Peygambere İman
Ahmed Taşgetiren
İslâm âmentüsünün temel umdelerinden birisi de Peygamberlere
imandır. İslâm'ın Âmentü çerçevesi, bizzat Allah Teâlâ
tarafından Kur'ân'la belirlenmiştir. Nisa Sûresi'nde 6 iman
esasından beşi şöyle zikredilir:
"Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine ve indirdiği kitaba ve
daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı,
meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini
ve ahiret gününü inkar ederse, şüphesiz ki o,
derin bir
sapıklığa
düşmüştür." 1
İslâm akaidine göre temel iman umdelerine, ve bu çerçevede
peygamberlere gönülden inanmayan kimse mü'min kabul edilmez.
Yine Kur'ân, her iman umdesinin çerçevesini de belirlemiştir,
inanç ama nasıl? Peygamber'e imanın çerçevesi nedir? Âyetlerden
şöyle bir "peygambere iman" çerçevesi çıkarabiliyoruz:
* Her kavme kendi içinden, kendi diliyle konuşan, Allah'ın
âyetlerini getiren, hidâyet rehberi, müjdeleyen ve inkarcıların
karşılaşacağı tehlikeleri haber veren, ilâhî rahmet taşıyan bir
insandır peygamber.
* Lalettayin değil, Allah elçiliği gibi bir göreve hazırlanmış
bir insandır.
* İşte bu insanın çağrısına uymakla yükümlüdür insanoğlu. Onun
çağrısı Allah'ın çağrısıdır çünkü. Ve o çağrı, insana hayat
verecek bir çağrıdır.
* Ona itaat etmekle yükümlüdür. Kur'ân, pek çok âyetinde
"Allah'a itaat" ile "Peygamber'e itaat"ı peşpeşe zikreder. Onun
için mü'min Allah'ın hükmü ile peygamberin hükmü arasında
ayrılıklar arama gibi bir yola tevessül etmez. Bu yolun
kâfirlerin yolu olduğunu bildirmiştir Kur'ân mü'mine...
* Onun hükmüne tıpkı Allah'ın hükmüne gösterdiği gibi rıza
göstermelidir. Aralarında bir konuda anlaşmazlık çıkarsa, bunu
Allah'ın kitabına ve Rasûlullah'a götürmekle yükümlüdür. Bundan
başka bir yol takip edemez.
* Ona tabi olmakla yükümlüdür. Bu tebaiyyet, Allah sevgisinin
sonucudur.
* Peygambere ihanet edemez. İsyan edemez. O'nunla ayrılığa
düşmekten sakınır. Bizzat Allah Teâlâ c.c., Peygamberinden
"Allah'ı seviyorsanız bana uyun" demesini istemiştir.
* Mü'min, Peygamberin önüne geçmez.
* Allah'a ve peygambere düşmanlık edenler, kendi anne, baba veya
akrabaları bile olsa onlara sevgi beslemekten kaçınır.
*Peygamber ne verdiyse onu alır, neyi de yasakladıysa ondan uzak
durur.
Kur'ân'da "peygamber" in kişiliği için nasıl bir çerçeve
çizildiğine baktığımızda şunu tesbit edebiliriz:
Peygamber, Allah'ın buyruklarını insanlara getirendir. Bu onun
elçilik görevidir. Allah'tan vahyi alır, insanlara tebliğ eder.
Görevi bununla biter mi? Yani yaptığı, sadece bir aracılık
mıdır? Kur'ân'ın çizdiği peygamber kişiliği böyle bir bakışı
doğrulamıyor. Yani peygamber, vahyi bir makamdan alıp, bir
makama taşıyan ve taşıdıktan sonra da görevi biten sağlıklı bir
kayıt aracından ibaret değildir. Aksine, Peygamber bir insandır,
ama özel bir insandır. Seçilmiş bir insandır. Ruhi değerleri
vahyi alacak, anlayacak, taşıyacak, insanlara ulaştıracak,
insanların onu anlamasını sağlayacak ve insanları vahiyle
eğitecek değerdedir. Üstelik bu eğitimi, hayatın sayılarla ifade
edilemez giriftliği ve çeşitliliği içinde, bizzat hayatıyla
örnekleyerek yapandır. Elbette bu değerleri onda inşa eden de
Allah Teâlâdır. Yani Allah Teâlâ, kendisine elçi seçtiği insanı,
bu elçiliği bihakkın ifa edecek cevherle donatmıştır.
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, Kur'ân'ın çizdiği peygamber
çerçevesi kendisine Allah'la beraber itaat edilen bir kişiliği
öngörüyor. Hükmüne uyulması, çağrısına icabet edilmesi,
verdiğinin alınması, yasakladığından kaçınılması gereken bir
kişilik. Hayatında mü'minler için güzel bir örnek bulunan
kişilik. İnsanlar için rahmet olarak gönderilen kişilik. Kur'ân
ifadelerinde bu önder kişiliğin sadece vahyin inzal günlerinde
geçerli olduğu, vahiy biter bitmez, Rasûlullah'ın önderliğinin
de biteceği gibi bir anlam yok. Zaten öyle olsaydı, bu hükümler,
Kur'ân gibi tüm âyetleri kıyamete kadar insanlığı eğitecek bir
kitapta yer almaz, Allah Teâlâ, vahyi tamamlarken, Rasûlullah'ın
hayatını mü'minler için örnek olarak gösteren âyetleri de
Kur'ân'dan çıkarırdı. Hem Kur'ân, Rasûlullah'ın hayatını
mü'minler için "güzel bir örnek" olarak göstersin, hem
de, böyle örnek bir hayat bulunmasın... Bunun mantığı yoktur.
Böyle bir yorum, peygambere itaati bildiren, onu örnek bir
şahsiyet olarak mü'minlerin önüne koyan tüm âyetleri fiilen
iptal etmek demektir. Ve bu, Allah'ın elçisine karşı, Kur'ân'ın
"alçakça, rezilce"diye nitelendirdiği bir savaştır.
Vahyin indiği günlerde, insanların Hazreti Peygambere karşı
tavrı nasıldı? Kur'ân'ın bu çerçevedeki âyetleri nasıl
algılandı?
Rasûlullah'ın henüz hayatta bulunduğu dönemde, O'nun kişiliğine
karşı davranışları ana hatlarıyla şöyle belirleyebiliriz:
-Bir çizgi, sevgi çizgisidir. Mü'minlerin tavrı bu çizgide
toplanır. "Anam babam sana feda olsun" diyen, Allah Rasûlünü
canlarından çok sevenlerdir bunlar. Bunlar, Rasûlullah'ın her
davranışını vahiyden süzülmüş gören ve vahiy sadakatiyle ona
temessük edenlerdir. O'nu tartışmayan, doğrulayanlardır. Onlar
bir konuda davranış belirlemek için "bu konuda Kur'ân ne diyor,
Rasûlullah'dan bir buyruk var mı?" diye soran ve İslâm binasının
bu iki ana kaynak üzerine inşa olduğuna iman edenlerdir.
- Bir çizgi düşmanlık çizgisidir. Nifak ve küfür çevresinin
Rasûlullah'a bakışını gösteren çizgidir bu. Önce peygamberliğine
inanmazlar, vahyin ona geldiğine inanmazlar, sonra da hükmüne
razı olmaz, yüzüne karşı inanmış görünüp arkadan çekiştirir,
fitneyi körükler, düşmanlığı yaymak ister, gizli ittifaklar
oluştururlar... "Bizim gibi yiyip içen insan peygamber olur mu?"
derler. "Bir melek olsaydı" derler. Kur'ân, bu çizgiye yönelik
olarak net hükümler bildirir.
Onlara "Allah'ın indirdiği Kur'ân'a ve peygambere gelin "
dendiğinde, münâfıkların senden şiddetle yüz çevirdiklerini
görürsün. (Nisa, 4, 61)
Onlar "Emrine uyduk "derler. Yanından ayrıldıkları zaman da
onlardan bir topluluk senin söylediklerinin aksini geceleyin
kurarlar. Allah onların geceleyin ne kurduklarını yazar. Onlara
aldırma ve Allah'a güven. Allah vekil olarak yeter." (Nisa,
4,81)
Kendisine doğru yol açıklandıktan sonra kim peygamberle ayrılığa
düşer ve mü'minlerin yolunun dışında bir yol takip ederse, onu
gittiği yolda bırakırız. Ve cehenneme atarız. O cehennem ne kötü
bir yerdir. (Nisa, 4, 115)
"Kitap ehlinden Allah'a ve rasûlüne iman etmeyenler, Allah'ın ve
Rasûlü'nün haram kıldığını haram saymayanlar ve hak din olan
İslâm'ı din edinmeyenlerle, boyun eğip kendi elleriyle cizye
verinceye kadar savaşın. " (Tevbe, 9, 29)
Onlar, Allah ve peygamberine karşı gelen için ebedî kalacağı
cehennem ateşi olduğunu bilmiyorlar mı? İşte büyük rüsvaylık
budur. (Tevbe, 9,63)
Şüphesiz Allah'a karşı gelen ve rasûlüne eziyet edenleri Allah,
dünyada da ahirette de lanetlemiş ve onlar için hor ve hâkir
yapan bir azab hazırlamıştır.
(Ahzab, 33,57)
Bu âyetler, bu çizgi için Kur'ân'ın bakışını yeterince net
biçimde ortaya koyuyor.
Asrı Saadette, Rasûlullah'ın mü'minler için bir önder ve örnek
şahsiyet olduğunu tartışan bir tek mü'min yoktur. Rasûlullah
sevgisi çok net bir ayıraçtır mü'minlerle kafirler, münafıklar
ve ehli kitab arasında...
Yeter ki, bir hükmün Rasûlullah'dan sadır olduğu bilinsin,
mü'min için ona ittibadan başka seçenek yoktur. Üstelik mü'min
bunu, büyük bir iman coşkusu içinde yapar. Diğer grup ise,
İslâm'la ilgili her şeyi tartışır. Dolayısıyla peygamberi de
tartışır. Vahyi tartıştığı için, Kur'ân'a inanmadığı için
Rasûlullah'a da inanmaz. Öyleyse o çağda peygamber inançsızlığı,
Kur'ân inançsızlığı ile iç içedir.
Saadet asrından sonra mü'minler, Kur'ân'ın yanında Rasûlullah'ın
sünnetini de aramışlardır. Hayatlarında sorularla karşılaştıkça
Kur'ân'a başvurmuşlar, ve Rasûlullah hayatta bulunmadığı için,
O'ndan kalan değer yargılarına başvurmak istemişlerdir. O
dönemde sahabe-i kiram tüm mü'minlerin başvuru mercileridir.
Kendilerinden Rasûlullah'a ait bir bilgi alabilmek için nerde
bir sahabi varsa, onun kapısına dayanır mü'minler...
Ne Rasûlullah'ın ashabı, ne de ikinci nesil, "Rasûlullah öldü,
onun hayatında örneklediği umdeler de öldü, artık tek başvuru
kaynağımız Kur'ân'dır" dememişlerdir. Rasûlullah'ın maddî hayatı
ile birlikte sünnetini de öldürmeyi düşünmemiştir hiçbir
müslüman...Aksine, sünnete dair en küçük bir ışığı
yakalayabilmek için insanüstü bir çaba sarfedilmiştir. Hadis
ilmi, böyle bir çabanın adıdır.
Allah Teâlâ, "Bir işte anlaşmazlığa düştüğünüz zaman onun
hükmünü Allah'a ve peygambere havale edin" buyuruyor.
(Nisa,59) Bu âyet Kur'ân'da duruyor. Ve bu âyet bize
karşılaştığımız meselelerde bir çözüm sunuyor: Hükmü Allah'tan
ve Peygamberden sormak. Allah'tan sormak için önümüzde Kur'ân
var. Ya Peygamberden nasıl soracağız? Elimizde peygambere ait
bir bilgi yoksa...Sırf bu âyet hükmü, Rasûlullah'la beraber
yaşayan, ondan sonra gelen ve bize kadar ulaşan tüm müslümanlara,
Rasûlullah'in hayatına ilişkin ölçüleri tesbit etme görevi
yüklemektedir. Rasûlullah'dan bu yana hiçbir kimse tesbit
etmeseydi bile, bugün biz, Rasûlûllah'in sünnetini tesbit etme
ve karşılaştığımız meseleleri ona göre çözme zorunda idik.
Ne var ki, Rasûlullah'la birlikte yaşayan nesil olsun, ikinci
üçüncü nesil olsun, Rasûlullah'ın hayatına ilişkin bilgileri bu
şuur içinde tesbit edip, meselelerini onlara göre çözüp, bu
bilgileri bize kadar da ulaştırmışlardır. Onların gayretlerine
şükran borçluyuz. Şimdi bize düşen nedir? Elbette "Kur'ân'ı öne
çıkarıyor" gözüküp, "Allah'la Rasûlullah arasında ayrılık
meydana getirmeye" çabalayıp, Sünneti öldürmek, yok etmek,
üzerinde şüphe uyandırmak değildir. Yapılacak olan, bir
davranışın sadece O'na ait olup olmadığını tesbit etmek ve eğer
O'na aitse o davranışı hayat ilkesi olarak benimsemek,
hayatımızı ona göre biçimlendirmektir. Nefsi, aklî
değerlendirmelerle veya münkirlerin uyandırdığı şüphelerle
Rasûlullah'ın hayatına ilişkin bir tespiti ortadan kaldırmak
ahirette hesabı kolay verilmez bir davranıştı.
Son söz, yine Kur'ân'a ait:
"Allah ve Rasûlü, herhangi bir hususta hüküm verdiği zaman,
mü'min bir erkeğin ve mü'min bir kadının işlerinde başka yolu
seçme hakları yoktur. Kim Allah'a ve Rasûlüne isyan ederse,
şüphesiz ki o, açıkça sapılmıştır. "
(Ahzab, 36)
Kaynak:
Altınoluk Dergisi