KUR'AN'I KENDİLERİNE GÖRE
YORUMLAYANLAR
AHMET SAFA
Bid'at mezhepleri, Ehl-i Sünnet alimlerinin tutarlı ve dirayetli
delilleri karşısında tutunamamış, çoğunluğu yok olup gitmiştir.
Fakat, kitaplara geçen ve nesilden nesile devam eden görüşlerinin
yok olup gittiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Bu gün dahi,
taassup ve katılıkta haricîleri aratmayan kafa yapısıyla her yerde
karşılaşmak mümkündür.
Geçmişte ortaya çıkan bozuk itikadî mezheplerin hemen tamamı
Kur'an'a dayandıklarını iddia ediyorlar ve ileri sürdükleri
görüşleri destekler gibi görünen her ayeti muhaliflerine karşı bir
koz olarak kullanıyorlardı.
İlk asırda meydana çıkan Mu'tezile, Cebriyye ve Haricîlik gibi
zahirperest mezhepler, ayetleri tefsir ederlerken Hz. Peygamber
s.a.v.'in konuyla ilgili yorumlarını dikkate almıyorlardı. Sadece
ayetin zahirine sarılıyorlardı. Hz. Ali r.a. başta olmak üzere,
henüz aralarında bulunan Sahabe-i Kiram'ın büyüklerinin dahi
görüşlerine aldırış etmiyorlardı. Arap dili ve edebiyatını iyi bilen
alim ve müçtehitlerin görüşlerine itibar eden de yoktu. O yüzden
Allah'ın ayetlerini diledikleri şekilde tevil ve tefsir
edebiliyorlardı. Böylece her bid'at ve dalâlet sahibi, sapık
bilgilerini ve bozuk işlerini Kur'an-ı Kerim'den çıkardığını
söylüyordu. Nihayet günümüzde olduğu gibi, İslâm dinini içinden
çıkılmaz bir hale getirmişlerdi.
Haricî zihniyet
Mesela Haricîler, bu ümmetin kutup yıldızları mesabesinde olan
kimseleri kâfir ilan ediyorlardı. Bunların kâfir olarak ilan
ettikleri arasında -hâşâ- Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Talha, Hz. Zübeyr
r.a. efendilerimiz gibi büyük sahabilerden başka, müminlerin annesi
Hz. Aişe r.a. da vardı. Hz. Ali r.a.'ı şehit eden bir Haricî
militanıydı. Onlar, kendileri gibi düşünmeyenleri, büyük ve küçük
günah işleyenleri, devlete karşı isyan ettiklerinde kendilerine
iştirak etmeyenleri de kâfir sayıyor, bunları acımasızca öldürmekten
çekinmiyorlardı. Hatta kendilerine katılmayan şahısların evdeki
kadın ve çocuklarının kanlarını akıtmayı dahi mübah görüyorlardı.
İşte bunlar da Kur'an'a göre hareket ettiklerini söylüyor,
yaptıkları vahşet ve fecaate güya ayetlerle delil getiriyorlardı.
Dünya ve ahiretin huzur ve saadet kaynağı olan Kur'an'dan böyle bir
vahşeti çıkarabilmek gerçekten büyük marifet ister, ama insanın
basireti kör, vicdanı çirkef, kalbi de cîfe haline gelirse bunu
yapabilir.
Kur'an ve Sünnet'i kişisel din ve dünya görüşü için bir malzeme
kabul edenlerin, Ashab-ı Kiram'a sevgi beslemeyenlerin, Ehl-i Sünnet
yolundaki alimlerin sözünü dinlemeyenlerin ve Allah dostlarına
muhabbet duymayanların akıbeti işte budur. Geçmişte de günümüzde de
bu tiplerin katılık, sertlik ve taassuptan kurtulabilmeleri, akl-ı
selim ile düşünebilmeleri, vicdanlarının duyarlı olabilmesi, tevbe
edip bağnazlıktan dönmedikçe katiyyen mümkün değildir.
Şaşılacak görüşler
Peygamber ve Allah dostlarını aracı yaparak Hakk'a iltica eden
velileri, tasavvuf erbabını, müminleri, müşrik ve kâfir ilan eden
zihniyetle; Haricî, Mu'tezilî zihniyet arasında ne fark vardır? Hâşâ
Hz. Ali'ye kâfir diyenle, Allah'tan başka hakiki fail ve irade
tanımayan, Kur'an ve Sünnet'in en küçük edeplerine dahi riayet eden
bir veliye kâfir diyen zihniyet aynı değil midir? İslâm'a göre,
mümin olduğuna dair en küçük belirti taşıyanları dahi mümin saymak
esas iken; geçmişten günümüze kadar gelen yüzbinlerce has veliyi ve
milyonlarca mümini kâfir ilan etmek hangi insafa, hangi kitaba
sığar? Cenab-ı Hakk :
“Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek,
‘sen mümin değilsin' demeyin.” (Nisa, 94) buyurmuyor mu? Allahu
Tealâ'ya ulaşmak için bir peygamber ya da Hak dostunu vesile edinen
mümine kâfir demekle, bu asra kadar gelen yüzmilyonlarca mümine de
kâfir demiş olunmaz mı? O zaman geriye kaç tane müslüman kalır?
Buharî ve Müslim'de geçen sahih bir hadis-i şerifte: “Mümin
kardeşine kâfir diyen bir kimse, karşıdaki öyle değilse küfür
(kâfirlik) kendisine döner” diye ikaz edilmiyor mu?
Şu halde aklı ve vicdanı tefessüh etmemiş hangi mümin, kendisini
ateşten gayet emin görüp, zebanilerin yerine geçerek müslümanları
cehenneme doldurma cüretini gösterebilir? Dar düşünceler… Dar
görüşler…
Manası çarpıtılan ayet
Söz buraya gelmişken velileri inkâr edenlerin ayet-i kerimelere
verdikleri çarpık manalardan bir örnek verelim:
Haricîler ortadan kalktıktan sonra onların izinden giden Vahhabîler
, Haricîliği günümüze taşımışlardır. Onca ayet ve hadislere rağmen
tevessül manasındaki şefaati inkâr ettikleri için, Mutezile
mezhebini de aratmamışlardır. Şirkle ilgili ayetlerin manasını
tamamen çarpıtarak Lat, Hubel, Uzza gibi putlarla; yeryüzünde
tevhidin direkleri olan mürşid-i kâmilleri aynı kefeye koymuşlar;
Allah'a ortak koşan müşriklerle, gece gündüz Rabbini tesbih ve
tenzih eden müminleri bir tutmuşlardır. Bütün sûfileri putperest
saydıkları için de, kanlarını dökmeyi helal ve meşru bir eylem
olarak görmektedirler.
Hz. Ömer r.a.' ın oğlu Hz. Abdullah'ın Haricîler hakkında buyurduğu
gibi, “gerçekte onlar müşrikler hakkında nazil olan ayetleri
müslümanlar için kullanmışlardır” (Buharî). Bir hadis-i şerifte de
şöyle buyurulur : “Onlar iman ehlini öldürür, küfredenleri ve
putlara tapanları bırakırlar.” (Buharî, Müslim)
Bu taifenin inkârlarına delil olarak en çok ileri sürdükleri
ayetlerden biri de Allahu Tealâ'nın şu mealdeki mübarek kelâmıdır:
“Dikkat edin, halis din Allah'ındır; O'nu bırakıp da putlardan
dostlar (veliler) edinenler: ‘Onlara, bizi Allah'a yaklaştırsınlar
diye kulluk ediyoruz' derler.” (Zümer, 3)
Yukarıdaki mana, tefsirlerin hemen tamamının üzerinde ittifak ettiği
bir manadır. Diyanet Vakfı'nın çıkardığı mealde de böyle
yazmaktadır. Fakat onlar ayette putlar için kullanılan “veli: dost”
kelimesinin “Allah dostları” olarak bilinen “veliler” şeklinde
anlaşılması için özel bir gayret sarf ederek şöyle mana
vermişlerdir:
“İyi bil ki, halis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka veliler
edinenler: ‘Biz bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırmaları için
tapıyoruz' derler.”
Bu manayı verdikten sonra işi daha da ileri götürmüşlerdir. Velileri
seven ve onlarla Hakk'a tevessül edip şefaatlerini uman müminleri
mürşidlerine ibadet ediyor gibi göstererek, onları ayette anılan
müşriklere benzetmeye çalışmışlardır. Böylece Allah'a ortak koşulan
cansız putlara secde edenlerle, Cenab-ı Hakk'a secde edenleri bir
tutmuşlardır.
Ayetlerden cevaplar
Onların sakat anlayışını daha başından reddeden bir çok ayet-i
kerime ve hadis-i şerif vardır. Her biri kâmil birer mümin olan
velilerin yoluna uymamızı, onları dost edinmemizi emreden ayetlerden
bazıları şunlardır:
“Bana yönelen kimsenin (kâmil müminin) yoluna uy.” (Lokman, 15)
“Sizin veliniz ancak Allah, O'nun peygamberi ve namaz kılan, zekât
veren, rükû eden müminlerdir.” (Maide, 55)
“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin.” (Âl-i
İmran, 28)
“Ey inananlar! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe,
119)
Evet; Allahu Tealâ başta veliler olmak üzere bilumum kâmil
müminlerle dost olmamızı emrediyor. Demek ki ayette zikredilen
“Allah'tan başka veliler”den kasıt, müminler değildir. Putlar ve
şirk koşulan diğer varlıklardır. Zaten ayet-i kerime de putperest
müşrikler hakkında nazil olmuştur.
Mekkeli müşrikler, kendi elleriyle yaptıkları putlara ibadet
ediyorlardı. Hatta peynir ve helva gibi yiyeceklerden yaptıkları
putlara tapıyor, acıkınca da bunları yiyorlardı. Gerçi fıtratları
gereği; yerleri, gökleri, kendilerini yaratan, öldüren, dirilten,
rızık veren bir Allah'a inanıyorlardı. (Bakınız: Lokman, 25; Yunus,
31; Zuhruf, 9, 87) Fakat inandıkları bu yüce varlığa ortak koşmaktan
da geri durmuyorlardı. Ayet-i kerimede belirtildiği üzere, Peygamber
s.a.v. Efendimiz'i suçlayarak: “İşte tutmuş, bunca ilâhı tek bir
ilâh yapmış. Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!” (Sa'd, 5)
diyorlardı. Atalarından beri şirke alışmış olan cahiliye kafası,
bunca insanın, çeşitli emel ve duygularını yalnız tek bir mabudun
tatmin edebileceğini düşünemiyor, her şeyin hükümranlığının O'nun
elinde (Yasin, 83) olduğunu anlayamıyor ve tevhide şaşıyorlardı.
Ancak sorulduğu zaman bu müşrikâne hareketlerini doğru göstermek
için, putlarla ilgili olarak “biz onlara ibadet etmeyiz. Sadece bizi
Allah'a yaklaştırmaları için onlara ibadet ediyoruz” diyorlardı.
İşte bu ayet-i kerimeyle Cenab-ı Hak, onların cahilce mazeretlerini
yüzlerine vurarak ahirette hükmünü vereceğini beyan etmektedir.
Hıristiyanların İsa Aleyhisselam'ı, yahudilerin de Üzeyr
Aleyhisselam'ı Allah'a ortak koşmaları da bu kabildendir. Bunlar,
Hakk'ın dışında herhangi bir varlıkta güç ve kudret vehmettikleri
için müşrik olmuşlardır. Yani İsa ve Üzeyr Aleyhisselam'da Allah'ın
yarattığı bir kudret yerine, müstakil bir kudret vehmetmişlerdir.
Sûfiler, Ehl-i Sünnet itikadına sahiptir
Sûfiler, (fenâ fi'l-ef'âl, fenâ fi's-sıfat ve fenâ fi'z-zât
mertebelerinde) Hakk'ın fiil, sıfat ve zatından başka bir şey
müşahede etmezler. Ayrıca O'nun dışında herhangi bir mahlukta kudret
tevehhüm edilmesine, Allah'tan başka hakiki bir fail kabul
edilmesine şiddetle karşı çıkarlar. “Yardım etti, yedirdi, içirdi,
oturdu, kalktı” gibi sözler de mecazidir. Gerçekte yardım eden,
yediren, içiren, oturtan, kaldıran Allah'tan başka bir varlık
yoktur. Ne bir peygamber, ne bir veli, ne de herhangi bir yaratık
Allah'ın irade ve kudreti olmadan yerinden kımıldayamaz.
“De ki: Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve
kahredicidir” (Ra'd, 16).
Şu halde salih amelinden dolayı kendisiyle tevessül edilen kâmil
zatın fiilleri de Allah'a aittir. Ancak Allah dilediği zaman onlar
için zor olan bir iş de yoktur. Tıpkı Hz . Peygamber s.a.v.'in Ay'ı
iki parça etme mucizesi ve kuru bir ağacın yeşerip Hz. Meryem'e
hurma vermesi, kerameti gibi. (Meryem, 24-25)
Kur'an ve hadislerde anlatılan çeşitli mucizeler, kerametler uydurma
olmadığı gibi, diğer zaman ve mekânlarda yaşayan, milyonlarca
insanın müşahede ettiği velilerin kerametleri de uydurma değildir.
Kâmil zatlarla tevessül
“Ey iman edenler, Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın” (Maide,
35) ayetinde geçen tevessül, yakınlaşmak ve yakın olmaya yarayacak
şeyleri aramaktır. Mesela herhangi bir isteği olan kişinin, “ ya
Rabbî şu sıkıntımın giderilmesi için filan amelimi vesile ederek
senden istiyorum” ya da “filan zatın hatırına senden istiyorum”
demesi gibi. Hadis-i şeriflerde bunun çok örneği vardır. Ancak biz
yerimizin darlığı sebebiyle bunlardan iki örnek vereceğiz. (Geniş
bilgi için “Rabıta ve Tevessül” adlı esere bakınız.)
Hz. Peygamber s.a.v. gözlerinin açılmasını isteyen âmâ bir zata şu
tavsiyede bulunur: “Güzel bir abdest al, sonra iki rekat namaz kıl,
akabinde de şöyle dua et: Ya Rabbi ben senden istiyorum, rahmet
peygamberi ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed, şu ihtiyacımın
görülmesi için seninle Allah'a yöneldim. Ya Rabbi, O'nu benim
hakkımda şefaatçi kıl.”
Osman b. Huneyf r.a. diyor ki: “Bu zat gitti, biz daha Rasulullah
s.a.v.'in huzurundan ayrılmamıştık, tekrar geldi. Baktık ki gözleri
iyi olmuştu. (Tirmizî, İbn Mace, Ahmed bin Hanbel)
Hz. Ömer r.a.' ın hilafeti esnasında bir ara şiddetli bir kuraklık
olmuştu. Efendimiz s.a.v.'in amcası Hz . Abbas r.a.'ı yanına alan
Hz. Ömer, onu vesile kılarak şöyle dedi: “ Allahım, bizler daha önce
peygamberimizi vesile edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize
yağmur verirdin. Şimdi ise peygamberimizin amcasını vesile kılıyor
ve senden talep ediyoruz, bize yağmur ihsan et.” Bunun üzerine
yağmur yağdı. (Buharî)
Görüldüğü gibi mübarek zatlarla tevessül edenlerin başında Hz .
Peygamber s.a.v. ve Sahabe-i Kiram'ın büyükleri gelmektedir. Ayrıca
diğer peygamberler, Tabiîn ve alimlerin yaptığı tevessül örnekleri
sayılamayacak kadar çoktur. Bütün bu delillere rağmen müminlere
kâfir diyen dalâlet ehlinin hidayeti için dua etmekten başka çare
yoktur.
Yukarıda örneği görüldüğü gibi, yüzlerce bid'at sahibi ve dalâlet
ehli, sapık bilgilerini, bozuk işlerini, Kur'an ve hadisten
çıkardıklarını söylemektedirler. Biz de kendimizi müçtehit yerine
koyup bu iki kaynaktan hüküm çıkarmaya kalktığımızda -Allah korusun-
aynı duruma düşebiliriz. Öyleyse Kur'an ve Sünnet'e uygun itikat
etmek için, İmam-ı Rabbanî Hazretleri'nin 157. mektubunda ısrarla
üzerinde durduğu gibi, Ehl-i Sünnet alimlerinin anladıklarına uymak
lazımdır.
Zira bizim anladığımız şeyler, Ehl-i Sünnet alimlerinin
anladıklarına uymuyorsa hiçbir kıymeti yoktur.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tasavvufî kavramlara şiddetle
karşı çıkan Vahhabîler, gayet sert, katı ve sivri bir tutumla
Allah'ın ayetlerini kendi düşünceleri doğrultusunda
yorumlamışlardır. Yorumlarından elde ettikleri son derece yanlış
şablonu Allah dostlarına ve müminlerin büyük çoğunluğuna tatbik
etmişler, böylece onları müşrik saymakta sakınca görmemişlerdir.
Vahhabîlerin Kur'an ayetlerini kendilerine göre yorumlamalarının en
çarpıcı örneklerinden biri, mübarek zatlar vesilesiyle Allah'tan
yardım dileyenleri, onlardan himmet isteyenleri, -hâşâ- Allah'ı
devre dışı bırakıp da O'nun dostlarından yardım istiyor gibi
değerlendirmeleridir.
Bu değerlendirmeyi yaparken, Fâtiha Suresi'nde geçen “Ancak sana
ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” mealindeki mübarek
ayeti de kafalarındaki şablona göre yorumlayarak, müminlere karşı
sürekli bir balyoz gibi kullanmışlar ve kullanmaya da devam
etmektedirler.
Yardım istemek şirk mi?
Halbuki bu ayet-i kerime maddi ve manevi konularda herhangi bir
yaratıktan yardım istemeye mani değildir. Eğer öyle olacak olsaydı
evliyadan yardım isteyen de, birinden para yardımı isteyen de,
düştüğü kuyudan çıkmak için imdat isteyen de şirke düşmüş olurdu.
Böylece dünyada hiçbir müslüman kalmazdı. Oysa müminlerin
birbirleriyle yardımlaşmasını isteyen bizzat Allahu Tealâ
Hazretleridir.
“İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın. Günah işlemek ve
aşırı gitmekte yardımlaşmayın.” (Maide, 2)
Bu ayet-i kerimeyle yardımlaşmak Allah'ın emri olduğuna göre, yardım
istemek de hiç şüphesiz caiz ve çoğu kere de zaruridir. Nitekim
sahabenin hayatında bunun herkesçe bilinen sayısız örnekleri vardır.
Fakat önemli olan maddi ve manevi bütün konularda, gerçek yardım
edenin Allah olduğuna itikat etmektir.
Zira kullar, melekler, cinler gibi canlı ve şuurlu varlıklar;
hayvanlar gibi şuursuz varlıklar; madde gibi cansız varlıkların
tamamı, söz konusu yardıma birer vesile ve vasıtadır. Hakiki fail
değildir. Ancak Allah diler ve yaratır, yani onlara yardım etme
kudreti ihsan ederse bunların bir yardımı olabilir. Çünkü hakiki
manada O'ndan başka dileyen, yaratan, fayda ve zarar veren bir
varlık yoktur. Kadir-i Mutlak Hazretleri dileyip yaratmadan kimsenin
kimseyi kurtarması, yardım etmesi mevzu bahis olamaz. O yüzden
evliyadan yardım isterken de, dünyevî konularda herhangi birinden
yardım isterken de hakiki veren ve alanın Allah olduğuna itikat
etmeli, bu niyetle nazarını O'na dikmelidir.
Hz . Peygamber ve sahabilerde tevessül
Fahr -i Kainat s.a.v. Efendimiz de aynı şekilde davranmış, elini
açıp Rabbi'ne iltica eden bütün müminleri vesile edinerek: “ Allahım!
Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.” (İbnu Mace ,
Ahmed b. Hanbel) diye yalvarmıştır.
O, bütün günahlardan masum ve beşeriyetin en yüksek mertebesinde
iken tevessülde bulundu. Hz . Ömer r.a. da mertebece daha üstün
olduğu halde, Hz . Abbas'ı vesile edinerek Allah'tan yağmur istedi (Buharî)
ve anında yağmur indi.
Hz. Peygamber ve sahabenin hayatında daha birçok tevessül örnekleri
vardır. Tevhidin bayrağı hükmündeki bu zatlar en yüce mertebelerde
bulunmalarına rağmen tevessülde bulunuyorlar, duaları kabul
ediliyor, sevap kazanıyorlardı. Onlar şirk ve tevhidin ne manaya
geldiğini -hâşâ- bilmiyorlar mıydı? Yoksa -haşa- biz onlardan daha
faziletli ve daha bilgili olduğumuz için mi tevessüle karşı
çıkıyoruz? Bu gerçekten anlaşılması zor ve garip bir tavırdır.
“ Ya Rabbi filan zatın hakkı için duamı kabul eyle” ya da “medet ya
filan”, “himmet ya şeyhim” diyen bir mümin, aşağıda da izah
edileceği gibi, mübarek zatlar vesilesiyle Cenab -ı Hakk'tan dilekte
bulunmaktan başka bir şey yapmıyor. Yani “Yalnız senden yardım
dileriz” ayetinde olduğu gibi sadece Allah'tan istiyor. Çünkü
Allah'tan başka hakiki bir fâil ve yaratıcı tanımıyor. Öyleyse bu
insana hangi insaf ve adaletle “sen yukarıdaki ayet-i kerimeye
aykırı hareket ettin, dolayısıyla müşrik oldun” denilebilir? Bir
hakikat nasıl olur da bu kadar ters yüz edilip milyonlarca mümine
kâfir denilebilir? Böyle bir anlayıştan, dünya üzerinde tek bir
mümine dahi kâfir demekten Allah'a sığınırız.
“Yalnız senden yardım dileriz” ayeti ve tevessül
Kendilerine “Selefî” adını veren Vahhabîlerin aksine, bu ayet-i
kerime açık bir biçimde tevessüle işaret etmektedir. Nitekim
cemaatle ve cemaatsiz olarak kıldığımız namazların bütün
rekâtlarında, Arafat'ta vakfede, kendisiyle Rabbimize iltica
ettiğimiz bu ayette, çoğul sigasıyla “biz” ifadesini kullanıyoruz.
“Sadece senden isteriz” diyoruz, “sadece senden isterim” demiyoruz.
Tefsirlerin belirttiğine göre, bu ifadeyle aynı ayeti okuyan veya bu
ayetteki duaya amin diyen bütün müminleri cemaat olarak yanımıza
alıyor, kendi istek ve dualarımızı onlarınkine katarak hep birlikte
yalvarmış oluyoruz.
Meselâ büyük bir camide kalabalık bir cemaatle Cuma namazı
kıldığımızı düşünelim. Binlerce mümin o duaya kilitlenmiş: “Ancak
sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” diyor.
Padişahın kapısında kalabalık bir cemaat toplanmış. İçlerinde
padişahın çok sevdiği, isteklerini hiç geri çevirmediği, kişiler
var. Fakat isteyenler arasında yüzlerce kere padişaha isyan etmiş
suçluların sayısı daha fazla. Bunlar mahcubiyet içinde iyilere
katılmışlar. İyiler de kendileri gibi iyileri siper edinerek
birbirlerine dayanmışlar. Herkesin elinde hediye var. Bazıları pırıl
pırıl , bazıları ise yaralı bereli. Topluca hediyelerinin kabulünü
ve ihtiyaçlarının karşılanmasını arzu ediyorlar. Hep bir ağızdan
“istiyoruz” diye yalvarıyor, padişahın kereminden dileniyorlar.
Padişah çok cömert. Cömertlik onun şanından. Bu yüzden iyilerin
hediye ve isteklerini kabul edip kötülerinkini reddetmek şanına
uygun değil. Zaten dilenenler de “ben” diye istemiyor, “biz” diye
istiyorlar. Yani ya hep, ya hiç. Hepsini reddetse bu sefer de
içlerinde sevdiği, isteklerini geri çevirmediği iyiler var. Kötüler
önlerine iyileri alıp gelmişler. Hep birlikte yalvarıyorlar,
feryatları Arş-ı Alâ'yı titretiyor. Hal böyle olunca, o da lütuf ve
kereminin gereği isteyen herkese veriyor.
Kadı Beydavî'nin , Envâru't -Tenzîl ve onun haşiyesi Şehzâde adlı
tefsirlerde yer alan bu hakikati biz bir misalle anlatmaya çalıştık.
Misalde belirtildiği gibi, günahkârlar kusurla dolu ibadetlerini ve
ihtiyaçlarını salihlerle bir arada Allah'a takdim ediyorlar. İyiler
hürmetine ibadetlerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını
istiyorlar. “Yalnız senden yardım dileriz” derken, çoğul sigasıyla
“biz” ifadesini kullanarak, “içimizde bulunan salihler ve velilerle
sana yalvarıyor ve yalnız senden yardım bekliyoruz” demiş oluyorlar.
Allahu Tealâ da kerem ve lütfuyla hepsinin ibadetini kabul edip
ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu da tevessülden başka bir şey değildir.
“Himmet şeyhim” demenin anlamı
“Himmet şeyhim”, medet ya filan” diyen kimsenin mecaz olarak
kullandığı bu ifadelerden maksadı şudur: Ey şeyhim, bu günahkâr
müridin için Allah'a yönelip O'ndan iste, O'na yalvar da şu durumdan
kurtulayım veya şu işim olsun”. Bu ifadelerde ne gibi dinî bir
mahzur olabilir?
Talip kişi bunu şeyhinden uzakta söylese de yine bir şey olmaz.
Çünkü Allah dilerse mürşidi onu işitir ve durumuna muttali olur.
Esasen o gibi zatların kalp ve ruh latifeleri çok geniştir, bütün
alemle münasebet halindedir. Hatta ehl -i keşfin beyanına göre, alem
onların kalp latifesi içinde bir nokta kadardır. Fakat bu durumu
zahir ehlinin anlayamayışına şaşmamak lazımdır. Çünkü böylelerinin
hayatlarında bu tip manevi meseleleri idrak etmelerine yardımcı
olabilecek tablolar ya hiç yoktur ya da bunların üzerinde düşünüp
ibret almamışlardır.
Söz buraya gelmişken şu misali verelim: Büyük Veli Aziz Mahmud
Hüdayi Hazretleri kendi eseri “ Vâkıât ” da anlatıyor. Şeyhi Üftade
Hazretleri'nin yanında terbiye görüyordu. Henüz 3-5 aylık mürid
iken, her geçen gün birçok manevi hallere mazhar olmuştu. Bir
defasında şeyhinin huzuruna çıktı ve dedi ki:
- Efendim, himmetinizin bereketiyle bir halle karşılaştım. Gördüm ki
Bursa'da oturduğum yerde elim İstanbul ve Mısır'a kadar ulaşıyor.
Oralarda herhangi bir şey üzerinde rahatlıkla tasarruf edebiliyorum.
Üftâde Hazretleri buyurdu:
- Evladım senin bu dediğine tasavvufta meddü'l-cism derler. Bundan
çok daha öteleri vardır. Senin yaşadığın bu hal, onların yanında bir
şey değildir. Fakat sana şu faydası var ki, bizzat kendin yaşadığın
için, artık bu ve benzeri halleri inkâr etmezsin.
Evet, bu bir keramettir. Allahu Tealâ dilediği kuluna ihsan eder.
Her velinin kerameti olması da şart değildir. Fakat ekseriyetle
kâmil velilerde bu gibi haller milyonlarca sûfiler tarafından
görülmüş ve yaşanmış hadiselerdir. Bunların yalan üzerine ittifak
etmeleri de âdeten imkansızdır. Her şey Allah'ın kudret elindedir.
Dilerse müridinin himmet talebini mürşidine ulaştırır. Hatta
meleklerini kulunun imdadına yetiştirdiği gibi, veli kulunu da
yetiştirebilir ve onun üzerinde tasarruf ettirebilir.
“Benim kendime bile faydam yok”
Vahhabîler yanlış tefsir ettikleri şu ayet-i kerimeyi ileri sürerek
yine yanlış sonuçlara ulaşmaktadırlar. Allahu Tealâ , Hz . Peygamber
s.av. Efendimiz'e hitaben: “De ki: Allah'ın dilemesi dışında ben
kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni
bilseydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben
sadece, inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim.” (
A'raf , 188) buyuruyor. O bile kendine fayda veya zarar veremezken,
nasıl oluyor da bir şeyh müridinin imdadına yetişiyor, tasarruf
ediyor?
Evet, Allah dilemeden hiçbir kimsenin kendine dahi fayda ve zararı
olamaz. Hatta parmağını bile kımıldatamaz. O yüzden mecazî anlamda
kullanılan “doktor beni iyileştirdi, filan beni doyurdu, filanca
filanı öldürdü, Azrail filanın canını aldı” gibi sözleri konuşurken,
hakiki fâil olan Halık-ı Zülcelâl Hazretlerine iman etmek gerekir.
Fakat bu ayet-i kerimeyi Hz . Peygamber s.a.v.'in mucizelerini inkâr
etmek için ileri sürenler de dinden çıkar. Çünkü başta Kur'an olmak
üzere, onun çok sayıda gaybdan verdiği haber vardır. Ayrıca ayı iki
parça etmek, çakıl taşlarını kâfirlerin üzerine fırlattığında onları
dağıtması gibi pek çok harikaları vardır. Bunların bir kısmı ayetle
sabittir.
Demek ki yukarıdaki ayette Hz . Peygamber'in gaybı hiç bilmediği,
herhangi bir olağanüstü tasarrufunun bulunmadığı anlatılmıyor.
Sadece Allah'ın izni ile bunlara kadir olabileceğine parmak
basılıyor.
Halbuki Kadir-i Mutlak olan Allah, peygamberlerinden başka
meleklerine ve velilerine de tasarruf izni vermiş, onlara olağanüstü
güç ve kudret ihsan etmiştir. Bu tasarruf, Vahhabîlerin anladığı
gibi -hâşâ- Allahu Tealâ'nın iş ve yetkilerinin tamamını veya bir
bölümünü başkalarına devretmesi manasında değildir. Bu düşünce
küfürdür. Fakat Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri, saltanatı gereği
dilediği işlerini dilediği şekilde meleklerine yaptırır. Bunlar ayet
ve hadislerde belirtildiği üzere sayılamayacak kadar çok işlerdir.
Aynen bunun gibi, Allahu Tealâ kendi muradı doğrultusunda, mübarek
zatlardan dilediğine dilediği hususlarda tasarruf ettirir. Onlara
olağanüstü güç ve kudret ihsan eder.
Ayet-i Kerimeyle bildirilen Hz. İsa a.s.' ın şu sözü, bunun açık
delîlidir:
“Ben size çamurdan kuş biçiminde bir yaratık yapar üflerim, Allah'ın
izniyle hemen bir kuş olur. Yine Allah'ın izniyle, anadan doğma körü
ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim ve size evlerinizde
yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi haber veririm.” (Âl-i İmran ,
49)
Görüldüğü gibi Allahu Tealâ , Hz . İsa a.s.'a yoktan bir kuş var
etme, ölüleri diriltme, bazı hastalıkları iyi etme tasarrufu vermiş,
kalp gözünü açarak gaipten haber verme imkanını bahşetmiştir. Yoksa
-hâşâ- yetkilerinin bir bölümünü ona devredip kendisi aradan
çekilmemiştir.
Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in de yüzlerce mucizesi vardır. O da
geçmişten ve gelecekten haberler vermiş ve bunların hepsi doğru
çıkmıştır. Yine milyonlarca velinin milyonlarca kerametleri ve
bunların geçmişten bugüne dek en az bir o kadar da şahitleri vardır.
Dolayısıyla bunlara karşı gözünü kapamak, kulaklarını tıkamak,
manevi körlük ve nasipsizlikten başka bir şey değildir.
Müminlere haksızlık ediliyor
Genel olarak sufîlerin bazı görüşlerine karşı çıkmalarıyla tanınan
İbn-i Teymiyye ve onun izinden giden Muhammed Abduh , Reşit Rıza ve
Şah Veliyyullah Dehlevî gibi zatlar, şefaat ve tevessül konusunda da
aşırı gitmişler, sert davranmışlardır. Gerçi bazıları bunu tevhidi
korumak gibi iyi bir niyetle yapmışlardır. Fakat sonraları onların
fikirlerinden beslenen birçok kimse, işin tamamen çığırından
çıkmasına da sebep olmuşlardır. Bu yüzden onlar ve özellikle
kendilerine “selefî” adını takıp onların ardından gidenler,
Haricîlere bile rahmet okutmuşlardır.
Son dönemde bu zevatın fikirleriyle uzun zaman meşgul olan ilahiyat
hocalarının başında gelen Prof. Dr. Hayreddin Karaman'ın görüşleri
konumuz açısından önem arz eder.
Fatiha Suresi'ndeki “ Allahım , yalnız senden yardım dileriz”
cümlesinin tevessül ve şefaati dışlamadığını söyleyen Karaman,
usulünce tevessül edenlerin şirkle bir alakası olmadığını belirterek
şöyle der:
“Bu cümlenin mutlak ve genel olmadığı kesindir. Eğer böyle olsaydı,
Allah'tan başka birinden herhangi bir yardım istemek bu ayetin
kapsamına girseydi, bir insana ‘şu konuda bana yardım et' diyen
herkes şirke düşmüş olurdu.”
Nasıl yardım istenmesi gerektiğini ise, şöyle izah eder:
“Bir kimse diğerinden bir yardım istiyorsa, yardım edecek şahsın
ilahî yardıma vasıta olduğunu, Allah'ın o kulu vasıtasıyla bu kuluna
yardım ettiğini düşünmeli, böyle bilmeli, böyle inanmalıdır.”
Tevessülü müşriklerin putlar vasıtasıyla yardım istemelerine
benzetenlere de şu cevabı verir:
“ Kur'an -ı Kerim'in hassasiyet gösterdiği husus, Allah'tan
başkasını O'nun yerine koymak veya O'na yaklaşmak, dileğinin
kabulünü sağlamak için O'nun yerine bir başka şeye ibadet etmektir.
Yani müşrikler putları araya koyarak, ‘bunların hürmetine
dualarımızı kabul et' diye yalvarmıyor veya bununla yetinmiyor,
doğrudan puta yalvarıyor ve ona ibadet ediyorlardı. Müminlerin
Allah'a yalvarırken Peygamberimiz s.a.v.'i veya salih bir kulu araya
koyarak, ‘ ya Rabbi, şu kulun için, onun senin katındaki makamı
sebebiyle duamızı kabul buyur' demelerini şirke sokmak, müşriklerin
yaptıklarına benzetmek doğru değildir.” (Hayatımızdaki İslâm,
İstanbul, 2002)
Sonuç olarak, “ Allahım yalnız senden yardım dileriz” mealindeki
ayet, müfessirlerin beyanlarına göre, tevessüle aykırı değildir.
Bilakis ona işaret eden bir delildir. Alimlerin görüşlerine göre de,
tevessül caiz ve faydalıdır.
Hz . Peygamber s.a.v. Efendimiz'in tevessülle ilgili şu duasıyla
bitirelim:
“ Allahım ! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.”
Kaynak:
www.semerkanddergisi.com