AKIL NAKİL İLİŞKİSİ
Ebubekir SİFİL
“Akıl-nakil ilişkisi” üzerine
kurulu hüküm cümlelerine oldum olası ihtiyatla yaklaşırım.
Nerelerden beslendiği ve nereye varacağı kolay kestirilemeyen
“serseri cümleler”dir onlar çoğunlukla. Farklı disiplinler
tarafından şimdiye dek yapılmış tanımlarının hiç birisine
oturmayan bir akıl ve o aklın tuhaf bir işleyiş biçimiyle
vardığı hayretengiz sonuçlar sizi bekliyor olabilir.
Bu çağda “akıl” üzerine konuşmak hem çok kolay, hem çok zordur.
Kolaydır, çünkü aklın mutlak hükümranlığının tescil ve ilan
edildiği bir dönemin çocuklarıyız. Akla tanınan bu “mutlak
kudret”i pekiştirici her söz şaşırtıcı bir uysallıkla
karşılanır. Zordur, çünkü bu ezberi tartışmaya açma eğilimi
taşıyan her cümle bir “cürüm” demektir...
Hele bir de bu “mutlak kudret” kendisini “akıl-nakil çatışması”
gibi son derece netameli bir konuda dışa vuruyorsa, işte orada
tam anlamıyla “tevakkuf” etmek gerektiğini düşünürüm. Zira
adının önüne bir “İslamî” nisbesi almış olsa da, burada
işletilen aklın Meşşailer ya da İşrakîler’e mi, Ebû Hanîfe’ye
mi, İbn Huzeyme ya da Osman ed-Dârimî’ye mi, el-Muhasibî’ye mi,
İbn Arabî ya da İbn Teymiyye’ye mi, yoksa İslam’ı “düşünce”ye
indirgeyen modernistlerden birine mi ait olduğu öyle hemen
anlaşılmaz. Üzerinde derin derin teemmül etmeniz gerekir…
Eteğini “modern amentü”nün rüzgârına kaptırmış akıl, “Bir
kimsenin başkasına secde etmesini emredecek olsaydım, üzerindeki
hakkının büyüklüğü sebebiyle kadının kocasına secde etmesini
emrederdim” gibi bir rivayetle karşılaştığında, sahibine önce
“Öyle saçma şey olmaz” dedirtir. İlk refleks budur. Kim kime
secde edecekmiş? Hangi çağda yaşıyoruz?! Ardından bunun
Efendimiz (s.a.v)’e izafesi “problemi” sökün eder. Böyle bir
şeyi “Hz. Muhammed’e izafe eden” akıl, bir yerlere “takılı
kalmış” akıldır!
Hadisler söz konusu olduğunda büsbütün gergindir bu aklın
hükümranlık alanı; bütün muhalefet sistemi alarm durumundadır.
Ve nihai aşama: Kur’an’a gidelim!
Bu aklın sahibi düşünmez ki tarih boyunca ortaya çakmış bid’at
fırkaların istisnasız tamamı görüşlerini Kur’an’la refere
etmiştir. Yani “Kur’an’a gidelim” sloganı kulağa hoş gelir, ama
sıra bu sloganın içini doldurmaya geldiğinde anlaşılır ki
kastedilen, herkesin kendi Kur’an anlayışına –yoksa “beğendiği
meale” mi demeliydim?! – gitmesinden başka bir şey değildir!
Farklı bir sonucun beklenmesi beyhudedir aslına bakarsanız.
Çünkü problemin kökleri çok daha derinlerde, “Edille-i Şer’iyye”
anlayışında, yani “Müslümanlık”ın tanımında yatmaktadır. İsbatı
kolay: Kur’an’a gittiğinizde erkeklerin kadınlar üzerinde bir
derece üstünlük ve “kavvamiyet”i bulunduğunu belirten ayetler
hakkında duyacağınız, metne, yani Kelam’a başkaldırı anlamı
tazammun eden sözlerden başkası olmayacaktır!
Hadisleri “Hz. Muhammed’e izafe edilen –dolayısıyla “tekinsiz”–
sözler” olarak gören bilinç durumu ile, “Kur’an’ın beyanı”
olarak gören bilinç durumu arasında yaklaşık 300 yıllık bir
mesafe vardır. Bu zaman aralığında kaybettiğimiz sadece ilmî
edep ya da liyakat olmadı ne yazık ki, aynı zamanda “nirengi
noktamızı” yitirdik. Bu sebeple yukarıda örneğini zikrettiğim
türden bir rivayetle muhatap olduğunda, –artık “bir bilene
soralım” dönemi kapandığı(!) için– “kaynağına, varyantlarına, ne
dediğine ve ilgili yorumlara bir bakalım” deme lüzumunu
duymadan, adeta bir müsteşrik edasıyla saldırıya geçen bir tavır
hakim modern müslümana. Bu sebeple babaannemizin müslümanlığı
bizimkinden daha kavi…
İlginç olan şu ki, beşerî ya da pozitif bilimler söz konusu
olduğunda haddini bilen, “uzmanlık” karşısında saygıyla eğilen
bu tavır, Din, hatta sadece İslam söz konusu olduğunda sınır
tanımaz bir ruh haline dönüşüyor. Ahir zaman, ah, ahir zaman.
Kaynak:
Ebubekirsifil.com