"Modernizm Bir Sapmadır"
- İslâm içerisinde modernist çizgi deyince neyi anlamak
lâzım, isterseniz buradan başlayalım.
Ebûbekir Sifil:
İslâm dünyasında tarihin muhtelif dilimlerinde fikri ve
toplumsal anlamda, bir takım inkıtâ dönemleri var. Moğol
istilâsı vb. gibi... Bu inkıtâ dönemlerinin her birinden sonra
İslâm ümmeti sahip olduğu dinamikler sayesinde yeniden
toparlandı; yeniden selefî anlamda islâmî öze dönüşü
hedefleyerek, bunu kısmen tarihi süreç içerisinde
gerçekleştirdi. Fakat İslâm dünyası tüm bu fetret dönemlerinin
sonunda ve belki de son ve en önemli ayağı olarak modern
zamanların getirdiği bir retorikle karşılaştı. Bu aynı zamanda
İslâm dünyasının fikri, siyasî, ekonomik, askeri anlamda ve
hayatın her alanında Batı karşısında zayıfladığı bir döneme
tekabül ediyordu. Fakat çok enteresandır; İslâm dünyasının
tarihte gerçekleştirdiği selefe dönüş, öze dönüş, sadr-ı İslâm'a
dönüş hareketi modern zamanlarda bir türlü kendini gösteremedi.
Bunda Batı'da geliştirilen modern zamanların teknikleri, ilmi
faaliyetleri, bilinç süreçleri çok etkin bir rol oynadı. Çünkü
artık müslümanlar neden sadr-ı İslâm'a dönmeliyiz sorusunu da
sormaya başladılar. O zaman bu soru sorulmuyordu. "İdeal İslâm
orasıdır, oraya dönmeliyiz" deniyordu. Ama bugün, daha doğrusu
bizim moderniteyle başlayan serüvenimiz bu soruyu da
sorgulayarak başladı. Neden sadr-ı İslâm? Neden Asr-ı Saâdet?
İslâm dünyasının yaşadığı ekonomik ve sosyal zaafiyetler, belki
siyasi karmaşalar, dünyanın yaşadığı konjonktür, İslâm dünyasını
yeniden İslâm'ı sorgulamak gibi bir konuma getirdi. Bunda klasik
oryantalist hareketin rolü çok büyük. Aynı zamanda müslümanların
kendi dinamiklerinden haberdar ve bu dinamikleri sağlıklı bir
şekilde işletebilen otoritelerden yoksun olmalarının getirdiği
çok büyük bir dezavantaj da var. Yani tarihte bir Mu'tezile
hareketi var idiyse bunun karşısında El-Hasan'ül-Basri var idi.
Veyahut İmam El-Eş'ari, El-Maturidi var idi. Dengelemek kolay
oluyordu o zaman. Yahut bir felsefe hareketi vardı. Ama bu
felsefe hareketinin karşısında bir El-Gazali vardı. Bugün
topyekün, fikri bir tasallut ve taarruz karşısındaki İslâm
dünyası kendini gerçekleştirebilecek bu tür otoritelerden mahrum
bulunuyor. Dolayısıyla İslâm dünyası klasik oryantalizmin
dayattığı soruları sorgulayamadı. Yani "Niye bu soruları
sormalıyız" sorusunu soramadı. Böyle olunca da o soruları bir
fenomen olarak kabul etti. Bu sorular üzerine bilincini ve zihni
faaliyetini inşa etmeye başladı. İşte İslâm dünyasına
modernizmin girişi kısaca böyledir.
- Yani modernizm, oryantalizmin İslâm'ın önüne koyduğu sorular
üzerindeki zihni mesai ile başlıyor.
E. Sifil:
Bu sorular sorgulanmadı. Bu soruların tarihsel, felsefi, sosyal
arka planı sorgulanmadı. Çünkü bunu yapacak birikimden,
tecrübeden ve derinlikten mahrumdu İslâm dünyası. Zaten dikkat
edilirse İslâm dünyasında ilk uç veren modernist hareketler
ümmetin Batı karşısında derlenip toparlanması gibi son derece
yüzeysel argümanlara dayanıyordu.
- Modernist hareketin ilk çıkışında bir bakıma kendini savunma
içgüdüsü var. Yani İslâm ümmeti nasıl toparlanır sorusu var.
E. Sifil:
Fakat bu çok donanımlı bir arka plana sahip olmayan bir tavır.
"Batı bizi teknolojide geçtiyse biz de bunu yapabiliriz, Batı
bugün bize fizik olarak hegemonya kurmuşsa bu hegemonyayı biz
müslümanlar olarak dengeleyebiliriz" şeklinde. Bu, fiziksel
planda böyle. Bunun felsefi, sosyal, tarihsel arka planı
sorgulanmadı, araştırılmadı, belki dikkat bile edilmedi.
Dolayısıyla bu çabalar oryantalizmin bilimsel verileriyle
desteklenen Batı hegemonyası karşısında en küçük bir direnme
dahî gösteremedi. Ve İslâm dünyası bugün müşahede ettiğimiz
noktaya geldi.
-Oryantalizm o dönemde İslâm dünyasının önüne ne tür sorular
koydu?
E. Sifil:
Hristiyanlık sistemleştirilmiş bir teoloji ve bunun uzantısı
olarak sistemli bir yapı arzeden normatif kurallar bütünü
olmaktan uzaklaştırıldığı için her türlü felsefi hareket, her
türlü dış müdaheleye açık bir yapı arzediyordu. Bu süreç
özellikle Hristiyanlık bağlamında Protestan hareketin uç
vermesiyle birlikte müthiş bir hız kazandı. Daha önce kilisenin
bir tekeli söz konusuydu. Kilise belli bir çerçeve içerisinde
tutarak Hristiyanlık üzerindeki egemenliğini, belirleyiciliğini
sürdürüyordu. Fakat Protestanlık'la birlikte Hristiyanlık
üzerine söz söyleme yetkisi kilisenin elinden alındı; kitlelere
yayıldı. Bunda İncil'in orijinal dilinden tercüme edilmesinin
çok büyük bir etkisi var şüphesiz. Hristiyanlık var olmak
amacını gerçekleştirmek uğruna her türlü müdaheleye kendisini
açık tuttu. Hristiyanlığın Roma Hukuku ile gerçekleştirdiği
izdivac, evet onu bir büyük medeniyetin dini yaptı; ama o artık
kendisi olmayan bir dindi. Orijinaliteden yoksun, seküler, her
türlü müdaheleye açık bir din haline gelmişti. Batı'da özellikle
Aydınlanma'dan sonra bilimsel bilginin arzettiği önem ve ağırlık
dolaysız bir şekilde Hristiyanlığı da cazibe alanı içinde, etki
alanı içinde tuttu. Ve Hristiyanlık bilimsel bilginin verileri
ışığında sorgulanmaya başladı. Protestanlık buna uygun bir ortam
hazırladı. Rasyonel akıl Hristiyanlığı insan aklının verileri ve
pozitif verileri mihenk alarak sorgulamaya başladı.
Hristiyanlığın, felsefi arka planı da olan bu sorulara ve
sorgulamalara verebileceği hiç bir cevap yoktu. Onaylamak
dışında pek bir tavrı da söz konusu olmadı. Böyle olunca da
Batı'nın İslâm dünyası üzerinde sosyal ve ekonomik hegemonya
kurma arzusu, hiç bitmeyen bu arzusu oryantalist çalışmaları da
yedeğine alarak, Hristiyan dünyasında yaşanan ve kısaca
arzetmeye çalıştığım bu tecrübeyi İslâm dünyasına ihraç etmeye
kalkıştı. Aynı zamanda bu İslâm dünyasının askeri, kültürel,
ekonomik ve zihni anlamda zayıf olduğu bir döneme tekabül
ediyordu.
- Oryantalizmin sömürgeci çizgi içerisindeki faaliyetini biraz
vurgulayabilir miyiz? Yani kolonyalist, sömürgeci hareket
oryantalist hareketlere nasıl baktı?
E. Sifil:
Oryantalist hareketleri besleyen arka plan, şüphesiz bu
kolonyalist mantık idi. İslâm dünyası fizik anlamda yeterli
ölçüde sömürülemiyor ve kontrol altında tutulamıyorsa o zaman
bilinç düzeyine inilmeli, bilinç seviyesine inilmeli ve bu
seviyede yeni bir hareket başlatılmalıydı. Aslında
oryantalistlerin yaptıkları da bu yeni bilinci oluşturmaktan
ibarettir. Buradan oryantalistlerin yaptığı İslâmoloji
çalışmalarını küçümsemek gibi bir sonuç çıkarılmamalı.
Müslümanların, özellikle modern dönem müslümanlarının belki
havsalalarına sığmayacak çalışmalar yaptılar.
- Bu hakikaten islâmî ilimlere katkı amacı mı taşıyordu? Burada
bir sorgulama yapmak gerekmiyor mu?
E. Sifil:
Tabii ki hayır. Bu çalışmalar belli bir ideolojiyi
gerçekleştirmek için yapıldı. Belli bir amaca hizmet etmek için
yapıldı. İslâm dünyasının fizik anlamda ulaşılamayan yerlerine
bilinç anlamında ulaşmak için, yani bu faaliyetler müslümanın
bilincini çözümlemek için yapıldı.
Modern İslâm anlayışının kendi geleneğine -bu tasnif üzerinde de
belki ileride durmak lâzım- gönderdiği sorgulamalardan iki
tanesi dikkatimizi çekiyor. Birincisi teolojik tartışmalar
bağlamında İmâm-ı Eş'arinin pozisyonu. İkincisi fıkhi
tartışmalar ve hadis tartışmaları bağlamında İmâm-ı Şafii'nin
pozisyonu. Rasyonalist akım Allah'ın iradesinin insanın iradesi
ile arzettiği durum konusuna yeterli açıklamayı getiremiyor.
Meselâ modernist müslüman İmâm-ı Eş'arinin determinizminden ve
İmâm-ı Şafii'nin hadisçiliğinden sürekli şikayet eder durur.
Modern müslüman için bunu açıklamak gerçekten zordur. Bunu niçin
söyledim? Batı'daki modernist çalışmaların bize sunduğu veriler
bu türlü özel konularda gerçekten problem arzediyor. Eğer
Allah'ın iradesi söz konusuysa o zaman insan aklının
belirleyiciliğinden, fonksiyonundan ve gücünden eni konu şüphe
etmemiz gerekecek. Oysa modernizm başlı başına rasyonalist bir
arka plana dayanıyor. O zaman bu arka plana ve bu arka planın
sunduğu verilere zıtlık teşkil eden argümanlar ve kişiler
kötüdür, zararlıdır gibi bir şey ortaya çıkıyor. İşte
modernizmin İslâm dünyasına ihrac ettiği ya da İslâm dünyasının
modernist jargondan ithal ettiği sorular İslâm dünyasının kendi
geçmişine ve tarihine yönelik ama oryantalist orijinli sorular.
Bunu açmamız gerekecek; çünkü bu önemli.
Bir kere en temelde vahiy üzerinde eni konu bir belirsizlik var.
Daha doğrusu bu belirsizlik üzerine inşa edilmiş sorular var.
Vahiy süreci nasıl gelişiyor, nasıl oluşuyor, bunu bir fenomen
olarak kabul etmek doğru mudur, akıl bu vahiy olgusunu nasıl
açıklayabilir, Hz. Peygamber (s.a.)'in ya da genelde
peygamberlerin vahiy sürecine bir katkısı var mıdır, bir dahli
var mıdır, varsa ne boyuttadır, yoksa Hz. Peygamber (s.a.) vahiy
ilişkisini nasıl anlamlandırabiliriz? Bu çok temel sorular
üzerine diğer soruları bina ettiler. Kur'an'ın bugün de yoğun
olarak tartışıldığını gözlemlediğimiz tarihsellik problemi
bağlamında arzettiği durum nedir? Özellikle normatif hükümler
söz konusu olduğunda Kur'an'ın tarihselliği, Kur'an'daki
normatif hükümlerin tarihselliği ne ölçüde doğrudur, ne ölçüde
kabul edilmelidir? Ardından sünnet ve hadis üzerindeki
sorular... Temelde hadis ve sünnet Batılı insanın gözünde
tradition'dan ibaret olduğu için, Batılı insan buna her türlü
bağlayıcılıktan ve yazılı hale getirilmiş kurallar bütünü
olmaktan uzak bir "gelenek" olarak bakar.
- Oryantalizm Kur'an'a nasıl bakıyor? Rasulullah (s.a.)'a nasıl
bakıyorlar? Oryantalizmin bu alanlarda getirdiği sorular nedir?
Bunların bizdeki modernist çizgiye taşınan boyutları nelerdir?
E. Sifil:
Oryantalist hareket dediğimiz şey temel argümanları itibarıyla
yeknesak bir yapı gibi görünüyor ama böyle olmadığı için temel
argümanlar üzerinde konuşmak daha tutarlı olacak. Buna göre,
Kur'an büyük ölçüde Hz. Peygamber (s.a.)'in tecrübi sezgilerinin
bir sonucudur. Dolayısıyla Kur'an'ın normatif özelliği, ahlaki
prensipler vaz' eden nasları tamamen Peygamber (s.a.)'in tecrübi
ve sezgisel duyuşlarından kaynaklanan birer veridir. Tabii ki
Peygamber (s.a.) çok zeki birisidir. Gözlemler yapan, belli bir
birikimi olan, ilk dönemlerde ticaret yapması hasebiyle farklı
kültürlerle temaslarda bulunan, böyle bir imkana sahip olmuş
birisidir. Dolayısıyla, çok genel hatlarıyla O'nun Kur'an diye
insanlara ilettiği şey bu derin tecrübelerin ve derin sezgilerin
sonucudur. Sünnet bunların pratiğe yansımış halidir. Bizzat Hz.
Peygamber (s.a.) tarafından pratize edilmiş halidir. "Yani ben
size şunları şunları söylüyorum ama bu teorinin pratiği de
şudur" şeklinde... Ameli sünnet bakımından sünnetin arzettiği
durum budur.
Oryantalist çalışmada hadis çok enteresan bir durum arzediyor.
Müslümanların üzerine inşa ettikleri, üzerine sistemi
oturttukları bir ruh var. Bu ruh Kur'an ve sünnet, yani ameli
sünnet. Kur'an ve sünnet insanlara bir bakış açısı kazandırıyor;
bir meleke kazandırıyor. Ve insanlar bu melekeyi işleterek
karşılaştıkları nev-zuhur olaylarda tavır ortaya koyuyorlar;
sonra bu tavır hadisleştiriliyor. Zamanla bir Talmud tecrübesi,
yahut Mişna tecrübesi gibi gelecek nesilleri bağlayıcı bir
karakter kazanıyor. Yahut istikrar kazandırıcı bir unsur olsun
diye bunları hadisleştiriyor; bu kültür tarafından otomatik
olarak hadisleştiriliyor. Yazılı hale dönüştükten sonra da belli
bir kutsallık kazanıyor. Tabii buna dokunmak mümkün olmuyor.
Olsa olsa bunu yorumlamak söz konusu oluyor. O da ehil bir
zümreyle sınırlı kalmak şartıyla... Oryantalistin bu bakışına
yardımcı olabilecek gibi görünen ilk anda, hadisler ya da
uygulamalar arasındaki farklılıklar, teolojik yaklaşımlar
arasındaki farklılıklar, kelam ekollerinin mücadeleleri, hatta
aynı ekole mensub insanların birbirleriyle mücadeleleri gibi
konulardır. Daha doğrusu bu konular öyle değerlendirilmeye
müsait gibi algılanır. Tabii bu aynı zamanda müslüman
modernistlerin çok iştiyakla, iştahla kullandıkları bir
argümandır. Eğer Batı'daki modern oryantalist hareket hakkında
bu söylediklerimiz bir taban oluşturabilecekse bunun üzerine
müslüman modernistlerin söylediklerini tahlil edebiliriz.
İslâm dünyasındaki modernleşme faaliyetleri ne gariptir ki önce
zihni olarak başlamadı. Önce pratik olarak başladı. Osmanlı'daki
askeri teşkilatın düzenlenmesi, belki idari teşkilatta bazı
düzenlemeler... Belki burada şunu da tespit etmemiz gerekiyor:
Batı'nın fiili hegemonyası altında bulunan bölgelerdeki
modernist faaliyetlerle, Batı'nın doğrudan etkisi altında
kalmayan bölgelerdeki faaliyetler birbirinden farklı. Yani
Hindistan'ın bir Seyid Ahmed Han'ı ile Türkiye'nin Ziya Gökalp'i,
Namık Kemal'i, Mısır'ın Muhammed Abduh'u, Reşit Rıza'sı İslâm
modernizmi adına birbiriyle kimi noktalarda bağdaşmaz tavırlar
sergileyebiliyorlar. Bu, muhatab oldukları Batı'lı tasallutun
doğrudan ya da dolaylı olmasıyla olduğu kadar yaşanılan
modernleşme tecrübesinin yerel bazlarda arzettiği
değişikliklerle de ilgilidir. Dolayısıyla müslüman
modernistlerin İslâm dünyasına getirdiği yaklaşımlar da
birbirlerinden farklılık arzediyor. Demin birkaç isim saydık.
Bunlara Mısır'da Ali Abdürrazık'ı eklemek mümkün. Muhammed
Hüseyin Heykel'i eklemek mümkün. Kazan'lı Musa Carullah
Bigiyef'i eklemek mümkün. Hindistan ve Pakistan'dan Fazlurrahman
ve Türkiye'deki son dönem hareketleri eklemek mümkün.
Modernizmin belki de en trajik tarafı, çok önemli, çok büyük,
çok temelli iddialara sahip olmasına karşın bunları bütüncül bir
yapıya kavuşturamamış olmasıdır. Bu her bölgenin modernizmine
göre böyledir. Bu bana göre çok doğru bir ifadedir. Dünyada
yeknesak bir modernist İslâm yok; her bölgenin, hatta her şahsın
kendine özgü bir modernist İslâm'ı var.
- Oryantalizmin İslâm dünyasının önüne koyduğu sorular islâmî
alandaki modernist çizgiye hangi çerçevede yansıdı? Yani bunlar
islâmî modernist çizgi içinde nasıl şekillendi, nasıl formüle
edildi? Diyelim ki oryantalist çizginin vahiy ve Kur'an
değerlendirmeleri var. İslâmî modernist çizgide vahiy ve Kur'an
nasıl algılandı? Diyelim ki sünnetle ilgili değerlendirmeler
var; o nasıl formüle edildi?
E. Sifil:
Kur'an vahyi bağlamında modernizmin en gözde temsilcisi
Fazlurrahman söz konusu olduğunda çok enteresan bir durum
çıkıyor karşımıza. Fazlurrahman'a göre vahyin ilahi kaynaklı
olduğu kesin.
- Bu noktada oryantalistlerden ayrılıyor...
E. Sifil:
Evet, ayrılıyor. Fakat vahyin Hz. Peygamber (s.a.)'de zuhur ediş
biçimi çok ekzantrik bir durum arzediyor. Diyor ki: "Eğer
Kur'anî ifadesiyle vahiy Hz. Peygamber (s.a.)'in kalbine
gönderilmişse bu bize vahyin Hz. Peygamber(s.a.)'in kalbine
gelinceye kadar linguistik bir boyutu olmadığını gösterir. Belki
vahiy kelimelerle işitiliyordur ama bunlar mental kelimelerdir.
Tamamen Hz. Peygamber (s.a.)'in sezgisel tecrübesiyle, ruhi
dünyasıyla ilgili bir süreç ve vahiy Hz. Peygamber (s.a.)'in
dilinde kelimelere dökülüyor."
-Fazlurrahman'a göre kelime kalıbına Hz. Peygamber (s.a.)'in
dilinde dökülüyor...
E. Sifil:
Evet. Fazlurrahman'ın bu konudaki görüşleri arasında bir çelişki
de her ne kadar söz konusu olabilir ise de çok net olmamakla
birlikte tebellür eden görüşüne göre vahiy bizim kelâm
ulemasının kelâm-ı nefsî dediği bağlamda Allah Teâlâ'ya aittir.
Ama işin lafzî boyutu, kelâm-ı lafzî seviyesi Hz. Peygamber'de
vücut bulmaktadır. Beni bu epey düşündürdü.
- Fazlurrahman oryantalist çizgi ile sentez yapıyor yani...
E. Sifil:
Evet sentez yapıyor. Şimdi bu kelâm-ı nefsî kelâm-ı lafzî
tartışması aslında ilk bakışta miâdını doldurmuş, modası geçmiş
bir tartışma. Fazlurrahman gibi pratikle ilgilenmekten başka
vakti olmaması gereken birisi niye bu tartışma ile ilgilendi
diye doğrusu epey düşündüm. Vardığım sonuç şu oldu:
Fazlurrahman'ın bu görüşünü çağdaş anlama yöntemleri ile,
hermenötik teknikleri ile irtibatlandırdığımızda ortaya şu
çıkıyor: Fazlurrahman'a göre anlama faaliyeti -belki teknik bir
detaya iniyoruz ama bu netleştirmek bakımından önemli- metnin
sahibini tanımak kadar metnin oluştuğu sosyal ve tarihi çevreyi
tanımakla da doğrudan ilgilidir. Bunu Kur'an'a uyarlarsanız
Allah Teâlâ'nın vahyi gönderdiği zamandaki sosyal ve kültürel
arka plan çok önemli. Fazlurrahman murâd-ı ilâhîden bahsetmez.
Bu benim çok dikkatimi çekti. Murâd-ı ilâhî yoktur onda.
Özellikle normatif hükümler bağlamında böyle bir tabir
kullanmaz. Yani Allah bu ayetle şunu murâd etmiştir veya
Allah'ın murâdını gerçekleştirmek için şunlar şunlar olmalıdır
gibi bir mantık yok. İşte bu çağdaş hermenötik veyahut yorumsama
yöntemleri ve teorileri karşısındaki tavrını yansıtıyor onun.
Eğer bir metni ideal bir biçimde anlamak istiyorsak metin
sahibini ve metin sahibinin içinde bulunduğu sosyo-kültürel
şartları ve metnin oluştuğu sosyo-kültürel şartları -çevresel
şartlar diyor buna- bilmemiz gerekiyor.
- Diyorsunuz ki Fazlurrahman'da murâd-ı ilâhî kavramı yoktur.
Metin sahibi Allah Teâlâ olduğuna göre O'nun murâdını anlamak
gerekmiyor mu?
E. Sifil:
İşte bu problemi vahiy kavramına getirdiği açıklamalarla çözüyor
Fazlurrahman. Vahiy potansiyel olarak Hz. Peygamber (s.a.)'in
içinde, ruhunda, kalbinde mevcuttur. İhtiyac hasıl olduğunda,
hadise meydana geldiğinde bu Hz. Peygamber (s.a.)'in bilincinde
yahut ruhunda kelimelere dönüşüyor ve kelimeler halinde dışarıya
aksediyor, diyor.
- Peki o zaman Peygamberimizin içinde kalan vahiy de vardır...
E. Sifil:
Potansiyel olarak evet.
- Potansiyel olarak... Yani yeni deyimle güncelleşmeyen vahiy de
var.
E. Sifil:
Aslında ben ikinci çalışmamda bu soruyu sık sormaya çalıştım. Bu
çok önemli bir noktadır; açılması gerekir. Eğer Hz. Peygamber
(s.a.) vahyin herhangi bir yerinde, vahiy sürecinin herhangi bir
noktasında bir belirleyiciliğe sahipse bu nedir ve boyutları ne
kadardır? Hz. Peygamber (s.a.) vahyi mental anlamda, linguistik
anlamda belirliyorsa bu bir yetki midir, sorumluluk mudur? Eğer
yetkiyse, onda artırma eksiltme olması da gerekir. Çünkü
doğrudan belirlemektedir. Eğer bu sorumluluksa bunu Hz.
Peygamber (s.a.)'in murâd-ı ilâhîye uygun belirlediğinden nasıl
emin olacağız? Bunun gibi temel sorular Fazlurrahman'da
karşılıksız kalıyor. Bu konuyu özellikle böyle muğlak bırakıyor.
- Niye muğlak bırakıyor?
E. Sifil:
Kanatime göre çözümleyemediği için.
- Acaba bunun için mi yoksa Fazlurrahman'ın bu tarz bir vahiy
yorumundan varmak istediği bir sonuç var da onun için mi?
Diyelim ki normatif kuralları tarihte şartlara indirgiyor. O
zaman Fazlurrahman zamanına Kur'an'dan sarf-ı nazar edilerek çok
geniş bir değerlendirme alanı kalıyor. Fazlurrahman bunu
düşünmemiş olabilir mi?
E. Sifil:
Kanaatime göre ya Fazlurrahman bu konudaki fikirlerini
netleştiremeden dünyadan ayrıldı. Ya da bunu Fazlurrahman
uzmanlarına bıraktı. O'nun çeşitli vesilelerle ifadeye koyduğu
görüşleri Fazlurrahman uzmanları belki bir senteze
ulaştırabilirlerse bunu netleştirebileceklerdi. Aslında çok
enteresandır: Fazlurrahman ehl-i sünnetin bu konudaki görüşüne
de her fırsatta çatar. Mesela bir yerde der ki: Ehl-i sünnet
vahyin Hz. Peygamber boyutunu küçümsemiştir. Bu üzerinde çok
durulmayı hak eden bir ifade. Eğer ehl-i sünnet Hz. Peygamber
(s.a.)'in vahiyle ilgili boyutunu küçümsemişse bunun sebebi ve
sonucu nedir; aksi halde ne olurdu? Bu sorular açık değil.
- Konu biraz mücerret kalıyor. Yani Fazlurrahman diyor ki;
vahyin insana ulaşmasında Hz. Peygamber (s.a.)'in -seçici belki
değil mi?- somutlaştırıcı, belirleyici bir rolü var. O günün
şartlarına uygun düşecek vahyi kalbinden Rasulullah çıkarıyor.
Bir bakıma böyle. Ehl-i sünnet Rasulullah'ın bu rolünü görmezden
geliyor diyor Fazlurrahman.
E. Sifil:
Tabii burada Fazlurrahman'ı savunacaklar için bir hareket alanı
mevcut. O da şu: Fazlurrahman hiç bir zaman vahiy Hz. Peygamber
(s.a.)'in belirleyiciliğinde ifadeye dökülüyor demiyor. Şunu
diyor: Vahiy Allah kelâmıdır; ama aynı zamanda normal olarak Hz.
Peygamber (s.a.)'in de kelâmıdır. Bu kadar karmaşık, bu kadar
belirsiz ve bu kadar muğlak bırakıyor.
- Peki ehl-i sünnete yönelik suçlama yerinde bir suçlama mı?
E. Sifil:
Bana göre değil. Bu tartışma o zaman vahiy konusunun sınırlarını
aşar ve bütünüyle din olgusunu tartışma gündemine getirir. O
zaman oturup dini yeniden tanımlamanız gerekir. Dolayısıyla ehl-i
sünnetin bu konudaki tavrı Hz. Peygamber (s.a.)'in vahiy
karsındaki tavrını küçümsemek değil tamamen nötralize etmektir.
Hz. Peygamber kendisine vahiy geldiği anda nötrdür. Bu o kadar
böyledir ki ayette "Vahiy geldiği zaman onu hemen kapıvermek
için acele edip dilini oynatma. Çünkü onu (kalbinde) toplamak ve
(dilinde) okutmak bize aittir." buyuruluyor. Çok enteresan. Bu
ehl-i sünnetin hem Kur'an vahyi hem de sünnet bağlamındaki
görüşlerini temellendiren belli başlı ayetlerden birisidir.
- Rasulullah'tan ayrı bir Kur'an gerçeği, vahiy gerçeği var.
E. Sifil:
Ve bu Rasulullah'a kelimeler halinde geliyor ve Rasulullah bunu
almak için dudaklarını kıpırdatıyor.
- Yani kelâm-ı lafzî de, kelâm-ı nefsî de ilâhîdir...
E. Sifil:
Bu o kadar net ki, buna benzer başka ayetlerden de aynı hüküm
çıkıyor.
- Peki Fazlurrahman'ın bundan vardığı sonuç ne? Rasullullah'ın
vahyi belirlemesinden nereye gelmek istiyor? Ve kendi bulunduğu
zamanda bunu gündeme getirmesinin sebepleri ne olabilir?
E. Sifil:
Bu sonucu kendisi çok net bir biçimde ifade etmiyor. Ama demin
de dediğim gibi çağdaş anlama ve yorumsama teknikleri ile bunu
bağdaştırdığımız zaman ortaya şu sonuç çıkıyor: Kur'an tamamen
indiği dönemin sosyo-politik sorunlarına çözüm getirmiştir.
Hatta Kur'an vahyini belirleyen bir müşrik Mekke arka planı
vardır. Kur'an vahyini bunlardan soyutlayarak anlamanız mümkün
değildir; bunları bilmeniz gerekir. Kur'an geldiği dönem için
hem ahlâkî hem normatif hükümler içeren bir kitaptır. Ama bizim
için ne ahlâkî, ne normatif hüküm içermez; prensip de içermez.
- O zaman bağlayıcılığı da ortadan kalkıyor...
E. Sifil:
Tabii.
- Esasında Batı'ya karşı bir eziklik duyan İslâm dünyası böylece
Kur'an'ın yollarını tıkadığı fikrinden kurtulacak; önlerine bir
özgürlük alanı çıkacak, orada istedikleri gibi, kendi aklî
ölçülerinde bir alan meydana getirecekler.
E. Sifil:
Kur'an'ın bağlayıcılığını ilâhî vasfıyla bütünleştirerek başka
türlü aşmanız mümkün değil çünkü.
- Bu, Kur'an'ın varoluşunu çok anlamsız hale getiriyor. Diyelim
ki Kur'an'ın Asr-ı Saadet için varoluşu anlamlı; çünkü o
tarihsel zeminde bir anlam ifade ediyor. Peki Fazlurrahman için
ne anlam ifade ediyor Kur'an?
E. Sifil:
Fazlurrahman için Kur'an'ın ifade ettiği anlam şu. Bunu çok net
söylüyor, hatta bu konuda bazı modernistlere de sitem ediyor.
Diyor ki: "Bazı modernistler Kur'an'dan doğrudan ahlâkî
prensipler çıkarabileceğimizi zannettiler. Aslında Kur'an ahlâki
hükümler bağlamında prensipler dahi sunmaz. Çok genel ve soyut
bazı yönlendirmelerde bulunur. Biz ondan hareketle önce ahlâkî
ilkeleri çıkarmalıyız." Bu Fazlurrahman'ın düşünce dünyasının da
bir özeti aslında. Kur'an'a, ondan genel bazı ahlâkî prensipler
çıkarmak için başvurmalıyız. Bu konuda Kur'an bize rehberlik
eder. Bu ilkeler çıkardıktan sonra Kur'an'ın kapağını kapatırız.
Bu ilkeleri üzerine bir teoloji kurarız. Ve yine bu ilkeler ve
teoloji üzerine de hukuk inşâ ederiz. Formül bu.
- Hangi dönemde yaşanıyorsa o dönemin insanının inisiyatifine
bırakıyor...
E. Sifil:
Ahlâkî ilkeler evrenseldir, tarihler ve coğrafyalar üstüdür
diyor. Bu Fazlurrahman'a bir hareket alanı açıyor gibi gözükse
de belki burada büyük bir handikapa düşüyor. Bir şey daha diyor:
"Bu ahlâkî ilkelere ulaşmak için iman şart değildir." Yani
ahlâkî ilkelere iman olmadan da, objektif bir zihni faaliyetle
ulaşabilirsiniz. O zaman bir insanı müslüman ve bir toplumu
islâmî kılan nedir yahut müslümanın bilincindeki Allah,
yetkileri elinden alınmış sadece tabiat olaylarına hükmeden bir
muktedir midir, soruları çıkıyor ortaya. Bütün bunları
düşünürken benim aklıma şu hadis-i şerif geliyor: "Sizden
öncekilerin yoluna, sünnetine tabi olacaksınız" Dikkat edin;
Yahudilerin Talmud, Hristiyanların İncil tecrübesi, sonunda
müslümanlar bağlamında Kur'an'a uygulanır oldu.
- Yani insanın Allah ile olan vahiy ilişkisini koparmış
oluyorlar...
E. Sifil:
Elbette.
- Ve Kur'an isterseniz, dilerseniz bir başvuru kitabı, öyle mi?
E. Sifil:
Fazlurrahman'a göre Kur'an bir başvuru kitabı değil; sadece
ahlâkî ilkeleri bulup çıkarmak için başvuracağımız bir
rehberdir. Onun dışında Kur'an'ın insan hayatı bakımından hiçbir
belirleyiciliği yoktur.
- Peki Rasullullah'a nasıl bakıyor?
E. Sifil:
Herşeyden önce Hz. Peygamber (s.a.) tarihsel bir şahsiyettir.
Fakat burada şunu söylememiz lâzım. Bu söylediklerimiz
Fazlurrahman'a özel düşüncelerdir. Başka modernistler başka
türlü düşünebiliyor. Ama zannediyorum ülkemizde bugün
tartışılmakta olan konularda belirleyicilik şansı ağırlıklı
olarak Fazlurrahman-Efgânî-Abduh çizgisinde yoğunlaşıyor.
Hz. Peygamber (s.a.), Fazlurrahman'a göre belli bir sosyo-kültürel
ortamın nesnesidir. Dolayısıyla Kur'an vahyini pratiğe
aktarırken ortaya koyduğu amelî sünnet -ki Fazlurrahman buna
nebevî sünnet der- müslümanlar için bir modeldir. Fakat hemen
arkasından şöyle ekler: Hz. Peygamber (s.a.)'e ait olan bu
davranışlar ve bunların sözel ifade biçimleri olan hadisler
oldukça azdır. İlk dönem müslümanları Hz. Peygamber (s.a.)'in
hakemliğine, belirleyiciliğine çok fazla, sıkça
başvurmamışlardır. Hz. Peygamber (s.a.) de herşeye öyle çok
fazla karışmamıştır.
Devam ediyor; "Hz. Peygamber (s.a.)'in hem hadisi hem sünneti
nicelik olarak azdır. Nitelik olarak da müslümanlar için
başvurulması gereken o zamana özgü bir nümunedir. Fakat Hz.
Peygamber (s.a.)'in irtihalinden sonra ümmet Kur'an'dan ve bu
nebevî sünnetten aldığı ruhla karşılaştığı olayları çözümlemeye
başladı. Her yörenin bu ruhun farklı tezahürleri, farklı
yansımaları dolayısıyla farklı sünnetleri oldu. Kûfe'nin bir
sünneti oldu; Mekke'nin, Basra'nın, Şam'ın birer sünneti oldu.
İşte bunlar yaşayan sünnettir. Bu yaşayan sünnetler içerisinde
ilk dönem fıkıhçılarının ictihadları vardır; örf vardır ve bu
ictihadlar yaşayan sünnet ruhuyla yoğrulup neticede icmâyı
meydana getiriyor. Fakat bu durağan bir süreç değil. İcmâ olduğu
zaman orada bitmiyor; yeni süreçler yeni ihtilafları, yeni
ictihadları ve yeni icmâları oluşturuyor. Bu süreç hadis
hareketiyle birlikte varlığını ve hayatiyetini yitirmiştir.
Hadis, istikrarı sağlamak amacıyla üretilmiş, formüle edilmiş;
dolayısıyla yeni ictihada alan kalmamıştır. Herşey artık hadis
kriterine göre belirlenmek zorunda kalmıştır. Bu Eş-Şâfiî ile
başlayan ve İslâm dünyasının geneline hakim olmuş, ezici bir
üstünlük sağlamış bir harekettir. Artık ictihaddan ve icmâdan
söz etmek mümkün değildir; ortada hadis vardır ve herkes
görüşünü bu hadise dayandırmak zorundadır."
O halde hadis nedir? İşte hadis ilk dönem hukukçularının
ictihadlarının arkasına sened zincirleri eklenmek suretiyle Hz.
Peygamber (s.a.)'e atfedilmiş bir şeklidir. Fazlurrahman burada
özellikle mevzû (uydurma) tabirini kullanmıyor. Buna "ifade
etme" ya da "formüle etme" diyor. Hz. Peygamber (s.a.)'e ait
olan hadisler çok azdır, diyor. Bu ne ifade eder, çok net değil
ama, azdır diyor.
-Rakam veriyor mu?
E. Sifil:
Hayır.
- Ama rakam verenler var. 17 tane diyorlar. 19 diyenler var.
E. Sifil:
Farklı modernistlere göre hadisin ağırlığı farklı önemler
arzedebiliyor. Kimilerine göre Muvatta yeterli ve
belirleyicidir; öbürlerine itibar etmek gerekmez. Kimilerine
göre ise, dediğiniz gibi rakamlar söz konusudur.
Eğer müslüman hukukçu, müslüman müctehid, müslüman fakih
Kur'an'dan ve nebevî sünnetten aldığı ruhla bir ictihadda
bulunuyorsa bu ictihadı arkasına bir sened zinciri ekleyip Hz.
Peygamber (s.a.)'e atfetmek bir ahlâkî problem değildir. Belki
bir gerekliliktir. Dolayısıyla alışılagelmiş şekliyle bu hadis
uydurma faaliyeti olarak gözüküyor ve bizim için karanlık ve
lekeli bir faaliyet. Ama Fazlurrahman'a göre bu böyle değil.
Peki Fazlurrahman'ın düşünce dünyasında, hadis konusunda
söyledikleri arasında uydurma hadis nerede duruyor? Bir yerde
durmuyor; çünkü uydurma hadis diye bir şey yok. Uydurma hadis
tarihte hangi mantıkla ortaya çıktı, hadis uleması bu işe nasıl
baktı, yahut hukukcular, müctehid imamlar bu işe nasıl baktı
gibi konuları Fazlurrahman'da aramak beyhude. Çünkü cevabı yok.
- Bu görüşe göre hepsi uydurma gibi gözüküyor...
E. Sifil:
Uydurma demiyor; formüle edilmiş diyor.
- Kur'an'ı Kerim'de bizzat vahyin Hz. Peygamber (s.a.)'e verdiği
yetkiler var. Bu yetkilere Fazlurrahman nasıl bakıyor?
E. Sifil:
Bu yetkiler muhatap olduğu toplumla sınırlıydı, diyor.
- Bu noktada 1998'de yaşayan bir müslüman "Benim için din nedir"
sorusunu nasıl cevaplayacak? Din olgusu temelde nedir?
E. Sifil:
Evet, sorulması gereken temel soru budur. Fazlurrahman için din
ya da İslâm insanlara temelde ahlâkî bir yol göstericilik
maksadıyla gönderilir. Bunu gerçekleştirmek için vahye ilk
muhatap olan toplumdaki normatif hükümleri uygulamak
kaçınılmazdır. Vahyin gerçekleştirmek istediği şey ancak böyle
mümkündür. Ama bu aynı kalıpların herhangi bir zaman diliminde
herhangi bir topluma aynen uygulanabileceğini göstermez; aksine
böyle düşünmek saçmalıktır. Yani siz 1400 sene önceki bir kalıbı
alıp herhangi bir topluma uygulamaya kalkmanıza sosyoloji de
müsaade etmez; insan fıtratı da müsaade etmez. Esasında Kur'an
da istemiyor böyle bir şey insanlardan, deniyor.
- Peki Fazlurrahman insan fıtratı diyebir şey kabul etmiyor mu?
E. Sifil:
Ahlâkî ilkeler evrensel olduğu için, ahlâkî ilkelerin kabulü
aynı zamanda insan fıtratını tanıma anlamına geliyor. Dünyanın
herhangi bir yerinde herhangi bir insan içkinin haram olduğunu,
hırsızlığın yasak olduğunu, adaletsizliğin, hakkaniyetsizliğin
kötü olduğunu, yardımseverliğin iyi olduğunu kabul ediyorsa, bu
aslında İslâm'ın gerçekleştirmek istediği şeyden çok farklı
değildir. Ama burada karşımıza bir problem çıkıyor. Neden o
zaman Kur'an'a ahlâkî bir takım ilkeler çıkarmak için
başvuracağız? Eğer ahlâkî ilkeler evrenselse neden kendimizi
Kur'an'la sınırlayalım ki? Bu sorunun da cevabı yok.
Ahlâkî ilkeler üzerine inşa ettiğimiz teoloji ve hukuk
neticesinde öyle bir pratik ortaya çıkıyor ki -biraz daha somuta
indirgemek gerekirse- halk belli bir islâmî bilinç seviyesine
ulaşmış insanlardan oluşuyor. Bu, Fazlurrahman'ın el-Medînetü'l-Fâzıla'sıdır.
Ulema bu seviyenin tutturulmasında önemli bir rol oynar. Halk
kendi temsilcilerini seçer; bir meclis oluşturur. Çok enteresan
argümanlar var burada, onun için söylüyorum. Bir kanunun doğru
veya yanlış olduğunun tek kriteri halkın iradesidir. Halkın
iradesi bir kanunu kabul ettiği zaman bu kanunun doğruluğu ya da
yanlışlığı tartışılmaz. O tümüyle islâmîdir. Halk iradesine
dayanması yeterlidir. Hatta halkın temsilcilerini göndererek
oluşturduğu meclis öyle bir yetkiye sahiptir ki ne Allah bu
meclise hangi kanunu çıkaracağını söyler, ne de ulema ona
herhangi bir şeyi dikte ettirebilir. Bu, aynen kendi tabiriyle
böyle. Burada tek belirleyici ümmetin iradesidir. Hatta diyor
ki, eğer bir halk kendi iradesiyle islâmî olmayan bir sisteme
geçmek istiyorsa kimsenin bunu engellemeye kudreti de yoktur;
yetkisi de yoktur.
- Fazlurrahman'ın düşünce dünyasında bağlayıcı ilkeler nedir?
E. Sifil:
Ahlâkî ilkelerdir.
- Ahlâkî ilkelerin kaynağı nedir; mesela aklın bağlayıcılığı
nedir? Akıl bağlayıcı mıdır? Vahiy bağlayıcı değil, peygamber
bağlayıcı değil, akıl bağlayıcı mıdır?
E. Sifil:
Fazlurrahman'ın teolojik sisteminde önerdiği şu: Yaşayan sünneti
oluşturan mantık, yani nebevî sünnet ve Kur'an vahyinin
oluşturduğu ruha geri dönülmelidir. "Yaşayan sünnetin, örfün,
ictihadın kendini hadis barajına döktüğü o noktaya yeniden
dönmeliyiz" diyor. Yani kendi yaşayan sünnetimizi
oluşturmalıyız. Bunu da nebevî sünnetten ve Kur'an vahyinin
ahlâkî ilkelerinden hareketle yapmalıyız.
Peki Kur'an vahyinin ahlâkî ilkelerini nasıl tesbit edeceğiz?
Buna Fazlurrahman'ın çok meşhur iki yönlü bir hareket teklifi
var. Birincisi vahyin nazil olduğu döneme gitmek ve o dönemin
sosyo-politik, sosyo-kültürel şartlarını tahlil etmek; yani arka
plana inmek. Burada sebeb-i nüzul rivayetlerinden istifade
edebiliriz, diyor. Vahyi oluşturan mantığı anladıktan sonra
tekrar günümüze dönüp somut sosyal olayı irdeleyip, o olaya bu
mantıktan hareketle nasıl bir çözüm getirebiliriz, bunu
araştırmalıyız, diyor. Böyle iki yönlü bir hareket teklif
ediyor.
- Burada yine Kur'an'ı temel alan bir yaklaşım mı var?
E. Sifil:
Hayır. Kur'an vahyinin somut olaylara getirdiği çözümün
mantığını temel alan bir yaklaşım.
- Peki Türkiye pratiğine baktığımızda modernist çizgide daha
Kur'an ağırlıklı, Kur'an'ı herşeyin önüne koyan, ama o çerçevede
diğer kaynakları sorgulayan bir yaklaşım var. Fazlurrahman
çizgisinden bu dönüşümün nedeni nedir? Kur'an'ı tekaddüm etmeye
yönelik bu çaba neden?
E. Sifil:
Şimdi ben bu ikisini birbirinden çok farklı, çok bağımsız, çok
ayrı çabalar olarak göremiyorum. Başta da söylemiştik; modernist
hareket, temsilcilerine göre değişiklik arzeden bir mahiyet
gösteriyor. Belirgin, dörtbaşı mamur, çerçevesi çizilmiş,
sistemli bir modernizm hareketi yoktur; modernist hareketler
vardır. İkincisi, Kur'an'ı önceleyen bu mantığı da
sorguladığımız zaman aslında Fazlurrahman'dan çok farklı bir
manzara çıkmıyor karşımıza. Kur'an'ı öncelediğini ve "Sadece
Kur'an bağlayıcıdır" teziyle hareket ettiğini gördüğümüz
insanların "Peki Kur'an'ı nasıl anlamalıyız?" sorusuna
verdikleri pratik cevaplara bakıyoruz. İşte ekstrem örnek
hırsızın elinin kesilmesi meselesi. Burada çok rahat şunu
söyleyebiliyor insan: "İşte hırsızın elinin kesilmesi gerekmez.
Onu toplum önünde kınamak yahut faş etmek için eline bir çizik
atarsınız; o çizik o insanın sosyo-kültürel konumunu etkiler;
dolayısıyla kat-ı yed'den murad hasıl olmuş olur." Kur'an,
Kur'an diyenleri açtığımız zaman bunun içinden çok somut şeyler
çıkmıyor. Daha doğrusu bizim anladığımız şeyler çıkmıyor. Eğer
öyle olsaydı Hz. Peygamber (s.a.)'e itaati vurgulayan onlarca
ayeti nereye koyacaktınız? Nitekim bunun da cevabı veriliyor:
Hz. Peygamber (s.a.)'e itaati vurgulayan ayetler O'nun
sağlığıyla sınırlıdır. Çünkü sonra araya çok farklı beşeri
unsurlar girdi; kötü kasıtlar girdi ve Hz. Peygamber (s.a.)'in
ortaya koyduğu model güvenilemez kaynaklarla bize intikal etti.
Buna güvenemeyiz. İşte sünnet böyle; ama Kur'an'ın arzettiği
durum da bundan çok farklı değil.
- Fazlurrahman niye böyle bir şeye yöneldi? Niye böyle Kur'an'ın
etki alanını sınırladı? Niye Hz. Peygamber (s.a.)'in etki
alanını sınırladı? Niye böyle birşeye ihtiyaç duydu?
E. Sifil:
Bu, aslında modernizmi anlatırken en baştan vurgulanması gereken
bir noktaydı. Modernizm yeni bir bilinç oluşturma peşindedir.
Alışılagelmiş kabullerden, düşünce kalıplarından tamamen azade
yeni bir bilinç oluşturma peşindedir. Bunu oluştururken, aslında
nötr bir noktadan hareket etmiyor. İstişrak faaliyetinin
kendisine sağladığı arka plandan faydalanarak yapıyor bunu. Yani
siz 20. Yüzyıl insanına el kesme hadisesini anlatamazsınız. Bu,
o dönem bedevisini yola getirmek için düzenlenmiş bir ceza
türüdür. Hatta kendi ifadesiyle, o toplum bu kanunlarla ancak bu
kadar ileri götürülebilirdi. Fazla değil diyor. Dolayısıyla
Allah bu toplumu bu kadar ileri götürmek için o kanunları bu
topluma vaz' etmek durumundaydı. Şimdi modern insanın ufku
genişlemiş, düşünce kalıplarını yıkmış, elinde bilim gibi
kendisine çok korkunç imkanlar sağlayan bir fenomene sahip
olmuş, bu bilimin verilerine sahip olmuş, doğanın yapısına ait
keşfedemediği, söz edemediği hemen hemen hiç bir alan
bulunmamışken kendimizi neden 1400 sene evvelin kalıplarıyla
sınırlı tutalım? Bu, modern insanın şanına yakışmaz.
- Batı'nın meydan okumasına karşı bir savunma psikolojisi var.
"Biz el kesmeyi anlatamayız insanlığa; ahlâkî değil bu; öyleyse
bunu unutalım. Bunu unutacak bir sistem geliştirelim. Vahye
böyle bir bakış geliştirelim. O zaman daha iyi savunuruz " gibi
bir psikoloji bu...
E. Sifil:
Tabii. Bir de işin ilginç bir boyutu daha var. Bu, ağırlıklı
olarak modernist düşüncenin temsilcilerinin çoğunda var. Kur'an
ve sünnet nasları bizler için güvenilmez ve bağlayıcı
olmadıkları için elimizde kala kala Kur'an'ın çok temel, ahlâkî
ilkeleri ihtiva eden nasları kalıyor. Buradan işte İbrahimî
dinlerin diyalogu yahut tevhidî dinlerin birlikteliği gibi
hareketler zuhur ediyor. Bu konuda modernist müslümanların
yaklaşımları oldukça ilginçtir. Belki de hiç üzerinde durulmayan
bir taraflarıdır bu. Yani "Cenneti kimse tekelinde tutamaz.
Yahudiler nasıl biz Allah'ın sevgili kullarıyız diye yanlış
söylüyorlardı; müslümanlar bugün aynı şeyi yapıyorlar. Allah'ın
sevgili kulları sadece biziz, diyorlar. Cennet sadece
müslümanlarındır, diyorlar. Ama yanılıyorlar. Meşhur Bakara 69,
Maide 62 ayetleri bu tür tekelci bir zihniyeti kırıyor; o halde
her din, her kültür, her medeniyet kendi istikametiyle doğruya
ulaşma çabasındadır ve bu çabaların aslında hepsi aynı noktaya
çıkar; aynı derecede önemsenmelidir; aynı derecede kutsal ve
doğru hareketlerdir." Bu bizi farklı bir noktaya götürüyor.
Sadece modernistlerin İslâm dünyasına yönelik çabaları ile
sınırlı değil mesele. İslâm dünyasının gayri islâmî dünya ile
irtibatlarını, ilişkilerini, medeniyetler arası iletişimi
modernist müslüman çok farklı bir bağlamda kurmaya çalışıyor.
Ortada İslâm diye bağlayıcı olması gereken bir şey yok.
- Kur'an'ı yonta yonta küçülttüğünüzde, Hz. Peygamber (s.a.)'i
neredeyse devre dışı bıraktığınızda bir dünya dininde birleşmek
kolaylaşıyor. Peki kendi dünyamızı savunalım derken bütün
setleri sıfırladıklarına dair bir kanaat, bir şüphe oluşmamış mı
modernist çevrelerde?
E. Sifil:
Böyle bir endişe yok ki. Doğru olan bu çünkü. Bugün bize
modernizmin yol açtığı sistem siyasi anlamda laikliği işaret
ediyor. Bu, bu anlamda tartışmalıdır, mâlüldür. Ama bu modernist
için böyle değil. Doğru olan budur. Dünya sistemi bağlamında da
böyledir. Yerel bağlamda da böyledir.
- Sekülarist bir yaklaşımın fikri zeminini hazırlayan bir
gelişme bu. Şimdi, İslâm ülkelerinde Batı'nın bir dayatması var.
İslâm'ın ikinci plana itildiği bir sistem yapılanması bu...
Türkiye gibi örneklerde çok somut biçimde görüyoruz bunu.
Laikliğin egemen olduğu, dinin sadece kul ile Allah arasına
indirgendiği bir yapı... Burada hakim sistem dinin normatif
yapısı bir kenara bırakılsın; din o alanlardaki iddiasını
bıraksın diyor. İslâm dünyasında böyle bir yapının egemen olması
isteniyor. Bir bakıma bunun fikri zemini mi hazırlanmış oluyor
böylece?
E. Sifil:
Elbette. Dikkat edilirse, İslâm dünyasına yönelik
Hristiyanlaştırma çabaları, özellikle son yüzyılda eski önemini
kaybetmiş durumda. Yani insanları, toplumları Hristiyanlaştırma
propagandası ile yüz yüze bırakıp tepki toplamaya artık lüzum
yok ki... Çünkü müslüman eğer dinlerin diyaloğu noktasına
gelmişse ona ille de Hristiyan etiketi vurmanız gerekmez artık.
Çünkü maksat hasıl olmuştur. Bu bağlamda Kur'an'ın ve sünnetin
bağlayıcı, normatif hükümleri tarihsel olduğuna göre, Kur'an'ın
bizden istediği sadece ahlâkî niteliklere haiz insan olmamız
olduğuna göre hangi yasayı ne şekilde yapacağımız, nasıl
uygulayacağımız sadece bizi ilgilendirir. Tarihin herhangi bir
döneminde bunun herhangi bir şekilde zuhur etmiş olması tamamen
tarihin o dönemiyle ilgilidir. Buna parça konular da dahil
edilir. Diyelim ki bir seküler yapı oluşturdunuz. Bu yapı
içerisinde Kur'an'ın haramları ve helalleri nereye oturacak?
Bunlar da tarihsel. İşte çok spesifik faiz tartışması.
Fazlurrahman diyor ki: "Eğer dünya toplumları ile yarış eden
gelişmiş, ilerlemiş bir toplum olmak istiyorsanız ve bu toplumun
oluşturulması için olmazsa olmaz bir şart ise faiz, o zaman siz
bunun gayr-i islâmî olduğunu söyleyemezsiniz." Çünkü mantık şu:
"Kur'an bizden faizi yasaklamamızdan önce ileri bir toplum
olmamızı istiyor." Mantık bu olunca haramlar da, helaller de
birden buharlaşıyor.
- Aslında Kur'an bizden şunu istiyor gibi sözlerin de pek bir
tabanı yok buna göre. Bu noktada laiklik konusunu, hakim
sistemle İslâm'ın ilişkisini biraz daha açabilir miyiz?
E. Sifil:
Genelde modernist müslüman, özelde Fazlurrahman İslâm ümmetinin
Batı karşısındaki yenligisinden hareket ettikleri için bu
yenilginin nasıl dengeleneceğine dair verdikleri cevaplar da üç
aşağı beş yukarı benzerlik arzediyor. Bir kere teknolojik
modernizme hiç bir itiraz yok. Sosyal ve siyasal modernizme de
hiç bir itiraz yok. Aslında modernistlerin kendi aralarındaki
tartışmalar ağırlıklı olarak fikri nedenlerden kaynaklanıyor.
Fazlurrahman üzerinde ise durum şu: Ümmeti bağlayan tek şey
ahlâkî ilkeler olduğu için, bu ahlâk vurgusu son derece önemli.
Bu, belki modernistlerin temel kimlik tesbitinde bize yardımcı
olabilecek temel unsurlardan birisi. Ahlâkîlik, dinin
basitleştirilmesi ve rasyonalite... Dolayısıyla eğer şu anda
içinde bulunduğumuz fizik şartlarda ümmetin menfaati veya İslâm
ulusunun menfaati gelişmeye, ilerlemeye bağlıysa -ki bu
modernistlerin vazgeçilmez dinamiklerindendir- ve bunların ucu
da laikliğe çıkıyorsa mesele yoktur. Zaten modernistlerde
ulemaya bakış da net bir şekilde ortadadır. İslâm ulemanın
tekelinden alınmalı -özellikle Fazlurrahman'da- halka yayılmalı,
dolayısıyla halkın iradesi neyse islâmî olan da odur. Bu aslında
yüzde yüz demokratik bir yapıdır. Ama bu Batı'dan ithal bir
demokrasi değil; yeniden keşiftir. İslâmî dinamiklerle
demokrasinin yeniden keşfi anlamına gelir.
- Batı İslâm ülkelerinde laikleşmeyi özendiriyor. Laik
yönetimleri seviyor Batı. Laikler din alanını sınırlamayı
seviyor. Daha doğrusu kendi iktidarlarının bu sınırlamaya bağlı
olduğunu biliyorlar. Laikliğin öngördüğü husus şu: "Tanrı
belirlemesin normatif kuralları. İnsan belirlesin." Dolayısıyla
tanrısal kaynaklar, diyelim ki vahiy, insan için kural koyma
yetkisine sahip bir kurum olmamalı. Laik yönetimler bunu
seviyor. Modernistler de böyle bir din çerçevesi oluşturuyorlar.
Böylece Batı modernistleri seviyor. Böyle bir denklem çıkıyor
ortaya. İşin başına dönersek; modernist çizgi aslında Batı'nın
İslâm alemine yönelik meydan okumasına cevap kaygısı ile ortaya
çıkmıştı. Ortaya böyle bir trajik sonuç mu çıkıyor? Meydan
okumaya cevap olsun diye çıktınız ama sonunda köle oldunuz, dini
de kendinizle beraber köle yaptınız, gibi bir sonuç mu çıkıyor?
E. Sifil:
Bunu belki genel olarak tüm modernist hareketlere şamil kılmak
doğru değil ama modernist hareket dendiği zaman akla gelen
temsilciler bağlamında bu pekâlâ anlamlı bir netice. Çünkü eğer
siz şu ya da bu şekilde Kur'an ve sünnet naslarının tarihsel
olduğunu söylüyorsanız bunun sizi götüreceği nihai nokta
laikliktir, sekülarizmdir. Doğru olan toplum iradesidir.
Kendinizi Kur'an ya da sünnetin herhangi bir nassıyla
sınırlamanız gerekmiyor.
- Bir bilim adamı pek çok tahlil yapılabilir ama kendinizi sade
bir müslüman olarak telakki edip modernist çizgiye baktığınızda
ne hissediyorsunuz?
E. Sifil:
Bunu Türkiye'de yetkili bir ağız olarak gördüğüm birisinin
ifadesi ile söyleyeyim: "Modernizm bir sapmadır." Fikri anlamda
bir sapmadır; hatta zaman zaman imana taalluk eden handikapları
vardır. Dolayısıyla sokaktaki insanın bu akıma paçayı
kaptırmaması lazımdır. Bizim için önemli olan ehl-i sünnet ve'l
cemaat akidesinde oluşturulmuş sisteme olabildiğince sıkıca
yapışmaktır. Karşılaştığımız problemleri bu sistemin bize
verdiği ruhla çözmeye yönelmeliyiz. Sistemimizi, kültürümüzü,
marifetimizi oluşturan ruhu yeniden keşfetmemiz lazım. Burada
özellikle islâmî alanda çalışan ilim adamlarına çok büyük görev
düşüyor. Bu ruhu yeniden keşfedip ortaya koymamız gerekiyor.
- Şöyle de düşünülebilir mi? Mesela, Fazlurrahman'ın getirdiği
çerçeve Fazlurrahman'ın dinle ilişkisini çok yaralamıyor
olabilir. Ama o kamuya yansıdığında din ile ilgili temel
koordinatları oluşmamış insana yansıdığında dini ortadan
kaldırıyor; vahyi ortadan kaldırıyor.
E. Sifil:
Tabii ki bizim gibi düşünce dünyası paramparça olmuş bir toplum
için bu türlü kalıp yargıları ortaya koymak çok zordur.
İslâm düşüncesi diye bir fenomen var ortada. İslâm düşüncesi
hadisesi bizim şuurumuzun, bilincimizin gerçekten yabancısı
olduğu bir şey. Düşünce faaliyeti aklî bir faaliyettir. Bizim
literal dünyamıza bakıyorsunuz, düşünce faaliyetini anlatan bir
kaç kavram var; taakkul var, tefekkür var, teemmül var, tedebbür
var; fakat bunlardan hiç birisi düşünce kelimesinin yüklendiği
anlamı ifade etmiyor. Çünkü bizim geçmişimizde böyle bir
faaliyet yok. Düşünce adamı, düşünür kelimelerinin karşılığı
yok. Bir mütefekkir var tefekkürden türemiş, o da modern
zamanlara ait. Biz de düşünce kalp ile ilgili bir hadisedir.
- İmana bağlı bir hadisedir. Son söylediğiniz "düşünce",
sorgulayıcı boyutu olan düşünce...
E. Sifil:
Bağımsız, aklî bir faaliyet. Ortaya bugün hemen her islâmî
metinde bir İslâm düşüncesi vurgusu var. Bunu modern bir duruş
olarak tespit etmek zorundayız. Dolayısıyla İslâm düşüncesi
dediğimiz şeyin ürettiği her bilgiye ihtiyatla yaklaşmak
zorundayız.
- Son günlerde yapılan tartışmalarda herşey Kur'an'a
dayandırılıyor; oraya dayandırılınca da iş bitiyormuş gibi bir
görüntü oluşuyor. Ama temel dayanaklar yine ortada yok.
E. Sifil:
Kur'an'ı anlama ve yorumlama hususunda "Önce Kur'an" çağrısı
yapanların önce bütüncül bir sistem ortaya koymaları gerekiyor.
Kur'an'ı nasıl anlayacağız, ilkelerimiz nedir, hareket tarzımız
ne olmalıdır? Böyle bir sistem yok. Böyle bir sistemin olmayışı
aslında belki bilinçli bir durumu işaret ediyor. Çünkü böyle bir
sistem olduğunda kendisini ilmi olarak sınırlamak zorunda. Bunu
yaptığı zaman da Kur'an'ı kendi içerisinde ve sadece Kur'an ile
sınırlı kalarak anlamanın güçlükleriyle karşılaşacak. Bir başka
merciye, sünnete filan, başvurmaya kalkışacak; o zaman da kendi
söylemiyle çelişecek. Dolayısıyla bence bu, özellikle Türkiye
bağlamında bilinçli olarak yapılıyor. Yıllardır bu çağrıyı yapan
insanlar var. Ortaya koydukları belki somut çalışmalar var. "Kur'an'dan
yola çıkarsanız bunlar bunlar olur" deniyor. Ama Kur'an'dan yola
çıkmak nedir, Kur'an'a başvurmak nedir, bunun yolu yöntemi
nedir, bu konuda bir faaliyet yok.
- Kur'an'a kim başvuracak? Kur'an'a başvuran kimsenin
subjektivitesi nasıl ortadan kaldırılacak? Her başvuran farklı
sistemler ortaya koyarsa ortaya bir din karmaşası çıkmayacak mı?
Bu tür sorular da cevapsız kalıyor.
E. Sifil:
Evet. Bunların zaman zaman cevaplandırmak zorunda kaldıkları
bazı sorular oluyor. "Kur'an başucu kitabıdır, dediysek de bunu
da belli bir birikime, tecrübeye sahip olanlar yapabilir; işte
Arapça'yı bileceksiniz, Arap dilinin özelliklerini bileceksiniz"
şeklinde kendi rezervlerini de zaman zaman ifade etmek zorunda
kalıyorlar. Bence bu bilinçli bir harekettir. Böyle bir
metodoloji, yetersizliklerini gösteriyor. Çünkü sıfırdan bir
metodoloji oluşturmak kolay bir şey değil. Şu hadisin şu şu
nedenlerle zayıf olduğunu söylemeye benzemez bu. Başlı başına
bir anlama ve yorumlama faaliyeti. Bir ömrün değil bir kaç
neslin geçmesi lazım böyle bir faaliyetin oluşması için.
- Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz.
Kaynak:
Altınoluk Dergisi