Hadîs Rivâyetlerindeki
Yeni Metin ve Sened Tenkîdi Üzerine
اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ
الرَّحْمَنِ الرَّحيِم
اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ
عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ
وَأَلِه اَجْمَعِينَ
(Bu yazı Ğurabâ Dergisinin 1. Sayısında
yayınlanmıştır.Kaynak:www.gurabamecmuasi.com)
Bundan sonra…
Bu mes’eleyi, inşâellah bir mukaddime, iki fasıl
ve bir netîce çerçevesinde ele alacağız.
Mukaddime
Hadîs Profesörü(!)
bir vatandaş,
Alternatif Hadis Metodolojisi ismini verdiği hakîkaten
alternatif, yani ilme ve idrâke mukâbil, cidden
ilim sefâleti ve kelimenin tam ma’nâsıyla ilim ayıbı
bir Hadîs Usûlü (!) yazmış. İlme, akla, idrâke ve sâlim
muhâkemeye bir çok yanıyla alternatif olan şu eser(!)
Mantık, İlm-i Âdâb veya İlm-i Münâzara
(tartışma usûlü ilmi) ile Usûl-i Fıkh ve husûsiyetle
Kıyâs ve Dâfi’-i Kıyâs
bahisleri okunsa ve bilinseydi böylesi ölçüsüzlükler ve
usûlsüzlüklerle, ilmî mes’eleler mel’abe (oyun) ve muzhıke
(güldürme vesîlesi) hâline getirilmez, çenesi düşük
kocakarıların münâkaşası derekesine düşürülmezdi. Âlim
değil de, kültürlü ve dahî aydın olan bilim
adamlarının(!) ifâdesiyle Epistemolojik açıdan, yani
bilgi değeri zâviyesinden bakıldığında, mukâbil, hatta daha
kuvvetli ihtimallerle gölgelenecek, hatta inkârı kabil
olamayacak bürhânlarla çöpe atılmayı hak edecek olan şeytânî
vesveseler ne zamandan beri ilim oldu? Şurada, aslında bir çoğu
doğru olan düstûrlarla ambalâjlanmaya çalışılmış, ama
becerilemeyerek yüze göze bulaştırılmış tartışma götürmez
saçmalardan bir kaç noktayı irdeleyeceğiz; hadîste metin
tenkîdi, kaynak bilinci, veya sened tenkîdi
ve bu perde altında yapılmakta olan kaynakların
dinamitlenmesi…
Birinci Fasıl
Metin Tenkîdi Husûsunda
Farklı Bir Ölçü
Muhaddislerin ve Fakîhlerin, ilmî ölçüler içinde, yaptıkları ve
yapacakları metin tenkîdi, elbette lüzûmlu ve isâbetlidir.
Bu ayrı, Allah celle celâlühû’ya ve Allah'ın Resûlü
sallallâhu aleyhi ve sellem’e kafa tutmak ve onlara
dîni öğretmek daha bir ayrı. Biz, şurada bu farkı
göstermek istiyoruz. Kalkış noktamız, önümüzdeki ibârelerdir,
onlarla ilmen alâkası olmayan niyetler değildir.
İfâdelerle niyetlerin elbette belli bir alâkası
vardır. Ancak biz Bâtınıyye mezhebi’nden değiliz.
Dolayısıyla, kimse, tekellüf ve zorâkiliklerle bile
kılıflanamayacak saçmalıkları veya fazla iyimser bir
ifâdeyle maksadını aşan sözleri arkalanmaya kalkışmasın.
O’nun ifâdelerini bir çeşit metin tenkîdine tâbi
tutacağız.
Hadîs Profesörü
vatandaşın metin tenkîdinden ne anladığını şu satırları
okuyacak olanların bir kısmı -bağışlasınlar- belki iyi
bilemeyebilirler, anlayamayabilirler. Bu sebeple önce kendi
kitâbından şu husûsla alâkalı bir iktibâs yapalım, bir parça
nakledelim ki söz daha anlaşılır olsun; Metin tenkîdinin
ne kadar lüzûmlu ve iyi bir şey olduğunu anlatma makamında,
Mu’tezile âlimlerinden
Amr b. Ubeyd’den, hiçbir i’tirâz yapmadan, dolayısıyla
beğenerek naklettiği şu (küfür) sözlerini burada aktarmak
istiyorum. Hadîs âlimlerine göre sahîh olan bir hadîs
için –nakiller sahîh ve sâbitse- ismi geçen iblîs şöyle diyor:
Bu hadîsi A’meş’ten
işitseydim, onu yalancılıkla suçlardım. Zeyd b. Vehb’den
işitseydim, ona cevab bile vermezdim. Abdullah b. Mes’ud’dan
işitseydim, onun sözünü kabul etmezdim. Allah’ı
böyle söylerken işitseydim, O’na ‘sen bizden
mîsâk’ı bu esas üzere almadın!...’ derdim.
Yine -haber doğruysa- Ebû Hanîfe'nin Allah la'net etsin
dediği Amr b. Ubeyd şeytanı başka bir hadîs
için de şu hezeyanları kusuyor: Resûlüllah böyle bir şey
söylemez. Eğer söylemişse ben onu yalanlıyorum. Eğer O’nu
(bu konuda) yalanlamak günah ise, ben bunda
ısrarlıyım
Amr b. Ubeyd’den yapılan şu rivâyet sahîh ve sâbitse, kâfirliğin
bundan ötesi olabilir mi?!.. Belki birisi, Hadîsçi(!)
beyefendinin, bu sözlerden râzı olduğunu ve onları
iltizâm ettiğini nereden bildiğimizi sorabilir. Yukarıda da
ifâde ettiğimiz gibi, bu nakil, Metin tenkîdi’nin ne
kadar lüzûmlu ve iyi bir şey olduğunu anlatma makamında
yapılmış ve mukabil hiçbir i’tirâz görmemiştir. Halbuki,
ihtiyâc mahallinde beyânın te’hîri câiz değildir.
Ayrıca, bizzat kendi şahsına âid şu ifâdeleri de bunları kabûl
ettiğinin açık delîlidir:
“Bir sözün yanlış ve kabul edilemez olması o sözün her zaman
uydurma olmasını gerektirmeyebilir. Bu durum özellikle Hz.
Peygamberin çevresinden elde edip yeri geldiğinde aktardığı bazı
bilgiler için söz konusu olabilir. Meselâ İsrâîloğulları’ndan
bir adamın doksan dokuz kişiyi öldürdükten sonra bir din adamını
da katletmesine rağmen tövbesinin kabul edilip cennete
girmesiyle ilgili bir hadisinkabulü hayli zor hatta imkânsız unsurlar içerdiği için
kolayca mevzu olduğuna hükmedilebilir. Ancak mes’eleye bir başka
açıdan bakmak ta mümkündür: Bu örnekte olduğu gibi, Hz.
Peygamber İsrâiloğullarından bir adamla ilgili bu hikâyeyi
Medîne’deki Yahudilerden duymuş ve rivâyetteki bir takım
tutarsızlıkları ve problemleri bir yana bırakıp rivâyetin ana
fikri olan tövbe kapısının her zaman açık olduğunu ön
plâna çıkararak bu hikâyeyi anlatmış olabilir. Keza Hz.
Peygamber içinde yaşadığı toplumun bir ferdi olarak sağlık ve
tedâvi konularında çevresinden edindiği o zaman için doğru kabul
edilen bazı bilgileri -Tıbb-ı Nebevi konusundaki rivâyetleri
kastediyoruz- çevresindekilere aktarmış olabilir. Ancak sonraki
yüz yıllarda, ilmen bu bilgilerin bazılarının doğru olmadığı
ortaya çıkabilir. Bu ve benzeri bir çok durumla
karşılaşıldığında -muhtevânın yanlış olmasına bakıp- hadisin
uydurma olduğuna hükmetmek yerine, hadisin Hz. Peygamberin
sözü olduğunu; ancak ihtivâ ettiği bilgiler yanlış olduğu
ortaya çıktığı için bizim için geçerli olmayacağını ileri
sürmek daha isabetli görünmektedir… İsnad açısından Hz.
Peygambere aid görünen ama muhtevâ itibariyle yanlış olduğu
anlaşılan ve dolayısıyla kabulü mümkün olmayan hadisler…”
Diyoruz ki:
Bir:
…tövbesinin kabul edilip cennete girmesiyle…
sözündeki, doğru telâffuzuyla, tevbeyi kabûl eden ve
cennete girdiren, her hâl ü kârda mü’minlerin
inandıkları Allah celle celâlühû, sözü edilen
cennet de mü’minlerin inandıkları Cennettir.
Demek ki, Allah celle celâlühû’nun emîn bulup dînini
emânet ettiği son nebî sallallâhu aleyhi ve sellem,
Yehûdîlerden, Allah hakkında, çoğu yanıyla aslı astarı olmayan
bir haber işitecek ve alacak. İçinde ana fikir
denilebilecek tevbe kapısının her an açık olduğu gibi
doğru bir unsur bulundurduğu için de, o uyduruk haberi
ümmetine aktaracak. O ana fikir hatırına aslı olmayan bir
haberi hâşa Allah'a yalan iftirâ edecek… Yani,
-hâşa- anlatacağı doğruları, kahramanı Allah olan
masallarla anlatan masalcı bir peygamberimiz var!… Şu
ifâdelerin aşağıdaki âyetlerdeki sözlerle bir üslûb
benzerliğinin bulunup bulunmadığını, bir de siz düşünün:
Kâfirler diyeceklerdir ki, bu, sadece,
geçmişlerin masalları ve uydurmalarıdır. (mitolojik
haberlerdir.)
Onlara, Rabbiniz ne indirdi, denildiğinde,
öncekilerinin (mitolojik) masallarıdır, dediler.
Bu, öncekilerin (mitolojik) uydurmalarından başka
bir şey değildir.
Dediler ki, (Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem)
onları, (başka kitâb, sahîfe veya sözlerden)
yazdı.
Allah celle celâlühû’ya, hâşâ, yalan iftirâ edebilen bir
peyğamberin din nâmına getireceği neyine i’timâd edilebilir?!...
Görüyorsunuz değil mi, mes'eleyi nasıl da kökünden kolayca
hallediveriyorlar? Selman Rüşdî’nin, dobraca ve acemice, ama bir
ölçüde şahsiyetlice yaptığını, biraz daha dolambaçlı bir şekilde
ve ustaca, ama tastamam ve basbayağı bir şahsiyetsizce yapan
tipler bizde çok!… Selman Rüşdî, işin başında maske takmadığı
için şimdilerde maske takmak zorunda… Bizimkilerse, ibtidâda
maskeli oldukları için, şimdilerde maskeye ihtiyaç duymamakta…
Fark, maskesizliğin sıkıntısı ile maskeli olmanın avantajı ve
genişliği farkı…
İki:
Allah celle celâlühû’ya ve Peygamberi sallallâhu aleyhi ve
sellem’e kafa tutabilenler, onları muhâkeme edip yanlış yapmakla
suçlayabilenler, uydurma olduğu kolayca anlaşılabilen(!)
haberleri rivâyet edebilecek kadar -hâşâ- câhillik ve saflıkta
veya bunaklıkta olan Buhârî’ye ne demezler?!..
Bunlar, Sünnet’i, dolayısıyla da dîni yok etmek için her şeyi
açıkça söylüyorlar, ama anlayana…
Üç:
Keza Hz. Peygamber içinde yaşadığı toplumun bir ferdi olarak
sağlık ve tedâvi konularında çevresinden edindiği o zaman için
doğru kabul edilen bazı bilgileri -Tıbb-ı Nebevi konusundaki
rivâyetleri kastediyoruz- çevresindekilere aktarmış olabilir.
Ancak sonraki yüz yıllarda, ilmen bu bilgilerin
bazılarının doğru olmadığı ortaya çıkabilir…
Bu, sâdece bir faraziye/varsayım olup her iddia gibi ısbâta
ihtiyâcı vardır. Halbuki aksine ihtimâli olmayan kesin bir
delîlle sübût bulmamıştır. Hatta mücerred bir ihtimaldir ki,
delîlden doğmamıştır. Oysa, bir çok tıbbî bilginin yanlış
olduğunun, sonraları, en azından daha kuvvetli
ihtimallerle, hatta kesin denilen bulgularla
ortaya çıktığını basît şahsî müşâhedelerimiz/görüp
bildiklerimiz yanında, ayrıca bilimcilerden de
öğrenmekteyiz.
Fazlurrahmân isimli Oryantalizmin borazanı bir zavallı vardı.
Fazlurrahmân, Selmân Rüşdî’nin usta ve kurnazı,
Selmân Rüşdî de Fazlurrahmân’ın ahmak ve aptalı…
Yukarıdaki ifâdeler şu Fazlurrahmân’ın dediklerinden yapılan
fakat kaynağı gösterilmeyen intihaller…
Bunlar, -kendilerinin hiç olmazsa şeklen beğenebileceğini
umduğum bir ifâdeyle,- neo gelenekçiler, yani yeni
gelenekçiler… Eskimez eskinin değil de, buruşuk ve
çürümüş yeninin kör ve mutaassıb taklidçi ve
gelenekçileri… Sâlih selef’in/hayırlı geçmişlerin
değil de, tâlih half’in/hayırsız sonrakilerin
sırılsıklam âşık ta’kibçileri…
Tıbb-ı Nebevî,
biz mü’minlere göre, ya okuma ile olan mâ’nevî, veyâ maddî
ilaçlarla olan maddî bir tedâvîyi mevzû-i bahis eder. Okuma
yoluyla ise, bu husûstaki haber, söz birliğiyle dünyevî
olmayan Âhıretle alâkalı nebevî bir haberdir.
İlaçlarla olan maddî bir tedâvî ise, vahiy veya
tecrübe menşeli/kaynaklı olma ihtimâli varsa da, vahiy
menşeli olması büyük ve kuvvetli, tecrübe menşeli/kaynaklı
olması ise zayıf bir ihtimâl, hatta netîce i’tibâriyle
imkânsızdır. Çünki, vahiy sağnağı altındaki bir Nebî
aleyhisselâm’ın, hayatı boyunca, ömrünün sonuna dek Rabbi
tarafından yanlışta bırakılmayacağı her akl-ı selîm mü’mince
inkâr edilemez bir hakîkattir. Bazı âlimlerce Nebî sallallâhu
aleyhi ve sellem’in din ve dünya meselelerinde -vahiy
gelmediği vakit- biraz vahiy bekledikten ve vahiyden ümit
kesince o mesele ortadan kalkmadan, ictihâd edebileceği
ve hata yapabileceği kabûl edilse bile, bu, işin başı
bakımındandır.Sonu i’tibârıyla ise, yanlış yapsa ve
isâbet etmese, vahiyle mutlaka îkâz edileceği, yanlış üzerinde
bırakılmayacağı hiçbir câhil ve âlim mü’min tarafından tartışma
mevzûu edilemez. Hâsılı, Peyğamberimiz sallallâhu aleyhi ve
sellem’e âid dünyâ ile alâkalı söz ve fiiller netîce bakımından
mutlaka vahyin mührünü ve tasdîkini taşır. Hatta ona İmâm
Serahsî Bâtın Vahiy veya Vahye benzer bir husûs
ismini verir.
Güzel bir nümûne ve kemâl mertebede emîn bir kişi
olması, Rabbimizin O’nu şu husûsta da yanlışta bırakması ve îkaz
edip düzeltmemesine mâni’dir. O, Rabbin seni (vahiy
göndermekten) terk etmedi…
ilâhî hitâbına muhâtab ekmel bir beşer… Mü’minler,
Allah’ın, şifâ olduğunu haber verdiği Kur’ân’ın ve o(bal)da
insanlar için bir şifâ vardır
buyurduğu balda şifâ bulunduğuna inanırlar. Ancak
bu şifânın gerçekleşmesi için bazen maddî tedâvîye
âid ve lâzım şartın veya şartların da bulunduğunu unutmazlar.
Bal ile olan tedâvîde ve benzeri bir takım maddî tedâvîlerde
dahi bazı ma’nevî şartların mevcûd olduğuna
inanırlar. Mü’minler bütün zerreleriyle inanırlar ki, Tıbb-ı
Nebevî ile alakalı bir haberde geçen tedâvî, -Efendimiz
sallallâhu aleyhi ve sellem’den sâdır olduğu kesin sabitse,-
kat’î olarak doğrudur. Onun yanlışlığı zamanla, ne ilmen
ne de başka bir yolla ortaya çıkmaz. O(bal)da insanlar
için bir şifâ vardır. âyetinde sözü edilen şifâyı,
şartlarına uymaması, perhizlere dikkat etmemesi yüzünden veya
başka bir sebeble bulamayan bir hasta, bu haber yanlıştır
mı diyecek?
Dört:
Mü’min olduğunu iddia eden, yâhud öyle olduğu zannedilen bir
kimsenin sarfettiği şu İsnad açısından Hz. Peygambere aid
görünen ama muhtevâ itibariyle yanlış olduğu anlaşılan ve
dolayısıyla kabûlü mümkün olmayan hadisler… şeklindeki
hezeyan nevinden sözler üzerinde ibretle düşününüz ve bu arada
şu âyetlerin meallerini de okuyunuz:
Allah ve Resûlü bir hükmü verdiğinde mü’min
bir erkek ve mü’mine bir kadın için işlerinde serbestlik
ve seçme hakkı yoktur.
Hevâdan da konuşmuyor. O (konuştuğu) ancak O’na
vahyedilmekte olan bir vahiydir.
Orada itâat edilen emîn birinin…
Ve O, gayb’a cimrilik yapan birisi değildir.
Neye, kime ve hangi ölçüye göre yanlış olduğu anlaşılan
sâbit ve vâkı’ peygamberî haberler?... Akıllarıyla vahyin
karşısına geçip Allah ve peyğamberleriyle kavgalaşmakla ömür
tüketen feylesoflara ve kıstaslarına/ölçülerine göre mi? Fizik,
kimya, astronomi, biyoloji ve tıp gibi sahalarda ortaya atılıp
ta sonradan, afedersiniz, yanlış imiş, doğrusu
şudur denilen bilimsel bulgulara göre mi? Önceden
imkânsız görüldüğü halde mümkin olduğu keşfededilen,
yâhud başta mümkin görülüp gösterildiği halde muhâl
i’lân edilen bilimsel verilere göre mi? Îmân merceği,
yâhud gözlüğü, veya dürbünü, veyâhud da teleskobu bulundurmadan
bir karış önünü bile göremediği halde sonsuzu görme iddiasında
olan beşer aklına göre mi?!... Bay Profesör’ün
şu sözlerinin bir hadîs olduğu farz edilse ve onun şiddetli
arzusuna uyularak Kurân’a arz edilseler, meselâ,
yukarıda da geçen Allah ve Resûlü bir hükmü verdiğinde,
mü’min bir erkek ve mü’mine bir kadın için
işlerinde serbestlik ve seçme hakkı yoktur., Hevâ(sın)dan
da konuşmaz, O (söyledikleri) sadece (kendine)
yapılmakta olan bir vahiydir. âyetlerine uyup
uymadıklarına bir bakılsa, uydurma olduğuna kolayca
hükmedilebilir mi, ne dersiniz? Ben arz ettim. Bu arz’dan
sonra, şu sözler benim aklıma göre, bu âyetlere uymuyor,
dolayısıyla uydurma... Ne yapacağız şimdi?
Burada, Louis Massignon isimli İslâm düşmanı bir
müsteşrikten/oryantalist’ten de şu nakli yapmak istiyorum:
Onların
her
şeyini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu.
Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler…
Ne ibretlik bir i’tirâf, ne hazîn bir şehâdet, değil mi?!..
İkinci Fasıl
Yeni Çıkar(t)ılan
Sened Tenkîdi
Yukarıda aktardığımız ölçü(ler) ile hadîsleri ele alan ve
metin ve sened tenkîdine tâbi tutan krıtikçimiz,
Şâfiî’nin Risâle’si, Buhârî’nin Sahîh’i, Muslim’in
Sahîh’i, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i, Humeydî’nin
Müsned’i, İbn-i Mâce’nin Sünen’i, hâsılı Sünnet’in
temel menba’larından bir çoğu, hatta hepsi hakkında bakınız
neler söylüyor:
Bir:
Başlangıçta sahifeler, cüzler ve küçük hacimli eserler
şeklinde ortaya çıkan tedvin ve tasnif ürünleri, yavaş
yavaş bir araya getirilerek, daha hacimli eserlere
dönüştü ve nihayet, mevcut bütün eserleri bir araya
getirmeyi hedefleyen dev koleksiyonlar ortaya çıktı. Bunun
anlamı ise, ilk dönemlerde eser tasnif eden her
musannifin, kendinden sonrakilerin eserlerine kaynaklık
ettiği; sonrakilerin de eserlerini tasnif ederken,
öncekilerin eserlerine dayandığıdır.
Diyoruz ki;
Bir imâmın kitâbındaki rivâyetlerin (bir kısmının yâhud
tamâmının) kendisinden talebeleri tarafından vâsıtasız, daha
aşağıdakiler tarafından da vâsıta ile rivâyet edilmesine mâni’
olan nedir? Bir muhaddis derlediği hadîs kitâbını talebelerine
ayrıca sözlü olarak da rivâyet eder, onlar da o kitâbı
başkalarına rivâyet ederler. Hadîs kitâblarının, hatta bütün
dînî kitâbların ileriki kuşaklara intikâli çoğu kez bu yolla
olur. Bir kitâb tasnîf etmek isteyen âlim, şeyhinin kendine
yaptığı rivâyetlerin isterse bir kısmını, isterse tamâmını
kitâbına koyar. Bunda şeytânî vesveselere mevzû ve malzeme
olabilecek bir taraf asla olamaz. Kitâb sâhibi muhaddise
yetişemeyenler de ondan ya vâsıtalarla o kitâbındaki rivâyetleri
rivâyet ederler. Veyahud vâsıtasız rivâyet ederler. Buna
Muallâk denir. Ama bu muallak rivâyetlerin başına
haddesenâ/bize rivâyet etti, anlattı ve ahberenâ/bize
haber verdi, demezler. Derlerse, yalan demiş olurlar. İlerdeki
ifâdelerden de anlaşılacağı üzere, söylenmekte olan,
kopyacılık yapıldığıdır. Halbuki, her ilmî eserde geçmiş
eserlerden faydalanılması tabiî olan bir husûstur. Ancak, bu iş
körü körüne olmadığı ve bu iktibâs açıkca ifâde edildiği vakit
kopyacılık olmaz.. Yeni akademisyenlerimizin
neredeyse tamamının müsteşriklerden yaptıkları faydalanma gibi
körü körüne olur ve açıkça bildirilmezse kopyacılık olur.
Her yeni eser, şekil ve muhtevâ bakımından mutlaka yeni unsurlar
ihtivâ etmelidir ki, yeni bir eser sayılabilsin.
İki:
Durum bu olunca, her bir hadis koleksiyonunu kendinden
önceki literatüre dayalı bir derleme olarak nitelendirmek yanlış
olmayacaktır.
Diyoruz ki;
Bir musannif eserini şeyhinin eserinden de istifâdeyle tasnîf
edebilir. Ancak, ağzından duymadığı rivâyetler için
haddesenâ/bize rivâyet etti, söyledi, ahberenâ/bize
haber verdi, diyemez. Bunlar şeyhin ağzından duyulan
rivâyetler için kullanılabilir. Şu kelimelerin dilde bu
ma'nâda olduğunda âlimlerin ittifâkı vardır. İmâm Şâfiî’nin
er-Risâle’sinde ve Müsned’indeki rivâyetlerinin hemen hemen
tamâmı ahberenâ/bize haber verdi, Sünen’indeki
rivâyetlerinin ise hepsi haddesenâ/bize rivâyet etti,
anlattı sîğesi iledir. Önceki âlimlere göre bu iki kelime
arasında ma'nâ farkı yoktur. Şâfiî ve Müzenî ise önceki
âlimlerdendir. Dolayısıyla ortada çelişki mevcûd değildir. Evet,
sonraki âlimlerce ahberenâ sîğesinin birilerince şeyhe
okunup ta şeyhin dinlediği rivâyeti dinleyenler tarafından
kullanıldığı da olur. Bu sonraki âlimlerin bir ıstılâhı
olmuştur.
Hâsılı kulakla dinlenilmeyen rivâyetler için şu sîğeler
kullanılmaz, kullanılırsa yalan olmuş olur. Kitâblardan alınan
kulakla duyulmayan rivâyetlere vicâde denir. Bu,
hattını/yazısını tanıdığı şeyhin yazısıyla olursa, vicâdenin
bir çeşidi olur. Bunların kendilerine âid ayrı sîğeleri bulunur
ki, şunlar haddesenâ ve ahberenâ olmaz. Sözü geçen
eserlerin geçmiş eserlerden derleme olduğunu
söyleyebilmek için ya öncekilerin ve sonrakilerin eserlerinin
okunmamış olması veyâ ard niyetli olmak îcâb eder. İleride de
görüleceği üzere gösterilen delîller(!) şu da’vâyı hiçbir
şekilde isbâta yetmeyecek, delîl olmak şöyle dursun,
şübhe bile olamayacak vesveselerden ibârettir.
Üç:
Mesela el-Muvatta’ı ele alalım. Mâlik’ten
sonra yazılmış olan birçok eserde -mesela Şâfiî’nin
er-Risâle’sinde, Ahmet b. Hanbel’in
el-Musned’inde ve Buhârî ve Muslim’in Sahîh’lerinde
ve diğer Sünen’lerde -Mâlik kanalıyla gelen pek
çok hadise rastlamak mümkündür.
Diyoruz ki;
İmâm Şâfiî, İmâm Mâlik’in, Muvatta’ını kendi ağzından
dinleyip ezberleyen bir talebesidir. Eserlerinde, isterse
Muvatta’nın tamâmını, isterse bir kısmını rivâyet eder, kimseye
bir şey düşmezdi. Ama O, daha çok usûl ve ictihadlarına mesned
olabilecek rivâyetleri aldı. Hem, O, sâdece er-Risâlesinde
değil de, bunun yanında, Müsned’inde, Sünen’inde,
İhtilâfu’l-Hadîs’inde ve el-Ümm’ünde
Mâlik’ten ekseriyâ haddesenâ ve ahberenâ
sîğeleriyle bir çok rivâyet yapmıştır ki, bunlar ya şeyhinden
veyâ -zayıf bir ihtimalle- ona okuyandan kulağıyla duyduğu
rivâyetlerdir. Kitâblardan kopya değildir. Kaldı ki şu
eserlerinde, kitâbı olmayan başka imâmlardan, bir nice
rivâyetleri de vardır. Er-Risâle’yi okuyan, dolma
tüfek gibi doldurulduğu kadar atmayan
her kişi bilir ki, İmâm Şâfiî, zikri geçen kiâbında, munkatı’/kopuk
ve kesik olarak yazdığım her bir hadîsi, muttasıl/bitişik
olarak işitmişimdir, demiştir.
Ahmed b. Hanbel, Buhârî, Muslim ve diğerleri, vâsıtalarla
Mâlik’ten, kendi isnâdlarıyla rivâyet etsinler ne olmuş? Daha
iyi ya.
Dört:
Hâkim, fakat yanlış olan kanaate göre, bütün bu
Mâlik rivâyetlerinin Mâlik’ten şifahi olarak nakledilmiş
olması gerekir. Hâlbuki bu Şâfiî için mümkün ise de diğerleri
için tarihen mümkün değildir. O hâlde onların Mâlik’ten
gelen bu rivâyetleri bir aracı vasıtasıyla almış olmaları
gerekir ki, bu aracı da, bunları sözlü olarak
değil, yazılı malzemeden rivâyet etmekteydi.
Diyoruz ki;
Mâlik’ten (veyâ herhangi bir şeyhten) vasıtasız olarak
alması tarihen mümkin olmayanlar, rivâyetlerini, ya ta’lik
şekliyle, veyâ gösterecekleri vâsıtayla muttasıl/bitişik
olarak, veya vâsıtasız ama bunu örterek ve ondan aldığını
anlaştıracak şekilde munkatı/kesik olarak, veyâ vâsıtayla
ama bunu belli etmeden bitişik olarak tedlîs yoluyla
yaparlar. Lâkin bunların hiç birinde şeyhten bunu işittim
demek olan haddesenâ veya ahberenâ veya
bazılarınca bu, şeyhe okundu, o, dinledi
ve ben işittim demek olan ahberenâ ibârelerini
kullanmazlar. Mâlik’den rivâyette bulunan musanniflerin
rivâyetlerinin işitme ma'nâsı ifâde etmeyen sîğeler/kalıblar
ile şifâhî olması târîhen mümkin olmayanlarının
şifâhî olduğu hâkim kanaatini kimden duydunuz? Nerede
okudunuz? Bunu söyleyen yok. Hem, Ahmed, Buhârî ve Muslim’in
isnadlarındaki vâsıtaları okunup dururken bu ifâdeler ne demek
oluyor? Fuzûlî sözler, boş gürültüler… Bir rivâyetin
Mâlikten vâsıta ile alınması, bu aracının şu rivâyeti
sözlü olarak değil de yazılı malzemeden rivâyet etmesini mi
gerektirir? O aracının bu rivâyeti sözlü olarak aktarmasına
mani olan nedir? Veyâ, sözlü rivâyetini yazı zabtı ile de
pekiştirmesini engelleyen nedir? Yâhud sözlü olarak dinleyip
ezberlemeden sağlam kâğıdından icâzetli olarak aktarmasına ne
mâni’ vardır? Aracıların rivâyetlerini yazılı
malzemelerden yaptığının delîli nedir? Gösterilmemiş.
Gösterilemez; çünki yok. Üstelik yukarıda da naklettiğimiz gibi,
İmâm Şâfiî, munkatı’/kopuk ve kesik olarak
yazdığım her hadîsi, muttasıl/bitişik olarak
işitmişimdir demiştir. Bütün bunlar, mu’teber hadîs
mecmû'alarımızı sırf kopya mahsûlü i’lân edebilmek için
sarf edilen ilmî hiçbir değeri olmaması bir yana, en küçük bir
ciddiyeti bile bulunmayan ölçüsüz sözler…
Beş:
Bir başka ifadeyle, çeşitli el-Muvatta
nüshaları, nesilden nesle elden ele dolaşıyor ve daha
sonraki eserlerde parça parça yer alıyordu.
Diyoruz ki;
Doğru, çeşitli el-Muvatta nüshaları,
nesilden nesle elden ele dolaşıyordu. Ancak şimdikilerin
yaptığı gibi, kitâbçı dükkanından alarak değil de, dinleyip
yazarak. Daha sonraki eserlerde parça parça yer alıyordu,
ama, tamâmen ve duymadığı halde işittim ki deyip
yalan söyleyerek değil.
Altı:
Bu o kadar yaygın idi ki, er-Risâle’de,
Mâlik’ten sözlü olarak hadis naklediyor görünen Şâfiî’nin
bile, aslında bunları, elindeki el-Muvatta
nüshasından naklettiği anlaşılmaktadır. Çünkü onun Mâlik’ten
yaptığı rivâyetlerin tamamını Ahmet Muhammed Şâkir,
el-Muvatta’daki yerlerini tespit ederek er-Risâle’nin
dipnotlarında göstermiş bulunmaktadır.
Diyoruz ki;
Biraz önce Hâlbuki bu (Mâlik’ten şifahi olarak
nakletmek) Şâfiî için mümkün ise de…. diyerek, zâhir olan
işitme lütfedilip mümkin görülüyordu. Ancak şimdi
bu imkânı/olabilirliği ortadan kaldıracak istihâle/imkânsızlık,
olamazlık bulundu(!).. Şu: O’nun (Şâfiî’nin)
Mâlik’ten yaptığı rivâyetlerin tamamını Ahmet
Muhammed Şâkir(in), el-Muvatta’daki
yerlerini tespit ederek er-Risâle’nin
dipnotlarında göstermiş bulunmakta (oluşu). Yapılan,
Şâfiî’yi yalancılıkla suçlamanın ta kendisidir. Mâlik’ten
sözlü olarak hadis naklediyor görünen Şâfiî’nin bile,
aslında bunları, elindeki el-Muvatta nüshasından
naklettiği anlaşılmaktadır ifâdesi başka hangi ma’nâya
gelebilir? Öyle ya, doğruyu söyleyenler ancak Oryantalistler ve
onların talebeleri veya izlerinden giden yoldaşları olabilir.
Size göre Otuz üç Sahâbî bir yalanı söylemekte söz birliği
edebileceğine
göre Şâfiî neden yalan söylemesin? Şâfiî Müsteşrik veya
Müsteşrik zağarı mı idi ki doğru söyleyecekti?!.. Yazıklar
olsun!.. Demek ki, hadîs imâmlarımızın hepsi, hâşa yalan
söylüyor!.. Vallahi, bunu söyleyen Sünnet düşmanı Müsteşrikler
ve maşaları yalan söylüyorlar, imâmlarımız değil. Şâfiî’nin
-hâşa- bu yalanının (!) delîli ne? Cevâb besbelli:
Çünkü onun Mâlik’ten yaptığı rivâyetlerin tamamını
Ahmet Muhammed Şâkir, el-Muvatta’daki
yerlerini tespit ederek er-Risâle’nin
dipnotlarında göstermiş bulunmaktadır. Amma da delîl, değil
mi? Er-Risâledeki Mâlik rivâyetlerinin Muvatta’da dahi
bulunması, nasıl, onların sözlü olarak nakledilmediğinin
delîli olabiliyor? Değil bir âlimin, zerre kadar aklı olan bir
câhilin bile söyleyemeyeceği ve hezeyandan başka bir
kelimeyle anlatılamayacak bir mühmel söz… Âlimlerin kimilerince,
hatta bütün âlimlerce fâsid/bozuk sayılan istidlâller de dâhil,
delîl getirme biçimlerinin tamâmı içinde bu tür bir
istidlâl/delîl getirme var mıdır, varsa hangisidir? Güler
misiniz, ağlar mısınız?!
Yedi:
Keza Şâfiî er-Risâle’de yoğun olarak
Sufyân b. Uyeyne’den hadis nakletmektedir ki,
bunlar muhtemelen Süfyân’ın el-Cami’inden
alınmış olmalıdır. Fakat bugün el-Cami’in herhangi
bir nüshası bilinmediğinden, bunu bilimsel olarak
ispatlama imkânından mahrumuz.
Diyoruz ki;
Muvatta nüshaları bulunduğu için, er-Risâle’deki
Mâlik rivâyetlerinin Muvatta’dan kopya edildiği,
bilimsel olarak isbât edildi(!) ama, Süfyân b. Uyeyne’nin
el-Câmi’inin nüshası elde olmadığı için Şâfiî’nin, Ondan
yaptığı rivâyetleri o nüshadan çaldığını maalesef henüz
bilimsel olarak isbât edemediler(!). Onun için muhtemelen
ta’bîrini kullandılar(!). Tabiîdir ki, bilim adamı öyle
gelişi güzel atmaz, her hâl ü kârda tedbîrli ve ihtiyâtlı
konuşur ve yazar. Ama olsun, bu ihtimâlin yakalanması
bile bilim yolunda alınmış bir merhâledir; gelecek
nesiller, muhtemelen o nüshayı bulur ve maksad hâsıl
olabilir(!). Hep mi ağlayacağız, bazen de gülelim canım.
Sekiz:
Ancak, bu konuda Humeydî’nin el-Müsned’i
aydınlatıcı olabilir. Çünkü Sufyân’ın öğrencisi olan
Humeydî’nin bu eserindeki rivâyetlerin tamamı hocasından
gelmektedir. Buna bakarak, aslında Sufyân’ın
el-Cami’inin, öğrencisi Humeydî’nin
el-Müsned’inde büyük ölçüde nakledilmiş olduğunu
kabul edebiliriz.
Diyoruz ki;
Vehim ve vesveselere dayanan kabûller ilim
değil, filim olabilir. Evet, kesin ilmin bulunamadığı
amelî sâhada ğâlib zann’lar, ilmin yerine konulabilirler
ise de, zâhire ters olan yerlerde onlar aleyhinde şâhid olarak
kullanılamazlar. Kabul, şekkler, hatta vehimler
de bazen ilme ip ucu mâhiyetinde anahtar
yapılabilirler, ama bu, onların kendi başlarına ilim
yerine konmasını îcâb ettirmez. İşe yarar olmalarından kalkarak,
tırnakları, beyin yerine koymak ve kuyrukları
baş yapmak doğru olmaz.
Evet, Humeydî’nin bu eserindeki rivâyetlerin tamamı
değil de
çoğu, Şeyhi/hocası İbn-i Uyeyne’den gelmiştir.
Lâkin Müsned’in Câmi’den alınma olduğu, zann,
hatta şekk bile olmayıp vehimdir.
Böylesi bir çok zayıf zann da, hakk’tan hiçbir
şey kazandırmaz olan zannlardandır. Bu vehmin
doğru olduğunu kabul etsek bile, şu husûs ğâyet tabiî ve faydalı
olan bir şeydir. Üstelik, hocasının eseri Câmi’, kendi
eseriyse Müsned tarzıyla tasnîf edilmiştir. Aralarında
tertîb, şekil ve mâhiyet farkı vardır.
Dokuz:
Daha sonraki dönemde, mesela, Ahmet b. Hanbel’in
el-Müsned’inde Abdurrazzâk’tan;
Muslim ve İbn Mâce’nin ise İbn Ebî Şeybe’den yoğun
bir şekilde nakilde bulundukları, bu eserler
incelendiğinde açıkça görülmektedir.
Diyoruz ki;
Ahmed b. Hanbel, Abdürrezzâk’ın, (Buhârî,) Muslim, (Ebû Dâvud,
Tirmizî, Nesâî ve) İbn-i Mâce de, Ebû Bekr b. Ebî Şeybe (ve
kardeşi Osmân b. Ebî Şeybe)’nin talebelerindendirlerAralarında hoca talebe münâsebeti vardır. Talebe
hocasından elbette rivâyet eder. Bu, onlardan duymadıklarını,
kitâblarından nakletmek ma’nâsına gelmez. Hele,
yalancı değillerse -ki vallâhi değillerdir- ve işittiklerini
ifâde eden sîğelerle/kalıplarla rivâyet ederlerse, bu, asla
mücerred yazılı nakil olamaz. Ahmed b. Hanbel’in oğlu
Abdullah’ın Müsned’e zâid olarak yaptığı bir rivâyette, bunu
babamın yazısından aldım, büyük zannım, onu
babamdan aynı zamanda işitmiş de olduğumdur
demesindeki hassasiyet, akıllı ve insaflıların gözünden
kaçmayacak açıklıktadır. Ahmed b. Hanbel’in Abdürrezzâk’tan
yaptığı rivâyetler Müsned’in bütünü içinde öyle iddia edildiği
gibi, çok yoğun da değildir, hatta bir hayli azdır.
Kezâ Kütüb-i Sitte sâhiblerinin İbn-i Ebî Şeybe’den yaptıkları
rivâyetler, eserlerinin kaçta kaçıdır? Oysa Musannef, yaklaşık
olarak, kimisinden sekiz, kimisinden yedi, kimisinden altı,
kimisinden de beş kat fazla rivâyeti bulundurmaktadır.
On:
Bunun anlamı şudur: Aslında Ahmet b. Hanbel,
eserini tasnif ederken, sözlü rivâyetleri toplamakla
uğraşmamış, gidip Abdurrazzâk’ın el-Musannef’inin
rivâyet hakkını alarak bu eserdeki hadisleri el-Müsned’ine
aktarmıştır. Muslim ve İbn Mâce ‘de aynı şeyi yapmış, ve
birisi el-Cami’ini, diğeri ise es-Sünen’ini
tasnif ederken, önlerine İbn Ebî Şeybe’nin
el-Musannef’ini koymuşlar ve rivâyetleri bu eserden
aktarmışlardır. Aynı durum Buhârî için, hem de daha geniş
çaptaki eserlerden yararlanmak şeklinde geçerlidir.
Diyoruz ki;
Şu ifadeler ya, dili, veya hadîs rivâyeti usûllerini, yâhud her
ikisini bilmemek, ve yâhud da ard niyetten doğan affedilmez ilim
ayıbı bir yanlış ve yanıltma… İsbâtı olmayan, asılsız bir iddia…
İşittim ma’nâsında bir kelime olan, haddesenâ ile
hadis rivâyet edecek, ama onu işitmemiş olacak. Bu, açık bir
yalancılık ve sahtekârlık ithâmıdır. Oysa kimin
yalancı ve sahtekâr olduğu ortadadır.
On Bir:
Özetle denebilir ki, her bir hadis imâmı eser(ler)ini
tasnif ederken, kendinden önce yapılmış derleme
çalışmalarından yararlanmış, bu malzemeyi önüne koyarak,
bunlardan hareketle kendi derlemesini oluşturmuştur. Hadis
kaynakları içinde bu durumun tek bir istisnasına dahi bugüne
kadar rastlanamamış olması, bu tespitin doğruluğunun en
güçlü delilini teşkil etmektedir.
Diyoruz ki;
Sonraki kitâblarda bulunan isnâdlı rivâyetlerin bir kısmının
önceki eserlerde de bulunması, sonraki rivâyetlerin
ayıbını değil kuvvetini gösterir. Hatta bazı şartlarla önceki
kitâblarda bulunmayan rivâyetlerin sonrakilerde bulunması
zayıflık sebebi bile olabilir. Ğerâib ve Efrâd
nev’inden olan kitâblarda yer alan rivâyetlerin bir çoğu gibi…
Hadîs kaynakları içinde bu durumun tek bir istisnasına dahi
bugüne kadar rastlanamamış olması…
ifâdesi, ya kitâbların hiç açılmamasını ve Zevâid türünde
tasnîf edilmiş onca eserden habersiz olmayı, veyâ öyle görünmeyi
resmetmektedir. Bu kadar da olmaz. Bir an olsun, ilim adamı
ciddiyetini bir tarafa bırakalım; ayıb diye de bir şey vardır.
Ya, geçmiş kitâblar, geçmiş peyğamberlerden veya başka
şahıslardan bahseder, sonra da Kur’ân âyetleri onlardan söz
ederse, bu, Kur’ân’ı getiren Efendimiz sallallâhu aleyhi ve
sellem’in o haberleri geçmiş kitâblardan yazdığı ma’nâsına mı
gelir? Yoksa, ustaca söylenmek istenen veya söyletilmek murâd
edilen bu mudur?!... İnnâ lillâh!…
On iki:
Bu durumun kaynak metodolojisi açısından doğuracağı önemli
sonuçlardan birisi de şudur:
Hadis tedvin ve tasnifinin zirveye ulaştığı dönemin İbn Ebî
Şeybe (ö. 235/849),
Ahmet b. Hanbel (ö. 241/855) ve Bakîyy b. Mahled’in (ö.
276/889) musnedlerini tasnif ettikleri dönem olduğu,
söylenebilir. Çünkü İbn Ebî Şeybe’nin el-Musannef’i
37.943; Ahmet b. Hanbel’in el-Musned’i
-farklı sayımlara göre- 26.363, 27.100 veya 27.718
rivâyet; Bakîyy b. Mahled’inki ise 30.829 rivâyet
ihtiva etmektedir.
O dönemde, bu üç eserden daha kapsamlı bir derleme
yapıldığına ve onların aşılabildiğine dair, elimizde
herhangi bir bilgi mevcut değildir.
Diyoruz ki;
Olmasın. Ne olmuş?... Bütün bunlar, varsayalım ki, böyledir.
Bunda ne var? Bunların böyle olması, nasıl, Kaynak
metodolojisi/usûlü açısından doğuracağı önemli sonuçlardan
oluyormuş? Gelişen bir fennin, gelişmesine paralel şurada
burada bulunan ve köşede bucakta kalmış haberler mu’temed
usûllerle belli yerlerde birikiyor. Bunda iyi niyetliler
için vesveseye medâr olabilecek en küçük bir şey mevcûd
değildir. Hatta, işin ne denli sağlama bağlandığını gösteren
muhkem işâretler vardır. İllâ da birilerini aşma,
iğrâb, yani kimsenin getiremediğini bulub getirme,
düşüncesi âlimlerce bazen hadîs uydurma sebebi olarak
vâkı’ olmuş ve görülmüştür. Hadîs âlimleri ve râvîlerinin derdi
kimsenin bulamadığını bulmak veya birilerini aşmak
değil, nerede ne varsa, onu, usûlüne uyarak olabildiğince sağlam
bir biçimde toplamaktı. Kimsenin bulamadığını bulmak veya
birilerini (iyi-kötü bir şeylerde) aşmak yani
original/orijinal ve turfanda düşünceler ileri
sürebilmiş olmak, asrımız insanının onmaz hastalıklarındandır.
Keza, nemli ve çiseli havalarda yerden bir anda binlerce mantar
bitercesine, sayılamayacak kadar fazlalıkta fraksiyon ve
hiziblerin zuhûr etmesi de ekseriya bu virüsün sebeb
olduğu illetlerdendir. Nitekim görünen o ki, Kritikçi’mizin
şu çalışması dahi büyük nisbette bu anlayışın mahsûlüdür.
Hâsılı, bütün bunlar, -anlatılmak istendiği gibi- hadîs
mecmû’alarımızın birbirinden yapılan kopyalar değil,
değişik yollarla belli yerlerde buluşan ve birbirini pekiştiren
haber şebekelerine sahib olduğunun inkâr edilemez
delîlleridir. Müsteşrikler ve yoldaşları çatlasalar da…
On Üç:
Bu dönemde ve onu müteakiben tasnif edilen Buhârî, Muslim,
Ebû Davûd vb. eserlere gelince, bunları önceki literatürü
aşma amacı gütmek yerine, sadece ondan yararlanarak
oluşturulan ve malzeme konusunda biraz daha seçici olan özetleme
çalışmaları şeklinde değerlendirmek gerekir. Nitekim,
bilhassa Buhârî’nin eserine verdiği isimde -el-Câmi’u’s-sahîh
el-musned el-muhtasar…- onun bir özet olduğunu açıkça
ifade ettiği görülmektedir. Bu bakımdan el-Kutubu’s-sitte
şeklinde tanımlanan eserlerin, önceki literatürde mevcut
olmayan yeni unsurlar ihtiva etmesi söz konusu değildir.
Diyoruz ki;
Böyle bir iddia, ya sözü edilen eserleri okumamış olmayı
veya kasdî bir ilim hiyânetini gösterir. Evet, onlarda illa da
önceki literatürü aşma amacı gütmek düşünce ve kaygusu
yoktu; bu doğrudur. Lâkin her birinde kendilerinden önceki
literatürde
bulunmayan bir çok rivâyetler vardır. Şu eserleri okuyanlar bunu
bilir. Okumayanlar için, bunu görmenin en kestirme yolu
tahrîc ve tahrîcli Câmi’ler ve fihrist
kitâblarına, hatta, hadîs CD’lerine bakmaktır. Meselâ,
bir hadîs fihristi olan Concardance’a bakacak olursanız,
Mâlik’in Muvatta’ı, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i,
sonra Dârimî’nin Sünen’i, Buhârî’nin Sahîh’i,
Muslim’in Sahîh’i, Ebû Dâvud’un Sünen’i,
Tirmîzî’nin Sünen’i (veya Câmi’i), Nesâî’nin
Sünen’i ve İbn-i Mâce’nin Sünen’inden her birinin
kendilerinden öncekilerde bulunmayan bir çok hadîsi
bulundurduğunu göreceksiniz. Sâdece İbn-i Mâce’de olan
diğerlerinde bulunmayan, sâdece İbn-i Mâce’de ve Nesâî’de
bulunan ama kendilerinden öncekilerde bulunmayan, sâdece son
üçünde bulunup da öncekilerde bulunmayan, sâdece son dört
tanesinde bulunup da öncekilerde bulunmayan, sâdece son beş
tanesinde bulunup da öncekilerde bulunmayan, sâdece son altı
tanesinde bulunup da öncekilerde bulunmayan, sadece son yedi
tanesinde bulunup da Müsned’de ve Muvatta’da
bulunmayan, Müsned ve aşağıdakilerde bulunup da
Muvatta’da bulunmayan nice rivâyetler vardır. İbnü’l-Esîr’in
Câmi’i ile Süyûtî’nin Câmi’lerine alel usûl
bakıldığında bile açıkça görülecektir ki, İbn-i Ebî Şeybe ve
Abdü’r-Rezzâk’ın Musannef’lerinde bulunmayıp da kendilerinden
sonra tasnîf edilen nice küçük hacimli ve daha seçici eserlerde
bulunan bir çok rivâyetler vardır.
İsterseniz bir de Süyûtî’nin el-Câmiu’s-Sağir’ine
ve el-Câmiu’l-Kebîr’ine, bunların tertîbi Kenzu’l-Ummâl
ile bir bakıma muhtasarı olan el-Fethu’l-Kebîr’e
bakınız; Taberânî’nin Mu’cemlerinde
bulunmayıp ta öncekilerde bulunan, Beyhakî’nin
eserlerinde bulunup da öncekilerde bulunmayan nice rivâyet var.
Yine Taberânî’nin Mu’cem’lerinde bulunup da
Kütüb-i Sitte’de bulunmayan onca rivâyeti görmek isteyen,
Heysemî’nin Mecmau’z-Zevâid’ine, Bûsîrî’nin
İthâf’ına ve Askalânî’nin el-Metâlibu’l-Âliyye’sine
bakabilir. Bunun yanında yine bu husûsta, yani kendinden
önceki bir takım eserlerde bulunmayıp ta sırf kendindeki
rivâyetlere dâir tasnîf edilen, İbn-i Mâce’nin Zevâid’i
gibi başka müstakil eserler de vardır.
Hal böyleyken kalkıp ta bu bakımdan el-Kutubu’s-sitte
şeklinde tanımlanan eserlerin, önceki literatürde mevcut
olmayan yeni unsurlar ihtiva etmesi söz konusu değildir
diyebilmek için câhil olmanın yanında utanma diye bir
hissi de yitirmek lâzım gelir.
Buhârî’de
olup ta kendinden öncekilerde bulunmayan onca rivâyete rağmen,
nitekim, bilhassa Buhârî’nin eserine verdiği
isimde -el-Câmi’u’s-sahîh el-musned
el-muhtasar…- onun bir özet olduğunu açıkça ifade
ettiği görülmektedir, diyebilmek, en azından ayıbdır.
Buhârî’nin Muhtasar olmasının belli eserlerden değil de
sözlü rivâyetlerden seçilmekle olduğu, hem kendi beyânı
hem de ilim adamlarının açık ifâdeleriyle ortadadır. Bu,
çocuklar tarafından bile bilinmektedir. Özet ama neyin
özeti? Meselâ, Buhârî’nin Sahîh’inde bulunup ta Muvatta’da,
Abdürrezzâk ve İbnü Ebî Şeybe’nin Musannef’ler’i ile Ahmed b.
Hanbel’in Müsned’inde bulunmayan nice rivâyetler vardır.
On Dört:
Hatta Yunînî’den (ö. 658/1259) aktarılan şu
anekdot, el-Kutubu’s-sitte
hadislerinin tamamının el-Musned’de mevcut
olduğunu rahatlıkla ifade etmemize bile imkan tanımaktadır.
Muhammed el-Yunînî’ye Sen el-Kutubu's-Sitte’yi
hıfz (edip elde) ettin mi? diye sorulduğunda
cevabı şu oldu: Hem hıfzettim, hem de etmedim! Bu
nasıl iş? denilince şöyle cevap verdi: Ben Ahmed’in
el-Musned’ini hıfz (edip elde) ettim.
el-Kütübu's-Sitte’de olup, el-Musned’de
olmayan (hadis) pek azdır. -veya- pek azı hariç,
el-Kutubu's-Sitte’de ne varsa, hepsi el-Musned’de
de vardır.
Diyoruz ki;
El- Fethu’r-Rabbânî’den yapılan bu nakil aslı bakımından
doğru ve sabitse, el-Kutubu's-Sitte’de olup,
el-Musned’de olmayan (hadis) pek azdır.
-veya- pek azı hariç, el-Kutubu's-sitte’de
ne varsa, hepsi el-Musned’de de vardır
sözü bir çoklarının Müsned’de bulunduğunu
mübalağa yoluyla bir anlatıştan ibârettir. Bana inanmıyorsanız,
isterseniz bir de Concordance’a bakın.
Meselâ, ben -kasem olsun ki- rast gele baktım; Üçüncü cildin ilk
sayfasında bulunan 23 Kütüb-i Sitte rivâyetinin 13 tanesi
(yarıdan fazlası), ikinci sayfasındaki 25 Kütüb-i Sitte
rivâyetinin 15 tanesi (yarıdan fazlası), üçüncü sayfasında ise
29 Kütüb-i Sitte rivâyetinin 24 tanesi (dörtte üçten
fazlası), 276. sayfadaki 31 Kütüb-i Sitte rivâyetinin 24
tanesi (dörtte üçten fazlası), 277. sayfadaki 27 Kütüb-i
Sitte rivâyetinin 19 tanesi (dörtte üçe yakını), 278.
sayfadaki 26 Kütüb-i Sitte rivâyetinin 18 tanesi (üçte
ikiye yakını) Müsned’de yok. İsterseniz kendiniz devâm ediniz,
dediğimi siz de ayniyle göreceksiniz. Hal böyleyken, şu
anekdot, el-Kutubu’s-Sitte
hadîslerinin tamamının el-Musned’de mevcut
olduğunu rahatlıkla ifade etmemize bile imkân tanımaktadır
diyebilmek, ağzının dediğini kulağı işitmemekten başka
nasıl anlaşılabilir ve anlatılabilir? Veya, -size göre- okuyucu
câhil, varıp okuyacak ve karşılaştırma yapacak değil ki, bu
ölçüsüz sözlerinizi görecek de utanacak, sıkılacaksınız… Hem,
bir parağrafta tamamının bulunduğunu rahatlıkla
söyleyebilirken, birkaç satır sonra pek azı hariç
demekten rahatsız olmuyorsunuz; hayret!... Öyle ya, okuyucu -af
edersiniz- aptal… Onun, bu çelişkili ifâdeleri görecek gözü ve
anlayacak aklı mı var ki, çekinesiniz de ölçülü konuşasınız?!..
On Beş:
Her bir hadis kaynağının, kendinden önceki literatüre
dayandığı ve malzemesini onlardan derlediği gerçeği,
bugün bize pek çok açıdan çeşitli kolaylıklar sağlayabilecek
niteliktedir:
Her şeyden önce,
her bir kaynak kendinden önceki literatüre indirgenmek suretiyle,
elimizdeki rivâyetlerin ilk kaynaklarına irca edilmesi ve bu
suretle rivâyetlerin yazılı menşe’lerinin tespiti mümkün
olabilecektir. Mesela, Muhammed Hamidullâh, en
eski yazılı hadis vesikalarından addedilen Hemmâm b. Munebbih’in
Sahife’sinin, Ahmed b. Hanbel’in
el-Musned’inde tamamen, Buhârî ve Muslim’in
Sahîh’lerinde ise, dağınık bir şekilde yer
almış olduğunu, karşılaştırmalı olarak göstermiştir.
Diyoruz ki;
Bir kere, yukarıda da ortaya koyduğumuz ve açıkça gördüğümüz
gibi, Her bir hadis kaynağının, kendinden önceki
literatüre dayandığı ve malzemesini onlardan derlediği gerçeği…
diye bir şey yok. Neyin gerçeğinden bahsediliyor?
Aksine bu, aslı astarı olmayan desteksiz ve uydurma bir
iddiadır. Doğrusu, sonraki kaynakların bir çoğu
öncekilerde de vardır, ama, onlardan kopya yoluyla değil
de husûsî isnadlarla…
Hemmâm b. Munebbih’in
Sahife’sinin, Ahmed b. Hanbel’in
el-Musned’inde tamamen, Buhârî ve Muslim’in
Sahîh’lerinde ise, dağınık bir şekilde yer
almış.. olması bunun kopya yoluyla olduğunu
göstermez. Aksine, oralardaki rivâyetlerin aynı zamanda şifâhî
olarak da bulunup buralarda dahî yer aldığını gösterir. Bu
dediğimiz, mücerred bir ihtimâl değil, hâlin zâhiri/açık yanıdır
ki, rivâyetlerinin sîğeleri/kalıpları bunun delîlidir. O güzîde
insanların hiçbir dayanak bulunmaksızın sırf Müsteşriklerin
hatırına yalancı çıkarılması, şu asılsız iddiaların
sahiblerinin yalancı olduğunu söylemekten çok daha zor,
hatta imkânsızdır. Başka bir ifâdeyle, asıl yalancı olanlar,
vesveselerden başka hiçbir dayanağı bulunmadan onları yalancı
i’lân edenlerdir…
Hem, hadîslerin sayısı hakkında İslâm âlimlerince sarf edilen
rakamlar, sâdece yazılı menşe’leri bakımından olmayıp
yazılı-yazısız hepsi itibârıyladır. Zîrâ, sözün mutlağı
kemâline masrûftur. Dolayısıyla, onların bu yazılı ve
yazısız olanı içine alan bütüne bakan ifâdelerini
sâdece yazılı olan parça ölçü alınarak çürütmeye
kalkmak akılsızlık, veya cahillik yâhud hâinlik, yahud da hepsi
olur.
On Altı:
Kaynaklar, bu bakış açısıyla incelendiğinde elimizde
mevcut hadis malzemesinin gerçek boyutları ortaya
çıkarılabileceği gibi, ilk yazılı menşeinden itibaren bir
hadisin, sonraki yüzyıllarda kaynaklarda nakledilirken ne
gibi değişikliklere maruz kaldığını izleme imkânı da doğacaktır.
Diyoruz ki;
Hangi bakış açısı’ndan söz ediliyor? Ölçüsüzlük
ölçüsü ne zamandan beri ve hangi gerçek bakış açısı’yla,
bakış açısı olabildi? Hakîkat o ki, sözlü isnâdın fiilen
neredeyse tamâmen tükendiği günümüzde, hadîslerin sayısını
tarîkleri i’tibâriyle tesbît etmek artık hiçbir şekilde mümkin
değildir.
İlk birkaç yüz sene içinde bir metnin yüzlerce hatta binlerce
tarîkle/yolla rivâyet edilmesi akl-i selîm kimselerce ğâyet
tabiî iken, şu imkân ve ihtimalden uzak görmeleri ve inkârları
iyi niyet dâiresinde anlayabilmek ne mümkin? Ama doğru, akıllar
selîm olmayıp ma’lûl, beyinler ve yürekler de istîlâ altında
prangalı ve mahkûm olunca, mümkin…
On Yedi:
Yine isnadlarla ilgili olarak ileri sürülen, ilk
kaynaklarda genellikle kusurlu olarak -mürsel, munkatı’, mevkuf
vb.- nakledilen rivâyetlerin, müteakip dönemlere ait kaynaklarda
kusurlarının giderildiği ve musned ve merfû hale getirildiği
iddiasının gerçekleri hangi ölçüde yansıttığı da ortaya çıkmış
olacaktır.
Diyoruz ki;
Bu, hiçbir gerçeği hiçbir ölçü denilebilecek
ölçüde göstermemektedir. Delîlden doğmamanın ve isbâtı
olmamanın yanında, hüccet denilebilecek hakîkatlere
zıt olan vesveseler gerçekleri nasıl yansıtsın?!!...
Önceki isnadlardaki kusurlar sonraları giderilmişmiş(!)
Lütfen şu mübtezel lafa bakınız.. Ya'nî mutlak bir kasıdlı
yalancılık ve hıyânet ithâmı… Delîl? Yok… Tamâmen mühmel/bomboş
vızıltılar… Şu sözlerin ve ithâmların sâhibinin
Sünneti ve hadîsi reddetmiyor, kabûl ediyorum demesi,
fikir ve şahsiyet nâmusu ile hangi ölçüde bağdaşabilir?..
Ona, nereden alacaksın Sünneti, şu yalancı
sahtekârların rivâyetlerlerinden mi, değilse, kimden?.. diye
sormazlar mı? Unutulmamalıdır ki, nâmus da namussuzluk da
bir bütündür, tecezzî kabûl etmez…Hayâtın her yanını içine alır…
On Sekiz:
Nihayet, hadis ilmine dair eski-yeni hemen her eserde
tekrarlanan hadislerin sayısının yüz binleri, milyonu,
hatta bir buçuk milyon rakamını bulduğu iddiasının iç yüzü de
anlaşılmış olacaktır
Diyoruz ki;
Hadîslerin sayılarının milyonla ifâde edilmesinin,
yazılı metinlerden, bunun çok aşağısında sayılar
getirilip gösterilerek nakzedilmesi davası, bu milyon
iddiasının yazılanlar ta’biri ile kayıdlandırılmasının
isbâtı takdîrinde tamamlanır. Bu sayının, yazılı metinler
için bahis mevzûu olduğu getirilip gösterilmedikçe, iddia,
ayakları havada ve isbatsız olarak kalır. Bu sayılarda
rivâyetin, yazılı mecmûalarda bulunduğu’nu iddia eden
hiçbir kimsenin bulunmadığına göre, söylenenler söz bile
değil, gürültü… Geçmiş âlimlerimizin -Allah onlara rahmet etsin-
makâm, mevkî, kâzib şöhret, -bağışlayınız- yalakalık,
yaltakçılık ve kemik kapmak gibi hesabları yoktu. Onların tek
hesâbı Allah rızâsı idi. Bu sebeble, onların sözlerinin dış
yüzü ne idiyse iç yüzü de oydu. Siz dış yüz
ve iç yüz farklılığını onlarda değil, küfrün
bekçilerinde, Müsteşriklerde ve yalakalarında arayın.
İnci çöplükte aranmayacağı gibi, kemik de okyanusda aranmaz. Her
şeyin bir yeri vardır, orada aranır.
Netîce
Hâsılı, Alternatif Hadîs Metodolojisi isimli kitâbın iki
sayfalık kısmında gördük ki, onda, insanlara, Müslümanların(!)
Allah celle celâlühû’ya ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve
sellem’e -hâşâ- nasıl kafa tutabilecekleri,
Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allah celle
celâlühû’ya iftirâ ettiği ve edebileceği, Hadîs
imâmlarımızın istisnâsız yalancı oldukları, hadîs
külliyâtımızın tamâmının, i’timâd edilemeyecek bir
hurâfeler galerisi olduğu bilimsel (!) olarak
öğretiliyor.
Bizim bu makâlede yaptığımız ise, nebî veya melek
olmayan bir kimsenin kitâbı üzerindeki basît bir metin
tenkîdinden ibâret… Değmese bile, yapılacak
genişliğine ve derinliğine tahlîllerle şu gelişigüzel
iddiaların, iyiden iyiye paçavrasının çıkarılması çok çok kolay…
Birkaç sayfada bunca bâriz yanlışlık ve keşmekeşlik!… Kabûl,
yanlışlık, insan için garipsenmeyecek bir şey... Hastalık fânî
olan bir vücûd için olabilir bir husûs… Lâkin bir şey
hemen hemen bütünüyle yanlışsa, bir vücûd onmayacak bir şekilde
tastamam kangren olmuş ise, onun, tamamen ve olduğu gibi terk
edilmesinden başka yapılacak şey kalmamış demektir… İddialarının
neredeyse tamâmı, delîlden doğmayan mücerred ihtimaller…
Hatta, kat’î inkâr edilemez hakîkatlere ters iğvâlar ve
vesveseler… Mesnedleri arasında, hüccet şöyle dursun,
zann, hatta şekk, hatta vehim
bile bulunamayan… İlmî denilebilecek istidlâllerine/delîl
getirmelerine rastlanamayan… Malzemeleri vesveseden başka bir
şey olmayan ilmî eserler, zamânımızın gerçek Donkişot’a
özenen fotokopi donkişotlarının hârika âbideleri… Kartondan
miğferleri ve mukavvadan kılıçlarıyla, yanlarında yel
değirmenleri sıfır kalan ilim devlerine saldıran, kimilerini
güldürüp eğlendiren, kimilerini ağlatıp hasta eden, hatta
öldüren, câhil ve zekâ özürlüleri de şaşırtıp saptıran ma’lûm
tipler… Bir de, şu donkişotlarla ve eserleriyle boy atan hilkat
garîbesi bir nesil… Böylesi olabildiğince geniş bir açık hava
tımarhanesinde hasbelkader ikâmete mecbûr bırakılan akıl, iz’ân
ve ilim erbâbının ıztırâb ve kıvranışlarını tahayyül edebiliyor
musunuz? Ne mümkin?!...
وَصَلَّى الله عَلَىسيدنامحمد وَ عَلَى اَلِه وصحبه وسلم تسليما
كلما ذكره الذاِكرون وغفل عن ذكره الغافلون
وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمَِينَ
Yazdıklarında doğru unsurlar hiç mi yok? Elbette var.
Malzemelerin bir çoğu doğru, varmak istediği ve vardığı
netîcelerin ise çoğu doğru değil, yanlış. Unutulmamalı ki,
bâtıl-ı mahz (katıksız ve süzme bâtıl), yâhud
şerr-i mahz (bütünüyle şerr) akıllılar âleminde çok çok
azdır.Bâtılları,
bâtıl yapan bütünüyle hakk olmayışları değil, onları
telâfîsi imkânsız bir şekilde işe yaramaz hâle sokacak olan
unsurları da bulundurmalarıdır. Bir münâsebetle bu husûsta
şöyle demiştik:
Bilinmeli ki;
İyiyi iyi yapan, sadece, kendini iyi yapacak ölçüdeki
iyiliğe sahip olması değil, o iyiliği, tamamen veya
gölgeleyecek miktarda hükümsüzleştirecek olan kötülüğe de
sahip olmamasıdır.
Kötüyü de kötü yapan, sadece kendini kötü yapacak ölçüdeki
kötülüğe sahip olması değil, o kötülüğü, tamamen veya
gölgeleyecek miktarda hükümsüzleştirecek olan iyiliğe de
sahip olmamasıdır.
Kendinde, kendini, kendi başına iyi yapabilecek miktarda
iyilik bulunduğu halde, onun yanında taşıdığı kötülük
sebebiyle iyi olamayan, hatta kötü bile olan nice şeyler
vardır…
Yine, bir şeyi kendi başına kötü yapabilecek ölçüdeki
kötülüğü kendinde bulundurduğu halde, başka iyiliği veya
iyilikleri yüzünden kötü olmayan hatta iyi bile olan neler
var, neler…
Demek ki, doğruların doğru oluşu ve doğru
kalışı ile doğru olmaktan çıkışı belli şartlara
bağlıdır. Bu cümleden olarak, doğrular, bâtıllara,
hatta yanlışlara âlet edildiklerinde asla
doğru kalamaz, doğru olmaktan çıkarlar.
Yapılan kıyâslara karşı getirilebilecek i’tirâz çeşitleri
(Dâre Kutnî, Ahbâru ‘Amr b.Ubeyd, s.12, no: 7’den, M. Hayri
Kırbaşoğlu, Alternatif Hadis Metodolojisi: 202-203.)