ARAŞTIRMACI YAZAR EBUBEKİR SİFİL
İLE
GUREBA - Mart 2008
-Hocam, umumi mânâda Ehl-i Sünnet’i nasıl
tanımlayabiliriz? Veya Ehl-i Sünnet kimdir?
Ebûbekir Sifil: Bismillâhirrahmânirrahîm. Ehl-i Sünnet’i
teşhis etmenin birkaç yolu var. Bunlardan birincisi geçmişte Ehl-i
Bid’at fırkalarla münakaşa edilmiş meselelere bakmak. Gerek usûl-i
dinde gerek usûl-i fıkıhta Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid’at
fırkaları arasında yaklaşım farklılıkları var. Bu kaynak
anlayışından, epistemolojiden neş'et eden bir şey. Buna bakarak
bir istikamet tayini yapabiliriz. Kim Ehl-i Sünnet’tir, kim Ehl-i
Bid’at’tır, bunu tayin edebiliriz. İkincisi bugün tartışılan
meselelere Ehl-i Sünnet’in ilkeleri çerçevesinde bakarak kim Ehl-i
Sünnet’in yanındadır, kim karşısındadır, bunu tesbit edebiliriz.
İmam el-Eş’arî
Makâlâtu’l-İslâmiyyîn’de “Ehlü’s-Sünne ve’l-Eser” dediği bir
kesimden, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in hadis ağırlıklı kolundan
bahsediyor, onların görüşlerini, mümeyyiz vasıflarını
zikrediyor. Bunlar arasında o dönemde mevcut Ehl-i Bid’at
fırkalarla Ehl-i Sünnet’i birbirinden ayıran temel hususlar var.
Nedir onlar? Sahabeye saygı. Haber-i vâhid’in delil olarak
alınması, mütevâtir rivayetleri geçtik haber-i vâhid’in delil
olarak alınması, meşhûr ve mütevâtir hadislerle sabit olmuş
amelî ve itikâdî hükümler, Sahabe'ye hürmet, havz-ı Kevser,
şefaat, kabir azabı, sırat, mîzân ve buna benzer hususlarda Ehl-i
Sünnet ve’l-Cemaat diğer fırkalardan ayrı duruyor. Biz buna
bugün İslam’ın modern yorumlarını dikkatte tutarak da yeni bir
boyut katabiliriz. İslam’ın modern yorumları derken sadece
modernizmi kastetmiyoruz. Modern çağa mahsus İslâmî her türlü
yorumu kastediyoruz. Bunun içinde meâlciler ya da Kur’âniyyûn
denen akım da var, bunun içinde kendilerine Selefî diyen ama
Selef’le farklı düşünen insanlar var ve tabii ki bunun içinde
modernistler de var. Bunların Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadına
aykırılık teşkil eden görüşlerini, duruşlarını İmam Eş’arî’nin
çizdiği çerçevede düşünebiliriz, tesbit edebiliriz.
EHL-İ SÜNNET KİMLERDİR?
Ehl-i Sünnet
ve’l-Cemaat dediğimiz gövde üç ana koldan oluşuyor: Bunlardan
birincisi Ehl-i Sünnet kelâm alimleri. Yani Mâturidiler ve
Eş’arîler. İkincisi hadis alimleri, üçüncüsü de ehl-i tasavvuf.
Ehl-i hadis ve ehl-i tasavvuf arasında Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in
temel kabulleriyle, ana çizgisiyle, istikametiyle örtüşmeyen
görüşlere sahib olanlar, zâhib olanlar var mıdır, vardır.
Bunları biz Ehl-i Sünnet dışı oluşumlardan sayıyoruz. Yani ehl-i
hadis arasında tecsime ve teşbihe kaçan bir grup var. Nasların
zahirine sarılarak adeta müteşâbihâtı muhkemâta hakim kılacak
bir tarzda teşbih ve tecsime kayan ve ehl-i hadis içersinde yer
alan insanlar var.
-Müşebbihetü’l-Hanâbile değil mi?
Sifil: Genellikle öyle ifade ediliyor. Bütün Hanbeliler
öyledir veya bütün ehl-i hadis Hanbeli’dir demek doğru değildir.
Ehl-i tasavvuf
içersinde de batınî veya İbahiyyeci bir grup var. Ya da
felsefeyle çok fazla haşır neşir olmuş, Selef’in zühd
anlayışına, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in tasavvuf anlayışına
felsefeyi karıştırmış bir kesim var. Bunların felsefî
görüşlerine biz tıpkı diğerlerinde olduğu gibi bid’at hükmünü
verebiliriz, vermemiz lazım. Dikkat etmemiz gereken şu: Muhafaza
edilmesi gereken şey öncelikle Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat
itikadıdır. Hz. Ali radıyallâhu anh’ın sözünü hatırlayın: Hakkı
tanıyın ricâli hakka göre değerlendirin. Hakkı ricâle göre
değerlendirmeyin. Dolayısıyla bizim için Hakkın tek ölçüsü Ehl-i
Sünnet ve’l-Cemaat’tir. Bu çizgiyi şâibelerden, şüphelerden,
tereddütlerden ne kadar âri bir şekilde öğrenir ve özümsersek o
ölçüde bid’at yaklaşımlardan, oluşumlardan, kavramlardan,
kuramlardan uzaklaşma şansımız olur.
-Hocam, bu
Kur’âniyyûn ve modernistlerin şu anki konumları belli ama mesela
ehl-i hadis temelli günümüze ulaşan Selefî akımlara baktığımız
zaman birbirlerinden bağımsız gruplar ve düşünceler görüyoruz.
Acaba bu tecsim ve teşbih düşüncesinin kökenleri nedir? Neden
bazı ehl-i hadis alimler bu konuda hataya düşmüşler? Bunun
geçmişine inebilir miyiz?
Sifil:
İmam Ebû Hanife rahimehullah diyor ki: Bize doğu tarafından iki
tane bid’at geldi. Birincisi Cehm bin Safvan’ın teşbih görüşü,
öbürü de Mukâtil’in ta’tîl görüşü. İmam Ebû Hanife bunu
söylerken Irak coğrafyasından bahsediyor. Irak coğrafyası malum
ehl-i bid’at oluşumların merkezi. Yani Hicaz’da böyle bir şey
yok mesela. Onun için İmam Mâlik Medine ehlinin amelini tâli
delillerden biri olarak usul-i fıkhının içine yerleştirmiş. Ama
biz benzeri bir şeyi nadiren zikredenler olsa da Kûfe ehlinin
ameli ya da icmaı diye bir kavram üzerinden yapamıyoruz. Çünkü
Kûfe ehli homojen değil. Medine ehli homojen. Mutezile dediğimiz
fikir akımı Irak coğrafyasında ortaya çıkmış, Bağdat ve Basra
Mutezilesi Irak coğrafyasında ortya çıkmış. İlk Şii oluşumlar
burada ortaya çıkmış. Cebrî oluşumlar burada ortaya çıkmış. İrcâ
oluşumları burada ortaya çıkmış. Devletin başkenti olması
hasebiyle bilhassa Abbasiler’den itibaren felsefî oluşumlar
burada kendini göstermiş. Erken dönemlerde durum bu.
Özellikle
Abbasiler döneminde Beytu’l-Hikme’nin kurulmasıyla birlikte
felsefî görüşler İslam dünyasına hızlı bir şekilde nüfûz etmeye
başlamış. Sadece felsefî değil, gayri İslâmî bütün fikirler,
inançlar Hristiyanlıktan Brahmanizm’e kadar, Naturalizm’e kadar
pek çok inanç ve görüş, felsefî düşünce Abbasiler döneminde
İslam dünyasına girme, sızma imkanı bulmuş. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat
itikadının en güçlü müdafilerinin Irak coğrafyasında ortaya
çıkmasının sebebi de budur. Yani İmam Malik rahimehullah çok
fazla bu işlere girmemiş. Kelâmî mevzulara girmemiş; girmesine
gerek de yokmuş. Ama İmam Ebû Hanife ve onun başlattığı
ekol/çığır Kelâm meseleleriyle aktif olarak ilgilenmiş. İmam Ebû
Hanife’den ve diğer Hanefi büyüklerinden Kelâm ilminin zemmine
dair varid olanlar bâhusus Mutezile kelâmına yöneliktir. Çünkü
erken dönemlerde kelâm dendiğinde, kelâmcılar-mütekellimîn
dendiğinde Mutezile anlaşılıyordu. Onun için insanları kelâmdan
sakındırırken, aslında Mutezile kelâmından sakındırıyorlardı,
buna dikkat etmek lazım. Yoksa İmam Ebû Hanife’nin bugün
elimizde mevcut eserlerinde kelâmî yaklaşımın temellerini çok
rahat görmek mümkün.
TENZİH İLE TECSİM VE TEŞBİH KARIŞTIRILIYOR
- Ehl-i hadis içersinden çıkan tecsim ve
teşbih’in temellerine dönersek…
Sifil:
Evet. Tecsim ve teşbih meselesinin İslam dünyasında bir zemini
yok. Yani sahabe bu meseleleri konuşmuş değil. Allah Teâlâ arşa
istivâ etmiştir, bu istivânın mahiyeti nedir? Ya da Allah
Teâlâ’nın eli, yüzü, vechi, gelmesi, inmesi vesâir müteşâbihât
konusunda Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm da konuşmamış, sahabe
de konuşmamış. Bu iki şekilde değerlendirebilir: Bir, Efendimiz
Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tabii hali içersinde sahabe bu
nassların, bu ayet ve hadislerin nasıl anlaşılması, nereye
oturtulması gerektiği konusunda kendiliğinden bir kanaat
sahibiydi, fıtrî olarak, tabii olarak bir duruş sahibiydi.
Dolayısıyla bu meseleler üzerinde çok fazla fikir beyan
etmediler, tartışmadılar, düşünmediler. Bu şu demektir: Bu
müteşâbihattır, Allah Teâlâ hakkında zikredilen bu tür ef’al ve
sıfat O’nun şanına layık bir şekilde anlaşılmalıdır. Naslarda ne
ne kadar gelmişse ona o kadar inanıp ötesine geçmemek esastır.
- Hiçbir yorum yapılmaz yani.
Sifil:
Hayır asla. Böyle anlamak mümkün, şöyle anlamak da mümkün.
Sahabe zâten bu işlerin ne anlama geldiğini biliyordu. Yani
الرحمن علي العرش الستوي ayetini okuduğunda sahabe bunun istivâ
kelimesinin Arap dilindeki mütebâdir anlamını esas alarak, ilk
akla gelen anlamını esas alarak nasıl anlaşılması gerektiğini
biliyordu. Bu bir "istikrar"dır. Allah Teâlâ hâşâ arşa istikrar
anlamında istivâ etmiştir. Yani Allah Teâlâ arşın üstündedir.
Bunun için kimse tartışmamıştır bunu. İşte kendisini Selefî diye
ifade eden kardeşlerimizin bir grubu bu şekilde söylüyor.
Nitekim İmam Malik’ten, hatta bazı sahabîlerden, ehl-i beytten,
ezvâc-ı tâhirattan nakledilen bir söz var: الاستواء معلوم والكيف
مجهول istivâ malumdur, nasıl istivâ ettiği meçhuldür. İmam-ı
Malik’e sorulduğunda böyle demiş: الاستواء معلوم والكيف مجهول
والسؤال عنه بدعة birisi sormuş “nasıl istivâ ediyor” diye o da
böyle cevap vermiş. Şimdi soruya ve cevaba iyi dikkat etmek
lazım. “Nasıl istivâ etti” demiş adam. Cevap bu: “İstiva
malumdur, keyfiyeti meçhuldür.” Oysa adam istivâ malum mu,
meçhul mü bunu sormuyor. Nasıl istivâ etti, ben de biliyorum
istivâ ettiğini, ama nasıl istivâ etti? diye soruyor. Bu cevap
iki şekilde yorumlanıyor. Bir: İstivâ Allah Teâlâ hakkında
Kur’ân’da kullanılan Allah Teâlâ’nın zâtı hakkında sıfatı olarak
kullandığı bir kelimedir. Bu mânâda malumdur. Allah Teâlâ arşa
istivâ etmiş midir? Etmiştir. Çünkü Allah Teâlâ Kur’ân’da bunu
haber veriyor. Peki nasıl istivâ etmiştir? İşte onu bilemeyiz.
Keyfiyeti meçhul çünkü. Sadece Kur’ân’da haber verildiği için
biliyoruz ki istivâ diye bir şey vardır. Ama nasıl olduğunu
bilemeyiz. Bu Ehl-i Sünnet kelâm alimlerinin anlama biçimidir.
Bir de İbn-i
Teymiye’nin ve takipçilerinin anlama biçimi var. Onlara göre
istivâ malumdur demek “istivânın ne anlama geldiğini biliyoruz o
mânâda istivâ malumdur” demektir. Yerleşmek, istikrar etmek,
mekan tutmak, kurulmak bu anlamda istivâ malumdur. Ama nasıl
yerleşti, nasıl kuruldu nasıl mekan tuttu, nasıl oturdu,
bilemeyiz. Bu anlamda keyfiyet meçhuldür. İki farklı anlama
biçimiyle karşı karşıyayız. Allah Teâlâ dileseydi arşa
istivâsını bize daha net ifadelerle haber verebilirdi. Ebûbekir
bin Arabi diyor ki: İstivâ kelimesinin Arap dilinde on küsur
tane anlamı vardır. Bunlardan hangisi? el-Avâsım mine’l-Kavâsım’da
anlatıyor: Bazı Hanbeliler bir yolculuk esnasında yolunu
kesmişler. Israrla sormuşlar: “Allah nasıl istivâ etti” diye.
Demiş ki: “İstivanın oturmak, mekan tutmak, yerleşmek
anlamlarına geldiğini söylememi istiyorsunuz. Ama istivâ
kelimesinin on küsur tane anlamı vardır. Niye bunların
içerisinde diğerleri değil de bu?”
NASSLARI
ANLAMAK İÇİN USUL BİLMEK GEREKİR
Dolayısıyla
İslam dünyasına dışarıdan –ki bilhassa Yahudilerin teşbih/tecsim
inancına kail olduğunu biliyoruz– girmiş olan bu anlayış ehl-i
hadisin bir kısmına da maalesef sirayet etmiş. Bu onların nassa
bağlılıklarından kaynaklanan ama imal-i fikr ile beslemediği
için de yanlış bir tarafa giden bir tavır olarak ortaya çıkmış.
Nassa bağlanmak, olması gereken bir şeydir. Ama bunun da belli
bir kanunu, kuralı, sistemi olmalı. Nasstan kastımız menkûlât ya
da semiyyât. Ona bağlı olmanın bir sistemi olmalı. Çünkü
sem’iyyât dediğiniz alan homojen, tekdüze metinlerden oluşmuyor
ki! Bunların içinde nassı var, zahiri var, müştereki var,
mücmeli var, müfesseri var vs. Bunların hangisini esas alıp
diğerlerini bu esas doğrultusunda tevil
edeceksiniz/anlayacaksınız? Çünkü hepsini birden aynı anlamda
anlamanız mümkün değil. Hakikati var, mecazı var.
Kur’ân’da
mecaz olmadığını bir önkabul olarak söylerseniz, Allah-u Teâlâ
hakkında kullanılmış her türlü fiili hakikate hamledersiniz.
Allah Teâlâ nüzul etti mi; etti. Bir mekandan başka bir mekana
nüzul etti. Allah Teâlâ semâda mıdır, evet sema diye bildiğimiz
yukarı cihet, ordadır. Ya da buna benzer şeyler. Ama mesela
Hazreti İbrahim aleyhisselâm اني ذاهب الي ربي diyerek kalkmış
Urfa’dan veya Mezopotamya’dan el-Halil kentine gitmiş. “Ben
Rabbime gidiyorum” diyerek gitmiş. Hâşâ Allah Teâlâ el-Halil
kentinde mi? Değil. Burada bir mecaz var. Siz kabul etmek
zorundasınız. İsteseniz de istemeseniz de mecaz Arap dilinin ve
Kur’ân’ın bir hakikati, gerçeğidir. Dolayısıyla nassları anlamak
dediğimiz şey çok basit bir şey değil. Usul uleması, usul-i
fıkhın farklı disiplinlerle ilişkisini çok hassas bir şekilde
işlemiş.
Zannediyorum
İmam Gazali’nin Mustesfâ’sının başında var. Diyor ki: Usul-i
fıkıh bahislerine baktığımızda bir kısmı lugat bahisleridir. Bir
kısmı beyan ilminin bahisleridir. Bir kısmı dilin kullanım
tarzlarında Cahiliyyeden beri Arapların bildiği hususlardır. Bir
kısmı ulumu’l-Kur’ân’la ilgili hususlardır. O halde usul-i
fıkhın kendine mahsus durumu nedir? Bu soruyu soruyor ve kendisi
cevap veriyor. Diyor ki: Usul-i fıkıh evet bütün bu ilimlerden
istifade edilerek hazırlanmış bir ilimdir; ama usul-i fıkıhta
bütün bu ilimlerin bir adım ötesine geçilmiştir. Mesela lugat
alimi “gel” sözcüğünün ne anlama geldiğini bilir. Bu bir
emirdir. Ama bu emir fevrî midir, hemen oluşa mı delalet eder,
vücuba mı delalet eder. Lugat alimi bununla ilgilenmez. Bu usul
aliminin işidir.
Şimdi bu
konuştuğumuz mesele de böyledir. Yani evet, sonuçta metinler
üzerinde konuşuyoruz ama bu metinlere nasıl bir sistemi esas
alarak yaklaşacağız. Hangi sistem doğrultusunda bu metinleri
anlayacağız? Bunu usul uleması belirler, usul-i fıkıh belirler.
Usul-i fıkıhtan, yani sistemli anlama, sistemli düşünme
melekesinden yoksun olarak bakarsanız nasslara şu noktaya
gelirsiniz: ليس كمثله شيء dersiniz, Allah Teâlâ gibi hiçbir şey
yoktur, teşbih ve tecsim yoktur dersiniz. Sonunda da dersiniz
ki: ان الله خلق ادم علي صورته Nerden başladınız nereye geldiniz?
Hani Allah Teâlâ gibi hiçbir şey yoktu? Ama kalktınız Allah
Teâlâ Adem’i kendi suretinde yarattı dediniz. Bu sahih bir
rivayettir. Fakat bunu nasıl anladınız? Adem Allah’a benzer.
Bunun bir versiyonu Yahudilikte var. Esasen Yahudiliğin bariz
vasfıdır. Tevrat’ı açın bakın antropomorfik yani insan biçimli
bir tanrı anlayışı var orada. İnen, çıkan, konuşan, gücenen,
kızan, gülen, insanlarla rekabet eden…
- Güreşen…
Sifil:
Güreşen, yenen, yenilen bir tanrı var. Bu bariz vasıf olarak
Yahudilikte mevcut. İslam’da böyle bir şey yok. İşte o sistemsiz
düşünmenin, sistemsiz anlamanın ve nasslara teslim olma adı
altında sistemsiz bir şekilde nassları tahrif etmenin ve yanlış
anlamanın bir neticesidir.
- O halde şöyle diyebilir miyiz hocam: Aslında
ehl-i hadis içersindeki bu zümre lafızların delaleti konusunda
fazla bir bilgiye sahip olmadıkları için bu yanlışlara
düşmüşlerdir.
Sifil:
Evet, diyebiliriz. Bu noktada da kalmadılar maalesef. “Nasslarda
nasıl gelmişse öyle anlarız bunun ötesine geçmeyiz.” Burada
dursalardı yine idare edilebilirdi; ama burada durmadılar.
Mesela Osman bin Said ed-Darimi diyor ki: “Minarenin tepesindeki
bir insan Allah’a, zemin seviyesindekinden daha yakındır. Dağın
tepesindeki, dağın eteğindekinden daha yakındır. Allah Teâlâ
dilerse bir sivrisineğin üstüne yerleşir, oturur ve o sivrisinek
Allah’ın kudretiyle havalanır Allah’ı götürür. Allah’ın
kudretine aykırı mıdır?” Bu noktaya geldiler yani. Oysa hâşâ ve
kellâ nasslarda böyle bir şey yer almaz.
CARİYE HADİSİ NASIL ANLAMALI?
- Daha da ötesi mesela Arap dünyasında “Eyne
Allah?/Allah Nerede?” ismiyle yazılan kitaplarda Allah Teâlâ’nın
semâda olduğunu inkar edenlerin tekfiri gündeme geliyor.
Sifil:
Maalesef. Şu noktaya getirdiler: Bir insanın mümin olduğunu
öğrenmek için ona “Allah nerededir” diye sormak lazım. Çünkü
Efendimiz öyle yapmış. Eğer o da “Allah göktedir” derse mü’min
olduğuna hükmedilir, başka bir cevap verirse mü’min olmadığına
hükmedilir. Böyle bir noktaya geldi işte. Bu bir anlama
problemidir.
Siz bir kaide
vaz ediyorsunuz. Diyorsunuz ki: Bir insanın mü’min olduğunu
öğrenmenin bir tane yolu vardır. O da şudur. Bu kaideyi üzerine
koyduğunuz rivayet en azından hadis usulü kriterleri
doğrultusunda incelendiğinde mânâ ile nakledilmiş bir rivayet.
Yani böyle bir vakıa var ortada. Hani mütevâtirâttan olsa, sübut
ve delalet bakımında kesinlik arzetse bunun üzerine siz bir şey
bina edebilirsiniz. Ama hem sübutunda hem delaletinde zan var bu
rivayetin. Çünkü biz biliyoruz ki Efendimiz Aleyhissalatü
Vesselâm’ın Cariye’ye “Allah nerededir?” diye sorduğu soruya
Cariyenin verdiği cevap farklı varyantlarda farklı nakledilmiş.
Bir rivayette cariye doğrudan “göktedir” demiş. Bir rivayette
kafasıyla yukarıyı göstermiş. Bir rivayette parmağıyla yukarıyı
göstermiş. Bu metni anlarken yapılması gereken şu: Efendimiz
Aleyhissalatü Vesselâm başka birilerinin Müslüman olup
olmadığını öğrenmek maksadıyla başka birilerine ne sordu? Bu
soruyu Efendimiz muttarid olarak insanların mü’min olup
olmadığını öğrenmek için başka birilerine de sormuş mudur, yoksa
bu sadece o olaya mı mahsustur? Olaya mahsus bir şeyse bunu
genelleştirip muttarid bir kaide haline getirmek doğru değil.
Yani ilmen yanlış bir şey.
Araştırabildiğimiz kadarıyla Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm’ın
mümin olup olmadığını öğrenmek maksadıyla bir başkasına bu
soruyu sorduğunu bilmiyoruz. Bu olaya mahsus bir şeydir. Peki
acaba niye Efendimiz Aleyhisselatü Vesselâm cariyeye bu soruyu
sordu? Cariyeler o toplumda biliyorsunuz kültür ve ilim seviyesi
son derece düşük insanlar. Bir kere cariye veya hizmetçi olması
hasebiyle muhtemelen yabancı bir dinden, yabancı bir kültürden
geldi oraya. Belki yeni geldi belki önceden geldi bilemiyoruz.
Bir ikincisi acaba yabancı bir kültürden geldi de orada İslam’ı
sağlıklı bir şekilde öğrendi mi? İslâmiyetini neye bina etti,
sağlıklı bir zemine mi bina etti, yoksa geldiği yerin inanç
unsurlarını, kalıntılarını da getirdi mi? Hatta şuradan
başlayalım: Genel kabul gören rivayete göre “Sen Allah’a
inanıyor musun? Allah var mıdır?” diye sormuyor. Doğrudan “Allah
nerededir?” diye soruyor. Çünkü Yahudi olsun, Hristiyan olsun,
Mecusi olsun her insanın bir Allah inancı var. “Allah’a inanıyor
musun?” diye sorsa “evet inanıyorum” der. Yahudi de, Hristiyan
da, Mecusi de, Brahman’ı da inanıyor. Demek ki mü’min olduğunu
öğrenmenin ilk kertede yolu bu değil, “Allah var mıdır” diye
sormak değil. “Allah nerededir?” Eğer bu kadın bu kültürel
algıyaşı içersinde putları gösterseydi “işte Allah oradadır”
deseydi, o zaman Efendimiz o kadın için “mü’min değildir”
diyecekti. Fakat yüceliği işaret ettiğine göre, yani
biliyorsunuz putperestlikte yücelerde bir put yok, putlar
evlerinde, barklarında, yanlarında. Onu göstermeyip de yüceleri
gösterdiğine göre demek ki aşkın bir ilah tasavvuru var bu
kadında veya kızcağızda. Tamam bu var demek ki o putperest
değil. O halde “ben kimim” diye sordu Efendimiz. Cariya Yahudi
olabilir hristiyan olabilir, yani yerde olmayan mücessem-somut
bir ilah anlayışından ziyade aşkın bir ilah tasavvuru var.
Efendimiz ikinci soruyu soruyor: “Ben kimim?” “Sen Allah’ın
Resulü’sün.” Başka bir rivayette Efendimiz’i ve yukarıyı
gösterdi. Bir başka rivayette Efendimiz’e baktı ve semâya baktı.
Bu varyantlar da ortaya koyuyor ki o kadında veya kızca, doğru
dürüst kendini ifade etme kudreti de yok.
Şimdi düşünün
ki bir dağ köyünde hiç şehre inmemiş orda doğmuş büyümüş mezrada
özellikle Doğu ve güneydoğuda mesela bir kız. 14-15 yaşlarında
bir cariye, bir hizmetçi. Buna siz mümin olup olmadığını
öğrenmek için bir soru soracaksınız. Bahsettiğimiz insan bir
akademisyen değil, toplum içinde büyümüş yaşını başını almış,
kemale ermiş bir insan değil. Muhtemelen yaşı küçük, sahabeden
birisinin davarlarını otlatan bir kızcağız. Buna siz mümin olup
olmadığını öğrenmek için ne sorarsınız? “Yavrum senin inandığın
Allah nerededir?” dersiniz. Putları gösterirse putperesttir. Yok
yukarıyı gösterirse “haa bunda vahye dayalı bir Allah inancı
var” diye düşünürsünüz. Ondan sonra da ikinci soru geliyor “ben
kimim?” “Sen de Allah’ın Resulü’sün” dedi mi tamam bitti işte.
Bu kızın mümin olup olmadığını öğrenmenin yolu budur. Ama bu
alelıtlak böyle mi yapılır, herkese böyle mi sorulur? Hayır.
Nitekim öyle olsaydı biz başka nasslarda da Efendimiz’in böyle
sorduğunu görmeliydik, göremiyoruz.
Kaldı ki bu
rivayetin bazı varyantlarında Efendimiz'in cariyeye "Rabbin kim"
diye sorduğu, bazılarında da "Allah'tan başka ilah olmadığına
şahitlik eder misin?" diye sorduğu nakledilmiştir.
(Bu konuyla
ilgili ayrıntılı bilgi için 17, 10, 12 Ağustos 2004 tarihli
Milli Gazete'de yazdığım yazılara veya şu linklere bakılabilir:
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=232
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=233
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=234)
Nassları okuma
tarzı çok önemli, nassların arkaplanına inmek çok önemli. Nass
dediğimiz şey semiyyat yani nakliyât.. Bunun arkaplanına
inmedikçe zahirine takılır kalırsanız bu türlü arızalar çıkar.
İşte usul-i fıkhın insana kazandırdığı meleke budur. Nassın
anlam katmanlarını yoklayabiliyor musunuz? Niye böyle olmuş,
niye böyle varid olmuş? Birincil anlam kategorisi nedir, ikincil
anlam kategorisi nedir, delaleti nedir yani klasik tabiriyle?
Bunlardan yoksun bir düşünce sistemi geliştirmeye çalışırsanız
olacağı budur.
- Mesela
hocam, bazı kitaplarda Allah’ın sıfatını anlatırken “Allah’ın
baldır sıfatı” şeklinde ifadeler geçiyor. Bunu bazı hadislerde
geçtiği için böyle alıyorlar.
Sifil:
Ayette de geçiyor bu. يوم يكشف عن ساق diye. İşte müteşâbihat
diyoruz biz buna. Bu ayetin sözüm ona desteklediği bir rivayet:
“Cehennemlikler cehenneme atıldıktan sonra cehennem köpürecek,
kabaracak, alevlenecek, “daha yok mu?” هل من مزيد diyecek. O
zaman hâşâ ve kellâ Allah Teâlâ ayağını kaldıracak ve cehennemin
üstüne basacak. Cehennem de “yeter yeter” diyecek. Bu da ayeti
hadisle tefsir etmenin adı!!
Şimdi bu
rivayet çok tartışılmış. يوم يكشف عن ساق ayetini nasıl
anlayacağız? Dil alimleri, müfessirler diyorlar ki: “Bu keşfu’s-sâk
meselesi bir darb-ı meseldir. Yani bir şey kızıştığında, mesela
harb kızıştığında, kılıçlar parladığında, toz duman birbirine
girdiğinde işte bu keşfu’s-sâk halidir.” Yani bir şeyin en
kızgın en kabarık halidir bu yani. Bu bir kıyamet, ahiret
tasviridir. Kur’ân’da da يوم يكشف عن ساق buyrularak artık her
şey kızıştı son raddesine geldi demektedir. Bu mecazen
anlatılmıştır. Buna Türkçe’de deyim deriz biz. Deyimler bir
takım kalıp ifadelerin farklı anlamlara dökülmüş halidir. “Seni
yakarım mesela”. Bu bir deyimdir. Ya da “elimden gelen budur”
diyorsunuz. Sizin elinizde bir şey var da onu ortaya
koymuyorsunuz. Başvurmak demek mesela. Türkçede böyle şeyler çok
vardır. Burada mecazi bir anlatım vardır. Siz bunu hesaba
katmadan bu ayeti böyle sakat bir rivayetle tefsir etmeye
kalkarsanız ortaya hâşâ ve kellâ ilâhi bir “sâk” çıkar.
Yahut "vaz-ı
kadem" yani "Daha yok mu?" diye azıp köpüren cehenneme "ayak
basmak" meselesi… Dil konusunda mütehassıs alimler, buradaki "vaz-ı
kadem"in, "susturmak, sindirmek, teskin etmek" gibi anlamlara
geldiğini söylüyor.
ALLAH TEÂLÂ’YI MAHLUKÂTA BENZETMEMEK
- Bazıları tevhidi üçe taksim ediyor. Uluhiyyet,
rububiyyet ve isim ve sıfat tevhidi diye. Selef’ten bu ayrımı
yapan olmuş mu hiç, yoksa sonradan çıkan bir şey mi bu?
Sifil:
Selef’ten böyle bir ayrım bilmiyoruz. Ama kelâm uleması da
vahdaniyet meselesini izah ederken Allah Teâlâ’nın isimlerini,
sıfatlarını, zâtını, fiillerini, hükümlerini tek olduğuna vurgu
yapmış. Bu bir bütün olarak bir anlam ifade ediyor. Uluhiyet
tevhidi farklı bir şeydir, rububiyet tevhidi farklı bir şeydir
derseniz bu yanlış olur. Ama vahdaniyet vasfı, hususiyeti
içersinde ne anlama geldiğini biraz eşelediğinizde bu durum
karşınıza çıkıyor. Siz Allah Teâlâ’nın isimlerinde,
sıfatlarında, zâtında, fiillerinde, hükümlerinde O’nun
vahdaniyet hususiyetini zedeleyecek biçimde O’na izafetlerde
bulunursanız bu yanlış olur. Yani اياك نعبد و اياك نستعين
derseniz, böyle dediğiniz halde bir başkasından bir şey
isterseniz –bilhassa tevessül bahsinde bu malum çok tartışılan
bir şey- bu rububiyet tevhidine aykırı olur diyorlar. Ama Allah
Teâlâ’nın isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde tevhid derken
biz bunun sadece Allah’a mahsus bazı özelliklerin kullara
atfedilmesini değil, aynı zamanda mahlukata ait bazı
özelliklerin de Allah’a atfedilmesinin bu tevhide zarar
verdiğini hatırdan çıkarmamalıyız. İnsanlar güler, Allah da
güler. Allah insanlara benzer, Onun eli vardır, kolu vardır,
oturur, kalkar, kızar, güler, sevinir. Bu özellikler aslında
kullara mahsus özelliklerdir. Allah Teâlâ hakkında bunun
kullanılması mecazendir. Nasıl? Şimdi kızmak, gazaba gelmek
nasıl bir şeydir? Gazaba gelmiş bir adamın evsafı, hali nasıl
olur? Yüzü kızarır, boyun damarları şişer, gözleri şişer,
hiddetlenir, kalp atışı hızlanır. Şimdi siz bunu hâşâ nasıl
Allah Teâlâ’ya izafe edersiniz? Hâşâ Allah Teâlâ gazaplandığında
böyle mi olur? Demek ki Allah Teâlâ’nın gazaplanması kullar
hakkındaki bir fiilin, bir kelimenin Allah Teâlâ hakkında mecazi
olarak kullanılmasından ibarettir.
- Kullar anlasın diye yani…
Sifil:
Tabii kullar anlasın diye. “Böyle yaparsanız Allah sizden razı
olur, hoşnut olur.” Razı olmuş bir adamın hali midir hâşâ
Allah’ın razı olması? O zaman ne anlayacağız? Allah Teâlâ’nın
bir takım sıfatlarının kulların bir takım fiilerine taalluk
etmesini anlayacağız buradan. Allah Teâlâ’nın gazaplanması
budur. Kullarına azap etme, müntakim olmasının kulunun bir
fiiline taalluk etmesinden ibarettir. Yoksa bir halden başka bir
hale geçmek onun için muhaldir. Diyelim ki Allah Teâlâ Ebûbekir
Sifil kulunu seviyordu, sonra Ebûbekir Sifil bir günah işledi ve
Allah ona gazap etti, kızdı” derken aslında şunu demiş oluyoruz:
Allah Teâlâ Ebûbekir Sifil kulunu Şubat ayının birine kadar
seviyordu, Şubat aynın birinde kulu bir günah işledi, o tarihte
ona kızmaya başladı. Yani önceden olmamış bir şey Allah Teâlâ’ya
hulul etti. Önceden kızmıyordu, sonra kızmaya başladı. (Haşa)
Şimdi Allah
Teâlâ’nın sübuti sıfatları var, selbî sıfatları var. Bu selbî
sıfatları içinde –Allahu a’lem- bizim anlamamız bakımından en
önemlisi Muhalefetü’n li’l-havadis’tir. Eğer siz bunu
anlayamazsanız her an hâşâ Allah Teâlâ’ya bir havadisin hulul
ettiğini söylersiniz. Buna inanırsınız. Şimdi Allah Teâlâ’ya
havadisin hulul etmesi bir kelâm alimi bakımından asla ve kat’a
düşünülemez. Ama meseleye bazı ayet ve hadislerin zahiri
çerçevesinde kalarak bakan birileri için böyle bir problem
yoktur ki. Havadis Allah Teâlâ’ya hulul etmiş. Çok önemli değil
o adam için. Oysa bu bir nakisadır. Allah-u Teâlâ’nın varlığına,
ezeliliğine, varlığının kendinden oluşuna aykırı bir şeydir bu.
O zaman kelâm alimi size şunu sorar: Allah Teâlâ Şubat’ın birine
kadar Ebûbekir Sifil kuluna kızmamıştı. Kızdığı zaman doğru mu
yaptı, yanlış mı yaptı? Hâşâ Allah Teâlâ yanlış yapmaz. Peki bu
doğruyu daha önce niye yapmadı? Ezeli ilmiyle onu biliyordu?!
Madem doğru bir şeydi kızmak, Allah Teâlâ’ya bu hal sonradan
niye geldi? Demek ki –haşa– Allah Teâlâ’da bir eksiklik vardı.
Ebûbekir Sifil günah işleyince kızdı ve kemal buldu hâşâ. Yani
siz muhalefetü’n li’l havadis’te Allah Teâlâ’nın kemal
sıfatlarla muttasıf olduğu gerçeğine herhangi bir şekilde halel
getirirseniz bu sıfatı anlamamış olursunuz. Allah Teâlâ’ya
kullara mahsus vasıfları atfetmişsiniz demektir. İşte tevhidi,
vahdaniyeti zedeleyen en önemli şeylerden birisi budur.
Mahlukata ait vasıfları Allah Teâlâ’ya atfederseniz bu da
tevhidi zedeler. Doğru, Allah’a ait bazı evsafı kullara
atfederseniz o da zedeler, ama tersi de zedeler. Bunu asla
hatırdan çıkarmamak lazım. Alla Teâlâ sıfatlarında, emirlerinde,
nehiylerinde, fiillerinde, hiçbir varlığa, hiçbir yaratılmışa
benzemez.
- Tevessül meselesinde ihtilaf olmuş mu?
Sifil:
Tevessülün bazı kısımları hakkında ihtilaf olmuş İbn-i
Teymiye’yle birlikte.
- Ondan önce hiçbir ihtilaf yok mu hocam?
Sifil:
Ben bilmiyorum.
İSTİĞÂSE VARDIR
- Peki istiğâse meselesi… Çünkü bu konuyu
bazıları çok kafasına takıyor. İstiğaseyi tevessülün bir alt
dalı olarak ele alanlar, farklı bir boyutta ele alanlar var.
Sifil:
Bu meseleyi fazla büyütmenin bir anlamı yok. Öyle zannediyorum
ki meselenin mukaddimeleri konuşulduğunda taraflar arasında
ihtilafın dairesi daralacaktır. İstiğase dediğimiz şey o anda
orda olmayan, hazır olmayan bir varlıktan yardım istemek.
İstiğâsenin nasslara daha doğrusu tevhide aykırı olmasının
sebebi nedir? Size yardımı dokunamayacak birisinden yardım
istiyorsunuz. Bunu bir takım nasslar çerçevesinde ele
aldığımızda –maksat tartışmak ise- biz mevcut varlıklardan da
yardım istemenin tevhide aykırı olduğunu söyleyebiliriz. Yani
müsebbibu’l esbâbı hesaba katmadan, sebeplere sebep olma
özelliğini kazandıranı hesaba katmadan mahlukatı siz kendinden
kudretli varlıklar olarak algılarsanız bu tevhide aykırı olur.
ما رميت اذ رميت و لكن الله رمي “Attığın zaman sen atmadın Allah
attı.” Bu ayeti nasıl anlayacağız? Onun için Ehl-i Sünnet
alimleri tevellüdü reddeder, Mutezile bunu şiddetle savunur.
İşte matematik kesinlikte eğer şu fiil şöyle işlenirse sonucu şu
olur gibi, siz yayı gerdiniz oku bıraktınız, hedef neresiyse ok
oraya gider, bu şaşmaz derler. Ehli Sünnet der ki: Hayır,
zorunluluk yok. Allah dilerse ateş İbrahim’i yakmaz. Onun için
Ehli Sünnet tevellüde itiraz eder. Matematik kesinlikte
olayların birbirini doğurması ve neticelendirmesi doğru
değildir. İlahi kudret buna taalluk ettiği sürece bu böyledir.
İlahi kudret buna taalluk ederse bu olur, etmezse olmaz.
İstiğâse bahsi de böyledir.
Sizin düzenli
kullandığınız ilacın bizzât kendisinde mi bir iyileştirme vasfı
var? Yoksa ona o vasfı veren mi var? Yahut siz doktora
gittiğinizde şifanın ondan geldiğini düşünerek mi gidiyorsunuz?
Yoksa zihninizin arkaplanında otomatik işleyen bir mekanizma mı
var? Yani karnım acıktığında hemen nasıl yemek yiyorsam, bu
benim nasıl yemekten medet ummam mânâsına gelmezse, karnım
ağrıdığında doktora giderim, bu benim doktordan medet ummam
değildir. Sünnetullah böyle olduğu için, benim iyileşmemi bu
sebeplere bağladığı için böyle yapıyorum. İstiğâse de böyledir.
Allah Teâlâ nezdinde belli bir mevkii olan varlıklar var, mesela
melâike-i mukarrebûn var, peygamberler, salih insanlar var.
Bunlar bizi Allah’a yaklaştıran vesilelerdir ve o insanlar ölüp
gitmekle o kıymetleri eksilmez, azalmaz. Çünkü bu varlıkları
onların bedenlerine bağımlı, bedenle birlikte yok olup giden bir
varlık değil. Her varlığın bir hakikati var.
Efendimiz
Aleyhissalatü Vesselâm sahabiye imanın hakikatini soruyor
hadiste. Herşeyin bir hakikati var, insanın da bir hakikati var.
İnsanın hakikati bu bedene mahsus derseniz yanılırsınız. Beden
çürüdüğünde hakikati biter o zaman. Demek ki Allah Teâlâ bazı
şeyleri bazı vesilelere bağlıyor. Tıpkı sahih hadiste mağara
ashabında olduğu gibi, salih amellere bağlamış. Hz. Yusuf
Aleyhisselâm babası Hz. Yakup Aleyhisselâm’ın yanına giderken
önce gömleğini göndermiş. “Bunu götürün, alsın gözlerine sürsün,
açılır” demiş. Oysa Hz. Yakup bir peygamber, Allah’la daimi
iletişimi olan bir peygamber. Dua edecek gözleri açılmayacak,
ama bir bez parçasını sürünce açılacak. Allah Teâlâ her şeyi bir
şeye sebep kılmış. Bunun da o sebepler cümlesinden olarak
değerlendirilmesinin bir mahzuru yok. Ta ki siz istiğâsede
bulunduğunuz insanın bizzat kendisinde, kendisiyle kaim bir
kudret olduğuna inanana kadar. Buna inanırsanız burada tehlike
başlar. Tıpkı doktorun kendisinde zâtıyla kaim bir kudret
olduğuna inanmanız gibi. Tıpkı ilacın kendisinden kendisiyle
kaim bir iyileştirme kudretinin olduğuna inanmanız gibi. Burada
nasıl bir tehlike varsa, orda da öyle bir tehlike var.
İkinci bir
husus: Bu bir farz, vacib, emir değil. Yani sıkıştığınızda
Allah’ın sevgili kullarından yardım isteyin diye bir emir yok.
Bunlar şer’i menduplar çerçevesinde cereyan etmiş şeyler. Siz
başvurmazsınız, öbür adam başvurur. Efendimiz’in saçıyla,
sakalıyla teberrükte bulunulduğunu biliyoruz. Bunlar birbirinden
farklı kavramlar olabilir. Ama İmam Ahmed gibi bir büyük imam
vefat ederken Efendimiz’in saçının veya sakalının bir kılının
ağzına konulmasını vasiyet etmiş. Hafız Zehebi Siyerü Alami’n
Nübelâ’da naklediyor. Hz. Enes’in bir rivayette annesine, bir
rivayette babasına saçından, sakalından bir tutam gönderdiği
sahih rivayetlerde naklediliyor. Yine Müslim’de geçen bir
rivayet: Ümmehât-ı mü’mininden birisi “bir küçük kavanozun
içinde Efendimizin sakalının bir kılı bulunurdu yanımızda”
diyor. “İşte çoluğu çocuğu hastalanan kişiler ellerinde bir kap
suyla gelirlerdi bize, biz de o teli alırdık oradan, o suyun
içine batırırdık. Onlar da kabı götürür, hastalarına içirir ve
şifa bulurlardı.” diyor. Bunlar sahih rivayetler. Şimdi biz
kılın kendisinde mi kudret vehmediyoruz? Hayır. Bu kılın
sahibinin Allah indindeki makamından mevkiinden.. Bunun
farkındayız, sahabi de onun farkındaydı. Onun için dedim
tevessül meselesinde İbni Teymiyye'ye gelene kadar bir ihtilaf
yoktur.
Kısacası bu
meseleyi ümmetin birliğini bütünlüğünü zedeleyici hususlar
olarak gündemde tutmak yanlıştır. Tevessülde bulunan kişide eğer
tehlikeli bir eğilim yanlış bir kabul varsa şuurlu müslümana
düşen onu uyarmaktır. “Bak sen yanlışa doğru gidiyorsun, şu
çerçeveyi, şu sınırı aşma.” der. Emr-i bil ma’ruf nehy-i ani’l
münker vazifesini yapar. Ama hadi diyelim ki İbni Teymiye’den
sonra bu mesele muhtelefun fih bir mesele oldu. Muhtelefun fih
bir meselede insanların birbirlerini şirk ve küfürle itham
etmeleri nasıl bir şeydir? Yani en azından şunu diyebilmemiz
lazımdır: Bu meselede ulema ihtilaf etmiş. Sen şu alimin
görüşünü benimsemişsin, ben öbür alimin görüşünü benimsemişim.
Birbirimize hakkı tavsiye çerçevesi içinde tutarak birbirimizi
ikaz edelim, birbirimizi tekfir etmeyelim.
- Biraz daha netleşmesi için soruyorum:
Kimilerinin medet ya şeyh gibi hitaplarını nasıl düşüneceğiz?
Yoksa olmasa daha iyi mi olur diyorsunuz? Bu meselede ne
dersiniz?
Sifil:
Şimdi bir takım mübahlar vardır. İşleyenin durumuna, işlendiği
ortama ve işleniş niyetine göre hüküm değişebilir. Yani bir adam
öyle dese bu tek başına ele alındığında mubah bir şeydir. Ama
böyle derken bu adam Abdulkadir Geylani hazretlerinin kendisinde
zâtıyla kaim bir kudret vehmederek böyle söylerse bu
tehlikelidir. Ama özellikle muteahhirûn müfessirler وابتغوا اليه
الوسيلة ayetini bu çerçevede değerlendirmişler. Buradaki vesile
mutlaktır. Her türlü vesileyi içine alır. Allah Teâlâ’ya
yakınlaşmak için insan her türlü meşru vasıtayı vesile
edinebilir.
- Yetiş boğuluyorum diyor mesela. Buraya
indirgeyebilir miyiz meseleyi?
Sifil:
Yani böyle bir panik hali var tabii burada. Birazda belki
insanın hemen yakınındakini görmesi daha sık cereyan eden bir
şey. Evet önemli olan insanın Allah’la irtibatının daim ve kaim
olmasıdır. Ama bu bir takım şeylerin başka bir takım şeylere
vesile olduğu gerçeğini de inkar etmemizi gerektirmez. Böyle bir
vartaya düşmüş bir insan mesela kamyonla gidiyor kamyon
yuvarlanacak dedi ki: “Ya Şeyh Abdulkadir! Varsa bir şeyin gel.”
- Hocam adamın birisi işkence çekerken yazmış
bunu. Abdulhakim Arvasi hazretlerinin ruhundan himmet talep
ettim gibi bir cümle kullanıyor mesela. Ve bundan fayda
gördüğünü de söylüyor. Bu bir motivasyon mu, yoksa böyle bir şey
mümkün müdür?
Sifil:
Mümkündür. Ruhların böyle bir tesir kabiliyeti vardır. Fahreddin
Razi bunu el-Metâlibu’l Âliye’de çok uzun bahisler halinde
zikrediyor. Diyor ki: “Bir adam salih bir adamın kabrinin başına
gitsin. Bugün kü tabirle trans haline geçsin, o ölünün ruhu ile
bu dirinin ruhu arasında bir iletişim olur.” Yani ölmüş gitmiş
bir adamın ruhu dirilerle irtibata geçebilir mi? Geçebilir,
mümkündür bu.
Şimdi ölünün
ruhunun dünyayla taallukatının kesilmediğini biliyoruz. Yani bu
konuda öyle derin felsefi tahillere gerek yok. Siz Kur’ân okuyup
gönderdiğinizde ölünün ruhu ondan istifade ediyorsa, demek ki
ölünün ruhunun dünyayla taallukatı kesilmiş değil. Cenaze namazı
kılıyoruz. Niye kılıyoruz? Cansız bir bedeni koyuyorsunuz
musallaya, önünüze alıp namaz kılıyorsunuz, ona dua ediyorsunuz,
imam efendi “merhumu nasıl bilirsiniz” diyor, siz de “iyi
biliriz” diyorsunuz. Bunu niye yapıyoruz, ölmüş gitmiş bir
adamın ne faydası var bundan? İşte ölünün bu dünyayla taallukatı
devam eder. Burada akla “bu istiğâse değil ki” gibi bir düşünce
gelebilir. Ama bizim için önemli olan burada ölünün dünyayla
irtibatının kesilmediğidir. Kur’ân okursunuz, onun ruhu ondan
istifade eder. Sadaka-i cariye olur, yine faydasını görür,
ruhlar birbiriyle görüşür. Bedir kuyusuna atılan müşriklere
Efendimiz hitap ediyor ve sahabe diyor: “Ya Resulallah! Ölmüş
gitmişler duyarlar mı?” O da buyuruyor: “Bunlar sizden daha iyi
duyarlar.” Dolayısıyla ölmüş gitmiş diye bir adamın dünya ile
ilişkisi bitmez, devam eder. Hele bu adam Allah indinde makbul
bir makama sahip bir kul ise onun durumu daha başka olur. İşte
çoğumuz duyuyoruz görüyoruz evliya ve şehid cesetleri çürümüyor.
Bu bir varlık mertebesidir. Varlık dediğimiz şeyden başlamak
lazım belki bu konuda. Çünkü varlığı biz duyu organlarımızla,
hissiyatımızla sınırlı sanıyoruz. Bunların birincisi bizim
yaşadığımız hayattır. Bir başkası şehidin hayatıdır. Bir başkası
meleklerin yaşadığı varlık mertebesidir. Mesela bir başkası İsa
Aleyhisselam’ın varlık mertebesi. Halen yaşıyor ve tekrar
gelecek. Bu mesele biraz da “his” meselesi. Yani insanın
derununda duyması gereken bir şey. Bir “hâl” hâli. Ama tekraren
söyleyeyim bunu yapmak farz değil, vacib değil. Bir insan bunu
yapmasa günaha girmez. Ama bunu meşru çerçeve içinde yapanları
da şirk ve küfürle suçlayamayız.
VAHY-İ GAYRİ METLUV
- Buradan
vahyi gayri metluve geçecektim hocam. Ehli Sünnetten vahyi gayri
metluvü kabul etmeyen bir alim var mı?
Sifil: Hayır.
Vahy-i gayri metluvün temeli bizzât Kur’ân’dır. Kıyame suresinde
Allahu Teâlâ burada Kur’ân’ı Efendimizin kalbinde toplamayı, ona
okutmayı tekeffül ettiği gibi, onun beyanını da tekeffül etmiş.
Genellikle bu ayet bizim sünnetin vahiy temelli olduğu
konusundaki kitaplarda geçmez. Bu konuda çok önemli bir ayettir
ama. Üzerinde epeyce düşündüğüm bir ayettir. Bu bize şunu
söylüyor: ثم ان علينا بيانه “sonra onu beyan etmek de bize
aittir.” Bu bizzât Kur’ân’ın beyanının Allah Teâlâ tarafından
yapılacağını ifade ediyor. Çok açık ve net bir ifade bu yani.
İki şekilde anlaşılabilir ya da iki türlü sonuç doğurur: 1)
Kur’ân’da beyana ihtiyaç olan ayetlerin tamamı yine Kur’ânda
beyan edilmiştir. 2) Beyana ihtiyaç olan ayetlerin Kur’ân dışı
bir vahiyle beyan edilmesi gerekir. Her beyana ihtiyacı olan
Kur’ân ayetinin yine bizzât Kur’ân’da beyanını bulamadığımıza
göre… “Cuma günü namaza çağrıldığınız vakit Allah’ın zikrine
koşun.” Bu beyana muhtaç bir ayettir. Cumanın hangi vaktinde
olacak, Allah’ı nasıl zikre koşacağız? Burada kastedilen nedir,
nasıl yerine getirilir? Bunun beyanını Efendimiz ortaya koymuş.
Siz sünnetin vahiyden bağımsız olduğunu söylerseniz Cuma namazı
diye bir namaz olmadığını çok rahat söylersiniz. Bunu tafsilatı
sünnetle sabit olmuş bütün ibadetlere teşmil edebilirsiniz. Ya
burada Efendimiz Aleyhhiselatü Vesselâm hâşâ kendi içtihadıyla
yaptı bunları. Ya da Allah’tan aldığı bir vahiyle. Biz biliyoruz
ki Cebrail Aleyhisselam namaz vakitlerini, rekat adetlerini
bizzât Efendimize öğretmiş ve imamlık yapmış.
Sünnetin vahiy
kaynaklı olmasında şaşılacak bir durum yok, olmaması zâten
aykırı. Kur’ân, Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm’ın ortaya
koyduğu tatbikata, fiiliyata, amellere bir beyan yetkisi
tanıyacak, bunu vahyin kontrolünde tutmayacak! Böyle bir şey
mümkün mü? O zaman biz Kur’ân’ın beyanını sünnete havale
etmesinin hâşâ ve kellâ bir abes olduğunu söylememiz gerekirdi.
Madem herkes beyan edebilir, Peygamberin bu çerçevede beyanı da
beyanlardan bir beyandır, o zaman niye Kur’ân bahusus ona havale
etti?.. Bu da geniş bir bahis.
TEVATÜR’LE OYNAMAK KUR’AN HAKKINDA İNSANI ŞÜPHEYE
DÜŞÜRÜR
- Evet. Kısaca izah etmiş oldunuz. Mütevatir
konusunda hocam, birçok insan şüpheler içinde. Mesela “mütevatir
olgusu” diye bir şey olmamıştır deniyor. Fiilen mümkün değildir
demek istiyorlar.
Sifil:
Mütevatir diye bir tarif var usul kitaplarında ancak bu tarife
uyan mütevatir yok diyorlar. Tevatür kavramını biz birkaç
kategoride ele alıyoruz. Bunlardan birincisi amelî tevatürdür.
Amelî tevatürde sayıya, hesaba gelmeyecek miktarda kitlelerin
birbirlerinden nakli sözkonusudur. Bir de sayıya, hesaba, adede
gelen tevatür vardır. Özellikle hadis rivayetinde tevatür
seviyesine ulaştığı rivayetlerin tevatür seviyesi bu
kabildendir. Burada Leknevî merhumun dediği gibi önemli olan bu
tevatürün kişide ilim hasıl etmesidir. Bu öyle bir şeydir ki
biraz da bu rivayet işiyle yakından alakalı olanların çok daha
iyi idrak ve hissedeceği bir şeydir. Diyelim İmam Ebû Hanife,
onun hocası Hammad bin Ebi Süleyman, onun hocası İbrahim en-Nehai,
onun hocası Alkame Esved, onların hocası Abdullah bin Mesud.
Yahut İmam Malik, onun hocası Nafii, onun hocası Abdullah bin
Ömer. Silsiletü’z-Zeheb veya esahhul esanid denilen böyle bir
senedle gelen rivayetlere haber-i vahid bile olsa şüphe duymak
eşyanın tabiatına aykırıdır. Evet bu haber-i vahid olduğu için
bu sened zincirindeki halkalardan birinin aklen yanılmış olması
ihtimal dahilindedir. Ama âdeten böyle midir? Aklî ihtimal hep
mevcuttur. Ebû Gudde merhumun verdiği misalde olduğu gibi.
İstanbul’da bir deprem bekleniyor, şu anda buranın sallanması
aklî bir ihtimal midir, evet. Bu binanın şu anda tepemize
çökmesi aklî bir ihtimal midir? Evet. Ama biz burada oturuyoruz.
Bir şeyin âdeten imkanı aklî imkanından farklı bir şeydir.
Bu bir,
ikincisi, tevatürle oynamak sonunda insanları Kur’ân’dan şüpheye
götürür. İnsanlar işin bu boyutunun farkında değil. Elimizde el-Cezeri’nin
Ulûmu’l Kur’ân ile ilgili, Tabakâtu’l Kurrâ ile ilgili eserleri
var. Mesela Müncidü’l Mukriîn diye bir eseri var. Kıraat
imamlarının senedlerini zikrediyor. Yedi mütevatir kıraat
diyoruz. Bunların hepsi mütevatir kıraatlardır. Peki bu
mütevatir kıratların ravilerini sayabiliyor muyuz? İşte Cezeri
saymış Müncidü’l Mukriîn isimli eserinde. Daha ötesini
söyleyelim; Tabakatu’l Kurra ile ilgili elimizdeki en hacimli
eser Hafız Zehebi’nin Tabakâtu’l Kurrâi’l Kibâr adlı eseridir.
Burada Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm’dan bizzât Kur’ân’ı
almış ahzetmiş, hıfzetmiş sahabelerin sayısına baktığımız zaman
sayısı 4-5’i geçmez. Hafız sahabilerden alarak Kur’an’ı
ezberleyenlerin sayısına baktığımızda rakam en fazla 15’i bulur.
Daha yukarıya çıkmaz. Bu demektir ki Kur’ân’ı baştan sona
ezberleyen sadece 15 tane sahabi var. Eğer tevatür diye bir şey
yoksa Kur’ân’ın bize naklinde de problem var demektir. Kur’ân’ın
6600 küsur ayetini on binlerce insan kitleler halinde nesilden
nesile bize aktarmamış mıdır? Biri bir sure ezberlemiş, biri on
sure, biri yüz sure ezberlemiş, biri baştan sona ezberlemiş. Bu
şekilde gelmiş bize. Ama Kur’ân’ı baştan sona ezberleyenlerin
sayısı belli. Adede, sayıya, rakama gelen miktarlar bunlar.
Şimdi biz Kur’ân’ın naklinde şüphe mi edeceğiz?
- Bazıları Muavvizeteyn surelerinin Kur’ân’dan
olmadığına dair Ehl-i Sünnet kitaplarında bir takım rivayetlerin
olduğunu söyleyerek Şia’daki Kur’ân’ın tahrifi görüşüne destek
buluyorlar. İşin aslı nedir?
Sifil:
Bu Abdullah bin Mesud radıyallahu anh’dan gelen bir şey.
Özellikle Fatiha’nın ve Muavvizeteyn’in onun mushafında
olmadığına dair Ulûmu’l Kur’ân kitaplarında kayıtlar var. Fakat
bu bunların çok sık okunan sureler olmasından dolayı mushafa
alınmasına gerek olmadığını gösterir. Yoksa Kur’ân’dan olduğunu
kabul etmemek değildir. Fatiha ve Muavvizeteyn çok sık okunduğu
için unutulması kabil değildir. Bu anlamda Abdullah bin Mesud
bunları mushafına almaya gerek görmemiştir. Bu söylediğim
Kevserî merhumun yorumudur.
- Hocam son olarak Türkiye’de malum Ehl-i Sünnet
çerçeveli zaman zaman dergiler çıkıyor ama maalesef hemen
sönüyor. Bu mânâda yeni çıkan dergimiz için neler tavsiye
edersiniz?
Sifil: Dergilerin çok uzun ömürlü olmamasının iki sebebi
var. Birincisi maddi boyut, ikincisi muhteva meselesi. Yani siz
dergileri uzun ömürlü kılacak maddi yapıya sahip değilseniz
dergi ister istemez bir süre sonra tökezliyor. Aynı şekilde
derginin içini dolduracak birikime sahip değilseniz, bir süre
sonra kendini tekrar edecek ve kapanacak. Yoksa ben şuna
inanıyorum: Türkiye’de Ehl-i Sünnet çerçeveli ciddi, ne
yaptığını bilen, hedefleri olan ve maddi anlamda da sıkıntısı
olmayan bir dergi ve dergicilik anlayışı kalıcı olur.
- Yeni bir eseriniz var mı hocam?
Sifil: Hazırlanmakta olan bir takım çalışmalar var. Bunları
önceden deklare ediyoruz hatta bazen zaman, süre de veriyoruz,
sonra ona riayet edemeyince mahcup oluyoruz. Onun için şu anda
isim veremeyeceğim.
- Peki Makâlât ne durumda? Gözümüz kitap
raflarında kaldı.
Sifil: Makâlât’ı önümüzdeki bir iki ay içinde basıyoruz
inşallah. Artık bunun mazereti kalmadı. Bu sefer ciddiyiz yani.
- Hocam çok teşekkür ediyoruz, Allah razı olsun
vaktinizi ayırdığınız için.
Sifil: Ben teşekkür ederim, Allah yolunuzu açık etsin, nice
hayırlı hizmetlere vesile eylesin.