|
|
İSLÂMDA İLK FİTNE
İmâm-ı Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendînin
Mektûbâtından, ikinci cildin otuzaltıncı mektûbu, Eshâb-ı kirâmın
büyüklüğünü ve Ehl-i sünnet mezhebi ile diğer bozuk mezheplerin
Eshâb-ı kirâm hakkındaki sözlerini bildirmektedir. İslâmiyette ilk
kopan fitnenin şî'îlik olduğunu ve Ehl-i sünnet mezhebinin şî'îler
gibi taşkınlık yapmadığını, Hâricîler gibi de, câhillik ve kısa
görüşlülük yolunu tutmadığını göstermektedir ve Resûlullah
efendimizin Ehl-i beytini medh eylemektedir.
Bu
mektûbumu yazmaya Besmele okuyarak başlıyorum. Allahü teâlâya hamd
olsun! Onun sevgili Peygamberine salât ve selâm olsun! O yüce
Peygamberin Ehl-i beytine ve Eshâbının hepsine ve bütün müminlere
bizden iyi duâlar olsun!
Doğru yolda gidenleri sevmek, onlarla tanışmak ve görüşmek ve onlar
gibi olmaya özenmek ve o büyüklerin sözlerini işitmek ve kitaplarını
okumak, Allahü teâlânın nîmetlerinin en büyüklerindendir ve Onun
ihsânlarının en kıymetlilerindendir. Muhbir-i sâdık, yâni hep doğru
söyleyici olan Muhammed aleyhisselâm, (Elmer'ü me'a men ehabbe)
buyurdu. Yâni, kişi, dünyada ve âhırette sevdiği ile berâber olur.
Bunun için din büyüklerini seven kimse, onlar ile berâber olur.
Onların Allahü teâlâya mânevi olan yakınlığında, onlar gibi olur.
Hareketleri, sözleri iyi olan, yükselmeye elverişli olduğu anlaşılan
kıymetli oğlum hâce Şerefeddîn Hüseynin bildirdiğine göre, o büyük
nîmet, o çok güzel ahlâk, sizde mevcûddur. Çeşidli işleriniz ve
dağınık düşünceleriniz olduğu hâlde, o büyükleri unutmuyorsunuz.
Dünya işleri etrâfınızı sarmış iken, bu çok kıymetli nîmeti elden
kaçırmıyorsunuz. Bunun için, Allahü teâlâya çok hamd ve şükrler
olsun! Çünkü, sizin saadetiniz, sizin nîmetlere kavuşmanız, birçok
kimsenin saadete kavuşmasına yol açar. Onların kurtulmasına, huzura
kavuşmasına sebep olur. Yine o bildirdi ki, bu fakirin yazılarını
okuyormuşsunuz. Sözlerime kıymet veriyormuşsunuz. Kendilerine birkaç
kelime yazarsanız çok faydalı olur dedi. Onun bu arzusunu yerine
getirmek için, size birkaç kelime yazmaya kalktım.
Hindistânda, bu günlerde herkesin ağzında (halîfelik) kimin
hakkı idi? Eshâb-ı kirâm şöyle idi, böyle idi, gibi sözler
dolaşıyor. İslâm bilgilerinin ince bir kolu olan bu konuda çok
kimseler, kendi kısa akılları, bozuk görüşleri ile, ulu orta
konuşuyor ve yazıyorlar. Kendilerini haklı göstermek için, âyet-i
kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış mânalar vermekten
çekinmiyorlar. İslâm âlimlerinin, doğru ve haklı olan sözlerini
örtbas etmeye çalışıyorlar. Bunun için, bu konuda birkaç satır
yazmağı ve Ehl-i sünnet âlimlerinin doğru ve haklı sözlerini
müslümanlara duyurmağı ve bozuk (bid'at) fırkalarının yanlış
yazılarını vesikalarla çürütmeği, böylece, hakîkati ortaya koymağı
uygun gördüm.
Ey
temiz ruhlu ve yüksek yaradılışlı kardeşim! Ehl-i sünnet mezhebinin
âlimleri, söz birliği ile, (Şeyhaynı üstün tutmak ve iki dâmâdı
sevmek lâzımdır) demektedir. Yâni, Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömer,
Eshâb-ı kirâmın hepsinden daha yüksektirler ve Hz. Osman ile Hz.
Aliyi sevmek lâzımdır, dediler. Ehl-i sünnet ve cemaat denilen doğru
yoldaki her müslümanın, bu ikisini üstün tutması ve o ikisini
sevmesi lâzımdır.
Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömerin üstün olduğunu Eshâb-ı kirâmın hepsi söz
birliği ile bildirmiştir. Bu söz birliğini de, Tâbiîn-i izâmın hepsi
bize söz birliği ile haber vermiştir. Böyle söz birliği olduğunu,
bize din imamlarımızın büyükleri, meselâ imam-ı Şâfi'î
bildirmektedir. Îtikatta mezhebimizin iki imamından biri olan Ebül
Hasen-i Eş'arî hazretleri buyuruyor ki: (Ebû Bekr ile Ömerin, bütün
ümmetin en yükseği oldukları kat'îdir). Hz. Alînin, halîfe iken ve
memleketin idaresi ve kuvveti elinde iken, eshâbından büyük bir
cemaate karşı (Ebû Bekr ile Ömer, bu ümmetin en üstünüdürler)
buyurduğunu, imam-ı Zehebî yazmaktadır ve bu üstünlüğün tevâtür yolu
ile bizlere geldiğini bildirmektedir. Hz. Ali buyurdu ki:
(Peygamberimizden sonra, insanların en üstünü Ebû Bekrdir. Ondan
sonra Ömerdir. Ondan sonra da, bir başkasıdır.) Dinliyenler arasında
bulunan oğlu Muhammed bin Hanefiyye (Ömerden sonra üstün olan
sensin!) deyince, Hz. İmâmın (Ben ancak müslümanlardan birisiyim)
dediğini, imam-ı Buhârî haber vermektedir. Ebû Bekr ile Ömerin en
üstün olduklarını haber veren güvenilir, sağlam kimseler o kadar
çoktur ki, tevâtür hâlini almış, inanmak zarûrî olmuştur. Buna
inanmıyan, yâ câhildir veya koyu müte'assıb ve inatçıdır. Şî'î
âlimlerinin büyüklerinden olan Abdürrezzak bin Ali Lâhîcî (1051 [m.
1642] de öldü), bu hakîkatin pek açık olduğunu görerek, inkâr
edememiş, bu iki imamın en üstün olduklarını bildirmiş ve (İmâm-ı
Ali, Ebû Bekrle Ömerin, kendisinden daha yüksek olduğunu söylediği
için, ben de onun gibi söylerim. İkisinin de daha yüksek olduklarına
inanırım. Eğer Hz. Ali, onların daha yüksek olduğunu söylemeseydi,
ben de söylemezdim. Hz. Aliyi sevdiğim için, onun gibi söylerim. Onu
çok sevdiğim hâlde, onun gibi söylemez isem, günah işlemiş olurum)
demiştir.
Resûlullahın iki dâmâdının, yâni Hz. Osman ile Hz. Alînin halîfe
oldukları zamanda fitneler çıktığı için ve müslümanların işlerinde
karışıklık çoğaldığı için, insanların kalbinde kırıklık, soğukluk
hâsıl olmuştu. Aralarına düşmanlık ve geçimsizlik girmişti. Bunun
için, Ehl-i sünnet ve cemaat âlimleri, Hateneyni yâni iki dâmâdı
sevmek lâzım geldiğini bildirmişlerdir. Böylece, bir câhilin çıkıp
da, Resûlullahın Eshâb-ı kirâmına dil uzatmasını önlemişlerdir.
Resûlullahın halîfelerinden, vekîllerinden birine düşmanlık
edilmesine fırsat bırakmamışlardır.
Görülüyor ki, Hz. Aliyi sevmek, Ehl-i sünnet olmak için şarttır. Hz.
Aliyi sevmiyen, Ehl-i sünnet değildir. Buna (Hâricî) denir.
Hz. Aliyi sevmekte taşkınlık eden, sevmekte aşırı yol tutan, onu
sevmek için, Resûlullahın Eshâbına sövmek lâzımdır diyen, bunun için
Eshâb-ı kirâma dil uzatarak, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiîn-i izâmın ve
Selef-i sâlihînin yollarından sapan kimseye (Sapık) denir.
Görülüyor ki, Hz. Aliyi sevmekte, bunlar aşırı gitmekte, taşkınlık
yapmaktadır. Hâricîler ise, Hz. Aliye düşman olmakta, o, Allahın
arslanının kıymetini anlamamaktadır. (Ehl-i sünnet) ise, her
iki tarafa sapmamış, orta yoldan gitmiştir. Hak da, aşırı sağa ve
sola sapanda değil, elbette doğru yolda gidendedir. Sağa, sola
taşmak, elbette çirkin ve tehlikelidir. Ahmed ibni Hanbel haber
veriyor ki, Hz. Ali buyurdu ki, Resûlullah efendimiz bana dedi ki:
(Yâ Ali! Sen Îsâ aleyhisselâma benziyeceksin. Yahudiler ona
düşman oldular. Annesi Hz. Meryeme iftirâ ettiler. Hıristiyânlar
ise, onu aşırı severek, olmıyacak dereceye yükselttiler. Yâni,
Allahın oğlu dediler). Hz. Ali, bundan sonra buyurdu ki: Benim
yüzümden iki çeşit kimseler helâk olacaklardır. Birisi, beni
sevmekte taşkınlık yapanlar ve bende olmıyan şeyleri bana söyliyerek,
aşırı övenlerdir. İkincisi, bana düşman olanlar ve düşmanlık ederek
iftirâ yapanlardır. Görülüyorki, Hâricîler, yahudilere
benzetilmektedir. Sevmekte taşkınlık yapanlar da, hıristiyanlar gibi
olmaktadır. Bunların ikisi de, doğru yoldan ayrılmıştır. Ehl-i
sünnet için, Hz. Aliyi sevmezler demek, onu şî'îler sever sanmak
büyük, çok çirkin bir câhilliktir. Şunu iyi anlamalıdır ki, sapık
demek, Hz. Aliyi sevmek demek değildir. Resûlullahın üç halîfesine
düşman olmak demektir. Eshâb-ı kirâmı kötülemek, onlara dil uzatmak
kötüdür. İmâm-ı Şâfi'î buyuruyor ki: Nazm:
Muhammed aleyhisselâmın Âlini sevmek şî'îlik ise,
Ey
ins ve cin biliniz ki, ben şî'îyim.
Yâni şî'îler, şî'îliğin, Muhammed aleyhisselâmın Âlini, yâni Ehl-i
beytini sevmek olduğunu söyliyorlar. Eğer şî'îlik, onları sevmek
ise, şî'îler başımızın tâcı olur.Fekat, Ehl-i beytten başkasına
düşmanlık etmek doğru değildir.
(Hz. Ali ile Fâtımaya ve çocuklarına (Âl-i Resûl) veya (Ehl-i
Beyt) denir).
Resûlullahın Ehl-i beytini doğru ve uygun olarak sevenler, elbette
Ehl-i sünnettir. Ehl-i beytin yolunda olan, elbette bunlardır. Ehl-i
beyti seviyoruz ve onların yolunda gidiyoruz diyen, eğer diğer
Eshâba düşmanlık etmese ve Eshâb-ı kirâmın hepsine saygı ve sevgi
gösterse ve Eshâb-ı kirâm arasındaki muhârebelerin iyi sebeplerden
meydana geldiğine inansa (Ehl-i sünnet) olur. Sapık yolda
olmaktan kurtulur. Çünkü, Ehl-i beyti sevmemek, (Hâricî)
olmaktır. Hem Ehl-i beyti sevmek, hem de Eshâb-ı kirâma saygı
göstermek, hepsini sevmek, Ehl-i sünnet olmaktır. Görülüyor ki,
mezhepsizlik, Resûlullahın Eshâb-ı kirâmına düşmanlık etmekten
doğmaktadır. Çünkü, Ehl-i beyt de, Eshâb-ı kirâmdandır. Sünnîlik
ise, Eshâb-ı kirâmın hepsini sevmektir. Aklı olan, insâflı olan bir
kimse, Eshâb-ı kirâma düşmanlık etmeği, onları sevmekten daha üstün
tutmaz. Resûlullahı sevdiği için, Onun Eshâbının hepsini sever.
Bazıları, Ehl-i sünnetin Ehl-i beyte düşman olduklarını söyliyor. Bu
çok yanlış ve pek çirkin sözlerine ne kadar şaşılsa yeridir. Çünkü,
Ehl-i beyti sevmek, Ehl-i sünnetin îmanla gitmesine alâmettir. Ehl-i
sünnet âlimleri, son nefeste îmanla gitmek için, Ehl-i beyti çok
sevmek lâzımdır demişlerdir. Bu fakirin (yâni imam-ı Rabbânînin)
babası çok âlim idi. Zâhir ve bâtın ilimlerinde pek derin idi.
Herkese, durmadan, Ehl-i beytin sevgisini aşılardı. Onları sevmek,
son nefeste îmanla gitmeye yardım eder, buyururdu. Babamın ölüm
hastalığında yanında idim. Son dakikaları gelmişti. Dünya ile
ilişiği az kalmıştı. Ehl-i beyti çok seviniz dediği zamanları
hâtırlattım. Şimdi, bu sevginiz ne kadardır diye sordum. Kendinden
geçmek üzere iken (Ehl-i beytin sevgisi deryasına dalmış
bulunuyorum) buyurdu. Böyle cevap verdiği için, Allahü teâlâya hamd-ü
senâ etmiştim. Ehl-i beyti sevmek, Ehl-i sünnetin sermâyesidir. Bunu
anlıyamıyorlar. Ehl-i sünnetin doğru ve yerinde olan sevgisini
bırakarak, taşkın, aşırı bir yola sapıyorlar. Aşırı ve taşkın
olmıyan sevginin kıymeti olmaz sanarak, Ehl-i sünnete hâricî
damgasını vuruyorlar. Aşırı gitmek ile aşağı kalmak arasında doğru
ve uygun bir yol bulunduğunu, hak ve doğru yolun, böyle olduğunu
anlıyamıyorlar. Aşırı yüksek ile pek alçak iki bozuk yol arasındaki
hak ve doğru olan orta yolu bulmak şerefi, Ehl-i sünnet âlimlerine
nasip olmuştur. Ehl-i sünnet âlimlerinin bu doğru yolu bulmak için,
durmadan, usanmadan yaptıkları çalışmalara, Allahü teâlâ bol bol
mükâfat versin. Şî'îler de biliyor ki, hâricîlerle, yâni Hz. Alînin
ve evlatlarının düşmanları ile, Ehl-i sünnet döğüştü. Ehl-i beytin
düşmanlarının cezâlarını verenler, Ehl-i sünnet idi. O vakit şî'îler
yok idi. Olsa da, yok denecek kadar az idi. Yoksa bunlar, Ehl-i
sünnete, Ehl-i beyti sevdikleri için şî'î mi diyorlar? Bunun için,
hâricîleri dağıtanları, kaçıranları şî'î mi sanıyorlar? Çok şaşılır
ki; Ehl-i sünnete bâzan hâricî diyorlar. Muhabbetlerinin aşırı,
taşkın olmadığını görünce hâricî sanıyorlar. Ehl-i beyte olan, o
büyüklere uygun, yakışan sevgiyi gördükleri zaman da, Ehl-i sünneti
şî'î sanıyorlar. Bunun içindir ki, çok câhil olduklarından, Ehl-i
sünnet âlimlerinden Ehl-i beytin muhabbetini işitince, bunları
kendilerinden sanıyorlar. Muhabbette taşkınlık yapılmamasını
söyliyen ve üç halîfeyi de sevdirmeye çalışan Ehl-i sünnet
âlimlerine de, hâricî diyorlar. Bunların, Ehl-i sünnet âlimlerine
olan haksız ve yersiz sözlerine yazıklar olsun. Hz. Aliye olan
muhabbetin aşırı ve taşkın olmasından dolayı, Hz. Aliyi sevmek için,
üç halîfeye ve Eshâb-ı kirâmdan çoğuna düşman olmak lâzımdır,
diyorlar. İnsâf etsinler, böyle muhabbet olur mu?
Resûlullahın halîfelerine düşman olmak ve Onun Eshâb-ı kirâmını
sövmek ve kötülemek şart tutulan bir çılgınlığa, muhabbet ismi
verilebilir mi? Ehl-i sünneti beğenmemelerinin, çok çirkin sözlerle
kötülemelerinin biricik sebebi, Ehl-i sünnetin, Ehl-i beyt sevgisine
Eshâb-ı kirâmın hepsinin sevgisini de katmasıdır. Eshâb-ı kirâm
arasındaki ayrılıkları, muhârebeleri bildiği hâlde, onların hiç
birini kötülememesidir. Ehl-i sünnet, Resûlullahın sohbetinin
kıymetini ve şerefini anlıyarak, Eshâb-ı kirâmın kötü düşünüşten,
inattan, birbirini çekememekten kurtulduklarını, tertemiz
olduklarını bildirmekte, herbirinin üstün, kıymetli olduğunu
söylemektedir. Bununla berâber, bu muhârebelerde, haklı olana haklı,
yanlış olana hatâlı demiştir. Fakat, bu hatâların, nefsin
isteklerinden, kötü arzularından hâsıl olmadığını, re'y ve ictihâd
ayrılığı olduğunu beyan eylemişlerdir. Ehl-i sünnet de, Eshâb-ı
kirâmın çoğuna düşmanlık etse idi ve bu din büyüklerini kötüleseydi,
hoşlarına giderdi. O zaman, Ehl-i sünnete dil uzatmazlardı. Bunun
gibi hâricîlerin de, Ehl-i sünneti sevmeleri için, Ehl-i sünnetin
de, Ehl-i beyte düşman olması lâzımdır. Yâ Rabbî! Sen bize doğru
yolu gösterdikten sonra, kalblerimizi kaydırma! Sonsuz rahmet
hazînelerinden bizlere de ihsân et! İyilikleri veren ancak sensin.
Ehl-i sünnet âlimlerinin büyükleri buyuruyor ki, Resûlullah
efendimizin Eshâb-ı kirâmı, birbirleri ile muhârebe ederken üç
fırkaya ayrılmışlardı:
1
- Birinci fırkada bulunan Eshâb-ı kirâm, olayları inceliyerek, Hz.
Ali yanında bulunanların haklı olduğunu ictihâd eylediler.
2
- İkinci fırkadakiler, karşı taraftakilerin haklı olduğunu, ictihâd
ile anladılar.
3
- Üçüncü fırkada olanlar, durakladılar. Bir tarafın haklı olduğunu
gösteren ictihâda varamadılar.
Birinci fırkada olan Eshâb-ı kirâmın, kendi ictihâdlarına uyarak,
Hz. Aliye yardım etmeleri vâcib oldu. İkinci fırkada bulunan Eshâb-ı
kirâmın da, kendi ictihâdlarına uyarak, karşı tarafa yardım etmeleri
lâzım oldu. Üçüncü fırkada olanların, bu işe karışmaması lâzım oldu.
Bir tarafa yardım etmeleri hatâ olurdu. Her üç fırkada bulunanlar
da, kendi ictihâdlarına göre hareket ettiler. Herbiri, kendilerine
lâzım ve vâcib olanı yaptılar. O hâlde, böyle yaptıkları için ne
diyebiliriz? Hangisine dil uzatabiliriz? İmâm-ı Şâfi'î buyuruyor ki,
(Allahü teâlâ, bu kanlara ellerimizi bulaştırmaktan bizleri korudu.
Biz de dillerimizi karıştırmaktan korumalıyız). Ömer bin Abdülazîzin
de böyle söylediği haber verilmiştir. Bu sözden anlaşılıyor ki, bu
üç fırkada bulunan Eshâb-ı kirâmın hiçbirine haklı idi, yanıldı gibi
söylememiz doğru değildir. Hepsi için de, yalnız iyi olduklarını
söylememiz lâzımdır. Hadis-i şerifte de böyle buyuruldu. (Eshâbım
anıldığı zaman, dilinizi koruyunuz) hadis-i şerifi gösteriyor
ki, Eshâbım anıldığı zaman, birbirleri ile olan muhârebeleri
söylenildiği zaman kendinizi koruyunuz. Bir kısmını beğenip,
ötekilerini kötülemekten sakınınız! Bu emre uymak lâzımdır. Bununla
berâber, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun anladığına göre, Hz. Ali
ile birlikte olanlar, haklı idi. Karşı tarafta bulunanlar hatâya
düşmüştü. Fakat bu hatâları, ictihâd hatâsı olduğu için bir şey
denemez. O büyüklere dil uzatmamıza sebep olamaz. Hatâ edenler de,
haklı olanlar gibi, kötülenemez ve aşağılanamaz. O muhârebeler
yapılırken, Hz. Alînin (Kardeşlerimiz bize uymadı. Onlar kâfir
değildirler. Fâsık da olmadılar. Çünkü, anladıklarına göre ictihâd
eylediler. Kâfir ve fâsık olmazlar) buyurduğu haber verilmektedir.
Görülüyor ki, Ehl-i sünnet de ve şî'îler de, Hz. Ali ile harp
edenlerin hatâ ettiklerini, Hz. Alînin haklı olduğunu söylemektedir.
Lâkin, Ehl-i sünnet âlimleri, bu hatânın, görüş, anlayış hatâsı
olduğunu, bundan başka birşey söylenemiyeceğini bildiriyor. O
büyüklere dil uzatmaktan, onları kötülemekten kaçınmak lâzımdır
diyorlar ve insanların en hayrlısının sohbetinin şerefini, hakkını
gözetmeliyiz buyuruyorlar. Çünkü Peygamberimiz buyuruyor ki: (Eshâbımın
hakkını gözetmekte, Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra, onlara
dil uzatmayınız!). Bu emrin önemini göstermek için iki kere
tekrar buyuruyor. Bir hadis-i şerifte de, (Eshâbımın hepsi
gökteki yıldızlar gibidir. Hangi birisine uyarsanız, hidâyete,
saadete kavuşursunuz!) buyuruldu. Eshâb-ı kirâmın herbirini
büyük bilmek, hepsine saygı göstermek lâzım geldiğini gösteren,
başka çok hadis-i şerifler de vardır. Bunun için, hepsini kıymetli,
üstün tutmamız lâzımdır. Onların ufak tefek hatâlarının da, iyi
niyetlerle yapıldığını düşünmeliyiz. Ehl-i sünnet mezhebi böyledir.
Bazıları, burada taşkınlık gösteriyor. Hz. Ali ile harp edenlere
kâfir diyorlar ve söylenemiyecek çirkin kelimeleri ve iğrenç, bayağı
sözleri ağızlarına alıyorlar. Dillerini kirletiyorlar. Böyle
davranışları ile, eğer Hz. Alînin haklı olduğunu ve onunla harp
edenlerin yanıldıklarını anlatmak istiyorlarsa, bunu bildirmek için,
Ehl-i sünnet gibi söylemeleri yetişir. Adalete, insâfa yakışan yol
da öylece anlatmaktır. Bu din büyüklerini kötülemek ve onlara
sövmek, din ve mezhep olmaz. Bunlar, bu kötü yolu kendilerine din ve
mezhep ediniyor. Peygamberimizin Eshâbına düşmanlık etmeği, sövmeği,
din ve îman sanıyorlar. Bu nasıl dindir ve nasıl mezheptir ki,
îmanlarının temeli, Resûlullahın Eshâbına sövmek olmaktadır.
Bir hadis-i şerifte, (Müslümanlar yetmişüç fırkaya
ayrılacaklardır. Bunlardan yetmişikisi, bozuk inanışlarından dolayı,
Cehenneme gidecektir. Yalnız birisi kurtulacaktır) buyuruldu. Bu
yetmişiki bid'at fırkasından herbiri, çeşidli bid'atler meydana
çıkararak, Ehl-i sünnetten ayrıldılar. Bu yetmişiki fırkanın en
aşağısı, en bozuğu, Eshâb-ı kirâma düşmanlık yapanlar oldu.
Yetmişüçüncü kurtuluş fırkası olan Ehl-i sünnetten en çok uzaklaşan,
en fazla sapıtan, bunlar oldu. Din büyüklerine sövmeyi, bunlara
lânet etmeği, îmanlarının, mezheplerinin temeli sanan kimselerin
haklı olmakla, doğrulukla ne bağlılığı olabilir. Bunlar, zamanla
oniki fırkaya ayrıldı. Hepsi birbirini beğenmiyor ise de, hepsi de
Eshâb-ı kirâma kâfir demekten çekinmemektedir. Hulefâ-i râşidîne
sövmek ibâdet olur, diyorlar. Bununla berâber, kendilerine râfızî
dedirtmekten kaçınıyorlar. Râfızîler bizden başkalarıdır, diyorlar.
Çünkü râfızîlerin kıyâmette azâb göreceklerini bildiren hadis-i
şerifler olduğunu kendileri de bilmektedir. Râfızî isminden
kaçındıkları gibi, keşke bu kelimenin mânasından da sakınsalardı ve
Resûlullahın Eshâb-ı kirâmına düşmanlık etmeselerdi çok iyi olurdu.
Hindistândaki hindûlar da kendilerine hindû diyor. Kâfir demiyorlar.
Kendilerini kâfir bilmiyorlar. Dârülharbde bulunanların kâfir
olduğunu söyliyorlar. Çok yanılıyorlar. Her iki memlekette
bulunanları da kâfirdir. Gittikleri yol küfür yoludur.
Bunlar, acaba Resûlullahın Ehl-i beytini de kendileri gibi mi
sanıyorlar? Onları da, Ebû Bekr ile Ömere düşman mı biliyorlar?
Böyle sanmaları, Ehl-i beytin büyüklerini münâfık, ikiyüzlü bilmek
olur. Hz. Alînin diğer üç halîfe ile tam otuz sene idare yollu
görüştüğünü, onlara olan düşmanlığını sakladığını ve hakları
olmadığı hâlde, onları üstün tuttuğunu, onlara saygı gösterdiğini
söyliyorlar. Bu sözlerine ne kadar şaşılsa yeridir. Bunlar, Ehl-i
beyti, Resûlullahı sevdikleri için seviyor iseler, Resûlullahın
düşmanlarını da düşman bilmeleri lâzım gelirdi ve Resûlullahın
düşmanlarına, Ehl-i beytin düşmanlarından daha çok söğmeleri ve
lânet etmeleri Îcap ederdi. Hâlbuki bunların, Resûlullahın en büyük
düşmanı olan ve Onu çok inciten ve sayısız sıkıntılar yapan Ebû
Cehle sövdükleri ve lânet ettikleri, onun kötülüğünü anlattıkları,
hiç görülmemiş ve işitilmemiştir. Resûlullahın en çok sevdiği Hz.
Ebû Bekri, kendi bozuk görüşleri ile Ehl-i beytin düşmanı
sanıyorlar. Bu yüzden ona söğüyor ve kötülemek için ağızlarına
geleni söyliyorlar. Şânına yakışmıyacak şeyleri iftirâ ediyorlar. Bu
nasıl dindir ve mezheptir? Allah göstermesin! Hz. Ebû Bekrin ve Hz.
Ömerin ve bütün Eshâb-ı kirâmın, Resûlullahın Ehl-i beytine düşman
olacakları, hiç düşünülebilirmi? Bu insâfsızlar, saygısızlar, keşke,
Ehl-i beytin düşmanlarına söğselerdi. Sahâbe-i kiramın büyüklerinin
ismlerini söylemeselerdi, din büyüklerini kötü sandıracak hâle
düşmeselerdi, çok iyi olurdu. Böyle yapsalardı, Ehl-i sünnet ile
aralarında ayrılık kalmazdı. Çünkü, Ehl-i sünnet de, Ehl-i beytin
düşmanlarını düşman bilmekte ve onları kötülemekte ve söğmektedir.
Ehl-i sünnetin çok ince, çok güzel bir sözü de şudur ki, çeşit çeşit
küfürlere dalmış olan belli bir kimsenin bile Cehenneme gideceğini
söylememelidir. Tevbe edebilir, tekrar müslüman olabilir derler.
Böyle kimselere de, ismini söyliyerek lânet etmeye izin vermezler.
Adını söyliyerek, belli bir kâfire lânet etmemelidir. Kâfirlere
lânet olsun demelidir, derler. Ölürken îmansız gittiği kesin olarak
bilinen kimselere lânet olunabilir derler. Bunlardan bazıları,
sıkılmadan, çekinmeden Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömere lânet ediyorlar ve
Sahâbe-i kiramın büyüklerine dil uzatıyor, onlara söğüyorlar. Allahü
teâlâ, bu zevâllıların doğru yola gelmelerini, bu yanlış, bozuk
yoldan kurtulmalarını nasip eylesin! Âmîn.
Bu
konuda, Ehl-i sünnet ile bunlar arasında iki büyük ayrılık vardır:
1
- Ehl-i sünnet âlimlerine göre, dört halîfenin de hilâfetleri
haktır, doğrudur. Çünkü, gaybdan haber veren hadis-i şeriflerden
birisinde, (Benden sonra hilâfet otuz senedir) buyuruldu.
Yâni tam, kâmil hilâfet otuz senedir. Bu otuz sene Hz. Alinin
hilâfeti ile tamam oldu. Bu hadis-i şerif, dört halîfenin de haklı
olarak halîfe olduklarını göstermektedir ve halîfelik sıraları da
haklıdır. Ehl-i sünnet olmıyanlardan bir kısmı, üç halîfenin haksız
olarak halîfe olduklarını söyliyorlar. Hilâfeti, güç kullanarak,
zorla aldıklarını zannediyorlar. Yalnız, Hz. Ali haklı olarak halîfe
olmuştu, diyorlar. Hz. Alinin diğer üç halîfe zamanında ses
çıkarmaması, onlara itaat etmesi, ortalığı idare etmek,
fitne
çıkarmamak içindi diyorlar. Peygamber efendimizin Eshâb-ı kirâmının,
birbirleriyle yalandan ahbâblık ettiklerini, ikiyüzlü olduklarını
sanıyorlar. Geçinmek için birbirlerine dost göründüklerine
inanıyorlar.
Çünkü, bunların söylediğine göre, Hz. Alinin halîfe olmasını
istiyenler, üç halîfenin adamları ile istemiyerek arkadaşlık etmiş
ve olduğu gibi görünmemişlerdir. Onlar da, Hz. Aliyi sevmedikleri
hâlde, güleryüz göstermişler, düşmanlıklarını gizlemiş, dost olarak
görünmüşlerdir. Bunların söylediğine göre, Eshâb-ı kirâmın hepsi
ikiyüzlü ve yalancı olmaktadır. İçlerinde olanın aksini
göstermişlerdir. Bunlara göre, Muhammed aleyhisselâmın Ümmetinin en
kötüleri, Eshâb-ı kirâm olmaktadır. Sohbetlerin, toplantıların en
kötüsü de, Resûlullahın sohbeti olmaktadır. Çünkü, bu kötü huylar,
onlara, Onun sohbetinden, Onun nasihatlarından gelmiş oluyor.
Dünyanın en kötü zamanı Eshâb-ı kirâmın zamanı olmaktadır. Çünkü:
ikiyüzlülük, düşmanlık, birbirini çekememek, kin tutmak ile yaşamış
oluyorlar. Hâlbuki, Kur'an-ı kerimde, Feth sûresinin son âyetinin
meâl-i âlîsi, (Onlar birbirlerine karşı çok merhametlidirler)dir.
Böyle kötü inanışlardan Allahü teâlâya sığınırız. Bu ümmetin önde
gelenleri, en üstünleri böyle kötü huylu olurlarsa, sonra gelenlerde
hiç iyilik bulunabilir mi? Acaba, Resûlullahın sohbetinin
üstünlüğünü ve ümmetin iyiliğini bildiren âyet-i kerimeleri ve
hadis-i şerifleri işitmemişler mi? Yoksa bunlara inanmıyorlar mı?
Kur'an-ı kerimi ve hadis-i şerifleri bizlere Eshâb-ı kirâm
ulaştırdı. Eshâb-ı kirâm kötülenirse, onların bizlere bildirdiği din
de kötülenmiş olur. Allahü teâlâ, böyle bozuk sözlerden, çirkin
inanışlardan bizleri korusun! Böyle sözlerle, islâmiyeti yıkmaya
uğraştıkları anlaşılıyor. Resûlullahın Ehl-i beytini sevmek maskesi
altında, islâmiyeti bozmaya çalışıyorlar.
Resûlullahın islâmiyetini yok etmek gayesinde oldukları
anlaşılmaktadır. Allahü teâlâ, yurdumuzdaki müslümanları aldanmaktan
korusun! Keşke, Hz. Aliyi sevenlere saygı gösterselerdi. Onları
münâfık, ikiyüzlü bilmeselerdi. Hz. Aliyi sevenler ile ona karşı
olanların birbirleriyle yalandan arkadaşlık ettikleri, otuz sene
birbirlerini aldattıkları söylenirse, bunların hangisinde iyilik
kalır? Bunların hangisinin sözüne güvenilebilir? Hz. Ebû Hüreyreye
söğüyorlar, onu kötülüyorlar. Onu kötülemekle, islâmiyetin
emirlerinin, yasaklarının yarısını kötülemiş, çürütmüş olduklarını
anlıyamıyorlar. Çünkü, müctehid olan derin âlimler buyuruyorlar ki,
islâmiyetin emirleri ve yasakları üçbin hadis-i şeriften
çıkarılmıştır. Yâni ahkâm-ı şer'ıyyeden üçbini, hadis-i şeriflerden
anlaşılmıştır. Bu hadis-i şeriflerden binbeşyüz dânesini Hz. Ebû
Hüreyre haber vermiştir. Bunun için, onu kötülemek, ahkâm-ı
şer'ıyyenin yarısını çürütmek, kıymetten düşürmek olur. İmâm-ı
Buhârî buyuruyor ki, İslâm âlimlerinden sekizyüzden fazla kimse, Hz.
Ebû Hüreyreden hadis-i şerif alıp bildirmiştir. Bunlardan çoğu
Eshâb-ı kirâmdan ve Tâbiîn-i izâmdan idi. Meselâ Abdüllah ibni Abbâs
ve Abdüllah ibni Ömer ve Câbir bin Abdüllah ve Enes bin Mâlik
hazretleri, Hz. Ebû Hüreyreden hadis-i şerif nakletmişlerdir. Hz.
Ebû Hüreyreyi kötüliyen bir hadis-i şerif söyliyorlar ve bunu Hz.
Ali haber verdi diyorlar. Bu sözleri uydurmadır. Bu sözün iftirâ
olduğunu derin âlimler meydana çıkarmıştır.
Resûlullah efendimizin Ebû Hüreyrenin ilminin, zekâsının artması
için duâ buyurduğunu bildiren hadis-i şerif âlimler arasında
meşhûrdur ve Buhârî-yi şerifte (kitâbül ilm) kısmında yazılıdır.
Şöyle ki: Ebû Hüreyre buyuruyor ki, Resûlullah efendimizin yanında
oturuyorduk. Buyurdu ki, (İçinizden hanginiz elbisesini çıkarıp
yere yayar? Bazı şeyler söyliyeceğim. Sonra elbisesini toplayıp,
katlasın, sözlerimi hiç unutmaz). Paltomu çıkarıp yaydım.
Resûlullah efendimiz dilediğini söyledi. Paltomu giydim. Göğsümü
kapadım. Bundan sonra, işittiğim hiç bir şeyi unutmadım. Hz. Ebû
Hüreyre gibi bir din büyüğünü, Hz. Aliye düşman sanarak o mübârek
zâtı söğüp kötülemek ne kadar insâfsızlıktır. Bu taşkınlıklar, hep
aşırı sevmekten ileri gelmektedir. Nerede ise îmanları gidecek. Eğer
onların zannettiği gibi Hz. Alinin üç halîfeye istemiyerek itaat
ettiğini, iki yüzlü olarak geçindiğini düşünsek bile, onun iki
halîfeyi öven sözleri her tarafa yayılmış bulunmaktadır. Bu
sözlerine ne diyecekler? Meselâ, Hz. Alinin halîfe iken ve memleket
idaresi elinde iken, üç halîfenin haklı ve doğru olarak halîfe
olduklarını bildirdiğini bütün kitaplar yazmaktadır. Buna ne cevap
verecekler? Çünkü ikiyüzlülük, nihâyet kendi hakkı bildiği hilâfeti
istememek ve üç halîfenin haksız olarak halîfe olduklarını
söylememektir. Üç halîfenin hilâfetlerinin doğru olduğunu söylemek
ve Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömerin müslümanların en üstünü olduklarını
bildirmek, hiç de ikiyüzlülük olmayıp, bir hakîkati ortaya
koymaktır. Bundan başka, üç halîfenin ve daha birçok Sahâbînin
üstünlüklerini bildiren ve dünyanın her tarafına yayılmış olan sahih
ve sağlam hadis-i şerifler vardır. Eshâb-ı kirâmdan birçoğunun
Cennete gideceği, hadis-i şeriflerde ismleri ile müjdelenmiştir.
Bu
hadis-i şeriflere ne diyecekler? Çünkü, Resûlullahın ikiyüzlülük
yapacağını söylemek hiç câiz değildir. Her Peygamberin, her hakîkati
olduğu gibi bildirmesi lâzımdır. Eshâb-ı kirâmı öven âyet-i
kerimelere acaba ne diyecekler? Âyet-i kerimelerde ikiyüzlülük hiç
düşünülemez. Allahü teâlâ, insâf versin! Aklı olan herkes bilir ki,
ikiyüzlülük çok kötü bir huydur. Hâinliktir. Allahın arslanı olan
Hz. Alide bu kötülüğün bulunacağını söylemek, çok yersizdir.
İnsanlık îcâbı bir iki sâ'at veya bir iki gün böyle olacağı
düşünülse bile, Allahın arslanının tâm otuz sene, hep bu kötü huyla
yaşadığını söylemek, çok çirkin bir iftirâdır. Küçük günaha devam
etmenin büyük günah olduğu bildirilmiştir.
Hâinlerin, münâfıkların alâmeti olan bu kötü sıfata senelerce devam
edenin hâli acaba neye varır. Bu sözlerinin kötülüğünü keşke
anlasalardı da, Hz. Aliyi kötü duruma düşürmemek için, iki halîfenin
üstünlüğünü inkârdan vazgeçseler idi, ne iyi olurdu. Münâfıkların
alâmeti olan ikiyüzlülüğün kötülüğünü anlasalardı, Hz. Aliyi böylece
lekelemek belâsından kurtulurlardı. İki belâdan hafîfini kabûl
ederek, ikincisinden kurtulmuş olurlardı. Şunu da söyliyelim ki, iki
halîfenin daha üstün olduğuna inanmaları, hiç de belâ değildir. Yâni
Hz. Aliyi küçültmez. Hz. Alinin halîfeliğe hakkı olduğunu ortadan
kaldırmaz. Onun, halîfeliğe hakkı ve vilâyet derecesinin yüksekliği
ve hidâyat, irşâd mertebesinin kuvveti, yine olduğu gibi kalır.
Hâlbuki, birinci olarak halîfe olmak hakkı idi, bu hakkını elinden
alanlara istemiyerek dost göründü demek, o büyük imamı küçültmek,
kötülemek olur. Çünkü, ikiyüzlülük, münâfıkların alâmetidir ve
yalancıların, aldatıcıların huyudur.
2
- Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki, Resûlullahın Eshâb-ı kirâmı
arasındaki döğüşmeler, çekişmeler, iyi düşüncelerle, faydalı
sebeplerle meydana gelmiştir. Onların hiçbiri nefslerine uymamış,
inat ile birşey yapmamışlardır. Çünkü, Eshâb-ı kirâmın nefsleri,
Resûlullahın sohbetinde tertemiz olmuştu. Kalblerinde birbirleri
için düşmanlık ve kin ve inat kalmamıştı. Herbiri islâm âlimlerinin
hepsinden daha yüksek birer müctehid olmuştu. Her müctehidin kendi
ictihâdına göre iş yapması vâcibdir. Bazı işlerde müctehidlerin
ictihâdları, yâni hak olarak, doğru olarak gördükleri, birbirlerine
elbette uymaz. İctihâdları uymayınca, işleri de elbette birbirine
uymaz, çatışır. Çünkü, herbirinin kendi ictihâdına göre hareket
etmesi doğru olur. İşte bundan dolayı, Eshâb-ı kirâmın işlerinin
birbiriyle çatışması, hak için, doğruyu meydana çıkarmak için
çalışmalarından hâsıl olmuştur. Bu çalışmaları, birbirlerine
uymaları demektir. Ayrılıkları, çatışmaları, nefs-i emmârenin
arzularını yerine getirmek için değildir. Bazı kimseler, Hz. Ali ile
harp edenlere kâfir diyor. Onlara çirkin şeyler söyliyor,
kötülüyorlar. Hâlbuki, Eshâb-ı kirâm, ictihâd edilmesi lâzım olan
işlerin birkaçında Resûlullah efendimizden de ayrıldılar ve
Resûlullahın bulduğuna, bildirdiğine uygun söylemediler. Bunların
hakkı, doğruyu, Resûlullahın bildirdiğinden başka bulmalarını ne
Allahü teâlâ ve ne de Onun Resûlü kötülemedi. Kendilerine acı birşey
bile söylenmedi. Vahy inmekte iken, hiçbiri bu yüzden suçlu
görülmedi. Böyle olunca, Hz. Alînin ictihâdına uymıyan ictihâd
sahiplerine, nasıl olur da kâfir denilebilir? İctihâdları Hz. Alînin
ictihâdına uymıyanlar, niçin kötülenebilir? Hz. Ali ile harp
edenler, onların dillerine doladıkları birkaç kişi değildi. İslâm
büyüklerinden binlerle kimse idi.
Eshâb-ı kirâmın büyüklerine, hattâ Cennet ile müjdelenmiş
olanlarına, kâfir demek ve onlara çirkin şeyler söylemek kolay bir
iş değildir. Ağızlarından çıkanın kötülüğünü keşke anlasalardı.
İslâm dîninin yarısına yakın bilgilerini bunlar bildirmiştir. Bunlar
kötülenirse, dînin yarısına güven kalmaz. Bunlar nasıl kötü olabilir
ki, islâm âlimlerinden hiçbiri bunlardan birinin bildirdiği haberi
red etmemiştir. Hz. Ali de, bunlardan işittiğini haber vermektedir.
Kur'an-ı kerimden sonra yeryüzündeki en doğru kitabın (Sahih-i
Buhârî) kitabı olduğunu şî'îler de biliyor ve söylüyor. Bu fakir
[yâni imam-ı Rabbânî], şî'î âlimlerinin büyüklerinden olan Ahmed
Tebtîden işittim ki, (Kur'an-ı kerimden sonra yeryüzündeki
kitapların en doğrusu, Buhârî kitabıdır) diyordu. Bu kitapta, Hz.
Ali ile birlikte olanların bildirdiği haberler bulunduğu gibi, karşı
taraftakilerin bildirdiği haberler de vardır. Haber verenin, iki
taraftan birinde bulunması, haberin kıymetini azaltmamış ve
arttırmamıştır. Hz. Alînin bildirdiği haberi yazdığı gibi, Hz.
Muaviyenin bildirdiği haberi de kitabına yazmıştır. Eğer Hz.
Muaviyede ve onun bildirdiği hadis-i şerifte bir şüphesi olsa idi,
onun bildirdiği haberi kitabına elbette sokmazdı. Bunun gibi, bütün
hadis âlimleri de, iki taraftan gelen hadisler arasında hiç fark
görmemiş, Hz. Ali ile harp etmeyi kusur ve leke saymamıştır.
İctihâdlar birbirine uymadığı zaman, hep Hz. Alînin ictihâdının
doğru olması, ona uymıyanların yanlış olması lâzım gelmez. Evet bu
muhârebelerde Hz. Alînin ictihâdı doğru idi. Tâbiînin âlimlerinin ve
mezhep imamlarımızın, birbirine uymıyan ictihâdlar arasında Hz.
Alînin ictihâdına uymıyan ictihâdları seçtikleri ve Hz. Alînin
ictihâdını kabûl etmedikleri çok olmuştur. Eğer Hz. Alînin
ictihâdının her zaman doğru olması lâzım gelseydi, ona uymıyan
ictihâd kabûl edilmezdi. Kâdı Şüreyh, Tâbiînin büyüklerinden idi ve
müctehid idi. Hz. Alînin ictihâdı ile hükm etmedi ve oğlu imam-ı
Hasenin şâhitliğini kabûl etmedi. Oğlun babaya şâhit olmasını kabûl
etmem dedi. Bütün müctehidler de, kâdı Şüreyhin sözüne uymakta ve
oğlun babaya şâhit olmasını kabûl etmemektedir. Daha nice yerlerde,
Hz. Alînin ictihâdına uymıyan ictihâdlara göre hareket edilmektedir.
Din kitaplarını okuyan insâflı kimseler, sözümüzün haklı olduğunu
anlarlar. Bunun için, misâl vermekle sözü uzatmıyalım. Görülüyor ki,
Hz. Alînin ictihâdına uymıyan ictihâdda bulunmak ve onun ictihâdına
uymamak suç değildir. Ona uymıyanların kötü olması, kötülenmesi
lâzım gelmez.
Hz. Âişe, Resûlullahın sevgilisi idi. Resûlullah vefât edinceye
kadar Onu çok sever ve üstün tutardı. Resûlullah, ölünceye kadar,
onun odasında yaşadı ve onun kucağında can verdi ve onun güzel
kokulu odasında defnedildi. Böyle şerefli olmaktan başka, çok âlim
ve müctehid idi. Resûlullah, dînin yarısının bildirilmesini ona
bırakmışlardı. Eshâb-ı kirâm, yapacakları bir şeyde şaşırdıkları,
sıkıştıkları zaman, ona koşarlar, istediklerini öğrenirler,
müşkillerini çözerlerdi. Hz. Emîre uymadı diye, böyle şerefli
Sıddîkaya, böyle müctehideye dil uzatmak, çok çirkin iftirâlarda
bulunmak, bir müslümanın yapacağı şey değildir. Resûlullaha îman
eden kimseden çok uzaktır. Hz. Ali Resûlullahın dâmâdı ise, Hz. Âişe
de, zevce-i mütahherasıdır ve sevgilisidir ve kıymetli hayat
arkadaşıdır. Bundan birkaç sene evvel bu fakir [yâni imam-ı
Rabbânî], her hafta fakirlere yemek verince, sevabını, (Ehl-i
abâ)nın ruhlarına niyet ederdim. Yâni Resûlullah efendimiz ile
birlikte, Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasen ve Hz. Hüseynin ruhlarına
da gönderirdim. Bir gece rü'yâda, Resûlullah efendimize selâm
verdim. Bana iltifât buyurmadı. Başka tarafa baktı ve (Ben yemeyi
Âişenin evinde yirdim. Bana yiyecek gönderenler, onun evine
gönderirlerdi) buyurdu. Uyandım. Bana iltifât buyurmamalarına
sebep, yemek sevabını, Hz. Âişeye de göndermediğim için olduğunu
anladım. Ondan sonraki yemeklerin sevabını, Hz. Âişeye de, hattâ
ezvâc-ı mütahherâtın hepsine de gönderdim. Çünkü, bunların hepsi de,
Ehl-i beyttir. Böylece, Ehl-i beytin hepsinden yardım ve şefaat
beklemekle şereflendim.
Resûlullahın Âişe yolu ile incitilmesi, Ali yolu ile incitilmesinden
daha ziyâdedir. Aklı ve insâfı olanlar, böyle olduğunu kolayca
anlar.
Yukarıdan beri söylediklerimiz, Hz. Aliyi sevmek ve ona kıymet
vermek, Resûlullahın sevgisinden ve kıymetinden olduğuna göredir.
Resûlullaha yakın olduğu ve sevgilisi olduğu için sevildiğine
göredir. Eğer bir kimse, Hz. Aliyi doğrudan doğruya sever ve
Resûlullahın sevgisini araya katmadan yalnız onu kıymetlendirirse,
buna bir diyeceğimiz yoktur. Ona birşey denemez. Çünkü o dîni yıkmak
için uğraşmaktadır ve islâmiyeti yok etmek için çalışmaktadır.
Resûlullahı bırakarak, başka bir yol tutmuştur. Muhammed
aleyhisselâm yerine, Hz. Aliye yüz çevirmiştir. Bu ise, küfürdür,
zındıklıktır. Hz. Ali böyle kimseleri sevmez. Bunların sözlerinden
yazılarından incinir. Eshâb-ı kirâmı sevmek ve ezvâc-ı tâhirâtı ve
dâmâdlarını sevmek, hep Resûlullahı sevmekten hâsıl olmaktadır.
Onları büyük bilmek ve saygı göstermek, hep Resûlullah içindir.
(Onları seven, beni sevdiği için sever) hadis-i şerifi, böyle
olduğunu göstermektedir. Bunun gibi, onlardan birine düşmanlık
etmek, Resûlullaha düşman olmak demektir. (Onlara düşmanlık eden,
bana düşman olduğu için eder) hadis-i şerifi de, bunu
göstermektedir. Demek ki, (Eshâbımı sevmek, beni sevmek demektir.
Onlara düşmanlık etmek, bana düşmanlık etmek olur) buyurmaktadır.
Hz. Talha ve Hz. Zübeyr, Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. İkisi de,
Cennet ile müjdelenmiş olan on kişidendir. Bunlara dil uzatmak,
kötülemek çok yersizdir. Onlara yapılan lânet ve kötülük, söyliyene
döner. Hz. Ömer vefât edeceği zaman, kendisinden sonra, içlerinden
birinin halîfe seçilmesini bildirdiği altı kimseden biri Talha, biri
de Zübeyrdir. Halîfe Ömer, bu altısından hangisinin daha üstün
olduğunu anlıyamadı. Bu ikisi, hilâfeti istemediklerini bildirdiler.
Bu Talha, öyle bir Talhadır ki, Resûlullaha karşı edebi gözetmediği
için, babasını öldürmüştür. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde, onun,
Resûlullaha olan bu saygısını senâ buyurmuştur. Zübeyre gelince,
Resûlullah, onu öldürenin Cehenneme gideceğini haber vermiştir. Ona
lânet eden, onu kötüliyen kimsenin alçaklığı, onu öldürenden az
değildir.
Din büyüklerine dil uzatmaktan, islâmın büyüklerini kötülemekten
sakınınız! Aman sakınınız! Çok sakınınız! Onlar bütün ömürlerini,
islâmiyeti yaymakta ve yaradılmışların en üstünü olan Muhammed
aleyhisselâma yardım etmekte tükettiler ve bütün mallarını, dîni
kuvvetlendirmek için gece gündüz, açıkça ve gizlice feda ettiler.
Resûlullahın sevgisi için, akrabâlarını, ahbablarını, çocuklarını,
zevcelerini, memleketlerini, evlerini, akarsularını, tarlalarını,
ağaçlarını terk ettiler. Resûlullahı, bunların hepsine ve kendi
canlarına tercîh ettiler. Bunların sevgisini ve canlarının sevgisini
bırakıp, Resûlullahın sevgisini seçtiler. Resûlullahla konuşmak,
Onunla berâber bulunmak şerefine kavuştular. Onun sohbeti bereketi
ile, Peygamberlik üstünlüklerine eriştiler. Allahü teâlânın
gönderdiği vahyi gördüler ve melekle berâber bulunmakla
şereflendiler. Fizik ve kimyâ kanûnlarının üstünde olan hârikalara
ve mucizelere şâhit oldular. Başkalarının işittiği şeyler, onlara
açıkça gösterildi. Sonra gelenlerden hiçbirine nasip olmıyan
yakınlıklar, üstünlükler onlara ihsân edildi. Öyle yükseldiler, öyle
sevildiler ki, başkalarının dağ kadar altın dağıtmakla kazandıkları
derecelerin, bunların bir avuç arpa vermekle kavuştukları
derecelerin yarısı kadar olmadığı bildirildi. Allahü teâlâ, onları,
Kur'an-ı kerimde medh ve senâ eyledi. Onlardan râzı olduğunu ve
onların da, Allahdan râzı olduklarını bildirdi. Feth sûresinin son
âyetinde, şerefleri yükseltildi. Bu âyet-i kerimede, Allahü teâlâ
bunlara gayz, kin bağlıyanların kâfir olduklarını beyan buyurdu.
Onlara gayz, kin bağlamaktan, küfürden kaçar gibi kaçmalıdır.
Resûlullaha bu kadar kuvvetli bağlanmış olan ve Onun sevgisini ve
teveccühünü kazanmakla şereflenmiş bulunan mübârek kimseleri,
ictihâd yeri olan birkaç işte birbirlerine uymadıklarını ve
birbirleriyle çatıştıklarını ve kendi ictihâdlarına göre iş
tuttuklarını öne sürerek, bunlara dil uzatmak, beğenmemek, hiç doğru
değildir. Böyle işlerde birlik olmak değil, ayrılmak belki daha
doğrudur ve başkasının görüşüne uymamak lâzım gelmektedir. İmâm-ı
Ebû Yûsüfün, ictihâd derecesine yükseldikten sonra imam-ı a'zam Ebû
Hanîfeye uyması hatâ olur. Kendi ictihâdına uyması doğru olur.
İmâm-ı Şâfi'î, Eshâb-ı kirâmdan hiç birinin görüşünü, buluşunu,
kendi görüşünden üstün tutmadı. İster Ebû Bekr-i Sıddîk olsun, ister
Hz. Ali olsun, kendine uymıyan ictihâdları almadı. Kendi ictihâdı
onlara uymasa bile, kendi görüşü ile hareket etmeyi doğru bildi.
Ümmetten herhangi bir müctehidin, Eshâb-ı kirâmın ictihâdından
ayrılması câiz oluyor ve hak olarak görülüyor da, Eshâb-ı kirâmın
birbirinin ictihâdlarına uymamaları niçin suç sayılıyor ve bu yüzden
o büyüklere dil uzatılıyor?
Eshâb-ı kirâm, Resûlullahın ictihâdına uymıyan ictihâdlar da
yaparlardı. Resûlullahın ictihâdına uymıyan hareketlerde
bulunurlardı. Vahy gelmekte iken, onların bu ayrılıklarına birşey
denilmedi. Hiçbiri bu yüzden kötülenmedi. Resûlullahın ictihâdına
uymıyan ictihâdda bulunmaları yasak edilmedi. Allahü teâlâ, Eshâb-ı
kirâmın ictihâdlarında ayrılık olmasını istemeseydi, ayrılmalarını
beğenmeseydi, ayrılmalarını elbette yasak ederdi. Ayrılanların azâb
göreceği bildirilirdi. Resûlullah ile konuşurken, yüksek sesle
konuşmanın yasak edildiğini ve yüksek sesle konuşanlara azâb
yapılacağının bildirildiğini hepimiz biliyoruz. Hücurât sûresinin
ikinci âyetinin meâl-i şerifi, (Ey müminler! Seslerinizi,
Resûlullahın sesinden daha yükseltmeyiniz. Onunla konuşurken,
birbirinizle konuşur gibi bağrışmayınız!) dir. Beğenmediği bir
hareketi, hemen yasak eylemiştir. Bedr gazâsında esîrlerin ne
yapılacağını konuşurken, Eshâb-ı kirâmın ictihâdları arasında
ayrılık oldu. Hz. Ömer ile Hz. Sa'd bin Mu'âz, esîrleri öldürelim
dediler. Başkaları, para karşılığı koyuverilmesini istediler.
Resûlullah de, böyle ictihâd buyurmuştu. Bu ictihâda uyarak,
esîrleri koyuvermeye başladılar ise de, sonra âyet-i kerime gelerek,
Hz. Ömerin ictihâdının doğru olduğu bildirildi. İctihâdların
birbirine uymadığı, böyle daha nice işler olmuştur.
[Bunlardan birini, Ahmed Cevdet Pâşa, (Kısas-ı Enbiyâ)
kitabında şöyle anlatıyor: Hicretin altıncı senesinde, bindörtyüz
kişi ile Kâbe-i muazzamayı ziyâret için Medîneden Mekkeye
gidilirken, kâfirler müslümanları Mekkeye sokmak istemediler.
Resûlullah (Hudeybiye) denilen yerde durdu. (Yâ Ömer!
Mekkeye git! Harp için gelmediğimizi, Kâbeyi ziyâret edip, geri
döneceğimizi onlara söyle!) buyurdu. Hz. Ömer, bu emrin ictihâd
yolu ile verildiğini anlayıp kendi ictihâdını bildirdi ve (Yâ
Resûlallah! Kureyş kâfirleri, benim kendilerine çok düşman olduğumu
bilirler. Aralarına girersem beni parçalarlar. Bu iş için Osmanın
gitmesi uygundur. Osmanın orada akrabâsı çoktur. Onu korurlar) dedi.
Resûlullah, Ömerin bu cevabına incinmek şöyle dursun, kabûl buyurdu.
Mekkeye Hz. Osmanı gönderdi. Resûlullah, bunun gibi Eshâbının nice
ictihâdlarını kabûl buyurmuş ve (Allahü teâlâ, doğru sözü, Ömerin
diline yerleştirmiştir) demiştir”].
Resûlullah, son hastalığında, onlar için birşeyler yazmak diledi ve
kâğıd istedi. Eshâb-ı kirâm, kâğıd getirmekte birbirine uymadılar.
Kâğıd getirelim diyenler olduğu gibi getirmiyelim diyenler de oldu.
Hz. Ömer-ül-Fârûk, getirmiyelim diyenlerden idi. (Bize Allahın
kitabı Kur'an-ı kerim yetişir) demişti. Bu yüzden de Hz. Ömere
saldırıyorlar. Ağızlarına geleni söylemekten çekinmiyorlar. Doğrusu
birşey söylemeye hakları yoktur. Çünkü, Hz. Ömer, o ânda Vahyin
kesilmiş olduğunu ve Allahü teâlânın emirlerinin tamamlandığını,
islâmiyete kaynak olarak, yalnız ictihâd yolunun açık kaldığını
anlamıştı. Resûlullah efendimiz, o vakit ictihâd ile anladıklarını
yazacaktı. Haşr sûresinin ikinci âyetinin meâl-i şerifi, (Ey akıl
sahipleri! Bildirilenlerden ibret alınız!)dır. Burada, ictihâd
derecesindeki âlimlere, ictihâd etmeleri emrediliyor. Eshâb-ı
kirâmın hepsi müctehid idi. Orada yazılacak ictihâd bilgileri için,
onlar da ictihâd ederdi. Hz. Ömer, Peygamberimizin hastalığın
ağrıları arttığı bir zamanda, bu iş için de sıkılmasını uygun
bulmadı. Resûlullahı çok sevdiği için, Eshâbın ictihâdı ile işlerin
çözülmesi yetişir. Resûlullahı yormıyalım düşüncesiyle, (Allahın
kitabı bize yetişir) dedi. Müctehidler, aranılan bilgileri, Kur'an-ı
kerimden ictihâd yolu ile çıkardıklarından, o yazılacakları,
ictihâdla çıkarmamız için, bize Kur'an-ı kerim yetişir buyurdu.
Yalnız (Allahın kitabı yetişir) demesinden anlaşılıyor ki, o ânda
yazılacak şeylerin, Kur'an-ı kerimde bildirilenlerden
çıkarılacağını, hadis-i şeriflerden çıkarılacak şeyler olmadığını
sezmişti. Görülüyor ki, Hz. Ömer, Resûlullahı çok sevdiği ve çok
acıdığı için, hastalığın en sıkıntılı, acılı zamanında, yazı ile
yorulmasını, üzülmesini uygun görmiyerek, kâğıd getirilmesini
istemedi. Resûlullahın o ânda yazmak istemesi de, Eshâbına bir
ihsânda, bir yardımda bulunmak içindi. Bildirilmesi elbette lâzım
olan şeylerden değildi. Eshâbını ictihâd etmek sıkıntısından
kurtarmak istemişti. (Kâğıd getiriniz) emri, bir ihsân
olmayıp da, elbette lüzûmlu olsaydı, tekrar isterdi. Dilediklerini
elbette yazardı. Eshâbının sözlerindeki ayrılığı görmekle, bu
emrinden vazgeçmezdi.
Suâl:
Hz. Ömer, orada (Acaba sayıklıyor mu? Araştırınız) demişti. Bu ne
demektir?
Cevap:
Hz. Ömer, o zaman, Resûlullahın, hastalık acıları arasında, bu sözü
istemiyerek söylediğini anlamış olabilir. Nitekim (Yazacağım)
buyurması, böyle olduğunu göstermektedir. Çünkü, Resûlullah, ümmî
idi. Hiçbirşey yazdığı görülmemişti. (Benden sonra yoldan
çıkmıyasınız) buyurması da, Hz. Ömeri öyle düşündürmüş olabilir.
Çünkü, Allahü teâlâ, din bilgilerinin artık kemâle geldiğini ve
nîmetinin tamam olduğunu ve Allahü teâlânın bu hâli beğendiğini
bildirmişti. Bu hâlde, yoldan çıkmak nasıl olur ve kısa bir zamanda
yazılacak bir şeyle, bu nasıl önlenebilir? Yirmiüç senede yazılmış
olanlar yetişmiyor ve yoldan çıkmağı önliyemiyor da, kısa bir
zamanda ve hastalığın acılarının çoğaldığı bir ânda yazılacak birşey
bunu nasıl önliyebilirdi? Hz. Ömer bunları bir ânda kavrıyarak,
gözönünde tutarak (Kâğıd getiriniz!) emrinin insanlık sebebi
ile, istemeden mübârek ağzından çıktığını bildi. Bunların iyice
anlaşılmasını, tekrar sorulmasını istedi. Bu konuşmalarda sesler
çoğalınca, Resûlullah (Kalkınız. Gürültü etmeyiniz! Peygamberin
yanında gürültü etmek iyi değildir) buyurdu. Başka bir şey
söylemedi. Kâğıd ve kalem ismini anmadı.
Eshâb-ı kirâmın, ictihâd olunacak işlerde, Resûlullahdan
ayrılmaları, Allah korusun, nefslerine uymakla, önem vermemekle
olsaydı, mürted olurlardı. Müslümanlıktan çıkarlardı. Çünkü,
Resûlullaha karşı saygısızlık ve geçimsizlikte bulunmak küfürdür. Bu
ayrılıkları, Haşr sûresinin ikinci âyetindeki emre uymaktan
doğuyordu. Çünkü, ilimde ictihâd derecesine yükselen yüksek bir
âlimin ictihâd olunması lâzım gelen işlerde, kendi ictihâdını
bırakıp başkasının ictihâdına uyması doğru değildir. Böyle yapmasını
islâmiyet yasak etmiştir. Evet, Kur'an-ı kerimde ve hadis-i
şeriflerde açıkça bildirilen işlerde ictihâd olunmaz. Herkesin bu
açık emirlere uyması lâzımdır. Bunlara inanması ve ayrılmaması
vâcibdir.
Eshâb-ı kirâmın hiçbiri gösterişi sevmez, görünüşe bakmazdı.
Hepsinin düşüncesi, kalblerini temizlemek idi. Hakîkate ve mânaya
bakarak edebi gözetirlerdi. Gösterişe ve söze bağlanmazlardı.
Onların birinci düşünceleri ve arzuları Resûlullahın emirlerini
yapmak, Onu incitecek en ufak şeyden sakınmak idi. Analarını,
babalarını, çocuklarını, âilelerini Resûlullaha feda etmişlerdi. Ona
karşı olan inançları ve ihlâsları, sevgileri, saygıları o kadar
çoktu ki, mübârek tükrüğünün, mübârek tırnaklarının ve tıraş olunca
mübârek saçlarının yere düştüğü görülmemiştir. Bunları kapışırlar,
en kıymetli kazanç olarak saklarlar ve bereketlenirlerdi.
Yalancılık, birbirini aldatmak gibi kötülüklerin çok olduğu bu
zamanda ortaya çıkarılan, o temiz insanların bir sözünde,
Resûlullaha karşı saygısızlık anlaşılacak olursa, bu söze başka mâna
vermek, sözlerinin bütününden anlaşılan iyi mânayı düşünmek
lâzımdır. Kelimelerinin her mânasını düşünmemelidir.
Suâl:
İctihâd ile elde edilen din bilgilerinde yanılmak olabilir deyince,
Resûlullahın bildirdiği şeylerin hepsinin doğru olacağı söylenebilir
mi?
Cevap:
Resûlullah zamanında ictihâd ile meydana çıkan bilgiler, birbirine
uymadığı zaman, hangisinin doğru olduğu, Allahü teâlâ tarafından
bildirilirdi. Çünkü, Peygamberlerin yanlış bir iş yapması câiz
değildir. Bir iş için, birbirine uymıyan ictihâdlar meydana çıktığı
zaman, bunlardan hangisinin doğru olduğu, Allahü teâlâ tarafından
bildirilirdi. Doğrusu yanlışlarından ayrılırdı. Bunun içindir ki,
Resûlullah zamanında, bir iş için çeşidli ictihâdlar yapıldığında,
melekle vahy gelir, hangisinin doğru olduğu bildirilirdi. Bu doğru
olanlara göre hareket edilirdi. Bu işleri de, hak ve doğru olurdu.
Resûlullahın bildirdiği, yaptığı şeylerin hepsi, elbette doğru
olurdu. Yanlışlık ihtimali yoktur. Çünkü, ictihâdla meydana çıkan
bilgilerin de açıkça bildirilenler gibi, doğru oldukları, melekle
haber verilmiştir. Bazı işlerin açık bildirilmeyip âlimlerin
ictihâdına bırakılması, âlimleri ikrâm için idi ve ictihâd sevabına
kavuşmaları için idi. İctihâd ile meydana çıkan din bilgileri,
müctehidlerin derecesini yükseltmiştir. Resûlullahın vefâtından
sonra yapılan ictihâdlar, yâni, ictihâdla anlaşılan bilgiler kesin
değildir. Bu bilgilere, elbette doğrudur denilemez. Onun için, bu
bilgilere göre iş yapılır ise de, doğru olduklarına inanmak lâzım
değildir. İnanmayanlar kâfir olmaz. Fakat bir iş için, bütün
müctehidlerin ictihâdı birbirine benzerse, yâni, icmâ, sözbirliği
olursa, böyle olan ictihâdla meydana çıkan bilgiye inanmak da lâzım
olur.
Mektûbumuzun sonunu güzel bir ekle bağlıyalım. Resûlullahın Ehl-i
beytinin üstünlüklerini bildirelim:
Yûsüf bin Abdülberrin bildirdiği hadis-i şerifte, (Aliyi seven,
beni sevmiş olur. Aliye düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur.
Aliyi inciten, beni incitmiş olur. Beni inciten, Allahü teâlâyı
incitmiş olur) buyuruldu.
[Bazıları, bu hadis-i şerife dayanarak, Hz. Ali ile harp edenlere
kâfir diyorlar. Hâlbuki, harp edenler birbirine düşman değil idi.
Bedenleri inciniyor ise de, kalbleri birbirine kızgın değil idi.
Muhârebe yapılırken, Hz. Ali, karşıdakilere (Kardeşlerimiz)
buyurmuştu. Hz. Muaviye de Hz. Ali için (Benim efendim) diye
yazmıştı. Kısas-ı enbiyâ kitabının İstanbulda 1331 baskısı yedinci
cüz', 149. sayfasında diyor ki: Hz. Hasenin hilâfeti teslim etmesi
ve Sa'd bin Ebî Vakkâs gibi Eshâbın büyüklerinin kabûl etmesi ile,
Hz. Muaviyenin hükûmeti meşru olmuştur. Hz. Muaviye, Eshâb-ı
kirâmdan olduğu hâlde, hükûmeti zor kullanarak ele geçirmişti.
Lâkin, zaman bunu Îcap ediyordu. İnsanlar halîfenin emrine
uymuyorlardı. Güç, kuvvet de lâzım geliyordu. Bunun için saltanat
devri geldi. Bu işe, Muaviye haklı ve lâyık idi. Görülüyor ki,
bunların dayandığı Kısas-ı Enbiyâ kitabı da Hz. Muaviyenin Eshâb-ı
kirâmdan olduğunu yazmakta ve kendisine demektedir. Yüzellibirinci
sayfasında diyor ki: Ümmetin işlerini yürütmek için artık, kuvvet,
zor kullanmak lâzım geliyordu. Bunu yapmak için de, Hz. Muaviye
uygun görülmüş idi. İslâmiyet önceleri halîfenin emri ile
yürütülürken, sonra saltanat kuvveti lâzım oldu. Maksat ise,
islâmiyetin icrâsı olduğundan, o zaman mevcut olan Eshâb-ı kirâmın
hepsi, Muaviyeye bî'at eyledi. Yüzelliyedinci sayfasında diyor ki:
Hz. Muaviye, Eshâb-ı kirâmdan idi ve Resûlullahın iltifâtına nâil
olmuştu. Kureyşin büyüklerinden idi. İslâmiyeti kuvvet zoru ile
yürüttüğünden, kendisine (Halîfe-i Resûlullah) denildi].
Tirmüzî ve Hâkimin bildirdiği hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ,
dört kişiyi sevdiğini bana bildirdi. Bu dördünü sevmeyi bana
emretti. Bunlar, Ali, Ebû Zer, Miktâd ve Selmândır) buyuruldu.
Taberânî ve Hâkimin ve Abdüllah ibni Mes'ûdün bildirdiği hadis-i
şerifte, Resûlullah, (Aliye bakmak ibâdettir) buyurdu. Buhârî
ve Müslimdeki Berâ hazretlerinin bildirdiği hadis-i şerifte,
Resûlullah, Hz. Haseni omuzuna alarak buyurdu ki: (Yâ Rabbî! Ben
bunu seviyorum. Sen de sev!)
Buhârînin bildirdiği ve Hz. Ebû Bekrin haber verdiği hadis-i
şerifte, Resûlullah minbere çıkmış idi. Hz. Hasen kucağında idi. Bir
bize bakıyor idi, bir de Hasene bakıyordu. (Bu benim oğlum
Seyyiddir. Allahü teâlâ, belki bununla iki müslüman askerinin
arasını barıştırır) buyurdu.
Tirmüzînin bildirdiği hadis-i şerifte, Üsâme bin Zeyd diyor ki,
Resûlullah Hasen ile Hüseyni dizlerine oturtmuştu ve (Bu ikisi
benim oğullarımdır ve kızımın oğullarıdır. Yâ Rabbî! Ben bu ikisini
seviyorum. Sen de sev. Bunları sevenleri de sev!) buyurdu.
Tirmüzînin bildirdiği hadis-i şerifte, Enes bin Mâlik diyor ki,
Resûlullaha Ehl-i beytten hangisini daha çok seviyorsun denildikte
(Haseni ve Hüseyni) buyurdu.
Müsevvir bin Muharremin haber verdiği hadis-i şerifte, (Fâtıma
benden bir parçadır. Onu inciten beni incitmiş olur) buyuruldu.
Hâkimin bildirdiği ve Ebû Hüreyrenin haber verdiği hadis-i şerifte,
(Fâtımayı Aliden daha çok seviyorum ve Ali, bana, Fâtımadan daha
çok kıymetlidir) buyuruldu.
Âişe buyuruyor ki, Eshâb-ı kirâm hediyelerini benim evimde iken
getirirlerdi. Böylece Resûlullahın sevgisini kazanmaya çalışırlardı.
Yine buyuruyor ki, Resûlullahın mübârek zevceleri iki kısma
ayrılmıştı. Birinci kısmda, ben ve Hafsa ve Safiyye ve Sevde vardı.
İkinci kısmda, Ümm-i Seleme ile öteki zevceler vardı. İkinci
kısmdakiler, Ümm-i Selemeyi Resûlullaha gönderdiler ve eshâbına
(Bana hediye vermek istiyen, hangi evimde isem, oraya getirsin)
buyurmasını söyle dediler. Ümm-i Seleme böyle söyleyince, (Beni
incitmeyiniz! Bana melek vahyi yalnız Âişenin evinde iken
getirmektedir) buyurdu. Ümm-i Seleme de: Yâ Resûlallah! Seni
incitmekten Allaha sığınırım. Tevbeler olsun, dedi. O zevceler,
ayrıca, Hz. Fâtımayı da gönderip, böyle söylediğinde, (Ey
kızcağızım, benim sevdiğimi sen sevmez misin?) buyurdu. Fâtıma,
evet dedi. (Öyle ise onu sev!) buyurdu.
Âişe buyuruyor ki, Hadîceye imrendiğim gibi, Resûlullahın hiçbir
zevcesine gayret getirmiş değilim. Hâlbuki onu görmemiştim.
Resûlullah onun ismini çok söyliyordu. Çok defa koyun kestiği zaman
etinden, Hatîcenin yakınlarına hediye gönderirdi. Hatîcenin ismini
söylediği zaman, (Dünyada sanki Hatîceden başka kadın yok mu?)
derdim. (O şöyle idi, böyle idi. Benim ondan çocuklarım oldu)
buyururdu.
Abdüllah ibni Abbâsın bildirdiği hadis-i şerifte, (Abbâs
bendendir. Ben de Abbâstanım) buyuruldu.
Deylemînin bildirdiği ve Ebû Sa'îdin haber verdiği hadis-i şerifte,
(Benim evladıma, soyuma dil uzatarak, beni incitenlere, Allahü
teâlâ çok azâb yapacaktır) buyuruldu.
Hâkimin bildirdiği ve Ebû Hüreyrenin haber verdiği hadis-i şerifte,
(Sizin en iyiniz, benden sonra ehlime, yâni Ehl-i beytime iyilik
edeninizdir) buyuruldu.
İbni Asâkirin bildirdiği ve Hz. Alînin haber verdiği hadis-i
şerifte, (Ehl-i beytime dokunan kimseye, kıyâmet günü bunun azâbı
yetişir) buyuruldu.
İbni Adî ve Deylemînin bildirdikleri ve Hz. Alînin haber verdiği
hadis-i şerifte, (Sırât köprüsünden en kolay geçecek olanınız,
Ehl-i beytimi ve Eshâbımı çok seveninizdir) buyuruldu.
|
|