden (Emrolunanları bildir!)
âyet-i kerimesine uymakta, kahramanca nasıl uğraştığı
bilindiği hâlde, Mekke alındıktan, her yerden bölük bölük
gelip müslüman olanlar çoğaldıktan ve Hâşim oğulları ile
Abdülmuttalib oğulları gibi pehlivanların hepsi müslüman
olduktan sonra ve (İzâcâe) sûresi ile fethler, zaferler
müjdelendikten sonra, Gadîr vak'ası zamanında, Muhâcirlerin
ve Ensârın topluluğunda ve Hâşim oğullarının çok bulunduğu
anda, Allahın emirlerini bildiremiyecek kadar korku
gösterdiğini söylemek, üstün sıfatlarla süslenmiş olan o
Nebiyy-i muhtereme yakışmıyacak, çok çirkin, çok iğrenç bir
iftirâ olur. Hele Eshâb-ı kirâmdan korktuğunu söylemek, Âl-i
İmrân sûresinin (Siz ümmetlerin en hayrlısı, insanların
seçilmişisiniz) meâlindeki yüzonuncu âyetine inanmamak olur.
Hiçbir bakımdan doğru olamaz.
Dördüncü olarak deriz ki, Resûlullah efendimiz, Allahü
teâlâya, emirlerini Eshâbına bildirmekte, karşı geldikten
sonra Medîneye gelip, hasta olunca, birkaç gün, Allahın imam
yapmasını emrettiğini söylediğiniz Hz. Aliyi, arkada bırakıp
da, namaz kıldırmak için, kendi yerine Hz. Ebû Bekri
imamlığa geçirmesi, Allahü teâlânın emrini ikinci defa
yapmamak olur. Hz. Aliyi halîfe yapmalarını, Eshâbına
bildirmesi, Gadîr-i Humda gelen âyet-i kerime ile
emredildikten sonra, yine Ebû Bekri imam yapması karşısında,
bu âyetin sandığınız gibi, orada değil, büyük âlimlerin
sözbirliği ile bildirdikleri gibi, (Arefe) de indiği ve
Eshâb-ı kirâm için değil, Kureyş müşrikleri için inmiş
olduğu anlaşılmaktadır. Resûlullah Hz. Alînin birinci halîfe
olacağını bilseydi, bunu elbette bildirirdi. Bunu
bildirmesinde hiç korku da yoktu. Çünkü, bütün Mekke halkı
ve hele Hâşim oğulları ve Abdülmuttalib oğulları, Hz. Alînin
akrabâsı ve yakınları olduğundan, bu haberden sevinecekler,
kimseye korku, zarar gelmiyecekti.
Bütün bunlardan başka, teassubu, inadı bırakıp, tarafsız ve
insâflı olarak, bu hutbeye ve içindeki kelimelere ve bayağı
cümlelerine iyi dikkat edilirse, bu sözlerin, fesâhat ve
belâgatta biricik olan o Peygamberin mübârek ağzından
çıkması şöyle dursun, arab edebiyatını bilen herhangi bir
kimsenin bile söylemiş olması mümkün değildir. Bundan da
anlaşılıyor ki, bu sözlerin hepsi, yabancıların uydurma ve
iftirâlarıdır. Bu sözler arasında bulunan (Ben, kimin
mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır) hadis-i şerif bile
olsa, yine dediğiniz gibi, Hz. Alînin imam olacağını
göstermez. Çünkü, mevlâ sözünün birçok mânası vardır.
Kâmûsta yirmi kadarı yazılıdır. Böyle kelimelerin, hangi
mânaya kullanıldığı da, bir delîl, bir işaret ile anlaşılır.
İşâretsiz, delîlsiz bir mâna vermek doğru olmaz. Bütün
mânaları veya birkaçını vermek doğru olur mu, olmaz mı belli
değil ise de, çokları doğru olmaz demiştir. Biz, uyumsar
davranarak doğru olur diyelim. Mevlâ kelimesine sevici ve
yardım edici mânalarını vermekte, biz de, sizinle
birlikteyiz. Fakat, başka mânaları vermeyi doğru görmüyoruz.
Böyle hâllerde, ortakca kabûl edilen mânaları vermek daha
iyidir. Bunun içindir ki, Abdülgâfir bin İsmâ'îl Fâris
(451-529 [m. 1135] Nişâpurda) (Mecma'ul-garâib) kitabında
(velî) kelimesini anlatırken, bu hadis-i şerifin (Beni seven
ve yardımcı bilen kimse, Aliyi de, yardımcı bilsin!)
olduğunu yazıyor. Bunlar ince düşünülürse, bu hadis (halîfe)
olmaya, daha uygun, daha üstün olmayı göstermemektedir.
Çünkü, velî kelimesinin (evla) demek olacağı, lügata da,
islâmiyete de uygun değildir. İslâmiyete uygun olmadığı
meydandadır. Lügatta ise, mef'al vezninde olan kelimelerin,
ef'âl vezninde kullanılmaları hiç görülmemiştir. Molla başı
dedi ki:
- Lügat âlimlerinden Ebû Zeyd, Ebû Ubeydenin tefsîrinde
kullanıldığını bildiriyor. Yâni (Sizin mevlânızdır) sözünü
(Size daha uygundur) demiştir.
- Onun böyle demesi, senet olamaz, dedim. Çünkü, bütün arab
âlimleri, Onun böyle demesini beğenmemişlerdir. Böyle demek
doğru olsaydı, (Filan sana evladır) yerine (Filan sana
mevladır) demek doğru olurdu. Hâlbuki, hiç doğru değildir,
demişlerdir. Ebû Ubeydenin sözü, başka yollardan da red
edilmektedir. Mevlâ yerine evla denilemiyeceğini anladık.
Eğer denilebilir dersek, yine mâlik olmak, kullanmak
mânalarına kullanılamaz. Belki (evla) demek tâzîm ve
muhabbete evla, daha uygun demek olur. Kullanmak mânasına
olduğu kabûl edilse bile, âyet-i kerimenin mânasına yine
uygun olmaz. Âl-i İmrân sûresinin altmışsekizinci âyetinin (İbrâhîme
insanların evla olanı) meâl-i şerifinde, evla demek,
İbrâhîmı (kullanmak)dır denilebilir mi? Burada, evla demek,
olsa olsa, Onu sevmeye daha uygun demektir.
Bundan başka bu hadis-i şerifin sonundaki (Vâlî), sevmek
demektir. Eğer, Resûlullahın yanında, (tasarrufa, kullanmaya
daha uygun olmak) demek olsaydı, o zaman (Onun tasarrufunda
olanı) buyururdu. Böyle buyurmadığı için tasarrufa uygun
olmak değil, belki Hz. Aliyi sevmek ve ona düşman olmaktan
kaçınmak demek olduğu anlaşılır. Hattâ Ebû Nu'aym Ahmed bin
Abdüllah [430 da İsfehanda vefât etti] Hz. Hasenin oğlu
Hasenden bildiriyor ki, bu Hasenden soruldu. (Ben kimin
mevlâsı isem... ) hadis-i şerifi, Hz. Alînin halîfe olmasını
gösteriyor mu, dediler. Hasen buna cevap olarak, eğer
Resûlullah bu hadis-i şerif ile, Hz. Alînin halîfe olmasını
bildirmek isteseydi, (Ey insanlar! Bu zat benim işlerimin
velîsidir. Benden sonra, halîfe olacak budur. İşitiniz ve
itaat ediniz!) buyururdu. Allahü teâlânın ismine yemin
ederim ki, Allahü teâlâ ve Onun Resûlü, Alînin halîfe
olmasını isteselerdi, Ali, bu emri yerine getirmeye
kalkışmaması ile böylece Allahü teâlânın emrine karşı
gelmesi ile, çok büyük günah işlemiş olurdu, dedi.
Dinleyenlerden biri: Öyle ise Peygamberimiz (Ben kimin
velîsi isem, Ali de onun velîsidir) buyurmadı mı? deyince,
Hasen, buna hayır, vallahi eğer Resûlullah, Alînin halîfe
olmasını isteseydi, namaz kılmağı ve oruç tutmağı
emreylediği gibi, bunu da, açıkça emrederdi, dedi. İşte, Ehl-i
beytin en ileri gelenlerinden biri olan ve Hz. Alînin torunu
olan Hasenin bu sözleri, senin sözlerinin bozuk ve yalan
olduğunu açıkça göstermektedir.