Sünnetsiz İslâm Arayışları
İsmail Lütfi Çakan
Ebu Râfî (r.a) 'den rivayet edildiğine göre Resûlullah
sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
"Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine
iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak,
"biz onu bunu bilmeyiz. Allah'ın kitabında ne görürsek ona
uyarız, o kadar" derken bulmayayım."1
Batı'nın İslâm ülkelerini istilâ ettiği ve askerî işgali
kültürel işgale dönüştürüp sürekli kılmaya karar verdiği
yıllardan itibaren planlı ve örgütlü olarak başlatılmış olan
sünnet düşmanlığı, ilerliyen yıllar içinde "Kur'an'la yetinme"
çağrısına dönüştü. Oryantalistlerin sünnet verilerine
yönelttikleri uydurulmuş ithamlarına körü körüne kapılmaktan
kaynaklanan bahis konusu düşmanlık ve çağrı, ilginç bir şekilde
İran-Irak savaşının sona ermesinden sonra memleketimizde değişik
seviyede ulu orta yazılır-çizilir ve konuşulur oldu. Batıya
yenik düşmüş İslâm ülkeleri aydınlarından bazıları bu yenikliğin
ve ezikliğin etkisiyle İslâm'a müsteşrikler gibi yaklaşıp
onların bedava avukatlığını üstlenerek ülkelerin gündemine
sünnet karşıtı fikirleri taşımışlar ve kitaplık hacımda yoğun
tartışmalara, sürtüşmelere vesile olmuşlardır.
Bizde sadece sünnet'in değil, bizzat İslâm'ın kendisinin
reddedilmesine çalışılmış, ancak müslüman halkın, necip
milletimizin yoğun baskı ve bilinçli direnişi sonucunda dinî
eğitim-öğretim resmen başlatılmıştı. 1950'li yıllardan bu yana
çok daha yaygın şekilde bir İslâm kimlik ve kişiliğinin inşası
çalışmaları sürdürülmektedir. Ne kadar acıdır ki, bu İslâmî
kimlik ve kişilik mücadelesinde henüz yeterli birikim ve kıvam
elde edilememişken, gelişmekte olan bu İslâmî potansiyel,
batının sunduğu bilimsel görünümdeki düşman şablonuna uygun
olarak sünnetsiz, yoz bir istikamete sürüklenmek istenmektedir.
İslâmî hareket ve araştırmalar, "Kur'an'la yetinme" çağrıları
etrafında sünnetsiz bir çerçeveye oturtulmaya çalışılmaktadır.
Kültürler Savaşı
Olaya, kültürler arası savaş noktasından bakıldığı zaman,
bu girişimlerin, siyasal istiklâl mücadelesindeki vatan
ihanetinden çok daha büyük bir ihanet olduğu anlaşılacaktır.
Zira bu, ümmet çapında yürütülen kültürel istiklâl
mücadelesinde, kimlik ve kişilik savaşında irtikab edilen bir
ihanettir. Parolanın, "Kur'an'la yetinme" olması, temeldeki
sünnet ve İslâm düşmanlığı cinayetini hafifletmez, aksine daha
da ağırlaştırır. Çünkü İslâm düşmanlığına, "Kur'an taraftarlığı"
gerekçe ve vesile kılınmaktadır. Asıl düşman çirkin yüzünü
saklamayı başarmış, ortada oltaya takılmış, beyin ve
yüreklerinden avlanmış bir takım aldatılmış yerli aydınlar
kalmıştır. Bunlar, iddia ve çağrıları ne olursa olsun
aldatılmışlığın acısını temsil etmektedirler.
Suçüstü
Hadisimiz, işte bu noktada taşıdığı Nebevî tespit ve ikaz
ışığıyla imdada yetişmekte, sergilenmekte olan oyunu gerçek
yüzüyle inananlara tanıtmaktadır. Sevgili peygamberimiz, günün
birinde kendisinin teşri yetkisini tanımayacak, sünnet'in
getirdigi evrensel yorumu önemsemeyecek Kur'an'la yetindiğini
söyleyecek münasebetsizlerin çıkacağını, ashabından (ve tabii
ümmetinden) hiç kimseyi böylesi bir tavır ve iddia içinde görmek
istemediğini pek beliğ ve etkili bir şekilde belirtmiş,
sünnetsiz İslâm iddialarını, suç üstü yakalayıp teşhir etmiştir.
Hadisimizde öncelikle, sünnete karşı çıkışın temelinde bir
kabalık, kayıtsızlık, nefsîlik, kendisini bir şey sanmak,
müstagnîlik duygusunun yattığı, ortaya konan tavrın da
yakışıksız ve müslüman edebinden uzak bir tavır olduğu,
"koltuğuna yaslanmış (ya da kaykılmış)" ifadesiyle
tesbit edilmektedir. Bir başka rivayette durum ; "koltuğuna
yaslanmış karnı tok bir adam..." şeklinde belirtilmiştir.
Dünyevî değerlere sırtını dayamış şımarığın, kendisine ulaşan
Peygamber emir veya yasağı karşısında "benanlamam, onu-bunu
bilmem, sünnet-münnet tanımam" demesi, sınır tanımazlığını,
"Allah'ın kitabında ne bulursak ona uyarız, o kadar" sözü de
anlayış eksikliğini, kasıtlı bir cehaleti ortaya koymasının
ötesinde tavır bozukluğunun nasıl bir fikri bozukluğa
dayandığını da göstermektedir. İç dayanakları ve dış görünüşüyle
bu bozuk ve hatalı tutum, "sakın hiç birinizi bu halde
görmeyeyim!"tenbih ve tehdidine muhataptır.
Resûl-i ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, bu sorumsuz, bölücü,
ayırımcı ve yanlış ve müstehzi üslûp ve tavrı görüldüğü gibi hem
teşhis hem de mahkum etmiştir. Hadisimizin ifadesi fevkalâde
güçlü bir yasak tonu ve vurgusuna sahiptir: "sakın hiç
birinizi bu halde bulmayayım!" Bizim ifademizle bunun anlamı
"sakın böyle bir edepsizlik yapmaya kalkışmayın" demektir.
Sünnete karşı çıkanlarda ortak özellik olarak dün olduğu gibi
bugün de müşahede edilen üslûp ve tavır bozukluğu, hadisimizdeki
tespitlerin somut delilini oluşturmaktadır.
Aynen vâki
Tirmizi şârihi Mübârekfûri, hadisimizin şerhinde bir başka
gerçeğe dikkat çekmekte şöyle demektedir:
"Bu hadis, peygamberlik delillerinden bir delil ve bir âlâmettir.
Zira, hadiste haber verilen durum aynen gerçekleşmiştir.
Hindistan'ın Pencap eyaletinde bir adam çıktı ve kendi kendisini
"ehl-i kur'an" diye isimlendirip tanıttı. Halbuki onunla ehl-i
kur'an arasında dağlar kadar fark vardı. Aslında o "ehl-i Kur'an"
değil, ehl-i ilhad idi. (Ne acıdır ki) bu zat önceleri
sâlihlerdendi, şeytan onu saptırdı, azdırdı ve sırat-ı
müstakimden uzaklaştırdı da ehl-i İslâm'ın söylemediği bir takım
sözler söylemeye başladı. Peygamberin hadislerini bütünüyle
kesin şekilde reddetmeye kadar işi götürdü ve "bütün bunlar
Allah adına uydurulmuş yalan ve iftiradan ibarettir, gerekli
olan sadece Kur'an-ı azîm ile ameldir, hadislerle değil; isterse
bu hadisler sahih-mütevâtir olsunlar. Kim Kur'an'dan başka bir
şeyle amel ederse, o, "Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler,
kâfirlerin tâ kendileridir" âyetinin hükmü altına girer"
dedi. Daha buna benzer küfrü gerektiren bir sürü sözler söyledi
ve bir sürü cahil de ona tâbi oldu, onu "imam" edindi...
Devrin âlimleri bu adamın küfrüne, ilhadına ve İslâm
çerçevesinden çıktığına dair fetvâ verdiler. Bize göre de durum,
âlimlerin dediği gibidir."2
Mübârekfûrî merhumun isim zikretmeden verdiği bu çarpıcı örnek,
"Kur'an'la yetinme" ya da "sünnetsiz İslâm arayışı" yanlılarının
sonuçta ulaşacakları noktayı göstermesi bakımından fevkalâde
dikkat çekicidir.
Sömürgeci Etkisi
Sünnet karşıtı görüşlerin, "Kur'an'la yetinme" çağrılarının
temelinde yatan aldatılmışığı da Mustafa A'zami şöyle tespit
etmektedir:
"İngilizler, Hindistan'ı geçen asırda bütünüyle
sömürgeleştirmişti. Müslümanlar ülkeyi onların elinden kurtarmak
için cihat ilân ettiler. Sömürgeciler silâhlı cihadın
tehlikesini farkettiler. Bunun için müslüman âlimler arasında
kılıçla cihadı reddeden bir grup peyda ettiler. Onlar da bu işe
kılıçla cihadı emreden hadisleri reddetmekle başladılar. Çerağ
Ali ve Mirza Gulam Ahmed el-Kadyânî bu ekolün önderlerindendir.
... Nihayet elle tutulur etkili bir faaliyet gösteren Gulam
Ahmed Perviz geldi, Aylık bir dergi yayınladığı gibi "Ehl-i
Kur'an" adıyla bir cemiyet de kurdu ve bir çok kitap neşretti.
Aslında Perviz, ictihad ve bağımsızlık iddiasına rağmen, Tevfik
Sıdkı'yı takib ve taklid etti. Hadislerin herhangi bir teşriî
değeri olmadığını iddia ile, âhad haberleri ve hatta onların
ötesinde beş vakit namaz, namazın rek'atları, şekli ve buna
benzer tevâtür yoluyla nakledilegelmiş bilgileri de reddetmiş
ve; "Kur'an bize sadece namazı ikame etmeyi emrediyor. Namazın
nasıl kılınacağı ise, devlet başkanına bırakılmış bir iştir. O,
bunu danışmanlarıyla görüşerek zaman ve mekana göre tesbit eder"
demiştir. Bu, Tevfik Sıdkı'nın "İslâm sadece Kur'an'dan
ibarettir" başlıklı makalesinde ileri sürdüğü görüşün tâ
kendisidir. Fakat Sıdkı, sonraları bu görüşünden vaz geçmişti.
Hülasa, ikinci hicrî asırda çok az kişi, sünnetin delil oluşunu
ve teşriî (yasal) değerini inkâr etmişti. Bunun kaynağı
cahillikti. Aynı şekilde sünnetin mütevâtir olmayanını inkâr
eden bir başka grup da görülmüştü.
İkinci asırdan sonra bu fitneye son verilmişti. Şimdilerde aynı
fitne, batı sömürgeciliğinin etkisiyle yeniden diriltildi. Bazı
insanlar sadece cihad hadislerini, diğer bazıları da mütevâtiri,
meşhuru ve âhâdıyla Hz. Peygamber'in sünnetinin bütününü,
tamamıyla inkâr etmektedirler.3
Sünnet düşmanlığında batının etkisini ve yaşanan aldatılmışlığı
anlamak için aslında bu iki tesbit, yeterli ip uçlarını
vermektedir. Biz de bu kadarıyla şimdilik yetiniyoruz. Ancak
hadisimizin yorumu sadedinde bir iki noktaya daha dikkat çekmek
istiyoruz.
Evrensel Yorum İhtiyacı
Nasıl, içimizden seçtiği peygamberler aracılığı ile iradesini
kullarına duyurmak, Allah Teâlâ için bir acz ve eksiklik
değilse; sünnet de Kur'an-ı Kerim için asla bir yetersizlik
belgesi değildir. Vahyi telakkîde Peygamberin aracılığına
insanların nasıl ve ne ölçüde ihtiyacı varsa, Kur'an'ı anlamakta
da Peygamberin yorumuna yani sünnete öylece ihtiyaç vardır.
Tabiî ve doğru olan budur. Bunun dışındaki iddialar ne adına
yapılırsa yapılsın, nasıl takdim edilirse edilsin, temelden
yanlıştır. Hz. Peygamber tarafından önceden teşhis ve
nehyedilmiştir. Hadisimiz bu teşhis, teşhir ve tehdidin
belgesidir.
Muhatapların anlayışlarını belli ölçüde olgunlaştıracak ve belli
çerçevede birbirine yaklaştıracak, doğruya yönlendirecek yetkili
ve evrensel bir yoruma olan ihtiyaç ortadadır. Ümmetin bu
ihtiyacını karşılayan, kimlik ve kişiliğini dokuyan yorum, Hz.
Peygamberin yorumu, yani sünnetidir. Bu sebeple sünnet, İslâm'ı
anlama, kavrama ve yaşamada vazgeçilmez en doğru ölçü ve
yorumdur. O'nun verilerine yöneltilecek hiç bir tenkit, ondan
müstağni kalmayı haklı kılamaz. Yani ne sünnetsiz müslümanlık
olur ne de sünnet'e rağmen müslümanlık olur.
Yaklaşım Bozukluğu
İslâm âlimlerinin tarih boyu verdikleri ilmi mesâileri, yabancı
ve düşman kültür mesuplarının telkinleri doğrultusunda, düşmanca
bir yaklaşımla değerlendirmek ve eleştirmek, iddia edildiğinin
aksine, kimseye iyi bir ün kazandırmaz. Müslüman ilim adamları
-şartlar ne olursa olsun- bu oyuna, batının bu sömürgecilik
oyununa gelmemeli, yapacaklarsa, kendi öz değerlerinin
avukatlığını yapmalıdırlar.
Kur'an'la sünnet'in arasını ayırma esasına dayalı iddia
sahipleri, "keyfi İslâm" arayıcıları, önü alınamayacak hurafe ve
bid'atlara kapı açacaklarını unutmamalıdırlar. Bu tür anlayış ve
arayış sahiplerini uyarmak, uyanmazlarsa kendilerini yalnızlığa
ve ilgisizliğe terketmek, herhalde günün en uygun metodu
olacaktır. Zira Hattabî'nin de isabetle belirttiği gibi, "bid'at
ve heva ehlinin selamını almamakla kişi, günahkâr olmaz"4
Sözü Hz. Ömer'in dile getirdiği teslimiyetle noktalayalım:
"Biz rab olarak Allah'tan, din olarak İslâmdan, peygamber olarak
da Muhammed'den memnun ve razıyız."5
Kaynaklar:
1. Ebu Davud, Sünnet 5; Tirmizi, İlim 10; İbn Mace,
Mukaddime 2 (Tirmizi "bu hadis hasen bir hadistir" demektedir.).
2. Tuhfetü'l-ahvezi, VII, 425. 3. Dirâsât fi'l-hadisî'n-nebevî,
s. 28-29. Konuya ait deliller ve tartışmaları, Azami'nin bu
kitabından Doç. Dr. Abdullah Aydınlı tarafından tercüme edilmiş
ve bu makale Erzurum A. Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Dergisi'nin 8. sayısında yayınlanmıştır, (s. 281-302) Aynı
kısmın bir başka tercümesi de Dr. N. Topaloğlu imzasıyla
Dokuzeylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi'nin 4.
sayısında neşredilmiştir, (s. 433-455) 4. Meâlimu's-sünen,
IV, 296. 5. bk. Buhari, ilim 26; deavat 64; fiten 15;
itisam 3; Müslim, iman 56, Tirmizi, ilim 10.
Kaynak:
Altınoluk Dergisi