Fiten vakti
Ahmed Taşgetiren
“Fitne”
kelimesi sözlükte, “karışığını almak için altını ateşe koymak”
anlamına gelmektedir. Çoğulu “Fiten” dir.
Buradan yola çıkarak bir yandan “kargaşa, bela ve sıkıntıya
düşmek”, bir yandan da “İmtihan” anlamına
gelmektedir.
Rasulullah Efendimiz (sa.)'in hadislerinden bir bölümü “Fiten
hadisleri” başlığı altında değerlendirilmiştir.
“Ümmetine karşı olağanüstü düşkün, rauf ve rahim olduğu”
Allah Teala'nın şehadetiyle sabit olan Allah Rasulü (s.a.) kendi
zamanında yaşayan mü'minleri “ateşten korumak için” tarifi
imkansız gayretler ortaya koyduğu gibi, kainatın sonuna kadar
gelecek olan mü'minleri korumak için de ürpertici uyarılarda
bulunmuştur. İşte bu uyarılara “büyük imtihan, bela, sıkıntı,
kargaşa, savrulma vakitleri”ni haber verme ve yanlışlıklara
düşmekten sakındırma mahiyetinde bulundukları için “Fiten
hadisleri” denilmiştir. Bu hadisleri “Kıyamet alameti”
gibi okuyanlar da olmuştur. Kıyamet'in ne zaman kopacağı
Peygamberler dahil, yaratılmış hiç kimseye bildirilmediği için,
hangi alametlerin hangi zamanda kıyametin kopacağına delil
olarak değerlendirilebileceğini söylemek de mümkün değildir.
Ancak, Kıyamet tüm kainatın sonlanışı ise, ve tek tek
insanların, tek tek toplumların sonlanışı da bir tür küçük
kıyamet sayılabilirse, “Fiten hadisleri”nin en azından
insan ve toplumlar için kıyamet habercisi olduğu değerlendirmesi
yapılabilir. Kalbin çürümesi kalbin kıyameti, dimağın pörsümesi
dimağın kıyameti sayılabileceği gibi, bir insanın yaratılış
kanunlarıyla boğuşması varoluş gerekçesini yoketme yolunda bir
gidiş, toplumların temel insani değerlerle boğuşması toplumsal
bir çürüyüş yolculuğu sayılabilir.
Kur'an bilgisi içinde sunulan Firanv'ın ya da Karun'un, Ad'ın ve
Semud'un kıyameti gibi...
Dolayısıyla ister tek tek kişiler, isterse toplumlar, “Fiten”
başlığı altında toplanan bu hadislere bakıp, kendilerini ateşe
ve tükenişe ne kadar yakın olduklarını veya olmadıklarını
anlayabilirler.
Anlayabilirler, daha ötede, bunların bir “Peygamber ikazı”
olduğunu düşünüp, ürperebilir, kendilerini toparlayabilirler.
Peygamber “beşir – müjdeleyici” ve “Nezir -
uyarıcı - korkutucu”dur. O (s.a.) nun hem
beşir hem nezir vasıfları, insanın ve toplumların yaratılış
misyonları ekseninden kopmamaları içindir.
Bu hadislere biraz daha yakından baktığımızda nelerle
karşılaşırız? (Hadislerin Murat Kaya kardeşimiz tarafından
derlenen Türkçe metinleri diğer sayfalarımızda verilmiştir.)
Bir hadiste Rasulullah Efendimiz (sa.a) “şiddetli bir
şekilde yaklaşan fitne”den bahsediyor ve böyle
bir zamanda yaşayan insan için “vay haline” diyor. Siz
bundan endişe etmez misiniz, üzerinize almaz mısınız, “Acaba
Rasulullah'ın resmettiği fitne zamanı benim zanamım mı?” diye
sormaz mısınız?
Diyor ki Rasulullah (sa.a)
“İnsanlar
mü'min olarak sabahlar da akşam kafir oluverir. Mü'min
olarak akşamlar da sabaha kafir çıkabilir.”
Nasıl bir savruluş halidir bu? Nasıl bir ortamdır ki savurur
insanı: İnsan bir gün içinde imanla ondan kopuş arasında nasıl
savrulur? Böylebir uyarı ile karşılaştığınızda, hemen kalbinizi
avucunuza alıp bakma refleksi göstermez misiniz? Hemen sağınızı
solunuzu kontrol etmez misiniz?
Bu hadisin devamında Rasulullah “İnsanlar dinlerini
küçük bir dünya menfaati karşılığında değiştiriverirler.”
diyor. İşte eskilerin deyimiyle bir mezlaka-i akdam... Yani
ayakları kaydıracak bir değer alaborası, bir zihin pörsümesi...
Küçük bir dünya menafaatin insanın hayatını ve mematını
anlamlandıran “din” bağlılığına el koyacak hale
gelmesi...
Şöyle
bir düşünün: Namazlarınıza gıbta ediliyor, oruçlarınıza gıbta
ediliyor, hatta herkes “keşke sizin amelleriniz gibi
amellerimiz olsa” diyor... Ama Rasulullah böyle insanların
bile savrulacağı bir fiten vaktine işaret ediyor; buyuruyor ki:
“Kur'an okurlar, fakat okudukları boğazlarından aşağı geçmez.
Onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar.” Böyle bir
ikaz bizi, okudğumuz Kur'an'ın boğazlarımızdan aşağı geçip
geçmediği, Kur'an'ın ete kemiğe bürünüp bürünmediği konusunda
sorgulamaya sevketmez mi? “Dinimiz”e bakmaz mıyız, hala
içimizde duruyor mu diye... Yüreklerimizdeki inanç dünyası okun
yaydan çıkıp gittiği gibi gitti mi tedirginliğine düşmez miyiz?
“Öyle bir zaman gelecek ki, okumaya meraklı kurra çoğalacak,
fakihler ise azalacak ve bu suretle ilim yeryüzünden çekilip
alınacak.”
Dinin fıkıh boyutu... Yani derinlemesine anlama çabası... Yani
ilim... İlmin azaldığı zaman işler sarpa saracak demek İslam
toplumlarında... Ümmetinin üzerine titreyen Peygamber (s.a.)'in
uyarısı böyle...
Allah Rasulü (s.a.) gene uyarıyor: “Çok olursunuz ama, selin
üstündeki çer - çöpten farkınız olmaz”
diyor... “Çünkü içinize “vehn” düşmüştür.
Vehn, yani dünya sevgisi, ölüm korkusu...”
Yoklayalım bakalım 1.5 milyarlık İslam ümmeti olarak içimizi...
Gücümüze bakalım, sel üstündeki çer -çöpten farkımız var mı? Ve
yüreklerimizde dünya tutkusu, ölüm korkusu ne alemde?
Biz “Fiten vakti”nde miyiz?
Allah Rasulü (s.a.) uyarıyor:
“Ben sizin dünya hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan,
birbirinizi katletmenizden ve sizden öncekiler gibi helak olup
gitmenizden korkuyorum.”
Alın size, yine dünya hırsı... Yani önceliklerin değişmesi...
“Yeryüzünde neden varız?” sorusuna verilecek cevapta kafaların
karışması... Ve bunun peşinden gelen birbirini kırma süreci...
Allah'ın elçisi diyor ki, “Böyle yaparsanız, helak
olur gidersiniz!” Birbiriyle kapışan İslam toplumlarına
bakıp, ardından gelen sefaletlere, perişanlıklara, yokoluşlara
ne demek gerekir?
Rasulullah, insanların ve toplumların “Fiten vakti”ni
anlatırken bazı şeyleri özellikle vurguluyor.
-Zina ve fuhşun yaygınlaşması bunlardan biri... Bir hadislerinde
zinanın yaygınlık kazanacağını, öyle ki o zaman en duyarlı
insanın, gün ortasında zina eden birilerine “Bu işi biraz kapalı
bir yerde yapsanız” diyebileciğini bildiriyor. Ve zina böylesine
salgın ve cüretkar hale geldiği zaman, peşinden, daha önceki
toplumlarda yaşanmamış hastalıklara mübtela olunacağını haber
veriyor.
-Allah Rasulü, ölçü ve tartının bozulmasına karşı uyarıyor. Buna
göre alışverişte hile, o topluma kıtlık, geçim sıkıntısı ve
zalimce bir yönetimi getiriyor. Demek ki Peygamberane bir bakışa
göre, ikili ilişkilerde ölçü kaçınca, toplum – yönetim
ilişkilerinde de ölçü kaçıyor ve güçlü olanın cevrü cefası,
zulmü başlıyor.
-Kişinin haramdan mı helalden mi kazandığına bakmadığı zaman o
zaman... Herkesin faize bir biçimde bulaştığı, insanların en çok
korunanının, faizin tozundan etkilendiği zaman...
-Hazreti Peygamber yine, zekatı vermeyenin yağmurlarının
kesileceğini bildiriyor. Demek ki zekatla yağmurların yağması
arasında bir alaka var. Yağmuru yağdıran, zekatı istiyor,
akıllarımızı derleyip toplayarak bakarsak, “Sadakaları Allah
alır” ayetinin manası ile, “yağmuru Allah verir”
hükmünün birbiriyle alakalı olduğunu idrak etmez miyiz?
-Uyarıyor Allah Rasulü: Allah'ın ahdini ve Rasulünün
sünnetini terk eden milletin başına Allah mutlaka kendilerinden
olmayan düşmanı musallat eder... Düşünelim bakalım başımızı
ellerimiz arasına alıp: Neden İslam coğrafyası kendilerinden
olmayan güçlerin tasallutu altında? Bir ahdi mi bozdu bu
coğrafyanın insanları, bir yolu mu terketti?
-Devlet adamları Allah'ın kitabı ile hükmetmez, Allah'ın
indirdiği hükümlerden işlerine geleni seçerlerse... Yani keyfi
bir yönetim uygularlarsa...
Allah Rasulü (s.a.) uyarıyor: Allah onların hesabını kendi
aralarında görür... Bakın İslam coğrafyasına, düşünün
düşünebildiğiniz kadar...
Hazreti Peygamber (s.a.) uyarıyor:
-Haliniz nice olur?
Bu uyarıda ne ararsanız var aslında. Yani perişan olursunuz,
helak olursunuz, yerin altı üstünden iyi gelir size...
Rasulullah (s.a.) daha sonra sayıyor:
-Gençleriniz fıska düştüğü, kadınlarınız azdığı zaman...
-Emr-i bi'l ma'rufta bulunmadığınız, nehy ani'l – münker
yapmadığınız zaman... Yani iyiliklerle kötülükleri hatırlatacak
bir ilişki düzeni kalmadığı, yaptırımların uyarı biçiminde bile
ortadan kalktığı zaman...
-Hatta kötülüğü emredip, iyilikleri yasakladığınız zaman...
-Hatta iyiliği kötülük, kötülüğü de iyilik zannettiğiniz
zaman...
İşte Rasulullah'ın ısrarla altını çizdiği bu hal, ölçülerin
darmadağın olması, insanoğlunun kafasının allak bullak olması,
değer yargılarının altüst olması hali... çarkların birbirini
parçaladığı vasat... Toplumların kıyamet iklimi...
Sabah imanla buluşup akşam küfre gittiği, akşam imanla buluşup
sabah kafirliğe gittiği bir vakit...
-Emanet zayi edildiği zaman kıyameti bekleyin!
Bu da Peygamber (s.a.) uyarısı...
Emanet kaybolduğu zaman, yani “dağların taşların yüklenmediği
emaneti yüklenen insan ona ihanet ettiği zaman...” İnsanın
yaratılış misyonunun bittiği zaman bu... Bundan sonra her şeyi
yapar insan ve sonunda kendi varlık gerekçesini yok eder...
Cinayet, uyuşturucu, her türlü şiddet, alkol, zina, kürtaj,
intihar... Ucu hep tükenişe varıp dayanan insan sapkınlıkları...
Şöyle
bir ortamı düşünün:
-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o vakit mü'minin
kalbi tuzun suda eridiği gibi eriyecek.
Ürpertici bir hal değil mi? Niçin olacak bu?
-Kötülükleri görüp de onları değiştirmeye güç yetiremediği
için...
Dikkat edilirse Rasulullah'ın uyarıları, bir kötülük, yanlışlık,
kural dışılık, hukuksuzluk hakimiyetini ve bunların
düzeltilmesinin zorlaştığı zamanı işaret ediyor. Müslüman
toplum, tevbelerle, emr bi'l ma'ruf , nehy ani'l münker'lerle
kendi kendini arındıran bir toplumdur. Oysa bu mekanizma çöküyor
ve iyilik – kötülük ölçüleri allak bullak oluyor... Arınmıyor
toplum, insanlar arınmıyor, aksine yaygın bir kirlenme
yaşanıyor... İnsanların ayaklarından yukarı tırmanıyor
bataklık... Nasıl kurtulacak insan?
15 özellik saymış Rasulullah (s.a.), bunlar olursa o topluma
“büyük bela” gelir diyor ve sayıyor bela türlerini, kızıl
rüzgar, yere batma, suretlerin değişmesi ve gökten taş
yağması...
Eski toplumlarda inkarı seçenler, “Ne zaman?” diye
sorarlarmış Peygamberlerin uyarıları karşısında... Yani
“gelmez bize bela” dercesine... Ama azmış kavimlerin helaki,
bir Kur'an bilgisi... Ve Kur'an der: “Öyle bir fitneden
sakının ki o içinizde yalnızca zalimlere isabet etmez!” (Enfal,
35)
Rasulullah'ın sakındırdığı 15 özellikten ikisi “topluma
onların en alçağı, rezili başkan olduğu zaman, en belalı adama,
zararı dokunmasın diye hürmet edildiği zaman...” şeklinde
belirtiliyor...
Aslında böyle bir bela yetmez mi o toplumun çürüme sürecinin
karşılığı olarak? Ve böyle bir bela, toplumun tümünü boğmaz mı?
“Dindarlığın elde kor taşımak kadar zor olduğu”nu
bildirdiği böyle zamanlarda, yine Rasulullah Efendimiz, çıkış
yolları da gösteriyor... Öyle ki, böyle zamanlarda bir insanın
iyiliğinin, fitnesiz zamanların 50 kişisinin iyiliğine denk
olacağını bildiriyor.
Bir başka hadis-i şeriflerinde “Ümmetimin fesad ortamına
sürüklendiği zamanda sünnetime sarılana yüz şehid sevabı
vardır.” buyuruyor.
Kur'an
yaşıyor, Rasulullah Efendimizin sünneti yaşıyor ve Rasulullah
(s.a.) “Kıyametin koptuğunu görseniz bir fidan dikin”
buyuruyor. Demek “Fiten vakti” ya da “Fiten
ortamı” “işimiz bitti, artık belayı beklemekten başka
çare yok” ortamı değil. Aksine, sanki kıyametin sonrasına
bir dirilik taşımak istermiş gibi bir çaba sergilemek... Hazreti
Peygamber son anda bile bir ihya hamlesine çağırıyor. O çağrıyı
her an duyana ne mutlu!
Kaynak:
Altınoluk Dergisi