Şii İbnul Mutahhar Diyor ki:
“Ebubekir, Fâtıma'nın mirasını vermemiştir. Bu hususta
yalnız kendisinin rivayet ettiği bir hadise dayanmış ve
Fâtımanın mirasını yemiştir. Çünkü ona sadaka helâldir.
Ebubekir, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın:
“Peygamberler, miras olarak dirhem veya dînar bırakmazlar.
Onların bıraktıkları miras ancak ilimdir.” (Buhari İlim: 10,
Ebu Davud İlim İbn Mace Mukaddime: 17) mealindeki hadisine
dayanarak bu işi yapmıştır. Kur'ân'ın hükmü ise bu hadise
muhaliftir.
Çünkü Allah (c.c.) şöyle buyuruyor :
“Allah çocuklarınız hakkında, erkeğe iki kadının hissesi
kadar tavsiye eder.” (Nisa: 4/11)
Bu hüküm umumî olup rivayet ettikleri hadisi de tekzib
etmiştir. Başka âyetlerde şöyle buyurulur:
“Süleyman Davud'a vâris oldu..” (Neml: 27/16),
“Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Ya'kub
oğullarına mirasçı olsun.” (Meryem: 19/5-6),
Cevap:
1. “Hadisi Ebubekir tek başına rivayet etmiştir”
şeklindeki iddia yalandır.
Hadisi Ebubekir, Ömer, Osman, Ali,Talha, Zübeyr, Saîd,
Abdurrahman b. Avf, Abbas, Rasulullah'ın zevceleri ve Ebu
Hureyre (Allah cümlesinden razı olsun) Rasulullah (sallallahu
aleyhi ve sellem) dan rivayet etmişlerdir.
İmâm-ı İsmâ'îl Buhârî buyuruyor ki, İshak bana dedi ki, bu
hadis-i şerifi, Mâlik bin Enesten işittim. O da, İbni Şehâb-i
Zührîden işitmiş. Ona da, Mâlik bin Evs haber vermiş. Ben,
Mâlik bin Evse gidip sordum. Bana dedi ki, öğleden evvel
evimde oturuyordum. Hz. Ömerin adamı geldi. Halîfe seni
istiyor, dedi. Halîfenin huzuruna gittim. Halîfe bir serîr
[kanepe, sıra] üzerinde oturuyordu. Kanepede döşek yoktu.
Bir yastığa dayanmıştı. Selâm verdim. Oturdum. Bana dedi ki,
sizin aşîretinizden birkaç kişi geldi. Kendilerine para
verilmesini emrettim. Bu parayı almak ve onlara dağıtmak
için, sizi istedim. Alınız, dağıtınız! Halîfeye, beni Mâzur
buyurmasını, bu emri başkasına yaptırmasını istirhâm ettim.
Fakat, isrâr ettiler. Red edemedim. O sırada, odacı gelerek,
Osman, Abdürrahmân, Zübeyr, Sa'd ibni Ebî Vakkâs içeri
girmek için izin istediklerini söyledi. İzn verdi. Girdiler.
Oturdular. Biraz sonra, Hz. Ali ve Abbâs da içeri girmeye
izin istiyorlar, denildi. İzn verildi. Geldiler. Oturdular.
Hz. Abbâs, söze başlayıp, Ali ile, Allahü teâlânın
Resûlullaha ihsân eylediği (Benî Nadr) malından dolayı hâsıl
olan anlaşmazlığın giderilmesini istiyoruz dedi. Önce
gelenlerin de rahat etmeleri ve râzı olmaları için, bu işin
görüşülmesini istedi. Önce halîfe söze başlayıp, yeri ve
gökleri yaratan ve her ân varlıkta durmalarına izin veren
Allahü teâlânın ulûhiyyet ve izzeti hakkı için sizden
sorarım ki, Resûlullah, (Biz Peygamberler miras bırakmayız!
Bıraktıklarımız sadaka olur) buyurdu mu? Bu hadis-i şerifi
söylediğinden haberiniz var mı, dedi. Önce gelen Osman ve
arkadaşları, evet, haberimiz var, söyledi, dediler. Halîfe
sonra, Aliye ve Abbâsa dönerek, aynı soruyu tekrarladı.
İkisi de, evet biliyoruz, dedi. O hâlde, bu işte verilecek
hükmü dinleyebilirsiniz: Cenâb-ı Rabbül'âlemîn bu mâlı
ganîmet olarak vermiştir. Bunu yalnız Habîb-i ekremine ihsân
ettiğini ve bu salâhiyyeti başkasına bahşetmediğini, Haşr
sûresinin altıncı âyeti göstermektedir. Fahr-i kâinât
efendimiz, bugün mevcut olan kısmı kalıncaya kadar, hepsini
sarf etmiş ve islâmiyete uygun olarak dağıtmıştır. Çoluk
çocuğunun meşru ihtiyaçlarını o ganîmetlerden ayırır, fazla
kalanı beyt-ül-mâldan hakkı olanlara verirdi. Siz ne
dersiniz? Resûlullah böyle yapmaz mı idi? Halîfenin bu
suâline, orada bulunanlar, hep birden evet öyledir, dediler.
Halîfe hazretleri sözüne devam ederek: Resûlullah vefât
edince, Ebû Bekr-i Sıddîk idareyi eline aldı. Resûlullahın
yaptığını, o da, öylece yaptı. Ölünceye kadar, öyle idare
etti ki, idaresinde hiçbir kusur yok idi. Şimdi siz ikiniz
beni konuşturmaya, benden sormaya geldiniz. Suâliniz bir
olduğu gibi işiniz de birdir. Sen Hz. Abbâs! Kardeşinin oğlu
Alînin hakkını, Hz. Ali de, zevcesinin babasından kalan
hakkını sormaya geldiniz. Size, kendinizin, işittik
dediğiniz (Biz miras bırakmayız... ) hadis-i şerifini
anlattım. Sonra, Resûl-i ekrem efendimizin haklı halîfesi
olan Ebû Bekr-i Sıddîkın yaptığını bildirdim. Halîfe olduğum
gün, bu işin idaresini ikinize bırakmıştım ve bu işi önceki
gibi idare etmenizi size şart eylemiştim. Hz. Osmanın ve
arkadaşlarının yanında, Hz. Ali ile Abbâsın suâline karşı,
bu şart ile verilmiş olduğunu bildirdi. Şimdi siz, buna
uymayan bir iş yapmaya izin istemek için gelmiş iseniz, yeri
ve gökleri yaratanın büyüklüğüne yemin ederim ki, Allahü
teâlânın ve Onun Resûlünün rızalarına uymıyan bir işin
yapılmasına izin vermem. İdaresinden âciz iseniz, bana
geriye veriniz! Sizin ihtiyaçlarınızı te'mîn ederim, dedi.
Urve Tebn-i Zübeyrden burası soruldukta, Mâlik bin Evsten
böylece işitmiş olduğunu tekrar bildirdi. Sonra, Resûlullah
efendimizin mübârek zevcesi Âişe hazretlerinden gelen bir
haberi de şöyle anlattı: Birgün, ezvâc-i tâhirât ganîmetten
kendilerine düşen hisse miktârlarını, o zaman halîfe olan
babamdan sorup anlamak için, beni babama gönderdiler. (Cenâb-ı
Haktan korkmuyor musunuz? Resûlullah efendimizin, (Biz
Peygamberlerin mirası olmaz) hadis-i şerifi, sizin hisseniz
olmadığını gösteriyor. Bu hadis-i şerifi hâtırlar mısın?)
buyurdu. Bu red cevabını alınca, hâtırladım ve geri döndüm.
Bu hadis-i şerifi, Resûlullah efendimizden, Hz. Ebû Bekr
işitmiştir. Kendisi için, en sağlam bir delîldir. Çünkü
birşeyi öğrenmek, üç yol ile olur: Birincisi, his etmek,
duymak. İkincisi, herkesten işitmek. Üçüncüsü, Resûlullahdan
işitmektir. Hz. Fâtımanın, bu hadisi işitmemesi, bunun yok
olmasını göstermez. Hz. Ali ile Abbâsın tasdik etmesi ve Hz.
Âişenin ezvâc-ı Peygamberîyi iknâ ederek haklarını
istemekten vazgeçmeleri, bunda hiç şüphe bırakmaz.
Bütün bu vesikalar hiçe sayılarak, halîfe Ebû Bekr-i
Sıddîkın, Fedek hurmalığını zorla aldığı düşünülürse, Hz.
Ali halîfe olunca, herşey elinde ve emrinde iken, bu
hurmalığı, niçin Hz. Hasen ile Hüseyne teslim etmedi? Üç
halîfenin yaptıklarını değiştirmedi. Hz. Alînin, hurmalığı,
üç halîfenin yaptığı gibi idare etmesi, Ebû Bekr tarafından
zulüm ile alınmadığını açıkça göstermektedir.
Hz.Ali'nin halife olunca üç halifenin yaptıkları gibi idare
etmesine sebebini şiiler şu şekilde açıklar;
a. '' Ehl-i beyt, gasb edilen haklarını geri almaz.
Nitekim, Resûlullah, Mekkeyi feth edince, vaktîle gasb
edilmiş olan evini, onlardan geri almadı''
Bu cevapları sağlam değildir. Çünkü, Ömer bin Abdülazîz
halîfe iken, bu Fedek bahçesini, imam-ı Muhammed Bâkıra
verdi. O da aldı. Abbâsî halîfeleri gasb edinciye kadar, hep
imamların elinde kalmıştı. Sonra, hicretin ikiyüzüçüncü
senesinde, Me'mûn halîfe, kendi memuru olan Kusem bin Câfere
yazarak, tekrar imam-ı Ali Rıza'ya ve bunun o sene
vefâtında, Hz. Hüseynin torunu Zeydin torunu Yahyâya
verildi. Seyyidet Nefîse hazretlerinin dedesi olan Zeyd
başkadır. O, Hz. Hasenin oğlu idi. Fakat, Me'mûnun torunu
halîfe Mütevekkil yine gasb eyledi. Sonra Mu'tedid, geri
verdi. Ehl-i beyt geri almaz olsaydı, bu imamlar niçin
aldılar? Bunun gibi, Hz. Ebû Bekr, Hz. Alînin hakkı olan
hilâfeti gasb etti diyorsunuz. Hz. Ali, bu gasb edilen
hakkı, sonra niçin kabûl etti? Sonra, Hüseyn gasb edilen
hilâfeti, Yezîdden almak için neden uğraştı ve şehit oldu?
b. ''Hz. Ali, Hz. Fâtımaya uyarak Fedekten bir şey
almadı''
Bu cevapları daha çürüktür. Çünkü, Fedeki kabûl eden
imamlar, neden Hz. Fâtımaya uymadılar? Ona uymak farz ise,
bu farzı niçin yerine getirmediler? Eğer farz değil de
nâfile ise, Hz. Ali nâfileyi yapmak için farzı niçin terk
eyledi? Çünkü, herkese hakkını vermek farzdır. Bundan başka,
bir kimsenin ihtiyârî işlerine uyulur. Zorla yaptırılmış
olan bir işe uymak olmaz. Hz. Fâtıma, eğer birinin zulmü
ile, Fedekten istifâde edemedi ise, mecbûr ve çâresiz kalmış
demek olur. Buna uymak, mânasız birşey olur.
c. ''Hz. Alînin Fedek bahçesini almaması, takıyye içindi.
Şî'îlerin (Takıyye) yapması lâzımdır''
Takıyye, sevmedikleri kimseler ile dost geçinmek demektir.
Bu sözleri de, zayıftır. Çünkü, şî'îlere göre, imam meydana
çıkıp, harp etmeye başlayınca, takıyye yapması haram
olurmuş. Bunun içindir ki, Hz. Hüseyn, takıyye yapmadı. Hz.
Ali, halîfe iken takıyye yaptı demeleri, haram işledi demek
olur.
2. “Ebubekir Fâtıma'nın mirasını yemiştir.”
şeklindeki iddia da yalandır.
Ebubekir mirası kendi şahsı için iddia etmemiştir. Çünkü
Rasulullah'ın bıraktığı tereke ona hak edenlerindir.
Ebubekir ise sadakaya müstahak olanlardan değildir. Başta
Ali (r.a.) olmak üzere bütün ashab da Rasulullah'ın
gerisinde bıraktığı malın miras olmadığına inanmışlardır.
Nitekim Ali (r.a.) halife olunca Rasulullah'ın terekesini
paylaştırmadığı gibi, arazinin (Fedek arazisi) ilk üç halife
zamanındaki seyrini değiştirmemiştir. (Arazîlerin geliri
Rasulullah'ın emrettiği gibi fakirlere tasadduk ediliyordu).
3. İmam Zehebi şii İbnul
Mutahhar'a yazmış olduğu reddiyede şunları söyler:
Mirasla ilgili olan âyetin (Nisa 4/11) umum ifade eden
hükmünden Fedek arazisi yukarıda rivayet ettiğimiz hadisle
tahsis edilerek müstesna kılınmıştır. Kâfirin, kasden adam
öldürenin ve kölenin de âyetin hükmü dışında kalarak mirasçı
olamıyacakları hususu da böyledir.
Kaldı ki Ebubekir (r.a.) ve Ömer (r.a.), Rasulullah (sallallahu
aleyhi ve sellem)in geri bıraktığı malın birkaç mislini Ali
(r.a.) ve çocuklarına vermişlerdir. Bütün bunlardan başka
Ömer (r.a.), Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) o mal
ile nasıl tasarruf etmişse onların da aynısını yapmaları
için, Rasulullah'ın terekesini Ali ve Abbas'a teslim etmesi,
Şiilerin Ebubekir ve Ömer'e (r.a.) yaptıkları töhmeti
reddeder.
Sonra “İrs” kelimesi ilim, Peygamberlik, mâl, hülâsa intikal
edebilecek her şeyi ifade eder.
“Sonra Kitabı, kullarımızdan seçtiğimiz kimselere miras
bıraktık.” (Fatır: 35/32),
“İşlediklerinize karşılık, size miras verilen işte bu
cennettir.” (Zuhruf: 43/72),
“Arz, Allah'ındır ve onu kullarından dilediğine miras olarak
verir.” (A'raf: 7/128) mealindeki âyetler buna delâlet
ederler.
Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadiste de Rasulullah (sallallahu
aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:
“Peygamberler, miras olarak Dirhem veya Dinar bırakmazlar.
Onların bıraktıkları miras ancak ilimdir”.
Süleyman (a.s.)'a da babasından kalan miras, ilim ve
peygamberlik mirası idi. Bu mirasdan maksad, mal olsaydı
Davud'un yalnız bir oğlundan bahsedilmezdi. Böyle bir miras,
Davud'un diğer oğullarına da şâmil olurdu.
Süleyman'ın, Davud'un malına vâris olmasından da medih ifade
eden bir sıfat yoktur. Çünkü iyi olsun kötü olsun kişi
babasına varis olur. Süleyman (a.s.)'ın Davud (a.s.)'a vâris
olduğu hakkındaki âyet-i kerime Süleyman (a.s.) ve nübüvvet
gibi kendisine has olan meziyetlerini medih içindir. Halbuki
mala mirasçı olmak halk arasında müşterek olan adî bir
şeydir. Binaenaleyh faydası olmadığı için bu gibi şeyler
bize anlatılmamalıdır.
“Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Ya'kub
oğullarına mirasçı olsun.” (Meryem: 19/6) âyet-i kerimesi de
böyledir.
Yani Zekeriyya'nın (a.s.) bir vâris için duası aynı
mânâdadır. Nitekim Zekeriyya (a.s.) da Peygamberliğine veya
ilim ve hikmete vâris olacak bir evlad için dua ediyordu.
Yoksa bir marangoz olan Zekeriyya'nın (a.s.) tevarüs
edilecek bir malı olmadığı gibi Yahya (a.s.) da insanların
en zahidi idi. ( Buhârî'nin Sahihinde Zekeriyya' nın (a.s.)
marangoz olduğu ve elinin emeğiyle kazandığını yediği
yazar.)
İmam Kurtubi'nin tefsirinde
şunlar yazar:
“Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Ya'kub
oğullarına mirasçı olsun.” (Meryem: 19/5-6) ayetinin
tefsirinde;
en-Nehhâs der ki: "Ki bana da mirasçı olsun, Yakuboğullarına
da mirasçı olsun" buyruğu ile ilgili olarak ilim adamlarının
üç türlü cevabı vardır: Buradaki mirasçılığın nübüvveti
miras almak olduğu söylendiği gibi, hikmeti miras almak
olduğu da söylenmiştir. Mal mirasçılığı olduğu da
söylenmiştir.
Peygamberliği miras almak şeklindeki görüşün kabul edilmesi
imkânsızdır. Çünkü peygamberlik miras alınmaz. Eğer miras
alınabilen bir şey olsaydı, bir kimsenin kalkıp: İnsanlar
Nuh (as)a mensubturlar. -Ki o mürsel bir nebidir- demesinin
de doğru olması gerekirdi.
İlim ve hikmet mirasçılığı olduğuna dair görüş güzel bir
görüştür. Hadîs-i şerifte de: "İlim adamları peygamberlerin
mirasçılarıdır" denilmiştir.
Malına mirasçı olma görüşüne gelince, bu da İmkânsız bir şey
değildir. Her ne kadar bazı kimseler, Peygamber (sav)ın:
"Biz miras bırakmayız, geriye bıraktıklarımız bir sadakadır"
hadisi dolayısıyla bunu kabul etmemiş iseler de, bu hadiste
bunun imkânsızlığına delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü
bir kimse bazen kendisi hakkında çoğul kipiyle haber
verebilir. Ayrıca bu hadis, bizim sadaka olarak
terkettiğimiz miras alınmaz, anlamında da yorumlanabilir.
Çünkü, Peygamber (sav) geriye kendisinden miras alınacak bir
şey bırakmamıştır. Onun geriye bıraktığı hayatta iken yüce
Allah'ın kendisine şu buyrukları ile mubah kıldığı
şeylerdir: "Bilin ki; ganimet olarak aldığınız herhangi bir
şeyin beşte biri Allah'a, Rasûlüne... aittir." (el-Enfal,
8/41) Çünkü burada "Allah'a aittir" buyruğu; Allah yolunda
harcanır, demektir. Rasûlullah (sav) hayatta olduğu sürece
onun maslahatına olan hususlar da Allah yolunun kapsamı
içerisindedir. Bazı rivayetlerde: "Biz peygamberler
topluluğu miras bırakmayız. Geriye bıraktığımız sadakadır"
denilmektedir şeklindeki itiraza gelince; Bu rivayet
hakkında da her iki te'vil geçerlidir. Çünkü; "Geri
bıraktığımız" ifadesindeki ism-i mevsul olup, anlamındadır.
(Yani bizim sadaka olarak geriye bıraktıklarımız miras
alınmaz). Diğer yorum (ki onun kendisinden miras alınacak
bir şey bırakmaması yorumu olup) bu durumda olan bir
kimseden miras alınmaz, şeklindedir.
Ebu Ömer b. Abdi'l-Berr dedi ki: Peygamber (sav)ın: "Biz
miras bırakmayız. Geriye bıraktığımız sadakadır" buyruğunun
te'vili hususunda ilim adamlarının iki ayrı görüşü vardır:
Birinci görüş -ki bu çoğunluğun kabul ettiği ve cumhurun
benimsediği görüştür- Peygamber (sav)ın bıraktıkları miras
alınmaz, o geriye ne bırakmışsa sadakadır. İkinci görüşe
göre ise; Peygamberimiz (sav)a mirasçı olunmaz. Çünkü yüce
Allah'ın ona verdiği özelliği dolayısıyla o malının tümünü
faziletinin daha bir artması için sadaka kılmıştır. Nitekim
nikâh hususunda da yüce Allah'ın kendisine mubah kıldığı,
başkasına ise haram kıldığı özellikler vardır. Bu görüşü de
aralarında İbn Uleyye'nin de bulunduğu kimi Basralı ilim
adamı benimsemiştir. Sair İslâm âlimleri ise birinci görüşü
benimsemişlerdir.
“Süleyman Davud'a vâris oldu..” (Neml: 27/16) tefsirinde;
Süleyman, Davud'a mirasçı oldu. Dedi ki: Ey insanlar, bize
kuşların dili öğretildi, herşeyden bize verildi..." el-Kelbî
dedi ki: Dâvûd (a.s)'ın ondokuz çocuğu vardı. Aralarından
onun peygamberliğine ve mülküne Süleyman mirasçı oldu, Eğer
bu mirasçılık bir mal mirasçılığı olsaydı, onun bütün
evlatlarının bu hususta eşit olmaları gerekirdi. İbnu'l-Arabî
de böyle demiştir. (İbnu'l-Arabî devamla) dedi ki: Eğer bu,
mala bir mirasçılık olsaydı, bu malın sayılarına göre
paylaştırılması gerekirdi. Yüce Allah Dâvûd (a.s)'ın sahip
olduğu hikmet ve nübüvveti (diğer kardeşleri arasından)
özellikle Süleyman (a.s)'a verdi. Ayrıca lütuf ve kereminden
de kendisinden sonra hiçbir kimseye verilmemiş büyük bir
mülk de verdi.
İmam
Kurtubinin tefsirinden alıntıladığımız kısım burda
tamamlandı.
Müfessirlerin çoğunluğu Meryem: 19/5-6 ve Neml:
27/16 ayetlerinde geçen mirasın ilim, hikmet,
peygamberlik olduğu görüşündedirler.
Peygamberlerin miras bırakmamalarının hikmeti
Eğer
peygamberler miras bıraksalardı, mirasçıların arasında
onların ölmesini bekleyip mirasına konmak isteyenler
bulunabilinirdi; diğer taraftan, böyle olsaydı, halk
içerisinde hepsinin ısrarla tekrarladıkları “Biz sizden
tebliğimize karşılık ücret istemiyoruz. Bizim ücretimiz
Alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir” sözlerinde samimi
olmadıkları, mirasçıları için mal topladıkları şaiyası
çıkabilir, bu da onların manasına menfi manada etki ederdi.
Maddi menfaatların tebliğe menfi tesir edeceğini bildiği
içindir ki, Resulullah sav. nerede tehlike varsa, mesela
Bedir Savaşında olduğu gibi, ilk önce kendi yakınlarını
göndermiş veya ortaya çıkarmış, nerede bir menfaat söz
konusu olmuşsa, bundan akrabalarını uzak tutmuştur. Mesela
zekat gibi bir geliri, Haşimoğullarına ve kendi soyundan
gelenlere ebedi olarak yasaklaması, faiz haram kılındığında
ilk olarak amcası Hz. Abbas’ın faiz alacağını kaldırması,
ilk olarak bağışladığı kan bedelinin amcası Haris’in oğlu
Rebia’nın kan bedeli olması, bunun misallerinden sadece bir
kaçıdır.
Şii İbnul Mutahhar diyor ki:
“Fatıma, babasının Fedek arazisini kendisi, ne hibe ettiğini
söyleyince, Ebubekir kendisinden bir şahit getirmesini
istemiştir. Fatıma da Ümmü Eymen'i şahit olarak getirmiş,
fakat Ebubekir:
“Bu kadındır. Şehadeti kabul edilmez” demiş. Halbuki bütün
râvîler Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın Ümmü
Eymen hakkında :
“Ümmü Eymen cennet ehlinden bir kadındır” dediğini rivayet
etmişlerdir. Daha sonra Fatıma, Ali'yi (r.a.) şahit olarak
getirmiş. Ali de Fâtıma'ya şahitlik etti. Fakat Ebubekir:
“Ali kocandır. Elbette lehinde şahitlik edecektir” diyerek
şahitliğini kabul etmemiştir. Halbuki bütün hadis âlimleri
Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali (r.a.) için:
“Ali hak ile beraberdir. Hak da Ali'nin bulunduğu yerdedir.
Havuzun (mahşerde) başına gelinceye kadar bu ikisi
birbirinden kesinlikle ayrılmayacaklardır.” dediğini rivayet
etmişlerdir. Bunun üzerine Fatıma darılmış ve babasına
kavuşup (vefat edip) Ebubekir'i şikayet edinceye kadar
Onunla konuşmayacağını ahdetmiştir. Yine bütün muhaddisler
Rasulullah'ın:
“Ey Fatıma! Allah senin darıldığına darılır, rıza
gösterdiğine de rıza gösterir.”,
“Fatıma benden bir parçadır...” buyurduğunu rivayet
etmişlerdir. Durum böyle olunca:
“Biz Peygamberler miras bırakmayız...” hadisi sahih olsaydı
Ebubekir'in, Rasululah'ın miras olarak bıraktığı katır,
kılıç ve sarığını Ali'ye (r.a.) terketmesi caiz olmazdı.
Nitekim Abbas bunlara sahip çıkmak isteyince Ebubekir,
onların Ali'ye (r.a.) verilmesi için hüküm vermiştir. Bütün
bunlardan başka Bahreyn'den Beytülmâle mal getirildiği
sırada Câbir (r.a.), Ebubekir'in (r.a.) yanında bulunuyordu.
Ebubekir, Câbir'den hiçbir delil istemeden Rasulullah'ın Ona
vadettiğini vermiştir.”
İmam Zehebi şii İbnul Mutahhar'a yazdığı reddiyede şiilerin bu
iddilarını şu şekilde yanıtlar;
Bu iddian râfizîlerin ilk iftiralarından değildir. Eğer
Fatıma (r.a.) miras yoluyla Fedek arazisine talip çıkmışsa
hibe iptal olmuştur. Fedek arazîsi Ona hibe edilmişse miras
iptal olmuştur. Eğer bu hibe Rasulullah'ın hastalığı
esnasında vuku bulduğu iddia ediliyorsa, Rasulullah’ın,
hastalığı esnasında birisine hakkından fazlasını tavsiye
etmekten münezzehtir. Yok eğer sıhhati zamanında Fedek
arazisini hibe etmişse bu hibenin o zaman teslim edilmiş
olması şarttır. Aksi takdirde hibe eden, sözle hibesini
yapar, fakat kendisine hibe edilen zâta o hibeyi teslim
almazsa cumhuru ulemaya göre bu hibe bâtıldır.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Fedek arazisini
Fâtıma'ya hibe ettikten sonra bu durumun ehl-i beyt ve
müslümanların indinde meşhur olmayıp yalnız Ümmü Eymen ve
Ali (r.a.) tarafından bilinmiş olması nasıl mümkün olabilir?
Bu iddia olsa olsa Fâtıma'ya isnad edilmiş bir iftiradır.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) miras bırakmışsa
Onun hanımları ile amcası da bu malda müşterektirler.
Binalenaleyh ne bir kadın ve ne de bir tek erkeğin onların
aleyhinde şehâdette bulunması kitap ve sünnete göre mümkün
olmadığı hususunda bütün müslümanlar ittifak etmişlerdir.
Evet hibe gibi konularda bir şahit ve hibeyi isteyenden de
yemin gerekir.
Erkeğin hanımına yapacağı şahitlik konusunda da âlimlerin
iki meşhur görüşü vardır.
Ahmed'den rivayet edilen bu görüşlerden birincisine göre
erkeğin hanımı için yaptığı şahitliğin kabul edilemiyeceği
istikametindedir. Ebu Hanife, Mâlik, Leys b. Sa'd, Evzâî,
İshak ve başkaları da bu görüştedirler.
İkinci görüşe göre şahitlik kabul edilir. Şafiî, Ebu Sevr ve
İbn-i Münzir bu görüştedirler. Bununla beraber yalnız
kocanın şehadeti kafi değildir. İmamın (Halife), bir erkek
ve bir kadının şehadetiyle hüküm vermesi caiz olmadığı
hususunda müslümanlar ittifak halindedirler. Kaldı ki,
ekseriyet yalnız kocanın şehâdetini kabul etmemektedirler.
Râfizînin “Bütün muhaddisler, Rasulullah'ın:
“Ümmü Eymen cennet ehlinden bir kadındır.” hadisini rivayet
etmişlerdir” şeklindeki iddiası, bir câhilin lehine getirmek
istediği ve fakat aleyhinde olan bir iddiadır.
“Ümmü Eymen bir kadındır, şehadeti kabul edilmez (kâfi
değil)” sözünü Haccac, Muhtar b. Ebi Ubeyde ve emsalleri
dahi söylemiş olsalar doğru konuşmuş sayılırlar. Çünkü bir
müddeînin zahiren başkasına ait olan bir mala talip olması
durumunda kadının şehadeti kabul edilmez. Kaldı ki böyle bir
söz Ebubekir'den (r.a.) rivayet edildiğine göre nasıl doğru
olmasın?
“Ümmü Eymen cennet ehlinden bir kadındır” şeklinde rivayet
edilen hadise gelince, İslâmî eserlerin hiç birisinde böyle
bir şeyin mevcudiyetini bilmiyoruz. Âlimlerden hiçbir âlim
de onu rivayet etmiş değildir.
Ümmü Eymen ise, Ümmü Üsame b. Zeyd'dir. Rasulullah'ın dadısı
idi. Muhacir hanımlarından olup hürmeti hak etmiştir. Lâkin
rivayet Rasulullah'a ve ilim ehline yalan isnad etmekle
olmaz.
“Bütün muhaddisler Onu rivayet etmişlerdir” ifadesi ancak
mütevatir olan haberlerde mümkündür. Rasulullah'ın miras
bırakmadığına dair hadisi ashabın ileri gelenleri tarafından
rivayet edilmesine rağmen onu inkâr edip, Ümmü Seleme'den
bahseden hadis hakkında da:
“Bütün muhaddisler Onu rivayet etmişlerdir” diyen kimse,
insanların en câhili ve hakkı inkâr edenin tâ kendisidir.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Ümmü Eymen'in
cennet ehlinden olduğuna dair haber verdiğini takdir etsek
dahi, bu haber yine Rasulullah'ın başkası hakkında:
“Cennet ehlindendir” diye haber vermesi gibidir. O, on
zât'ın cennet ehlinden olduklarını haber vermiştir. Hatta
bir hadislerinde:
“Ağaç altında (Rasulullah'a) biat edenlerden hiçbiri
cehenneme girmeyecektir” buyurmuşlardır. (Müslim İman: 175,
Tirmizi Menakıb: 57-58)
Bu hadis Buhari'de olup hadis âlimleri tarafından rivayet
edilmiştir. Cennetle müjdelenenlerle ilgili hadis de sünen
kitaplarında mevcud olup, Abdurrahman b. Avf ve Saîd b.
Zeyd'den rivayet edilmiştir. Binaenaleyh bu hadisler hadis
âlimleri nezdinde malumdurlar. Ama bu râfizîler,
Rasulullah'ın cennetle müjdeledikleri zatları tekzib ediyor
ve iddialarınca cennetle müjdelenen bir kadının şehadetini
kabul etmediklerini iddia ederek onları tenkid ediyorlar.
Bunların cehaletinden ve inadından daha büyük cehalet ve
inad var mıdır?
Sonra kişinin cennet ehlinden olması şahitliğinin kabul
edilmesinin vacip olduğuna delâlet etmez. Çünkü hata etmesi
caizdir.
Bunun içindir ki, Hatice, Fâtıma, Aişe ve Onlardan başka
cennet ehlinden oldukları bilinen hatunlardan her birinin
başlı başına şehadeti Kur'an'ın nassına göre erkeğin yarım
şehadetine tekabül eder.
Kadının mirastaki payı da erkek payının yarısına, diyeti de
erkek diyetinin yarım diyetine tekabül eder.
Bütün bu hükümlerde müslümanlar ittifak etmişlerdir. Kadının
cennet ehlinden olması da şehadetinin kabulünü vacip kılmaz.
Çünkü Onun yanılması caizdir.
Yine bir insanın önceden yalan söyleyip, bilâhare tevbe
ederek cennete girmesi de mümkündür.
Râfizînin; “Ali (r.a.), Fâtıma'ya şahitlik etti. Fakat
Fatıma'nın kocasıdır diye Ebubekir, Ali'nin şehadetini
reddetti” şeklindeki iddiası yalandır.
Doğru kabul edilse de bu söze Ebubekir (r.a.) için hiçbir
kusur yoktur. Çünkü Çumhur-u ulemaya göre kocanın hanımı
için yaptığı şahitlik merduttur. Kocanın şahitliğini kabul
edenler dahi ikinci bir erkeğin veya iki kadının daha
şehâdette bulunmaları halinde kabul ediyorlar. Müddeînin
yemini olmadan bir tek erkek ile bir tek kadının şehadetiyle
hükmetmek ise caiz değildir.
Râfizî'nin: “Bütün muhaddisler, Rasulullah (sallallahu
aleyhi ve sellem)'ın:
“Ali hakla beraberdir. Ali neredeyse hak da oradadır. Havuz
(Mahşerde) başına gelinceye kadar ikisi birbirinden
ayrılmazlar.” buyurduğunu rivayet etmişlerdir” şeklindeki
iddiası en büyük yalanlardandır. Çünkü bu hadisi ne sahih ve
ne de zaif bir senedle hiç kimse Rasulullah'dan rivayet
etmemiştir. Hal böyle iken nasıl “Bütün muhaddisler rivayet
etmişlerdir” denilebilir?
Onlardan hiç birisi rivayet etmediği halde, bütün ashab ve
âlimler rivayet etmişlerdir, diyen kimseden daha yalancı var
mıdır?
Eğer bir kısmı rivayet etmişlerdir, dolayısıyla sahih
olabilir deseydi belki mümkün olurdu. Fakat bu haber
kesinlikle yalandır. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem),
birçok yönden bu haberden münezzehtir. Evvela, havuzun
başına bir çok kimse gelecektir. Hak ise havuzun başına
gelecek şahıslardan bir şahıs değildir. Sonra şahısla
beraber olan hak onun sıfatıdır. Ondan ayrı bir şey
değildir. Yani şahıs olamaz. Bütün bunlardan başka mutlak
hak yalnız Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile
beraberdir. Eğer Ali (r.a.) nerede ise hak orada olsaydı.
Onun da Rasulullah gibi masum olması gerekirdi. Râfizîler
câhil oldukları için bunu iddia ediyorlar. Ama Ali'nin
(r.a.), Ebubekir (r.a.), Ömer (r.a.), Osman (r.a.) ve
başkalarından masumlukta -ki hiçbirisi masum değildir - evlâ
olmadığını bilenler râfizîlerin bu iddialarının yalan
olduğunu gayet iyi biliyorlar.
Ali'nin (r.a.) fetvaları da Ebubekir, Ömer ve Osman'ın
(r.a.) fetvaları gibidir. Fetvalarında onlardan daha
isabetli olmadığı gibi, tercih edilen fetvalarda da onlardan
ileri değildir. Rasulullah'ın Ona karşı olan rıza ve övgüsü
de diğer halifelere karşı olan rıza ve övgüsünden büyük
değildir. Hatta birisi, Rasulullah'ın Osman'a (r.a.) itab
ettiği bilinmemesine karşılık Ali'ye (r.a.) bazı yerlerde
itab etmiştir, derse uzak görülmez. Nitekim Ali (r.a.), Ebu
Cehl'in kızıyla evlenmek istediğinde, Fâtıma Onu
Rasulullah'a şikayet ederek:
Babacığım! Herkes seni kızlarına darılmış (da onlara
bakmıyor) sanıyor. Bak işte Ali, Ebu Cehl'in kızıyla
nişanlanıyor! demiştir. Bunun üzerine Rasulullah kalkarak
bir hutbe irad etti ve şöyle buyurdu:
“Hişam b. Muğire oğulları, kızlarını Ali b. Ebi Tâlib ile
evlendirmeleri için benden izin istediler. Onlara izin
vermiyorum. Tekrar onlara izin vermiyorum. Tekrar onlara
izin vermiyorum. Ancak Ali kızımı boşamak ister ve
kızlarıyla evlenirse (olabilir). Muhakkak Fâtıma benden bir
parçadır. Onu üzen beni de üzmüş, ona eziyet veren de bana
eziyet etmiştir.” (Buhari Fedail: 12 , 16 , 29, Cuma: 29,
Nikah: 109, Müslim Fedail: 96, Ebu Davud, Nikah: 13)
Sonra Abd-i Şems oğullarından olan damadından (Ebü'l As b.
Rebî'dir. Abdi Şems oğullarından olan Ebü'l As; Medine'ye
hicret etmiş, Rasulullah da Zeyneb'i birinci nikâhı ile
tekrar Ebü'l As'a vermiştir. ) bahsederek:
“O bana (Zeyneb üzerine evlenmeyeceğine) söz verdi. Ve bana
karşı (verdiği sözde) doğru hareket etti (Yalancı çıkmadı).”
buyurdu. (Buhari Fedail: 12 , 16 , 29, Cuma: 29, Nikah: 109,
Müslim Fedail: 96, Ebu Davud, Nikah: 13)
Bu hadis, sahih olup Buhari ve Müslim de mevcuttur.
Yine bir gece Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali
(r.a.) ve Fâtıma'yı ziyarete gitmiş ve:
“Siz namaz kılmaz mısınız?” buyurması üzerine Ali (r.a.):
Ya Rasulullah! Hayatımız Allah (c.c.)'ın yed-i
kudretindedir, bizi uyandırmak isterse uyandırır, demiştir.
Bunun üzerine Rasulullah geri dönmüş ve elini dizine
vurarak:
“Umumiyette insanlar, ne de çok cidalci oluyor”
buyurmuşlardır. (Tirmizi Tefsir: Ahzab Suresi)
Netice olarak Hz, Fâtıma'nın Fedek arazisi ile ilgili
meselede yalnız Ali'nin (r.a.) şahitliği ile hüküm vermek
caiz olmadığı gibi, bizzat kendisinin de kendi lehine hüküm
vermesi de caiz değildir.
Râfizînin Fâtıma'dan (r.a.) bahisle Onun Ebubekir'e
darıldığını ve ölünceye kadar Onunla konuşmadığını anlatması
da haddi zâtında bu durum Fâtıma'ya (r.a.) yakışmayan bir
durumdur. Bunu delil olarak ileriye süren ancak câhil
olabilir. Her ne kadar bu durumu medih diye anlatmaya
çalışmışsa aksine Fâtıma'ya (r.a.) kusur isnad etmiştir.
Çünkü Ebubekir'in (r.a.) verdiği kararda darılacak hiçbir
şey yoktur. Üstelik Ebubekir (r.a.) ancak hakkın
doğrultusunda hüküm vermiştir. Öyle bir hüküm vermiştir ki
müslümanın Onun hilâfına hüküm vermesi caiz değildir.
Bir kimse, Allah ve Rasulunün emrettikleri şekilde kendisi
hakkında hüküm verilmesini ister, fakat verilen hükmü kabul
etmez, üstelik hükmü verene darılır ve onunla konuşmamağa
yemin ederse bu durum hiç bir zaman o kimseye medih olmaz.
Hâkime de zem teşkil etmez. Aksine darılan ve konuşmayan
kişiye medihten ziyade zem olur.
Ama biz biliyoruz ki, Fâtıma (r.a.) ve daha bir çok ashab
hakkında anlatılan bu gibi hadisler yalandır. Bazı hadisleri
de te'vil etmeye çalışmışlardır. Fâtıma (r.a.) ve bazı
ashabın kusurları olmuşsa ma'sum olmayışlarındandır. Onlar
Allah (c.c.)'ın dostları ve cennet ehlinden olmalarına
rağmen kusurları olmuş, Allah (c.c.)da onları atfetmiştir.
Râfizînin, Fâtıma babasına varıp (vefat edip) Ebubekir'i
şikayet edinceye kadar Onunla ve arkadaşıyla (Ömer (r.a.))
konuşmıyacağı hususunda yemin ettiğini zikretmesi aynı
şekilde Fâtıma'ya (r.a.) isnad edilmiş ve ona lâyık olmayan
bir haldir. Çünkü esas şikayet Allah (c.c.)'a yapılır.
Nitekim âyet-i kerimede kendisinden bahsedilen sâlih kul
Ya'kub (a.s.):
“Ben üzüntü ve tasamı yalnız Allah'a açarım” (Yusuf: 12/86)
buyurmuşlardır.
Musa (a.s.)'da duasında şöyle buyuruyor:
“Allah'ım! Hamd sana mahsustur. Hâlimi sana arzediyorum.
Yardım sendendir. Taleb sana yapılır. Sana tevekkül edilir.”
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), İbn-i Abbas'a
hitaben:
“Bir şey istersen Allah'tan iste. Yardım dilersen Allah'tan
dile” buyurmuş,
“Benden iste ve benden yardım talep et!” buyurmamışlardır.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Öyleyse bir işi bitirince diğerine giriş ve ümid edeceğini
yalnız Rabbinden iste.” (İnşirah: 94/7-8)
Şu açık bir gerçektir ki, bir kimse halifeden mal ister,
halife de hakketmediği için talebini reddeder, üstelik
halife o malı akraba ve dostlarına da vermez, aksine onu
bütün müslümanlara verdiği halde, malı isteyen o kimse için
“Halifeye darılmış” denecek olursa; bu kişi, halife ona mal
vermediği için ondan darıldığı açıkça ortaya çıkmış olur ki,
halife de:
Bu mal senin değil başkasının hakkıdır, demesine rağmen, O
kişinin darılmasında medih söz konusu olabilir mi?
Gerçekten o kişi mazlum da olsa onun o darılması ancak dünya
içindir. Hem de malı hakketmediği halde (kendisine mal
verilen kimseyi bırakıp) töhmeti âdil hâkime tevcih etmek
mümkünmüdür? Üstelik o hâkim:
Malı Allah için vermiyorum. Çünkü malı müstahakkından alıp
ona hakketmeyene vermem bana helâl değildir, demesine
karşılık, malı isteyen de: basit bir pay için darılmıyorum,
demiştir. Böyle bir hâdiseyi Fâtrma'ya (r.a.) isnad edip,
onu menkıbe haline getiren kimseden daha câhil kimse var
mıdır?
Allah (c.c.) münafıkları zemmederek şöyle buyuruyor:
“Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara
verilirse hoşnud olurlar, verilmezse, hemen
öfkeleniverirler. Eğer onlar, Allah ve Peygamberinin
kendilerine vermiş oldukları şeylere razı olsalar ve “Allah
bize yeter, O ve Peygamberi bol nimetinden bize verecektir;
doğrusu biz Allah'a gönül bağlayanlardanız.” deselerdi daha
hayırlı olurdu.” (Tevbe: 9/58-59)
Bu âyet-i Kerimede Allah (c.c.) bir kavim zikretmiştir ki,
Onlara mal verildiğinde memnuniyetlerini, verilmediğinde de
memnuniyetsizliklerini izhar ediyorlar. Bu özelliklerinden
dolayı da onları zemmetmiştir. Fâtıma'yı (r.a.) buna benzer
bir hususiyetle medheden Onu zemmetmiş sayılmaz mı?
Râfizîler, hakikatleri görebilenlerin yanında gizli olmayan
kusurları ehi-i beyte yapıştırmışlardır.
Birisi: “Fâtıma, hakkından başkasını istememiştir” diyecek
olursa, bu söz bir başkasının “Ebubekir, yahudi ve nasrani
de olsa hiç kimsenin hakkını yemez. Nasıl olur da bütün
kadınların efendiyesi olan Fatıma'nın hakkına mâni olur?”
sözüden evlâ değildir. Kaldı ki Allah ve Resulü, Ebubekir'in
bütün malını Allah yolunda infak ettiğine şahitlik
etmişlerdir. Böyle bir zat'ın halkın hakkına mâni olması
mümkün müdür?
Bir defasında Fâtıma, Rasulullah'dan mal istemişti de
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ona mal vermemişti.
Bu hadise Ali (r.a.)'den mervî olup sahihaynda mevcuttur.
Şöyle ki:
Fâtıma, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'dan bir
hizmetçi istemişti. O da Ona hizmetçi vermemiş ancak
kendisine bir kaç kelime (Tesbih) öğretmiştir. Mademki
Fatıma'nın Rasulullah'tan (sallallahu aleyhi ve sellem)
vermekle mükellef olmadığı ve hatta isteyip de kendisine
vermediği şeyi istemesi caizdir. Rasulullah'ın (sallallahu
aleyhi ve sellem) halifesi olan Ebubekir'den aynı şeyi
isteyip de, Ebubekir'in Ona icabet etmemesi de caizdir.
Buradan da kendisine verilmesi, vacip olmayan bir şeyi
istemesinden dolayı Fâtıma'nın ma'sum olmadığı anlaşılmış
oldu.
Ebubekir'in, Fâtıma'ya mal yermesi vacip olmadığına göre,
vacip olmayan bir şeyi terketmesinden dolayı zemmedilemez.
Velevki verilecek bir şey mubah olsun. Fakat istenilen malın
verilmesi mubah olmadığını takdir edecek olursak, Ebubekir
Onu vermediği için medhedilmesi gerekir. Bütün bunlara
rağmen ne Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem)
hayatında ve ne de vefatından sonra Ebubekir'in herhangi
birisinin hakkını yediği asla vâki değildir.
Râfizînin:
“Fâtıma, geceleyin defnedilmesini ve onlardan (Ebubekir ve
etrafındakiler) hiçbirisinin cenaze namazını kılmaması için
tavsiye etmişti...” şeklindeki iddiası da yukardaki iddialar
gibi asılsızdır.
Bu cahilden başka hiç kimse mezkûr iddiayı Fâtıma'ya isnad
etmediği gibi, ancak câhil olan ve Fâtıma'ya lâyık olmayan
bazı şeyleri ona nisbet edebilenler bunu ileriye
sürebilirler. Bu iddia doğru olsa da övülecek hayırlı bir iş
değildir. Çünkü müslümanın kıldığı cenaze namazı,
müteveffaya ulaşan bir sevaptır. Sonra insanların en kötüsü
dahi olsa, insanların en faziletlilerine cenaze namazı
kılarsa onun bu namazı kesinlikle ona zarar vermez. İşte
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın cenaze namazı...
İyiler, tacirler ve münafıklar da namazını kılmışlardır. Ama
onların namazı kendisine fayda vermemişse de, asla ona zarar
vermemiştir. Yine Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem),
ümmetinde münafıkların da bulunduğunu bilmesine rağmen
ümmetinden hiç birini kendisine salât ve selam getirmekten
alıkoymamıştır. Aksine O, hepsinin kendisine salât ve selam
getirmelerini emretmiştir. Hal böyle iken Fâtıma'ya (r.a.)
nisbetle yukarda zikrettiğimiz Râfizînin iddiası Fâtıma'ya
(r.a.) medih olması mümkün müdür?
Bunu ancak câhil olan iddia edebilir. Bir müslüman kalkıp
da, müslümanların cenaze namazını kılmamaları için vasiyet
ederse onun vasiyeti yerine getirilmez. Çünkü müslümanların
kılacakları cenaze namazı her halükârda o müslümana
rahmettir. Yine bir kişi kendisine zulmetmiş olan zâlimin,
kendi cenaze namazını kılmaması için tavsiye etmesi o kişi
için bir iyilik kabul edilemez. Bu tavsiyesinden dolayı da
medhedilmez. Böyle bir durumu Allah ve Resulü de emretmiş
değildir. Binaenaleyh bu gibi vasiyetleri yapmış diye
Fâtrma'yı (r.a.) medh ve ta'zim etmek isteyen kimse, şunu
iyi bilsin ki bunda hiçbir medih yoktur. Aksine medih bunun
hilâfındadır. Kitap, sünnet ve icma buna delâlet
etmektedirler.
Râfizînin:
“Bütün muhaddisler, Rasulullah'ın Fâtıma'ya:
“Ey Fâtıma! Allah (c.c.) senin darıldığına (şeye) darılır,
rıza gösterdiğine de rıza gösterir.” dediğini rivayet
etmişlerdir.” şeklindeki iddiası da yalandır.
Muhaddisler, böyle bir şeyi Rasulullah'dan rivayet
etmemişlerdir. Güvenilir hadis kitaplarında da böyle bir şey
yoktur. Sahih veya hasen de olsa isnadı bilinmemektedir.
Biz, Fâtıma'nın cennetlik olduğuna ve Allah (c.c.)'ın ondan
razı bulunduğuna şahitlik etmişsek, aynı şekilde Allah
Tealâ'nın Ebubekir, Ömer, Osman, Talha, Zübeyr, Saîd ve
Abdurrahman b. Avf'dan da razı olup, onların cennetlik
olduklarına da şahitlik etmişizdir. Allah (c.c.) bazı
yerlerde o yüce zatlardan razı olduğunu da beyan etmiştir.
Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor:
“İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile
onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnud olmuştur, onlar da
Allah'tan hoşnuddurlar.” (Tevbe: 9/100).
“Hakîkaten Allah ağacın altında sana biat etmekte oldukları
vakit, o müminlerden razı oldu.” (Feth: 48/18)
Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ederken
onlardan hoşnud olarak ayrıldığı da tesbit edilmiştir. Allah
ve Resulünün kendisinden razı oldukları zât'a kim buğzederse
etsin asla ona zarar vermez.
Allah (c.c.)'ın kendisinden hoşnud olduğu zâtın rızası da
Allah (c.c.)'ın rızasına muvafık olur.
O zat, Allah (c.c.)'ın hükmü ile Allah (c.c.)'tan hoşnud
olup, Onun hükmü de Allah (c.c.)'ın rızasına muvafık olur.
Binaenaleyh böyle bir zatın hükmüne razı olanlar onun
gazablandığı meselede gazablanırlar. Çünkü başkasının
gazabına rıza gösteren, onun gazablandığı şeye de
gazablanması gerekir.
Aynı şekilde Allah (c.c.), o yüce zatlardan hoşnud olmuşsa
onların gazabına da rıza göstermiştir.
Râfizînin:
“Bütün muhaddisler, Rasulullah'ın: “Muhakkak Fâtıma benden
bir uzuvdur. Ona eziyet eden bana eziyet etmiş, bana eziyet
eden de Allah (c.c.)'a eziyet etmiş gibidir, buyurduğunu
rivayet etmişlerdir.” İddiasına gelince şöyle diyoruz:
Hiç kimse mezkûr hadisi bu lafızlarla rivayet etmemiştir.
Aksine Ali (r.a.) Ebu Cehl'in kızını zevce olarak almak
istediğinde Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ayağa
kalkmış ve bir hutbe irad ederek şöyle buyurmuştur:
“Hişam b. Mugire oğulları, kızlarını Ali b. Ebi Talib'e
nikahlamak üzere izin istemişlerdir. Oysa ben izin
vermiyorum. Tekrar izin vermiyorum.
Tekrar izin vermiyorum. Muhakkak ki Fâtıma, benden bir
uzuvdur. Onu üzen beni üzmüş, Ona eziyet eden bana eziyet
etmiştir. Ancak Ebu Talib'in oğlu, kızımı boşamak ve
kızlarını nikahlamak isterse (o müstesnadır).”
Daha sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Abd-i
Şems oğullarından olan damadından bahsederek:
“O, bana (Zeyneb üzerine evlenmiyeceğine) söz verdi. Ve bana
karşı (verdiği sözde) doğru hareket etti. Ben ne bir haramı
helâl ve ne de helâli haram kılmış değilim. Fakat
Rasulullah'ın kızı ile Allah düşmanının kızı ebediyyen bir
erkeğin yanında bir araya gelemezler.” buyurmuşlardır. (Buhari
Fedail: 12 , 16 , 29, Cuma: 29, Nikah: 109, Müslim Fedail:
96, Ebu Davud, Nikah: 13)
Bu hadisi Buhari ve Müslim, Ali b. Hüseyin Zeynülâbidîn ve
Misver b. Mahreme'in rivayetlerinden nakletmişlerdir.
Hadisin irad edilmesinin sebebi Ali'nin (r.a.) Ebu Cehl'in
kızını istemesi olmuştur. Bu sebep de hadîs'in metni
dahilindedir. Hadîs'in iradına medar olan sebebi, hadîs'in
metninden çıkarmak asla caiz değildir. Aksine sebebin metne
dahil olması ittifakla vaciptir. Rasulullah (sallallahu
aleyhi ve sellem) hadisinde :
“Onu üzen beni üzmüş, ona eziyet eden bana eziyet etmiştir”
buyurmuşlardır.
Bilindiği gibi Ebu Cehl'in kızını Fâtıma'nın üzerine taleb
etmek, Fâtıma'yı üzmüş ve ona eziyet etmiştir. Aynı şey
Peygamberi de üzmüş ve Ona eziyet etmiştir. Eğer bu durum
sahibine erişmesi gereken bir tehdid olsaydı, Ali b. Ebi
Talib'e ulaşması gerekirdi. Eğer sahibine ulaşması gereken
bir tehdit değilse Ebubekir (r.a), tehdit hususunda Ali'den
daha uzaktır. “Ali (r.a.), tevbe ederek Ebu Cehl'in kızını
istemekten vazgeçmiştir.” denilecek olursa, bu durum Ali'nin
(r.a.) masum olmadığını gerektirir, deriz. Fâtıma'yı üzen ve
Ona eziyet veren kimse tevbe etmekle Onun hatasının yok
olması caiz ise, günahtan yok edici iyiliklerle aynı hatanın
affedilmesi de caizdir.
Nitekim bu hatadan daha büyük olan günahlar, tevbe, iyi amel
ve çeşitli musibetlerle yok olurlar. Sonra Ali'nin (r.a.) bu
günahı, Allah (c.c.)'ın ancak tevbe ile affettiği küfür gibi
bir günah değildir. Böyle olsaydı (hâşâ!) Ali (r.a.),
Rasulullah hayatta iken İslâmdan dönmüş olacaktı. Bilindiği
gibi Allah (c.c), Ali'yi (r.a.) böyle bir şeyden tenzih
etmiştir. Ali'nin (r.a.), Rasulullah'ın vefatından sonra
irtidat ettiğini söyleyen hâriciler bile hiçbir zaman Onun
Rasulullah'ın hayatında irtidat ettiğini söylememişlerdir.
Çünkü Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in hayatında
irtidat eden ya tekrar İslâm'a girmiş veya öldürülmüş olması
gerekirdi ki, her ikisi de vâki olmamıştır. Ali'nin (r.a.)
bu hatası şirkten küçük ise gerçekten Allah (c.c):
“Allah kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz,
bundan başkasını dilediğine bağışlar.” (Nisa: 4/116)
buyurmuşlardır.
Câhil râfizîler, Fâtıma'yı üzmenin küfür oduğunu söyler ve
bununla Ebubekir'i tekfir etmeğe kalkışırlarsa Ali'yi de
tekfir etmeleri gerekir.
Tabiî ki böyle bir gereklilik bâtıl olduğu gibi Onun gereği
olan tekfir de kesinlikle bâtıldır.
Râfizîler, durmadan Ali'den (r.a.) sâdır olmuş fiillerle
Ebubekir, Ömer ve Osman'ı (r.a.) ayıblıyor ve hatta tekfir
ediyorlar. Eğer Ali (r.a.) bu fiillerden dolayı me'cûr veya
ma'zûr ise şüphesiz ki, onun kardeşleri olan halifeler ondan
daha çok ma'zurdurlar ve daha çok sevaba lâyıktırlar.
Râfizîler, Fâtıma'ya eziyet etmek, dolayısıyla babasına
eziyet olduğu için çok büyük bir cürümdür, diyorlar. Halbuki
her ikisine yapılan ezâ mukayese edilecek olursa
Rasulullah'a karşı yapılan ezadan kaçınmanın daha vacip
olduğu ortaya çıkacaktır. Ebubekir ve Ömer'in durumu da
böyledir. Yani Rasulullah'ı üzecek ve Ona sıkıntı verecek
hallerden kesinlikle kaçınmışlardır. Ebubekir ve Ömer
Rasulullah'ın:
“Biz miras bırakmayız. Bizim terkettiğimiz sadakadır”
şeklindeki ahdini bildikleri için, mezkûr emir ve ahde
uymadıkları takdirde Rasulullah'ı (sallallahu aleyhi ve
sellem) üzmüş ve Ona eziyet etmiş olacaklarını gayet iyi
biliyorlardı. Binaenaleyh onlar Rasulullah'ın (sallallahu
aleyhi ve sellem)bu ahdini yerine getirmişlerdir.
Akıl sahibi olan herkes gayet iyi biliyor ki, Rasulullah
(sallallahu aleyhi ve sellem), bir hüküm verir, Fâtıma da
Ona aykırı bir şey istemeğe kalkışırsa, Rasulullah'ın
hükmüne uymak daha evlâdır.
Çünkü Rasulullah'a itaat etmek vacip olduğu gibi isyan etmek
de haramdır. Kim Rasulullah'a itaat etmekten sıkıntı
duyarsa, Ona eziyet verdiği için hata etmiş sayılır. Kim de
Rasulullah'a itaat ederse şüphesiz ki emirlerine uygun
hareket edip Onu hoşnud etmiştir. Fakat Rasulullah'a itaat
olsun diye değil de, herhangi bir maksad İçin Fâtıma'yı üzen
kimsenin durumu böyle değildir. Yani o kişi itaatkâr kabul
edilemez.
Binaenaleyh Ebubekir'in herhangi bir maksat için değil de,
sırf Rasulullah'a itaat olsun diye Fâtıma'ya karşı takındığı
tavır Ali'nin (r.a.) tavırını (Ebu Cehl'in kızını istemesi
sebebiyle) düşünen kimse Ebubekir'in (r.a.) tavırını Ali'nin
(r.a.) tavırından daha üstün olduğunu gayet iyi
anlayacaktır.
Ama her şeye rağmen Ebubekir ve Ali (Allah her ikisinden de
razı olsun) Allah (c.c.)'ın yüce dostlarından, kurtuluşa
eren sâlih kullarından ve cennet pınarlarından içecek olan
ilk müslümanlardandırlar. İşte bunun içindir ki, Ebubekir
(r.a.):
“Vallahi Muhammed'in akrabalarına iyilik etmek, kendi
akrabalarıma iyilik etmekten bana daha sevimlidir.”
“Ey insanlar! Siz, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e
olan hürmetinizi, Ehli Beyt'i içinde muhafaza ediniz”
buyurmuşlardır. (Buhârî)
Ebubekir'in Fâtıma'ya sıkıntı verdiği farzedilmiş olsa dahi,
onu hiç bir zaman herhangi bir şahsî arzu için yapmamıştır.
Aksine Allah ve Rasulüne itaat ve hakkı sahibine (gelirini
muhtaçlara dağıtıp) vermek için, Fedek arazisini Fâtıma'ya
teslim etmemiştir.
Halbuki Ali (r.a.)'nin gayesi Fâtıma'nın üzerine evlenmek
idi. Dolayısıyla Fâtıma'ya eziyet olacaktı. Ama Ebubekir'in
durumu hiç de öyle değildi.
Netice olarak Ebubekir, Fâtıma'yı üzmekte Ali (r.a.)'den
daha uzak olduğu anlaşılmış oldu.
Ebubekir (r.a.), Allah ve Rasulü için hicret eden zatlardan
idi. Bu yüce zat, hiçbir zaman gayesi bir kadını nikahlamak
için hicret eden birisine benzetilemez.
Şüphesiz ki Fâtıma'yı inciten şey Rasulullah'ı da incitir.
Yeter ki Fâtıma'yı inciten şey Allah (c.c.)'ın emrine
muhalif olmasın.
Çünkü; Allah (c.c.) bir şeyi emrettikten sonra kimi
incitirse incitsin Rasululah (sallallahu aleyhi ve sellem)
mutlaka onu yerine getirirdi. Bu, mutlaka böyledir.
Bu durum Rasululah (sallallahu aleyhi ve sellem)'ın şu
hadisi gibidir:
“Bana itaat eden Allah'a itaat etmiştir. Emîr'ime isyan eden
de bana isyan etmiş gibidir.” (Buhari Ahkam: 1, Müslim
İmaret: 33, Nesai Beyat: 27)
Daha sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem),
sözlerini şöyle açıklamışlardır:
“İtaat iyiliktedir (Şer'î hükümlere uygun).”
Rasulullah'ın:
“Fâtıma'yı inciten beni incitmiştir.” şeklindeki sözleri
örfî olan incitmeye hamdedilmesi evlâdır. Çünkü
Rasulullah'ın emirlerine itaat etmek farz olup onun zıddı
büyük bir ma'siyettir. Fakat Fâtıma'yı (r.a.) incitecek bir
şeyin yapılması, Rasulullah'ın emirlerine isyan gibi
değildir. Böyle olsaydı Ali'nin (r.a.) hareketi (Ebu Cehl'in
kızını Fatıma'nın üzerine nikahlamak üzere istemesi) Allah
ve Rasulüne isyan olurdu. - Çünkü Fâtıma Ali'nin (r.a.) bu
talebine karşı incinmişti -
Nitekim Rasulullah'ın Emîr'lerine isyan kendisine isyandır.
Rasulullah'a isyan ise Allah (c.c.)'a isyandır.
İmam-ı Rabbani Redd-i Revafıd
adlı kitabında şunları söyler:
Fâtımayı
incitmemek için olan emr, her türlü incitmeyiniz demek
değildir. Çünkü, Emîr de, onu, birkaç defa incitti.
İncitmesi suç olmadı. Bunun gibi, Resûlullah bazı
zevcelerine, (Âişeyi üzerek, beni incitmeyiniz! Biliniz ki,
onun yatağında iken bana vahy gelmektedir) buyurmuştu.
Âişeyi incitmenin, kendisini incitmek olduğunu bildirdi.
Hâlbuki, Hz. Âişe, Hz. Aliden elbette incindi. Bunun için
diyebiliriz ki, hadis-i şeriflerdeki (incitmeyiniz!) emri,
nefsin isteklerine ve şeytana uyarak incitmeyiniz, demektir.
Yoksa, islâmiyetin, hakîkatin yerine getirilmesi için üzmek
yasak olmaz. Fâtımanın Ebû Bekrden incinmesi, kendisine
Fedekten miras vermediği içindi. [Fedek, Hayber kal'ası
yakınında hurması bol bir köy idi. Yahudilerle, köyün
yarısını Resûlullaha vermek üzere sulh yapılmıştı. ] Bir
hadis-i şerifte, (Biz Peygamberler, miras bırakmayız.
Bıraktıklarımız, fakirlere sadaka olur) buyurulduğu için
halîfe Ebû Bekr, Resûlullahın hurmalıklarının gelirini
fakirlere dağıttı. Bu hadis-i şerife uyarak, Fâtımaya
vermedi. Yoksa, nefsine, şeytana uyarak yapmadı. Bunun için,
suç olmaz. Eğer, sorulursa ki, hadis-i şerife uyularak
yapılan işten, Fâtıma niçin incindi? Cevabında deriz ki,
Onun incinmesi, düşünerek ve istiyerek incinmek olmayıp,
insanlığın zayıf tarafı, yaratılış îcâbı idi. Elinde
olmıyarak incindi. Böyle incitilmesi ise, yasak olmaz.