GELECEĞİ GÖRME MASALI:
FAL, KEHANET, ASTROLOJİ
EBUBEKİR SİFİL
“Gaybı ancak Allah bilir.” hükmüne rağmen,
yarın ne olacağını bilme merakımız bir türlü dinmedi.
Allah’ın, gaybî bilgilerden dilediği kadarını yine dilediği
kullarına bildirebileceği ilkesi de bu konunun yumuşak karnı oldu.
Belki bu yüzden gayb konusuna son noktayı koyma imkanımız olmadı,
olamayacak.
İhtimal, bu da ilâhi imtihanımızın bir unsuru.
Gelecekten ve gayb aleminden bize gerekli olan bilgileri
peygamberler bildirdi.
Daha fazlası için girişilen arayışları, yolları, yöntemleri anlamak
ve değerlendirmek, ancak ilâhi vahyin ışığı altında mümkün.
Zaten o ışıkla aydınlanmamış hangi yol, hangi yöntem selamete
çıkarabilir ki...
İnancı zayıf veya inançtan tamamen uzak insanlar arasında pek çok
ortak özellikten söz edilebilir. Bu özelliklerden birinin de,
“geleceği bilme arzusu” olduğunda şüphe yok.
Gelecek tehlike ve olumsuzluklar karşısında kendisini güvenceye
almak, toplum nezdinde ayrıcalıklı bir konum elde etmek, başkaları
üzerinde hakimiyet kurmak, böylece kendisinin ve başkalarının
kaderini belirlemek maksadıyla, hatta sırf merakını tatmin etmek
gayesiyle bu türlü bilgilere ulaşmayı hep bir ayrıcalık olarak görür
bu tür insanlar. Teslimiyet, rıza, muhabbet… vb. eksikliğinden
kaynaklanan bir “şuur eksikliği ya da yokluğu” durumudur bu.
Öte yandan bu amaca ulaşmak için başvurulan değişik yol ve
yöntemlerin çoğu zaman toplum tarafından birbirine karıştırıldığı,
bu meselede neyin hakikat ve neyin hurafe/asılsız olduğunun çok iyi
ayırt edilemediği de bir başka gerçek.
Semerkand’ın bir önceki sayısında ele aldığımız büyü, sihir, tılsım…
gibi hususlarla ilişkili bulunan fal, kehanet, astroloji, cifir,
burçlar gibi başlıkların ne ifade ettiğini bu yazımızda ayrı ayrı
ele alacağız. Böylece bu konulardaki sahih bilgileri ortaya koyarak
meselenin bir bütün halinde anlaşılmasını temine çalışacağız.
Fal ve Kehanet
Arapça’da, “uğur ve uğurlu şeyleri gösteren simge” anlamına gelen
fal kelimesi, Batı dillerinde genellikle “Gelecekten haber verme”
anlamında kullanılır. Dilimizdeki kullanımının da bu anlamda olduğu
görülüyor. Aşağıda göreceğimiz çeşitli yöntem ve şekillerde yapılan
“falcılık”, gelecekten haber verme iddiasıyla icra edilir. Arapça’da
“kâhin” veya “arrâf” gibi kelimelerle anlatılan kimselerin yaptığı
da bundan başka bir şey değildir.
Eski kavimlerin alışkanlığı
Ülkemizde çoğunlukla el falı, kâğıt (iskambil) falı, kahve falı,
yıldız falı… gibi çeşitleri ile yürütülen falcılık, çok eski
çağlardan beri çeşitli din ve kültürlerde izine rastlanan bir
faaliyettir. Geçmişinin milattan önce 4000 yıllarına kadar
uzandığını gösteren belgeler, Mısır, Çin, Babil ve Kalde’de falcılık
yapıldığını ortaya koymaktadır. En eski falcılık örneklerinin
Mezopotamya’da bulunduğu tahmin edilmektedir. (Diyanet Vakfı İslâm
Ansiklopedisi, 12/135)
Gelecekten veya bizim için “gayb” olan herhangi bir meseleden haber
verme işini cinler vasıtasıyla yürütme tarzının ilk örneklerinin
yahudilerde görüldüğünü biliyoruz. Müfessirlerin rivayet ettiğine
göre şeytanlar gök kapılarına kadar çıkar, orada meleklerin,
dünyadaki ölüm, kayıp vb. hususlardaki konuşmalarına kulak verir,
ezberledikleri sözleri yeryüzündeki kâhinlere aktarırlardı. Kâhinler
de (kehânet, falcılık gibi isimler altında) bunları insanlara haber
verir, insanlar da gerçekten o haberlerin vaki olduğunu görürdü.
Şeytanlar, kâhinler nezdinde belli bir itimat ve güven sağlayınca,
bir süre sonra yalan söylemeye, doğru habere yalan karıştırmaya
başladılar. Öyle ki, bir doğru sözün yanına yetmiş yalan söz koyup
kâhinlere söylüyorlardı.
Bir peygamberin mücadelesi
Derken, bazı kimseler bunları yazıp kaydetmeye başladı. Zaman içinde
bu yazılanlar vesilesiyle cinlerin gaybı bildikleri söylentisi
İsrailoğulları arasında yayıldı. Hz. Süleyman a.s. bunun üzerine
dört bir yana adamlar göndererek bu kitapları toplattı; bir sandığın
içine koydu ve tahtının altına gömdü. Sonra da “Kim şeytanların
gaybı bildiğini söylerse, boynunu vururum!” diye ilan etti.
Hz. Süleyman a.s. hayatta olduğu sürece o sandığın yanına
yaklaşamayan şeytanlar, o ve onun emrini uygulayan alimler vefat
edip bu dünyadan ayrılınca, şeytanlar insanları kandırarak tahtın
altını kazdırdılar ve sandığı çıkarıp, içindeki kitapları
göstererek; “Süleyman insanları, şeytanları, kuşları işte bunlarla
kontrol altında tutuyordu!” dediler. Böylece insanlar arasında Hz.
Süleyman a.s’ın büyücü olduğu söylentisi yayıldı.
İşte, “Ve onlar, şeytanların Süleyman’ın mülkü aleyhine uydurdukları
şeylerin ardına düştüler. Oysa Süleyman asla küfre düşmedi. Sadece
şeytanlar küfre düştüler.” (Bakara, 102) ayetinde anlatılan durum
budur. (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 1/134 vd.)
Cinler Neyi Bilir?
Kur’an’da cinlerin ağzından şöyle dedikleri haber verilir:
“Doğrusu biz (cinler) göğü yokladık; fakat onu, kuvvetli (ve
şiddetli) bekçilerle ve alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk. Oysa
biz (daha önce) onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için
oturacak yerler (bulup) oturuyorduk. Fakat şimdi kim dinlemek
istese, kendisini gözetle(yip izle)yen bir alev huzmesi buluyor.
Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murad edildi, yoksa Rabbleri
onlara bir hayır mı diledi.” (Cin, 8-10)
Gaybı bilmezler
Bu ayet açık bir şekilde gösteriyor ki, cinler gaybı bilen varlıklar
değildir. Onlar bir zaman göğün belli yerlerinde meleklerin
yeryüzünde olup biten hadiselerle ilgili konuşmalarını dinleme
imkanı bulmuşlardır. Ancak daha sonra bu imkan onların elinden
alınmıştır.
Bu durum başka ayetlerde de şöyle ifade buyurulur:
“Doğrusu biz dünya göğünü bir süsle, yıldızlarla süsledik. Ve onu
inatçı her şeytandan koruduk. Onlar Mele-i Âlâ’yı dinleyemezler. Her
taraftan kovulup atılırlar, uzaklaştırılırlar. Onlara ardı arkası
kesilmez bir azap vardır. Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir
sözü kapan olursa, onu da delip geçen alevli yıldızlar takip eder.”
(Sâffat, 6-10)
“Andolsun ki, yakın göğü kandillerle donattık. Onlarla şeytanların
taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık.”
(Mülk, 5)
“Andolsun ki biz gökte burçlar yaptık ve onları bakanlar için
donattık. Ve onları, kovulmuş her şeytandan koruduk. Ancak kulak
hırsızlığı yapan olursa, apaçık görülen bir ateş onu kovalar.” (Hicr,
16-18)
Bütün bu ayet-i kerimeler açıkça bildiriyor ki, cinler
kendiliklerinden gaybı bilemezler. Onlardan bir kısmı göğün bazı
yerlerinde gizlenerek meleklerin konuşmalarını dinler, sonra da
gelip bu dinlediklerini, bire yüz katarak yeryüzündeki dostları olan
kâhinlere, falcılara aktarırlardı.
Bilgi hırsızlığı ve ateş topu
Ancak, Cin Suresi’nden yukarıda aktardığımız ayetlerde de açıkça
haber verildiği gibi, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in
peygamberliği ve Kur’an’ın nüzulü ile birlikte cinlerin bu imkanı da
kalmamıştır. Artık onlardan her kim bir kulak hırsızlığı yapmak için
göğün kapılarına yaklaşacak olsa, delip geçici bir alev topu
tarafından takip ve helâk edilir.
İbn Abbas r.a.’ın haber verdiğine göre, Efendimiz s.a.v. bir gece
ashabıyla oturmuş sohbet ediyordu. O sırada bir yıldız kaydı ve
aydınlık saçtı. Efendimiz s.a.v. böyle bir olay cahiliye döneminde
vuku bulduğunda ne dediklerini orada bulunanlara sordu. Onlar bu
durumu, büyük bir kimsenin doğumuna veya ölümüne işaret saydıklarını
söylediler. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurdu:
“Yıldız, ne bir kimsenin ölümü, ne de doğumu için kayar. Ancak
Rabbimiz Tebareke ve Tealâ bir konuda hüküm verince, Arş’ı taşıyan
melekler tesbih ederler. Sonra onların altında bulunan gök ehli
tesbih eder. Nihayet bu tesbih bizim dünyamıza kadar ulaşır. Sonra
Arş’ı taşıyan meleklerin altında bulunan gök ehli, haberin ne
olduğunu soruşturarak Arş’ı taşıyan meleklere, ‘Rabbimiz ne
buyurdu?’ derler. Onlar da bu hükmü kendilerine haber verirler. Her
gök ehli diğer (daha aşağıdaki) gök ehline durumu bildirir. Nihayet
haber dünya göğünde bulunanlara kadar ulaşır. Cinler bu haberi kulak
hırsızlığı yaparak çalarlar da, bunun üzerine kovalanırlar. Onların
bu şekilde getirdikleri haber haktır. Ancak kendileri değişiklik
yapıp artırma-eksiltmede bulunurlar.” (Müslim, Ahmed b. Hanbel)
Bu hadis-i şerif, yukarıda mealini sunduğumuz Hicr Suresi 16’ncı
ayetinde geçen “apaçık görülen bir ateş” ifadesinin ne anlama
geldiğini de açıklamaktadır.
Cinler için bir dönemin sonu
İmam Ahmed b. Hanbel tarafından nakledildiği halde yukarıdaki
tercümeye almadığımız bir inceliği, üzerinde ayrıca durmak için
burada zikredelim:
Rivayeti aktaran râvilerden Ma’mer, Zührî’ye, “Cahiliye döneminde de
böyle yıldız kayar mıymış?” diye sorduğunda, “Evet, ancak Rasulullah
s.a.v. peygamber olarak gönderilince bu daha çok kuvvetlendirildi.”
cevabını verir.
Zührî’nin bu cevabı, Sahabe’den gelen rivayetlere dayanmaktadır ve
son derece yerindedir. (Bu rivayetlerin topluca zikri için bkz.
Kurtubî Tefsiri, 19/14)
Nitekim Müslim, Tirmizî ve Nesâî’nin yer verdiği bir rivayette
Abdullah b. Abbas r.a. şöyle demiştir:
“Rasulullah s.a.v. (Mekke döneminde) ashabından bir cemaatle Ukaz
panayırına gitmek üzere yola çıkmış. O tarihlerde (cinnî) şeytanlar
gökten haber almaktan men edilmiş, üzerlerine gök taşları atılmış,
bunun üzerine şeytanlar kavimlerinin yanına dönmüşler. Kavimleri
onlara, ‘Size ne oldu?’ diye sorunca, ‘Gökten haber almaktan men
edildik. Üzerimize gök taşları gönderildi.’ diye cevap vermişler.
Kavimleri, ‘Bu, mutlaka yeni zuhur etmiş bir şeyden olacak. Hemen
yeryüzünün doğusunu-batısını dolaşarak bakın bakalım, gökten haber
almanıza mani olan şu hadise nedir?’ demişler. Bunun üzerine
şeytanlar yeryüzünün doğusunu-batısını dolaşmışlar. Tihâme tarafına
giden şeytan grubu, Ukaz panayırına gitmekte olan Rasulullah s.a.v.
Efendimiz, Nahle denen yerde ashabına sabah namazını kıldırırken
O’nun yanına uğramış. (Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in okuduğu)
Kur’an’ı işitince kendi aralarında, ‘Gökten haber almamıza mani olan
işte budur!’ diye konuşmuşlar. Sonra da kavimlerine dönerek, ‘Ey
kavmimiz! Biz, doğru yolu gösteren şaşılacak bir kıraat dinledik ve
ona iman ettik. Bundan sonra Rabbimize asla hiçbir şeyi ortak
koşmayacağız.’ demişler.”
Eğer bilselerdi...
Bu rivayet açıkça gösteriyor ki, cinlerin bütün marifeti, göğün bazı
yerlerine gizlenerek meleklerin konuşmalarına kulak hırsızlığı
yapmaktan ibaretti. Ancak Efendimiz s.a.v.’in peygamber olarak
gönderilmesinden sonra bu kapı da onlara kapatılmıştır.
Dolayısıyla cinlerin gaybı bilen varlıklar olduğunu, kendilerinin de
cinlerle irtibat kurarak gelecekten haber verdiklerini söyleyen
kimseleri tasdik etmenin İslamî bir temeli, dayanağı yoktur.
Kur’an’da Hz. Süleyman a.s.’dan bahseden ayetlerde şöyle buyurulur:
“Onun ölümüne hükmettiğimiz zaman, ölümünü onlara ancak değneğini
yiyen canlı (kurt) fark ettirdi. (Süleyman) yere düşünce ortaya
çıktı ki, eğer onlar gaybı bilselerdi, alçaltıcı azap içinde
kalmazlardı.” (Sebe’, 14)
Tefsir kaynaklarında bu ayetin tefsiri sadedinde çeşitli şeyler
nakledilmiştir. Özeti şudur: Hz. Süleyman a.s. eceli gelip de vefat
ettikten sonra aradan uzun bir süre geçmişti. Emrinde çalıştırdığı
cinler ve insanlar, onun asasını yiyen bir kurt sayesinde vefat
ettiğini anladılar. Dayandığı asayı kurdun kemirmesi üzerine
desteksiz kalan cansız bedeni yere düştü. Bunun üzerine onun uzun
bir süre önce vefat ettiği anlaşıldı.” (Bkz. İbn Kesîr, 3/529 vd.)
Kehaneti Tasdik Etmek
Falcıların her sözünün yalan/yanlış olmadığı, söyledikleri sözlerin
ve verdikleri haberlerin bir kısmının gerçek çıktığı tecrübe ile
sabit iken, acaba dinimizin bizi onların söylediklerini tasdik
etmekten men etmesinin hikmeti ne olabilir?
Hz. Aişe r.anha validemiz şöyle diyor:
“Bazı kimseler Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e gelerek kâhinler
hakkında soru sordular. Rasulullah s.a.v.:
- Onlar hiçbir şey değildir, buyurdu.
Soruyu soranlar:
- Ey Allah’ın Rasulü! Onlar bazen bize bir şey söylüyor ve
söyledikleri doğru çıkıyor, deyince şöyle buyurdu:
- O söz (kâhinin) cinden (öğrendiklerinden)dir. Cin onu (gökten)
kapar da, tavuğun gıdaklaması gibi dostunun (kâhinin) kulağına
gıdaklar. Bu suretle ona yüz yalandan daha fazlasını karıştırırlar.”
(Müslim)
Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Yukarıda, Efendimiz s.a.v.’in
bi’setiyle birlikte cinlerin gök kapılarından dinledikleri haberleri
yeryüzündeki dostlarına (kâhinlere) aktarma imkanından mahrum
kılındıkları belirtilmişti. Oysa bu rivayette kâhinlerin bazı
şeyleri gerçek olarak söyleyebilecekleri zikredilmektedir. Burada
bir çelişki yok mudur?
Biraz şeytan işi, biraz maharet
Bu sorunun cevabını ulema çeşitli şekillerde vermiştir ki, bunları
üç madde halinde toparlayabiliriz:
1. Efendimiz s.a.v.’in bi’setinden sonra gök kapılarını dinlemek
cinler için eskisi kadar kolay olmadığından, cinlerden birisi ender
de olsa orada konuşulanlardan kırık-dökük bazı şeyler kapabilir.
Ancak hemen kendisini izleyen alev huzmesi sebebiyle, zaten tamamını
dinleyemediği sözü, bir diğer cine, bir o kadar daha eksik aktarır.
Allah bilir, kâhinin kulağına –Efendimiz s.a.v.’in tabiriyle– “tavuk
gıdaklaması” gibi aktarılan şey işte bu bölük-pörçük sözdür. Ki,
aşağıdaki maddelerde zikredeceğimiz hususlar da işin içine
katılınca, kâhinin söylediği bazen gerçeğe isabet edebilir.
2. Cinin kâhine haber verdiği husus, insanların genellikle bilgi
sahibi olamadığı veya hadisenin yakınında olanlar bilebilirken,
uzağındakilere gizli kalan hususlardan olabilir. Çalıntı bir eşyanın
yerinin söylenmesi bu türdendir.
3. Hüner sahibi kâhinler genellikle keskin zekâlı, bilgi ve tecrübe
sahibi kimseler olduklarından, bazen kendilerine getirilen
problemler konusunda zan, tahmin veya akıl yürütme yoluyla da
doğruya isabet edebilirler. (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 10/217)
Sağlam imanı bozmamak için...
Geniş halk kesimleri genellikle bu inceliklerin farkında olamayacağı
için, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz falcıya ve kâhine itibar ederek
giden ve onların söylediklerini tasdik eden kimselerin kırk gün
namazlarının kabul edilmeyeceğini, bunların Rasul-i Ekrem s.a.v.
Efendimiz’e indirileni (Kur’an’ı) inkâr etmiş sayılacaklarını ve
cennete giremeyeceklerini haber vermiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müslim,
Ebu Davud, Tirmizî, İbn Mace)
Bu sebeple Ehl-i Sünnet’in itikat kitaplarında, kâhinlerin ve
falcıların söylediklerinin tasdik edilmemesi bir itikat ilkesi
olarak zikredilmiştir. (Mesela bkz. el-Akîdetu’t-Tahâviyye,
Abdülganî el-Meydânî şerhi, s. 141)
Uğur ve Uğursuzluk Var mı?
Söz buraya gelmişken, halk arasında çok rastlanan uğur/uğursuzluk
meselesinin hakikati üzerinde da bir nebze durmamız yerinde olacak.
Arapça’da “tefe’ül” veya “fe’lul-hasen” tabiri, dilimizdeki “hayra
yorma” tabirinin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bunun karşıtı
ise “tıyere” veya “teşe’üm” tabirleridir ki, “uğursuz sayma”
anlamındadır.
Bir cahiliye adeti
Gerek tefe’ül gerekse teşe’üm, bir olayın veya gelişmenin, ileride
ortaya çıkacak bazı durumlar hakkında işaretler taşıdığı
düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Cahiliye döneminde kuşların adları,
sesleri ve uçuşlarından uğursuz anlamlar çıkarmanın da, çakıl taşı,
nohut, bakla gibi nesnelerli uğurlu saymanın da Efendimiz s.a.v.
tarafından yasaklandığını görüyoruz. (Ebu Davud)
Yine Efendimiz s.a.v.’in, baykuşta ve yıldız batmasında uğursuzluk
bulunmadığını, esasen “uğursuzluk” diye bir şeyin olmadığını
vurguladığını ilgili rivayetlerden öğreniyoruz. (Buharî, Müslim,
Tirmizî, Nesâî)
Halk arasında arabanın önünden tavşan geçmesi, evin bacasına baykuş
konması, haftanın belli günlerinde yolculuğa çıkmak, merdiven
altından geçmek, göz seğirmesi… gibi şeylerin uğursuzluk alameti
sayılması ya da kapının üstüne at nalı çakmak, tavşan tırnağı
taşımak gibi şeylerin uğur getireceğine inanılması bâtıl inanç ve
hurafe olup, yukarıdaki rivayette örnek olarak zikredilen hususlar
çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Hayra yormak başka
Bununla birlikte Efendimiz s.a.v.’in, bazı gelişmeleri hayra
yorduğu, bazı durumlardan hayırlı neticeler çıkmasını umduğunu da
yine sahih rivayetler kanalıyla biliyoruz.
Söz gelimi bir keresinde bir devenin sütünün sağılması gerekiyordu.
Efendimiz s.a.v., bu işi kimin yapmak istediğini sordu. Orada
bulunanlardan birisi ayağa kalktı; Efendimiz s.a.v. ona adını sordu.
Adam “Mürre” dedi. Efendimiz s.a.v. ona yerine oturmasını söyledi ve
sorusunu tekrarladı. Bir başkası kalktı. Efendimiz s.a.v. ona da
ismini sordu, o da “Harb” diye cevap verince ona da oturmasını
buyurdu. Üçüncüde isminin “Ya’îş” olduğunu söyleyen birisi kalkınca
Efendimiz s.a.v. deveyi onun sağmasını istedi. (Muvatta)
Burada dikkat çeken husus, deveyi sağmak için ilk önce ayağa kalkan
kişinin adının “acı” kelimesinden türemiş olması, ikincisinin adının
ise “savaş” olmasıdır. Deveyi sağmasına müsaade edilen sahabînin adı
ise “yaşamak” kelimesinden türemiştir. Efendimiz s.a.v. bir
keresinde tefe’ülü sevdiğini ifade buyurunca, yanında bulunanlar
“tefe’ül”ün ne olduğunu sordular; “Güzel kelimedir.” buyurdu. (Buharî,
Müslim, Ahmed b. Hanbel vd.)
İsim güzel olsun, iş güzel olsun
Az yukarıda zikrettiğimiz rivayet üzerinde dururken, İbn Abdilberr
şu inceliğe dikkatimizi çekiyor: Burada Efendimiz s.a.v., ilk iki
sahabînin adında uğursuzluk bulunduğuna inandığı için değil, fakat
üçüncü sahabînin adında bir güzellik bulduğu (tefe’ül) için böyle
davranmıştır.
Gerçekten de Efendimiz s.a.v., güzel isimleri sever ve bunların
hayra vesile olacağını söylerdi. Bu sebeple şöyle buyurmuştur:
“İsimlerin en hayırlısı Abdullah, Abdurrahman, Hâris ve Hemmâm’dır.
(İlk ikisi bellidir) Hâris dünyası (evi, evlad-u ıyali) için
çalışır, kazanır. Hemmâm ise hayır düşünür, hayır umar. İsimlerin
şerlileri ise Harb ve Mürre’dir.” (et-Temhîd, 24/72)
Efendimiz s.a.v. herhangi bir şeyde uğursuzluk bulunduğunu
düşünmezdi. Bir kimseye adını sorup da, karşılığında güzel bir anlam
ifade eden bir isim söylendiğinde mübarek yüzü aydınlanırdı. Olumsuz
bir anlam ifade eden bir kelime söylendiğinde ise, bundan
hoşlanmadığı belli olurdu. Aynı şey, yer, mevki isimleri konusunda
da vaki idi.
Hayra vesile saymak da hayırdır
Bütün bunlardan çıkaracağımız sonuç şudur: Uğur veya uğursuzluk diye
bir şey yoktur. Dolayısıyla bazı eşyaların, zaman dilimlerinin,
sayıların vs. uğur veya uğursuzluk getirdiğine inanmak doğru
değildir.
Buna mukabil, bir şeyi hayra yormak, güzel bir söz, isim vb.
duyduğunda bunun hayra vesile olacağını düşünmek meşrudur, güzeldir.
Efendimiz s.a.v.’in, bazı ipucu ve işaretlere dayanarak gelecek
hakkında iyimser tahmin ve yorumlarda bulunması bunu açıkça
göstermektedir.
Nevevî ve İbn Hacer’in de isabetle belirttiği gibi, tefe’ülün şartı,
hayra vesile olacağı umulan şeyin maksatlı olarak ve bir anlamda
zorla yapılması değil, tevafuk eseri vuku bulmasıdır. (Münâvî,
Feyzu’l-Kadîr, 5/229, 231)
Yukarıda zikrettiğimiz rivayetlerin ve aynı muhtevadaki diğerlerinin
ortak noktası, Efendimiz s.a.v.’in, özellikle güzel anlamlı
isimlerle tefe’ül’de bulunduğunu anlatmalarıdır. Bu demektir ki
Efendimiz s.a.v., anlamında hayır, kolaylık, bereket… bulunan
isimlerle tefe’ülde bulunmuş, bunları iyimserlik ve işin hayırla
neticelenmesi için tevafuk olarak değerlendirmiştir.
Uğurlu gün, uğurlu sayı hurafesi
Bunun bir şeyi “uğurlu veya uğursuz saymak” ile bir ilgisi yoktur.
Zira mesela halk arasında dolaşan “Benim uğurlu sayım 3’tür,
11’dir…” veya “Benim uğurlu günüm Çarşamba, uğurlu rengim mordur.”
gibi inanç ve kanaatler yanlıştır, çünkü uğurlu olduğu söylenen bu
sayı, gün veya renklerde herhangi bir özellik bulunmaz. “Neden
bunlar uğurludur?” diye bir soru sorsak, karşılığında hiçbir makul
cevap alamayacağımız açıktır.
Buna mukabil Efendimiz s.a.v.’in tefe’ülünün, güzel, hayırlı
anlamları olan kelimeler üzerine bina edildiğini yukarıda görmüştük.
Nitekim “Tıyere’nin (uğursuzluk) aslı yoktur. Onun en iyisi faldır.”
buyurmuş, “Fal nedir?” sorusuna da “Sizden birinin işittiği güzel
sözdür.” (Buharî) buyurmuştur ki, bu durum, yukarıdan beri
yaptığımız açıklamayı son derece veciz bir şekilde özetlemektedir.
Sahabe’den Hz. Talha ve Hz. Zübeyr’in (Allah ikisinden de razı
olsun) onar oğlu vardı. Hz. Talha r.a. oğullarının her birine bir
peygamberin, Hz. Zübeyr r.a. ise kendi oğullarının her birine bir
şehidin ismini koymuştu. Hz. Talha r.a., peygamberlerin şehitlerden
üstün olduğu gerekçesiyle Hz. Zübeyr r.a.’e takıldı. Hz. Zübeyr r.a.
ona şöyle karşılık verdi: “Ben çocuklarımın her birinin şehit
olmasını umabilirim; ama sen çocuklarından hiçbirisinin peygamber
olmasını umamazsın!” (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 2/246)
Astroloji ve Burçlar
Yıldızların konum ve hareketlerinin belli bir işaret sistemi
oluşturduğuna ve bu sistem sayesinde gelecek, şimdiki durum ve
geçmişe dair bilgi elde etmenin mümkün olduğuna inananların iştigal
sahası olarak Astroloji, Arapça’da “İlm-i Ahkâm-ı Nücum” veya
“Tencim” olarak adlandırılır.
Gökten gelecek tahmini
İlm-i Ahkâm-ı Nücum’u, “Tabii Astroloji” ve “Ahkâm Astrolojisi”
olmak üzere iki ana disipline ayırmak mümkündür. Tabii Astroloji,
feleklerin (gök küre) atmosfer ve yeryüzündeki dört unsura dayalı
fizikî nesne ve olaylar üzerine yaptığı tesirleri inceler. Bunlardan
hareketle geleceğe dair tahmin ve kehanetlerde bulunur.
Ahkâm astrolojisi ise, gök cisimlerinin insan kaderi üzerinde etkili
olduğu inancıyla gelecek hakkında kehanetlerde bulunur.
Günümüzde astroloji dendiğinde halk arasında genellikle Ahkâm
Astrolojisi anlaşılır. Bir insanın doğumu sırasında veya bir olay
meydana geldiğinde astrolog/müneccim yıldızların konumuna bakar,
bunu bir şema üzerinde belirler; sabit ve hareketli yıldızların
yerleri arasındaki ilişkileri tesbit ederek gelecek hakkında
tahminlerde bulunur.
Burç nedir?
Astroloji ile yakından ilgili bir diğer konu da “Burçlar”dır.
Güneşin bir yılda takip ettiği düşünülen yörüngenin içlerinden
geçtiği, belli sembollerle gösterilen on iki takım yıldızdan her
biri bir burcu teşkil eder. Gökteki sabit yıldızlar küresinin ve
özellikle burçlar kuşağındaki farazî şekillerin milattan önce 3
binli yıllardan beri bilindiği tahmin edilmektedir. (Diyanet Vakfı
İslâm Ansiklopedisi, 6/422)
Güneşin takip ettiği düşünülen yörüngenin daire şeklinde olduğu var
sayıldığında, 360 derecelik bu dairenin 30’ar derecelik 12 bölüme
ayrılması sonucunda burçlar, güneşin burca girdiği tarih itibariyle
şu şekilde sıralanmaktadır: Koç burcu (21 Mart), Boğa burcu (20
Nisan), İkizler burcu (21 Mayıs), Yengeç burcu (22 Haziran), Aslan
burcu (23 Temmuz), Başak burcu (23 Ağustos), Terazi burcu (23
Eylül), Akrep burcu (22 Ekim), Yay burcu (22 Kasım), Oğlak burcu (22
Aralık), Kova burcu (20 Ocak) ve Balık burcu (19 Şubat).
Eşref saati ve burca göre insan grupları
Güneş, ay ve diğer gezegenler farklı süreler içinde doğudan batıya
doğru süren kendi tabii yörüngeleri içinde burçları dolaşırlar. Her
yıldızın bir hanesi, bir burcu vardır. Gezegenler burada belli bir
süre bulunur, bu sırada o burcun etkisi altında kalırlar.
Yıldızların, ait oldukları burçta bulundukları bu vakte “şeref
vakti” veya sadece “şeref” denir. Dilimizde de yerleşmiş bulunan
“eşref saati” tabiri buradan doğmuştur.
Güneşin dairevî yörüngesi içine bir kare ve dört üçgen şekli
çizildiğinde, 12 burcun yerini tayin eden 12 nokta belirtilmiş
olmaktadır. Dolayısıyla burçlar, bir daire içinde hem üçgen hem de
kare ilişkisi içinde bulunurlar. Böylece mesela birinci üçgen Koç,
Aslan ve Yay burçlarını gruplandırır. Bu burçların ortak tabiatı,
kuruluk ve sıcaklık keyfiyeti, ateş unsuru ve tabiata mensup
oluşlarıyla karakterize edilir. İkinci üçgenin gruplandırdığı Boğa,
Başak ve Oğlak burçlarının ortak özelliği ise toprak unsuruna
mensup, soğuk, kuru ve güneye ait oluşlarıdır. Öteki üçgenler için
de benzeri gruplandırmalar söz konusudur.
Burçların bu şekilde dört üçgenle belli özelliklere sahip 4 ana
gruba ayrılmasının yanı sıra, bir burcun üçte birinin veya yarısının
bile kendilerine göre etkileri bulunduğu iddia edilir. Öte yandan
burçların kendi aralarında olduğu kadar, güneş ay ve diğer 5
gezegenle olan münasebetleri de astrologlar tarafından önemsenir.
Burçların etkisine inanınca
Burçların insan üzerinde etkisi bulunduğuna inanmak, burç ve yıldız
gibi gök cisimlerine müstakil bir kudret nisbet edilmesine ve
giderek onlara tapmaya kadar varan inanışlara götürdüğü için, Tevhid
akidesiyle bağdaşmayan son derece tehlikeli hususlardır.
Bu inanışların geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanları yaygın
bir şekilde etkisi altına aldığı görülmektedir. Bu sebeple tarih
boyunca ulema bu konuda oldukça hassas davranmış ve konunun imanla
irtibatlı tehlikeli boyutlarına dikkat çekerek halkı uyarmıştır.
Yağmurlu bir gecenin ardından Efendimiz s.a.v. sabah namazını
kıldırdıktan sonra, “Rabbiniz ne buyurdu biliyor musunuz?” diye
sordu. Sahabe, Allah ve Rasulü bilir.” dediler. Şöyle buyurdu:
“Allah buyurdu ki: Kullarımdan bazısı mümin, bazısı da kâfir olarak
sabahladı. Kim, ‘Allah’ın fazl u rahmetiyle yağmura kavuştuk.’
dediyse işte o bana iman etmiş, yıldızı reddetmiştir. Kim de ‘Filan
ve falan yıldızın nev’i sebebiyle yağmura kavuştuk.’ dedi ise, o da
beni reddetmiş, yıldıza iman etmiştir.” (Buharî, Müslim)
Burada geçen “yıldızın nev’i” ifadesi, eski kavimlerden beri bilinen
astronomik olaylarla meteorolojik olaylar arasındaki ilişkiyi
anlatmaktadır. Arapça’da “nev” kelimesi, ayın yörüngesinde deveran
ederken uğradığı menzillerde kalış süresini ifade etmektedir. Bu
sürelerin başlangıç ve bitimi, birtakım tabiat olaylarının ve
meteorolojik hadiselerin meydana geliş zamanı olarak tecrübe ile
tesbit edilmiştir. (İbn Âsım, Kitabu’l-Envâ’, s. 32 vd.)
Tabiat olayları-gök cisimleri ilişkisi
Yıldızların ve gezegenlerin hareketleriyle ilgili olarak kadim
zamanlardan beri bilinen bu hususlar, zaman içinde bazı kavimlerde,
tabiat olaylarını gök cisimlerinin hareketlerine bağlama inancını
doğurmuştur. Efendimiz s.a.v.’in dikkat çektiği nokta da burasıdır.
Gök cisimleri, kendilerine hakim kılınan kozmik yasaya uygun şekilde
hareket eden varlıklardır. Tabiat olaylarının ve meteorolojik
hadiselerin bunlarla bağlantısı da yine ilahî kozmik yasanın bir
gereğidir. Hal böyleyken yağmuru veya başka herhangi bir tabiat
olayını gezegenlerin hareketlerine bağlamak, “Müsebbibu’l-Esbab:
Sebeplerin Yaratıcısı” olan Cenab-ı Hakk’ı görmemek olduğundan
elbette küfür olacaktır.
Bazı zamanların ve mekânların etkisi
Gök cisimlerinin olduğu gibi, bazı zamanların ve coğrafî mekânların
insanların huyu, tabiatı, ahlakı, kabiliyeti, gidişatı… üzerinde
tesirli olduğu inancı da doğru değildir. Cahiliye döneminde Araplar
bu türlü inançlara sahip olduğu için, Efendimiz s.a.v. “Üç şey
cahiliye adetlerindendir.” buyurmuş, bunların soy-sopa kötü konuşmak
ve ölü için saçını başını yolarak ağlamak, bir de nev’lerden yağmur
ummak olduğunu beyan etmiştir. (Buharî, Müslim)
Eğer bu tür olayların insanlar üzerinde, onların kişiliklerini dahi
belirleyecek etkisi olsaydı, bütün insanların aynı emir ve nehiylere
muhatap olmasının ve aynı hükümlere uymakla sorumlu kılınmasının bir
anlamı olmazdı. (el-Merzûkî, Kitâbu’l-Ezmine ve’l-Emkine, s. 70)
Cahiliye Araplarının, insanın kaderiyle ilgili olan bütün bu
hadiseleri gök cisimlerinin hareketlerine, gezegenlerin menzillere
uğrayış ve buralarda kalış sürelerine bağlamasını anlamaz isek,
Kur’an’da ve hadislerde “dehr” kavramı üzerinde hassasiyetle
durulmuş olmasına bir anlam vermemiz zorlaşır.
Bilindiği gibi “dehr” zaman demektir ve Cahiliye döneminde
insanların bütün kaderinin, yukarıda belirttiğimiz tarzda gök
cisimleri ile kopmaz bir ilişki içinde olduğuna inanılırdı.
(Zamanın, Eski Yunan’dan bu yana felekler ve “gök” dediğimiz kozmik
sistem ile irtibatlı olarak izah edildiği bilinmektedir. Bkz.
Merzûkî, a.g.e., 103)
Cahiliye Araplarının ağzından hikâye edilen “Bizi ancak dehr helâk
ediyor.” (Câsiye Suresi, 24) sözü ve Efendimiz s.a.v.’in “Dehr’e
sövmeyin. Zira dehr Allah’tır.” (Buharî, Müslim, Ahmed b. Hanbel)
hadisi bu noktaya dikkatimizi çekmektedir.
Zikrettiğimiz hadiste geçen “Dehr Allah’tır.” sözünün anlamı şudur:
“Bazı kimseler olayları dehre (zamana) bağlıyor; hoşlarına gitmeyen
bir şey olduğunda, sebep olarak gördükleri dehr hakkında kötü laf
ediyor. Oysa yaşadığınız her şey Allah’tandır. Siz sebep hakkında
kötü söz söylediğinizde, Allah Tealâ hakkında konuşmuş olursunuz.”
Dolayısıyla, gezegenlerin uğradığı mutat durak yerleri olarak itibar
edilen burçlar da dahil olmak üzere, hiçbir gök hareketinin ve
cisminin insan tabiatı, kaderi, özellikleri ve kabiliyeti üzerinde
etkisi yoktur. Bazı kitaplarda bu konuda nakledilen bilgiler, farklı
kültürlerden harmanlanarak gelen ve dinimiz tarafından tasdik
edilmemiş olan hususlardır.
Sonuç
Kur’an ve Sünnet’in onaylamadığı şekilde gaybdan haber alma çabası
içine girmek, insanı asıl gayesinden alıkoyan ve giderek yaratılış
maksadından uzak vadilere sürükleyen tehlikeli bir meşgaledir.
Bizim için gerekli ve lüzumlu olan gaybî bilgiler zaten Kur’an ve
Sünnet tarafından verilmiştir. Bunun ötesine uzanarak haddimizi ve
yetkimizi aşmak, kulluk bilincimize bir katkı sağlamayacağı gibi,
tam tersine şeytanî vesveselerin esiri olarak kendimizde birtakım
istidatlar, kuvvetler ve yetenekler vehmetmemize yol açar. Bunun
sağlayacağı paye ise -Allah’a sığınırız- şeytanın avaneliğinden
başka bir şey değildir.
Ne Sahabe ne de Selef uleması böyle şeylerle meşgul olmuştur. O
kutlu nesillerin örnekliği ise, eğer yeterince örnek alabilirsek,
bizim için her türlü tehlikeden emin olmanın, her türlü payenin
ötesinde “kulluk” makamına erişebilmenin biricik adresidir.
Kaynak:
Semerkand Dergisi